aşina mekânlardan uzak hüzünlü yazgılar…
ilk saniyeler-dakikalar-saatler: amaçsızca atılan adımlar: kendinizi hiçbir yerde hissettirmeyen, hiçbir şeye uyum sağlayamayan adımlar…
geçmişe yatıştırılamaz bir acıyla bakan, bugüne ve geleceğe buruklukla katılmaya çalışan ve parya olmaktan duyulan korku…
gece götürülen insan güvende değildir…
kimliğiniz alınmış hayatınız başka bir hayata çevrilmiş ve yaşadığınızı iddia ediyorsunuz…
güçlüsünüz ancak haklı değilsiniz…
rakı eşliğinde.
müzik girer.
akordeon…
aklımdan geçenler. bir yerinden tuttum bu masalın. bırakasım yok. ve imkânsızlık beni o sahile götüren. orada oturacağım. kırmızıyla. masalları anlatacağım ona. sen hiç anlamayacaksın biliyorum. sular kesik. yalnız uyumayı sevmem. hayaletlerden korkarım çok. o dolabın üzerinde durup bana baktıklarını hatırlıyorum. hâlâ o dolabın üzerindeler biliyorum. yataklar değişti. evler değişti. geceler değişti. onlar hep oradalar.
yaşına bol gelen bir entari sırtında
yürürken eteğinden dökülür çiçekleri
gül kurusuna çalar ayak izleri
içi buğulu sızar dışına
ince ince işler göğe dönük göğsünü
gün kucağında birikir; büyür mevsimler
mevsimler büyüdükçe küçülür asude
dünyanın tüm nöbetçilerine
1.
bir uykunun nöbetini tutuyordu
seyyar ve açılır ve kapanır
geceye doğru
kara mıh kilit alesta!
2.
sırası değildi birdendi “birden”
aklı durdu bir akarsuyun kesik
tek başımıza iki kişiydik
gökyüzünün gözleri kapandı
ayla ayın etrafını sardı
gönül borcu’na
güneş kadar sevmiştim onu
her sabah yeniden
her akşam bir daha
ve gerçekten yoktu benim için
bir başkası
hiçbir zaman
olamazdı da
varlığı
yankılanıyordu varlığımda
ve bir denizin dalgaları gibi
çarpıyordu yüreğim
sevdanın kıyısına
Ay çiçeği kollarımda açmaya başladı
gözlerim
başka dünyalarda yüzen
gümüş bir balıkla buluştu
sarı bir ışık doldu ruhuma
o kendisini korurken
yayıldığı ovaya düştü gün
ay kalpli gece
doğumu beklemeye başladı
inci kuşunun konduğu kristal dallar
dile geldi
dua mumlardan çıktı
sırra yükseldi
bir boyut kapandı
ay çiçek açtı bedenini
her yer büyülenmişti.
Oturalı beş dakikadan fazla değildi. Yanımda taşıdığım acı limon yeşili çantadan bir sigara çıkarıp, dudaklarıma kıstırdım. Çakmağı aramak için, çantanın ekseri tütün ve bir sürü zamazingo dolu dibini yokladım. Çıkarıp yaktım. Acı limon yeşili çantanın fermuarını çekerken, çevreme bakındım. Şehrin işlek caddelerinden birinin hemen kıyısındaki bir limon ağacının, dibini dört tarafından çevirmiş koyu yeşil boyalı; alışverişten yorulanların, yaşlı adamların, civardaki seyyar bakışlı satıcıların [ekose gömlek giymiş bir şemsiyeci, beyaz göbekli bir sigaracı, ilerdeki büfenin gençten yamağı] ve en mühimi birini bekleyenlerin soluklandığı bank benzeri bir yerde oturuyordum. Ağaç, bank, çanta yeşili kamuflaj üçgeninde kolayca kendimi unutturabileceğimi düşündüğümden olacak, otururken hiç tereddüt etmemiştim. Kulağımda, vapurlar’ın megafonundan duyulan “sen kimsin?” nağmesi, acılı musakka gibi bir alçalıp, bir yükselirken: …ve gemi gidiyor’du. Önümden geçen kalabalık gel-gitli bir nicelik arz ediyor, kaplumbağanın bağası yavaş yavaş kırılıyordu. Kıyısında durduğum, hafif yokuş işlek caddeden arabalar, iş çıkışının gazını egzozlarından dışarı salıyordu. Gelen geçene aralarından birini bekliyormuş gibi bakıyordum. Bekliyordum.
neyiz ama keşke olmasak hiç
diyebilecek cesaret değil
düş bir an yırtıp takvimden sıkıyoruz irinlerini sıkıntının
yine boş içi ama tangırdıyor işte delilik, uyansak
nerede açılmalı başka başka dünyalara göz diye
kesikli beyaz çizgilere ve gerilmiş suratlı yaratıklara emanet can,
ki delinmiyor sıkılırsa ne denli çıkmıyor bir gıdım hayat
aba dokunmuş postundan çağın, yarın başka uzaklarda
delilik damlamış ellerimizde bizim anıların izi var
siktirip gidenlerin esansına gömüyoruz onu da
onu da paylaşıp iyice mülkü yıkıyoruz, yalıyoruz kötücüllüğü
içtiğimiz beş on bira kustuğumuz kaliteli kin
öğrendik bağlayan organizmayı makro kimyaya sövmeyi
şimdi, o kinden yontulmuş ayakta duran’a sunulmalı şükran.
nar çiçeğinden elbise diktim
toprağa düştüğünde
cemrelerinden önceydi baharın
çok zaman geçmişti üstünden - su
yalandı ilk benim yüzdüğüm
kim korkar hain kavak yellerinden
ağrırken iki ciğerimin ortası
derman bulacakmışım ha
efkâr dağıl! su yok sana
içtiğin yalandı