sayı: on üç - temmuz/ağustos 2006

sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: vedat kamer
yayıma hazırlayanlar: gökçe polatoğlu, özgür macit, vedat kamer, zafer yalçınpınar
düzelti: akın demirci

pusula - özgür macit & vedat kamer

‘Şimdi-burada’ ­— işin aslı, hiçbirzaman böyle değildir; ‘şimdi’de de, ‘bura’da da —sanki, bir ‘dünya’nın saptanabilir belirgin ‘nokta’sında— değildir yaşam : çoktan geride kalmış, anı olarak durağanlaşmış; hem de, çoktan öteye geçmiş, ulaşılmak istenen ereklere doğru yürüyüp ilerlemiştir. Garip bir biçimde, ancak geldiği yer ile çıkacağı yol iyice belirsizleşince bilinçlendirir kişi ‘şimdi-burada’sını : artık orada olmayacağı belirginleştiğinde, ‘ora’sı da belirginleşmiştir. Örneğin, epey bir süre içinde bulunduğu, önemli —şiddetli, sevinçli, ağrılı— şeyler yaşadığı bir uzama, birgün, bakıp, “Burası öldü artık…”, dediğinde…
(Burada (!), “dünya” kavramına başvurunca, bir açımlama vermemiz gerekli hâle geliyor:-
Dünya, bir ‘çevre’, bir ‘yer’ (topos) ile onun içinde ‘yaşayan’ insanların yapıp-ettiklerinin ve ilişkilerinin toplamından (ethos) oluşmaz — bir insanın, bütün bunları da içeren bir yönelmeyle, yaşadıklarıyla ilgili düşüncelerini (anıları, gözlemleri, algıları…) kendi çevresinde toplamasıyla, oluşur: ister ‘gerçek’ anlamda, bütün bunları (o topos ile o ethosu; ‘bulunulan yer’ ile ‘yaşanılan yer’i) edimleriyle, eylemleriyle kurduğunda; ister de ‘tinsel’ anlamda, düşüncesinde ‘kurduğu’nda…
Dünya, her bakımdan, ancak kurulmakla varolur : ona yönelmiş, onu kurmağa çalışan bir çaba yoksa, dünya da yoktur, olamaz.
Çünkü dünya, ‘gerçek’ (‘somut’, ‘olgusal’, ‘maddi’, vb.) denilen niteliğine ulaşmak için de, önce ‘tinsel’ —düşünsel— olarak kurulmak zorundadır : kur/ul/mak…
‘Dünya’, kendi kendine oluşan (bit/en : physis) ‘doğa’ya karşılık, insanın oluşturduğu —tasarımlayarak kurduğu, bağlantılar kurarak yaptığı, ilişkiler kurarak varettiği— bütünse, bu, bir bütünleştirme ediminin ürünüdür; çünkü o oluşturulmuş ‘gerçeklik’ olarak bütünlenerek tek bir tamlıkla birliklileşmesi de, gene, bir tasarımlanmayı ve kurgulanmayı gerektirir.
Dünya, tek bir bakışla tek bir bütün olarak kurulabiliyorsa, vardır, olur — ‘gerçek’ olarak da, ‘düşünsel’ olarak da…)

***

‘Şimdi’ kavramında odaklaşıyor demek aslında, hic-nunc nitelemesi : “şimdi” diyebilen kişi zaten bir ‘yer’dedir — oysa tersi doğru değil : kişi gerçi, zaten, hep ‘bir yerde’dir; ama ancak kendi bilincine ulaştığı anlarda, “Buradayım” içeriğini kurar; ancak da o zaman (‘şimdi’), o ‘yer’de bulunmasının anlamını örten perde kalkar.
Böylece de, gene garip bir biçimde, ‘burada’(sı)nın bilincine ancak zaman içinde; çok sonra ulaşabilir kişi — ‘ora’dan çoktan uzaklaştıktan sonra…
Burada —yani, burada—, önemli olan anılardır — kişinin anımsayabildikleri : oysa, onları ‘orada’ — o, artık bulunmadığı ‘bura(lar)’da— yaşarken, yanılıyordur belki — belki, o zamanki ‘burada’sında bulunan öteki kişiler (işte, şimdi —artık, onlar, ‘orada’ değillerken), “öyle değildi ki”, diyebilirlerdi.

Oruç Aruoba, benlik, Metis Yayınları, Mayıs 2005, s. 27-30

I

zamansal kurguda bağışlanabilir mor bir çikolata ellerinizden eksilmiş. ki bazen geceye kadar ölçülür mesafe. sonrası da kişilerde eskitilir.

‘Bıktım karamsarlıktan.’ – Bunu söylerken bile karamsarım oysa. Olmayan hikâyeleri yazmaya çalışmamdan belki de, hayatımın her köşesini sigortaladığımdan bu kısır kalem.
Başka hayatların hırsızıyım: kendi hikâyesizliğime inat, açlıktan kıvranmama aldırmadan kafatasımın içinde denizsiz fırtınalar koparan – yaşanan, ya da, sadece – o hayatlar.
— Bu masayı daha önce silmiştiniz.
— Sanmıyorum beyefendi, en az bir saattir bu tarafa gelmemiştim.
Restoranın karanlık köşesindeki o masada saatlerce rahatsız edilmeden oturabileceğimi zannetmiştim: Rahatsız edilmek güneş kadar beklenmedikti.
— Sen beni resmen kovuyorsun!
— Yanlış anladınız beyefendi.
— Anladım ben anlayacağımı, kes!
Sinirle kalktım ve kapıyı arkamdan çarparak çıktım. Az sonra restoranın sahibi kocaman göbeğiyle dünyanın en çirkin pengueni gibi yaklaşıp çocuğu azarlayacaktı: Bu, düşüncelerimi bölmenin cezasıdır.

II

Üşüyorum. Evimin içindeki bütün soğuğu toplayıp bir sokak lambasının dibine koyuyorum, çöpçüler alıp götürürler diye. Bütün belediyelerin tembelliği üzerinde ve grev yapanlar yine sokak çocukları. Üstelik tanrının lokavt ilan etmesi gecikmiyor pek çoğu için.
İstanbul’a kan yağıyor, bembeyaz. Bağdat’ın gecelerinin aydınlandığı gibi değil, Dicle’nin utançtan kızardığı gibi değil, bir sokak çocuğunun donmuş ellerinin renginde yağıyor:
Üşüyorum, beni üşüten kuzeye bakan ve sert rüzgârlara kafasını eğip şapkasından medet uman bir seyyah gibi davranmaya çalışan çatlak pencereden sızan soğuk değil. Beni üşüten içerinin sıcaklığı, yanı başımdaki kalorifer, onun dokununca elimi yaksa da bakınca, koklayınca ya da düşününce ürperten soğuk, mavi, metalik dokunuşu.
Kendimi evden dışarı atıyorum. Bıraktığım soğuklar hâlâ sokak lambasının altında. Belediyeyi arasam, ben kimim ki beni dinlesinler: kelimelerle oyun oynamayı seven fazla gelişmiş bir çocuk. Aklımda misket oynarım hergün, develeme dönderirim. Kırk türlü oyun vardır işe yarayan yaramayan her türlü eşyada benim için. Koleksiyonlarım vardır: en başta misketler, sonra gazoz kapağı. Bir de yağmur biriktiririm gözlerimde, çekmecemde mendil.
Sokaklara vuruyorum. Gecenin bir vakti. Sarhoş değilim, bağırıyorum. Kar İstanbul’a yalnız geceleri lapa lapa yağıyor. Keyfine varıyorum. Sabah olduğunu okunan ezanla değil turuncu rengiyle ayaklarına un sürüp kuzuları kandırmaya çalışan ve her türlü masal kahramanından daha gürültülü olan belediye otobüsüyle anlıyorum. Ara sokaklardan çıkıyorum, bir cadde, bütün rüzgârlardan daha sert vuruyor suratıma.
Yapacak bir şey yok: Eve dönüyorum.

III

bir ada’yı hecelerken uyandım. gitmesine izin verdim her bir dalganın her bir köpüğüne. ve şimdi gülümsemenden yükselirken dolunay, her çocuk bir masalı emekli ediyor geceden. cam gözler ışıktan yorulmuş uykuyu ebeliyor. ikimiz de saklanıyoruz. korkumuz kardeş yapıyor kitap sayfalarındaki tekleri ve çiftleri. karanlıkta okunmuyor aramızdakiler.

Ne diyordum? ‘Bıktım karamsarlıktan.’ Ritme alkış tutan insanların arasında yürüyorum. Sinirli görünmem lazım. Topluluk hiçbir falsosu olmayan mükemmel bir orkestra gibi: akortları bozulanları çok çabuk saf dışı ediyorlar. Adımları ritme uyduruyorum. Dışlanmaya katlanamam – hikâyesizliğin nedeni mi, sonucu mu?
Yağış yok. Kar duvar diplerinde buz gibi uyuyor.
Telefonum edepsizce çalıyor:
— Yazdın mı?
— Yazıyorum.
İyi de niye ben yazıyorum?

çıkrık sızısı - aziz kemâl hızıroğlu

insan çıkışlı yolculuktur yalnızlık
uzaklığı pusatlanır odalar
eski koltuk ceviz masada mola
gitmelere yanaşmıyorsa öfke
kalıver gitsin

göç kırılınca turna kanadında
kırım rastlantıya yakın tutar kendini
koca kış küçücük kar tanesi
usun cehennemse yüreğe
yanıver gitsin

dokunmalarda sakınca taşır söz
yorgun öğrencidir sınava girer aşk
her sözcükte bir fazla alınganlık
mektupta ses değiştirirse mevsimler
geçiver gitsin

bir yüzün aynısı hiç olmamıştır
eski keder peşindedir yeni imla
kendini kendine saklayan yoksul ten
uçurum toplarsa sevda yerine
düşüver gitsin

yıldızlar koşuşurken yorulur akşamlar
erken sönen ev uykuya müebbettir
nâra düşkün duygu fanus içinde
masaldan masala zor geçiyorsa
kırıver gitsin

su hırsızlığı kuyular içindir
düşle gerçek arası çıkrık sızısı
kendini tanımlayabilen her ayrılık
yeni bir şiirse külfet postunda
salıver gitsin

güneş kaçışlı son duraktır yalnızlık
uzaklığa soyunur küçük odalar
eski koltuk ceviz masaya kuşmar
ölüm akçayelse kavuşma faslında
esiver gitsin

hediye - derya önder

öyle işte
koşmak var aklımda uzun uzaklara
bir kelimeyi binlere bölmek

içimde uyuyakalmış bir kadın
kimse uyandırmasa

artık şiiri çağırmıyorum başım sıkışınca
sorular da yok kafamı karıştıracak

ne uzun boylu laleler, ne nergis
ne yemişi dalların ağırlaştıran
neye yarar gidenin ardından
getir demek ey hayat yüzlü kadın
getir gümüşe evrilen geleceği

bir bir solar günler
bir orman ağaç ağaç ölür
sen hangi ağacımdın benim
toprağınla yittin giderken

her yarım esirgenmiş bir günahı tanımlarken bu akşam
ayazlarını da al, sırmalarını da dökülen yüzün

bende toy bir atın ilk düşüş ağrısı
ilki onca şeyin kilitli kalsın

söylesem
açılırdı ya kapısı susmaların
sustum
söylemek sana kaldı

ikincil ruhla pis-duvar buluşmaları - özge dir

on iki sandalyeli bir masayla, masanın gençliğinden konuşuyorduk.
on bir sandalye ve iki intihar büyütmüş balkon pür dikkat beni dinliyorlardı.

zamanın mücadelesi armağan etmişti bizi, birbirimize.
pireli bir devletin kanatlarının arasındaki karıncalardık.
ne söylesek ayıptı biraz söylemesi.

dahası an, tıbben ölüydü.
atık kamyonlarında mühürlü bir yürek
şehir çöplüğünde martı ziyafetinden önce
bir film setine emanet edilirdi belki,
korkuturdu yine bizi.

senin dünyanda vapur kalkınca
balıklar çamaşır yıkardı
içindeki hileli sayaçların aritmetiği
sıfırdan sıkılmıyordu bir türlü

tırabzanlardan aşağıya
ayaklarını sallandırıp
annesine hınzır hınzır gülen o çocuk
uçurumlara gözlerini gıdıklatacak yaşa çoktan geldi.
ama ikimiz de biliyorduk
elleri harita kadar acılı her annenin son görevi
çocuğunu öleceği yaşa büyütmekti.

sağır ve dilsizler ülkesinde
kulaktan kulağa oynarken özgürlük düşün,
sigaranla aynıydı aşkının geleceği
duman hali.

şimdi biz,
yatırılmamış bir şans kuponu
pişmanlık olur en iyi ihtimalimiz.

oysa
mendil satar yine de bakardım bu kente
olsaydın içinde.

ist(a)kozyatağı

Metroloji¹ - zafer yalçınpınar

Tuvalin sol üst köşesinden sayfanın ortalarına doğru, yumuşak kıvrımlı ve incelikli siyah bir çizgi uzuyor. Kes. Şimdi, sağ üst köşeye doğru, bu sefer aşağıdan yukarı, daha temkinli, ancak kıvrımları daha sert, uzuyor, köşeye ulaşmadan. Kes. Fırçayı değiştiriyor. Daha kalın uçlu bir fırça alıyor eline. Siyaha çok yakın bir bordo. Sayfanın ortasına doğru kararlı ve sert bir geri dönüş, sıkılgan, ortanın biraz daha aşağısında. Kes. Bekliyor. Vazgeçti. Kısa ama yumuşak dönüşlerle sayfanın ortasını işliyor. Soldan sağa doğru bir figüre dönüştürmeye çalışıyor her şeyi, çizgilerle birleştiriyor, kıvrak ama akıllıca bir uzanış, diyelim ki bir sosyalleşme belirtisi. Şimdi ekliyor, sağdan sola doğru bir işlek daha, “tuşe”; sıra ayaklarda, evet, ayaklar, kaymalı, hayat kaygan… Diyelim ki dans ediyor. Öyle olsun. Kes. Köşelerden figürün ağırlık noktasına doğru uzanan çizgiler, gene siyah, biraz daha hoyrat ama coşkulu kıvrımlar, daha ince bir fırçayla. Şimdi tek tük dokunuşlar, bir “son görev”… Sakinleşiyor. Müzik setini açıyor, Latince bir şeyler, bir de müzik eşliğinde süzüyor tabloyu. Karar veriyor.

Bitiriyor.

Sonra, Kadıköy barlar sokağındaki bir cafe-bar’ın sahibiyle anlaşıyor. Buna benzer dört tablosu daha var. Barın sahibi tabloları bir ay süreyle sergileyeceğini, bar müşterilerinden tablolarla ilgilenenlere de satış fiyatlarını aktarabileceğini söyledi. Bu iş için de satış fiyatının üzerinden yüzde elli gibi bir komisyon alacağını da vurgulamayı unutmadı. Ressam teklifi kabul ediyor; mesele parayla ilgili değil, yaşamındaki diğer her şeyde olduğu gibi sadece “görmek” istiyor. Tablolarının duvardaki duruşlarını, gelenin gidenin, içenin, konuşanın, insanların tabloya bakışını görmek, bunu deneylemek istiyor. Para, barın sahibiyle anlaşabilmek için gereken bir “dil” ya da “araç” sadece. Asıl istediği, görmek… Tabloları ile bara gelen insanlar arasındaki bakışmayı görmek istiyor. Bir tatmin olarak değil, bir deney olarak, bir şeyleri ölçüp biçecek…

Koca bir ay geçiyor. Ressam tabloları geri alarak bardan çıkıyor.

Hiçbiri satılmadı. Ancak, bir ay boyunca asma katta oturup, bara gelen müşterilerin tablolara yönelttiği kaçamak bakışları seyretti; insanların anlamlandırma çabasını, kısa bir süreliğine anlam arayışlar içinde kaybolmuş surat ifadelerini, sonra da vazgeçip, kabullenip, suratlarının o eski, sığ ve bilindik ifadelere geri çekilişini izledi. Şimdi, atölyesine dönüp çalışacak, bu sefer soyut resimlere bakan insanların olduğu bir bar salonunun tablosunu yapacak. Yıllar sonra paha biçilemeyecek derecede önem kazanan ve ülkenin en önemli müzesindeki en önemli yeri alan şu ünlü tabloyu yapmak için atölyesine yavaş adımlarla geri dönüyor. Sinsice…

5 Aralık 2005

¹ Ölçümbilim

temizlikçi kadınlar için ilmühaber - cengiz kılçer

şimdi boyuna bir cenaze vardır benim sağ omzumda
Fatma –bana cennetten bir gül– temizliğe gittiği evin camlarını silerken
düşüp karıştığından beri eksik uçuşuna turnaların
ben Tebernuş şimdi boyuna bir cenaze vardır benim sağ omzumda
kül kadar ince ve yersizim şurada ve burada

şimdi boyuna bir cenaze vardır benim sağ omzumda
baksanız uzaktan sağ omzum düşüktür

ben Tebernuş kime sorayım şimdi Fırat suyu Kerbela’ya aksa ne olur? Yani ne olur?
zamir ile mezar arasında gözyaşlarım gözlerime mil olur

bana cennetten bir güldür Fatma, düşüp karıştığından beri
göğü eksik uçuşuna bir turnanın
kendimi tutamadığımdan bahsederlerdi
ama ne zaman bak Tebernuş bu bir bardak sudur
deselerdi serinlerdim
dua kılardım saatlere ve geyiklere

sonra düşünürdüm
neden terk edilmiş evlerin önce camları dökülür sonra balkonları uzar kalır
ben Tebernuş unuttum uzun uzun gitgide ölür gibi bir şeyleri
herkes biraz yitirdiği bir şeydir ama değil mi?
yorgun ve bungunum işte ölüm yezit gibi susuzlukta ömrüme çölünden inmiştir
zamir ile mezar arasında aynaları ters çevirmiştir

ben Tebernuş her şeyin bir şeylere bölündüğü
her şeyin yine kendiyle bölündüğü
Fatma bana cennetten bir güldür
düşüp karıştığından beri turnaların eksik uçuşuna
kara bir acının coğrafyasından koşarak gittiğim yazılıdır
geç meyhane baskılarında
daha haritası çıkarılmamış uçurumlara

ne kadar değersizim şimdi atılacak bir şeyim eski
mühürler, ıslak mendiller, sigara izmaritleri, saat artık on ikiyi geçtiler
düğün fotoğrafları –beni ölü bir geline vermişler– kurumuş çiçekler
atılacak bir şeyim şimdi ve kül kadar ince ve yersizim şurada ve burada

inanmazsınız ben tanrıya değil saatlere inandım
şimdi boyuna bir cenaze vardır benim sağ omzumda
baksanız uzaktan sağ omzum düşüktür
yani hiç kimselerin kullanmadığı bir cumartesi
hiç kimselerin kullanmadığı bir ikindide
Fatma bana cennetten bir güldür

şimdi ben ölüyüm
şimdi ben nedense çok ölüyüm
ölüm çok eski bir yorumudur hayatın
yoruldum cenazeleri taşımaktan
ben Tebernuş
aynamı kapadım zamir ile mezar arasında
gözlerime mil gözyaşlarım

şimdi boyuna bir cenaze vardır benim sağ omzumda

çeviri şiir: louis macneice - ersin engin

KAYALIKTAKİ EV

İçerde keskin kokusu gaz lambasının. Dışarıda
Göz kırpan işaret denizin ıssızlığına.
İçerde rüzgârın sesi. Dışarıda rüzgâr.
İçerde kilitli kalp ve kayıp anahtar.

Dışarıda soğuk, boşluk, siren. İçerde
Acı çeken güçlü adam fark edip kızıl kanının soğuduğunu
Gürültüsü çoğalırken kör saatin, hızla. Dışarıda
Sessiz ay, hükmettiği geveze gelgitler.

İçerde atadan kalma lanet-li-kutsama. Dışarıda
Boş çukuru cennetin, boş derinlik.
İçerde kararlı bir adam amaçsızca konuşuyor
Anlaşamadan, kendi kendine, bölünmüş bir uykuda.

 
HOUSE ON A CLIFF

Indoors the tang of a tiny oil lamp. Outdoors
The winking signal on the waste of sea.
Indoors the sound of the wind. Outdoors the wind.
Indoors the locked heart and the lost key.

Outdoors the chill, the void, the siren. Indoors
The strong man pained to find his red blood cools,
While the blind clock grows louder, faster. Outdoors
The silent moon, the garrulous tides she rules.

Indoors ancestral curse-cum-blessing. Outdoors
The empty bowl of heaven, the empty deep.
Indoors a purposeful man who talks at cross
Purposes, to himself, in a broken sleep.

maktûl - safa fersal

ne güzel ölüyorum… yani alenen işliyorum bu suçu

“mermerin göğüslerini” emiyorum
serkeş kelimeler damlıyor hayalime

ama rüzgâra bırakıyorum”an”ı

                     allahça bir gülümseme
şeytani hınzırlık

el de var             (peçesi yırtılmış ışığın)
hüzün de

râm…

harcı dökülüyor sezgilerin
toynak tripler atıyor lûgatıma ateşin tayları
oysa ölüyorum, sadece bir”an”ım var
yetiniyor bu tutkuyla benden habersiz otlar


ve
ritüel

“an” renksiz duygularıdır gözyaşlarının

orta kat - ulaş oral

Bir dehlizin iç açıları gibi oranlıyorken sessizce içlerimi
Geç – erken biten hasatsız, hasarlı saplantılarım
çarpık kanatları gibi albatros kuşlarının
kalbim: genişleyen – daralan – hacimli – hacimsiz
“dikkat et ne olur bana…”
Tam ortasındayım tüm katların,
Binaların, caddelerin, sersefil, pis, aylak
Kokulu bir binanın orta katında…
bir adım daha atıyorum şimdi merdivenden,
“ağır ağır mı çıkmalıyım, ahmethaşimvari?”
sonra bir tane.. bir tane ve bir diğeri..
her basamakta bilmemkaç merkezkaç kuvveti
uyguluyor kütlelerin grameri
yalnızlığıma.
Orta Kat’tan ayrılamıyorum.
Bir tane daha geçiyor ayaklarımın altından,
sonra bir basamak, ve bir basamak daha,
nihayet,
“Işte, anladım” diyorum, “sonuncusu bu” diyorum..
durduruveriyor insanı aylak ayaklarında zaman.
Her adım attığımda bir basamak daha türeyiveriyor
Yoktan, birden, aniden, neden?
Anlamıyorum.
Çarpık bacakları gibi suçsuz jokeylerin
Kalbim: hızlanan – duran – ağlayan – ağlatan
“sakın durma!”
durduğunda sonsuza dek tek başına kalacak orta kat
yapayalnızlığımla.

Her iki tarafa yerleştirilmiş, mum alevi, kimyası parçalanmış, atomları her yanı süsleyen aplikler, siyah beyaz palyaçoların güler – ağlar yüzleri: duvarlardaki tabloların anafikirleri, bir kukla oynatıcısının garip, kişilikli, sapkın, korkutucu, ritüel çalışma odası gibi etraf, pastel, palette kolaylıkla bulunabilecek bir tür petrol yeşili duvarlar, zemin sonuna kadar ahşap döşeme, uzun alabildiğine bir koridor Orta Kat. Başı ve sonunda iki merdiven, biri yukarı çıkan, diğeri sorumsuzca aşağıdan çıkan… Aşağıya inilemeyen… Yukarı çıkılamayan iki merdiven. Koltuklarının kovuklarına saklanmış pal’yolcular, bembeyaz boyalı yüzleri, renk renk saçları, makyajları akmış, bir duvarı kaplayan büyük bir sahnenin önünde konuşlanmışlar, konuşmuyorlar, susmuyor gözleri, Orta Kat’ın orta başarı notlu kadim, dişi perileri, gözleri, avuçları ve göğüs boşluklarında derin güneş lekeleri ve çilleriyle tam yanlarında pal’yolcuların, bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar – hiç konuşmadan – hiç susmaksızın. Ayağa kalkıyor bir pal’yolcu aniden. Başında kıpkırmızı bir peruk ve kukuleta, alıp atıyor sağ eliyle her ikisini de.. Diyor;
“peri masalları geride kaldı artık..”
Çok bozuluyor kadim dişi periler, biri kalkıyor ayağa;
“Doğal değil hiçbir yeri” diyor “Palyolcuların. Yüzlerindeki makyaj göstermiyor ki duygularının ebeveynlerini. Hiç somurtmuyorlar, içlerinden mi ağlıyorlar yoksa? Eğer öyleyse içlerindeki gözyaşları akacak ve içlerinden başlayacaklar yaşlanmaya..”

Günün görüntülerini bulanıklaştırıyorum hep,
Çocukluğuma dönüyorum her anımda, her saniye,
Her ölçülemeyecek kadar küçük zaman dilimi,
Gece yatmadan önce vakitlerim; tüm çocukluk arkadaşlarım,
Üç katlı bir ahşap ev görüyorum rüyalarımda,
Orta Kat’ındayım… Ne bir üst kata çıkabliyorum – tavana
Ne bir alta inebiliyorum.
Zaman beni boğuyor, ben onu öldürüyorum…
Yorgun yolculukları gibi albatros kuşlarının
Kalbim: perdeyi açan – kapatan – yaratan oyunu – sonra fişini çeken
“ağlatma beni!”

Boyumdan büyük bir ayna yattığım odanın hemen dışından doğru süzerdi her gece beni, aynadan görüntüsü yansıyan tavan arasının görüntüsüyle birlikte. Yalnızca o zahiri görüntüden görebildim çocukluğumu geçirdiğim evin tavan katını.

Eskisi kadar kolay gitmiyor elim kaleme,
Yazacak daha dehliz şeylerim mi olmalı? daha kıvrımlı,
Oylumlu mu durmalı sözcükler sayfanın üzerinde
Bir meze tabağına serpiştirilmiş gibi?
HAYIR… Büyük harfle, sonuna kadar
Demir kanatları gibi albatros kuşlarının
Kalbim: - boşluk -
“sınırlama beni”
Açıl kalbim,
           derinleş kalbim,
                      genleş kalbim
daha çok,
daha çok..
“peri masalları geride kaldı artık” diyor bir pal’yolcu daha kulağıma eğilip. “Bir zamanlar şiirler de demirdendi” diyorum ona. Bu lafı nerden öğrendiğimi soruyor, sanki gözleri tahtadan, dudakları çamurdan sanki.. “yaşlı bir kukla oynatıcısından” diyorum. Tahmin ettiğini belirtirmişçesine bakıyor bana tahta gözlerle.

Sismik eğriler dolaşıyor iç organlarımda, depremler,
Küçük çaplı sarsıntılar, travmalar, komalar, votka şişeleri,
Sigara paketleri üzeri yasal uyarılar: “Ölüm allahın emri, sigara olmasaydı”
Gülümsetiyor beni usulca bu savurganlıklarım.
Hiç bozulmuyor oysa sismik dengesi Orta Kat’ın.
Sanki alay mı ediyor benle ne?
Testere uçuşları gibi albatros kuşlarının
Kalbim: Alımlı – güzel – bağışlayıcı – küfürbaz
“Şımarma!”

Anladım kıpırdayamam burdan.
Bir basamak kadar yakınken bir başka dehliz,
Ne kaçabilirim ne çoğaltabilirim renklerimi bir anda
Anladım. Birden bir serinlik vuruyor yapayalnızlığıma..
Bir pal’yolcu’nun hafif meşrep nefesi – buz gibi…
“peri masalları geride kaldı artık!” diyor
HAYIR!!! Diyorum, büyük harfli, üç ünlemli
Bir “HAYIR!!! Peri Masalları hâlâ var…”

“Peri Masallarında periler artık tecavüze uğruyorlar…”

adın kuma yazılır - metin fındıkçı

2

Çölü gecenin serinliğine, yatağında bırakıp çıkıyoruz
Hasır şapkanın altında sol yanımda begonvil
At sırtında Musa vadisinden geçiyoruz
Diğer yanım kayalara gömülmüş kadim tarihin zamanı

Kurumuş taşın su yataklarına gezdiriyorum parmaklarımı
Uzakta Um Kasr’ın uğultusu ve kedi figürü:
                                    Petra
                                                Ateş ve taşın
                                                Aşk oyunu.

Denizin ve güneşin adı taşta derin bir yara
Sen kalbimde su yüzüne çıkan ben
Tenindeki kanyondan geçerken
Musa vadisinden Gül şehrine
Seslenir tanrılar, durup
Aşkların talanına bakıyorum,
Bakıyorum her katilin bir adı olmalı, diyorum
Begonvil saçlarından sıkıca tutunur gözlerim
Gül şehrinden Musa vadisine
Kat ediyorum tenini…

İşte,
Taşların çarşısındayız yeniden
Geç kaldığımız
Fas’a İstanbul’a
Gül şehrinde su ve rüzgâr
Taşlara nakış işleyerek gitmiş
Ve sen yanımda
Terin çölde çizdiği yoldan
Petra’yı tavaf ediyoruz
Um Kasr’dan Rum vadisine
Talanı ve ayrılığı yaşayarak yeniden.

Petra 5.8.2005

ipler - kerem ışık

Sabah uyanır uyanmaz Ferit’i bir ucu kendisine, diğer ucu işyerine bağlı olan ip çekiştirmeye başladı. Zorla yataktan kalkıp dişlerini fırçalamak üzere banyoya girdiğinde iyice güçlenmeye başlamıştı bu ipin çekimi. Elinde diş fırçası, kıyafetlerini hazırlamak üzere yatak odasına döndüğünde karısının hâlâ uyuyor olduğunu gördü. Zaten bir ucu kendisine, diğer ucu karısına bağlı olan ipin onu henüz çekmeye başlamamış olmasından anlamalıydı bunu.
Apar topar yarı ütülü bir pantolon, düz renk bir gömlek ve soluk renkli bir ceket çıkarıp tekrar banyoya koştu. Ağzını yakan diş macununu sesli bir şekilde tükürdükten sonra buz gibi suyu yüzüne çarparak ayıltmaya çalıştı yorgun bedenini. Henüz tam olarak ayılamadığı için bulanık gördüğü aynadaki aksine bakarken bir ucu karısına bağlı olan ip gerginleşmeye başladı yavaş yavaş.
“Günaydın.”
“Günaydın” dedi Ferit aynadan karısına bakarak. “Sence çok mu yaşlandım?”
“Saçmalama Ferit Allah aşkına sabah sabah. Hadi giyin de iki lokma bir şeyler ye çıkmadan.”
Kendi beline doğru kaydı gözleri. İşyerine uzanan ip iyice gerginleşmeye başlamıştı. Lavaboyu gerektiğinden fazla sıktığını fark etti ve tutuşunu gevşetir gevşetmez işyerine uzanan ipin çekim gücünün de etkisiyle kendini fazla zorlamadan hışımla yatak odasına daldı.
“Ferit!”
Bir yandan giyinirken bir yandan da işyerine uzanan ipi kontrol ediyordu.
“Efendim!” diye seslendi karısına.
“Timur’ u uyandır, okula geç kalacak!”
Bir anda bir başka ip daha dolandı beline, işyerine ve karısına uzanan iplerin arasına karışarak. Kravatını sıkılaştırıp ceketini giydikten sonra henüz gevşek olan bu yeni ipi takip ederek oğlunun odasına girdi yavaşça.
“Timur.” Ses yok. “Timur, hadi oğlum, geç kalıyorsun okula.” Yeni beliren ipte hafif titreşimler.
“Ya uf ya.”
Bir an için gerilen ip tekrar gevşeyiverdi. İşyerine uzanan ip onu zorla odadan çıkarmadan önce son bir kez dürtebildi yüzüstü yatan oğlunu.
“Timurrrrr!” Ve odadan dışarı çekiliverdi.
İstem dışı bir şekilde kapıya doğru giderken karısına uzanan ip daha bir sertçe mutfağa çekiverdi onu.
“Ferit! At şunu ağzına hadi. Hala gitmeye çalışıyorsun bir şeyler yemeden.”
“Sağ ol canım. Ellerine sağlık.”
“Arabanın taksidini unutma canım. Bugün son günü biliyorsun.”
“Araba…” diye mırıldandı Ferit ve bir ip daha dolanıverdi beline, işyerine uzanan ip onu son bir zorlamayla kapı dışarı etmeden önce.
“Hayır, hayır unutmam” diye bağırıyordu kapıdan çıkarken.
Üçer beşer atlayarak iniyordu merdivenlerden işyerine uzanan ipin hızına yetişmek için. Saatine baktı.
07:48.
İp daha bir gerginleşti. Hışımla arabaya binip çalıştırdıktan sonra gaza bastı. Sabah trafiğinin karmaşasında ağır ağır ilerlerken bir yandan da düşünüyordu, düşündükçe beline yeni yeni iplerin dolanmasına aldırış etmeden:
“Araba taksidi … Telefonla talimat veririm onun için, sonra ne vardı… Annemin diş parası!”
Yeni bir ip.
“Bugün ayın kaçı acaba? Ev kirasını unutmasak.”
Bir ip daha.
Saate baktı göz ucuyla.
“08:15 olmuş bile.” İşyerine uzanan ip bir anda asılıverdi Ferit’e ve yüzünü neredeyse direksiyona yapıştıracak kadar eğilmek zorunda bıraktı onu.
“Timur kalktı mı acaba? Yine geç kalmasa bari, bu kaçıncı? Öğretmeni arayacak beni yine!” Ucu Timur’la sonlanan ip gerisingeri koltuğa yapıştırdı sırtını.
İplerin devinimiyle bir sağa bir sola sallana sallana işyerinin kapısının önüne vardığında arabanın soluk saati 08:25’i gösteriyordu. Apar topar arabayı park ettikten sonra koşar adımlarla camlı bir kapıdan geçip asansörün önündeki ruhsuz kalabalıkla birlikte beklemeye başladı. İşyerine uzanan ip onu merdivene yönlendirmeye çalışıyor, o direndikçe daha bir gerginleşiyordu sanki. Birkaç saniye sonra asansörün kapısı ağır ağır açıldı ve kalabalık bir çalışan ordusu hücum ediverdi içeri. Etrafındakileri incelemeye başladı asansör yavaş yavaş yukarı katlara doğru tırmanırken. Kimi esniyor, kimisi de fısıltıyla yanındakine bir şeyler anlatıyordu.
“Nereden buluyorlar sabah sabah konuşacak şeyi?” diye düşündü işyerine uzanan ipin çekimiyle yanındakini ittirip dururken.
“Pardon!”
“Affedersiniz?” Şaşırmıştı Ferit. “Bana mı dediniz?”
“Tabii ki de size dedim. Üzerime çıkacaksınız. Terbiyesizliğin lüzumu yok sabah sabah!”
Bunları söyleyen yanında duran kırmızı elbiseli bayandı.
“Hop bilader! Ayıp oluyo ama. Bayan haklı!” dedi kirli sakallı bir adam.
“Evet kardeşim, bu ne böyle sabah sabah!”
Sesler yükselirken son bir gayretle kendini çekip uzaklaştı kırmızı elbiseli bayandan. Sallanmaya devam etti bir sağa bir sola.
“Ben… Şey… Pardon… İpler… İplerden dolayı şey ettimdi” diyebildi sadece.
“Anlamam ben ip mip! Rahat duramayacaksan binme kardeşim asansöre!” diye çıkıştı kirli sakal.
“Ne ipi ayol, çıldırmış herhalde” diye fısıldadı Ferit’le aynı katta bir başka ofiste çalışan gözlüklü sekreter yanındakine.
“Duydum seni” diye düşündü Ferit sinirli sinirli. “Çıldırmakmış! Bu insanlar nasıl başa çıkıyor bunca iple anlamıyorum!”
Beşinci katta kısa süreli bir gong sesiyle açılan asansörden inerken ters ters Ferit’e bakıyordu kirli sakallı adam. İki kat sonra da Ferit ve diğerleri indi asansörden.
Saatine baktı. 08:29.
“Tam zamanında” diye düşündü ipin çekimine kendini bırakmış bir vaziyette ofise doğru kayarken.
Koşarcasına girdiği ofis kapısının hemen solundaki sekreterin şaşkın bakışları arasında “Günaydın!” diye bağırarak odasına kayıverdi Ferit. Odasına girmesiyle üzerinde bilgisayar ve birkaç dosya olan masasının arkasındaki koltuğa kendini bırakması bir oldu. İşyerinde sonlanan ip artık gevşek ve kısacıktı.
“Alo.” Nefes almasına fırsat vermeden çalan telefonu cevapladı soluk soluğa.
“Günaydın Ferit.”
Arayan patronuydu.
“Günaydın Hulki Bey. Nasılsınız?”
“Kötü Ferit. Kötü.”
Sevimli olmaya çalışmıştı Ferit, patronunun sevimlilik anlayışının onunkinden ne kadar farklı olduğunu bir an için unutarak.
“Hayırdır Hulki Bey.”
“Yeni bir iş aldık bildiğin gibi. İki güne yetişmesi gerek dosyaların. İhale var. Vakit yok. Gel, al, düzenle, dosyala, yerleştir…”
Ve bu şekilde en son katıldığı ‘Mükemmel Yöneticilik: Hızlı Konuşma ve Etkili Kavrama I’ adlı eğitimden aldıklarını üzerinde çok iyi bir şekilde uygulayarak monoloğuna devam etti birkaç dakika boyunca.
“Dosya… İş… Düzen… İki gün…” diye düşündükçe yeni yeni ipler beliriyordu belinde ve sımsıkı kavrayıveriyorlardı onu. Telefonu kapatır kapatmaz bu yeni iplerin ivmesiyle patronunun odasına gidip düzenlenerek dosyalanacak evrakları alması bir oldu. Odasına geri döndüğünde saati 09:01’i gösteriyordu. Bir an önce çalışmaya başlaması gerekliydi. Ama önce…
Annesinin dişlerine kadar uzanan ip sımsıkı çekiverdi onu bilgisayar ekranına doğru.
“Ah anne, ah anne!” diye oflayıp puflayarak internetten banka şubesine girip havale için talimat verdi. Dosyalara uzanan ipler onu rahat bırakmıyordu bir türlü.
“Ferit Bey buyrun, mektuplarınız…” diyerek odasına dalan sekreter Fatoş Hanım’ın şaşkın bakışları arasında sağa sola sallanmasını bir süreliğine de olsa azaltmayı başardı.
“Masanın üzerine koyuverin. Önemli bir şey var mı ki acaba?”
“Yok canım, her zamanki, ekstreler, faturalar vs. vs. işte” ve Fatoş Hanım odadan çıkmadan dört beş yeni ip dolanıvermişti bile ince bedenine.
“Son ödeme tarihleri… Telefon gecikme zammı… Eyvah, araba!”
Bir anda ucu arabada sonlanan ip gerginleşiverdi. Sarsıldı oturduğu yerde. Telefona sarıldı hemen.
“Merhaba, araba taksidini hesabımdan otomatik olarak çekmeniz için talimat verecektim. Evet… Evet… Veriyorum hesap numarasını…”
Dosyalar gözünün önünde büyüyüp duruyordu sanki. Ne demişti patronu?
“İki gün demişti zannedersem” diye düşündü bir yandan hesap numarasındaki gereksiz onlarca numarayı birbirine karıştırmadan okumaya çalışırken.
“Annemi de arayıp havale yaptığımı söylemeliyim.”
Artık hangi ipin gerginleşip hangi ipin gevşediğini takip edemiyordu. Ekstre ipleri, fatura ipleri, dosya ipleri, aile ipleri hepsi hepsi birbirine dolanmış gibiydi.
Telefonu kapatmasıyla yeniden çalması bir oldu.
“Alo!”
“İyi günler Ferit Bey, ben Timur’un öğretmeni Asuman Hanım. Oğlunuz bir kez daha geç kalırsa bu kez sizinle değil müdür beyle görüşmem gerekecek. Takdir edersiniz ki bursa ihtiyacı olan birçok öğrenci bulunmakta ve bunların arasında derslere devam etmekte problem yaşamayacak pırlanta gibi çocuklar var. Oysa Timur’un yalnızca bu öğretim döneminde geç kaldığı günlerin sayısına bakacak olursak…”
Timur’a uzanan ip masaya yapıştırıverdi başını. Dosyaların ipi onu kaldırıyor, Timur’un ipi ise gerisingeri vuruyordu başını tahta masaya.
“Ah Timur ah, ah…” diye düşünürken bir yandan da “Haklısınız hoca hanım…”, “Bir daha olmayacak hoca hanım…”, “Bizzat ben…” ile başlayan cümleler kurmak durumunda kalıyordu ara ara.
Telefonu kapattığında belindeki iplerin etkisiyle açık denizde fırtınaya yakalanmış gemi misali bir o yana bir bu yana sallanıp duruyordu. Yapması gereken yeni yeni işleri, ödemesi gereken yeni yeni faturaları hatırladıkça eklenen ipler için artık belinde yer kalmamıştı.
“Badanacının parası… Telefon arızayı aramalıyım… Timur’un dersane parası…”
İpler kollarına, bacaklarına ve boynuna dolaşıyor, giderek hareketleri kısıtlanıyordu. Neyi önce düşünüp, nereden başlaması gerektiğini şaşırmıştı artık. İplerin devinimi onu koltuğuna mıhlamıştı.

Birkaç saat sonra…

“Evet Hulki Bey. Hemen gelseniz iyi olur. Evet efendim. Az önce oradaydım. Bekliyorum efendim.”
Fatoş Hanım ahizeyi elinden düşürüp soluğu Ferit’in odasının önünde aldı. Hulki Bey bunca işin arasında onu uğraştırdığı için Fatoş Hanım’a söylenerek yerinden kalktı. Pahalı köselelerin parkede çıkardığı tok sese kulak verdi diğer çalışanlar. Ve meraklı göz çiftleri takip etti usulca Hulki Bey’i Ferit’in odasının kapısına kadar.
“Evet Fatoş Hanım. Umarım gerçekten dediğiniz kadar önemli bir durumdur bu!”
Fatoş Hanım tir tir titriyordu. Sinirli hareketlerle gözlüğünü düzeltiyor, bir yandan da kekeleyerek konuşuyordu.
“Evet… Evet Hulki Bey… Anlam… Veremedim.”
“Durun bakalım.”
Ağır ağır araladı kapalı kapıyı Hulki Bey. Neredeyse tüm ofis çalışanları arkasına geçmiş bir şeyler görmeye çalışıyorlardı. İçeriye girdiklerinde onları karşılayan masanın başındaki karman çorman bir ip yumağı oldu sadece. Dikkatli bakanlar ipten kozasının içinde kımıldayan bir çift gözü de fark etmişlerdir belki. Kim bilir…

söz cinayet gibi çekiciydi - öztürk uğraş

kent süngü yarası almış acı akıyordu
kurum gibi ağlamalar geliyordu sur içlerinden
fotoğrafların çığlıkları caddede birikmiş
                         ve sloganları bitmişti

iki adam duvarlara kostik sürüp
afişle kapatıyordu kentin sızısını
suyu allahın elinden almışlardı
                         /su parayla satılıyordu
                         ben afişe bakıyordum

(afişte kız erkeğin beline arkadan sarılmış
                         açmıyordu ellerini
                         yüzünün yarısı yoktu)

çiftçi karılarının böyle afişler hiç görmedikleri
                         için helak etmiştim kendimi
okumaya geç kalmıştım ingilizce bilmediğime üzülüyordum

erkeğin çerkez olduğunu düşünüyordum
mersin’den artist çıkmaz diye diretiyordum kendime
siz şimdi göksel arsoy’a ağrılı der misiniz

bu hem kör hem zenci olmak gibi bir şey

fotoğrafların çığlıkları caddede birikmiş
                         ve sloganları bitmişti
ben şaşılacak kadar ekmek kokuyordum bankacılara
sahtekârdı bankacılar
karılarının elleri bacaklarından güzeldi
paraları gibi sevmiyorlardı çocukları
                         askere gitsin istiyorlardı
                         cemselere dayamışlardı sırtlarını

sarıkamışlı fotoğrafın çığlığını tanımıştım
üstünde kar ve orman sessizliği vardı
tam yanında koyu rujlu kadın fırça bıyıklı adamdan
                         korktuğunu gizliyordu rugan çantasına
bir salı yalnızlığıydı /tütün kutsal nurdu
ışığın gözleri önünde sevişmezsem burnum kanardı
anlıyordum trak diye kaba etlere soyunan
             o copların gözetiminde olduğumu
             sevişmiyordum
             omzumdan öpecek sevgilim yoktu
tütünsüzdüm
fotoğrafların çığlıkları caddede birikmiş
             ve sloganları bitmişti
kalın gözlüğünden sırık gibi uzun bakan adam
-ben yozgatlı’yım mevsim değişsin istiyorum
dizimiz dirseğimiz sıyrılacaksa bu hapisten
             kaçarken olsun- diyordu
söz cinayet gibi çekiciydi
adamın elinde eşarbına ağzını gizleyen bir gül vardı

memelerini pis adamlara sunan kadınlar önlem alıyorlardı
             akşam sofrasında sevişmelerine
onurlu anneler karanfille giriyordu alana
             oğulları kayıptı
onların akşam sofralarında bir iskemle hep boştu
beklenen gelmezdi tabağına tuzboran gözyaşı konurdu
tarihçiler gündüz gözüyle korkuyorlardı
it gibi sinmişlerdi
dağlara sakladığımız ağustos’u ihbar ediyorlardı panzerlere
polislerin üç gözleri vardı birinin adı g-3’tü
ve hayatımın gülkanı arkadaşlarım ölüyordu
gün bitiyor şairler öpüyordu
kerime nadir gibi ağlayan kadınları

çini mürekkepli kalemle göğsümü kuşlara imzaya açıyordum
             bütün şairler cehenneme gitsin diye
yine de kentli firavunların karşısında
şiire bulaşacak kadar haindim

aklım yolcuydu
seyit rıza’yı geçip babek’e varmıştı
             osmanlı’ya kadar siyah ağlamıştım
hiç kimse polis otosunun üstündeki
mavi ışık kadar üzgün değildi

dünyalı bir cilt vardı yüzümde
alnımda pirinç gibi beyaz bir emek
             kirletmedim
                         kirlenmedim
o çocuklardan ölmek üzere ayrıldım

ankara yüzünden intihar ettim

giz’li anlatı - umut y. karaoğlu

“Çağlar öncesinden kalma, yaşam yeryüzünde filizlenmeye başladığından beri tüm doğumlara, ölümlere, iyiliklere, zulümlere tanık olmuş, her taşında bilgelik yüklü bir köprü dikiliyor tam karşımda. Ve altından bir nehir akıyor bedenime doğru; zamanın başlangıcından beri, tüm pislikleri temizlemek için, sonsuz bir sabırla akan, en saf suya sahip, büyülü bir nehir… Nehrin üstünde hayaller dünyasını bile çoktan terk etmiş, o güleçyüzlü, ilk balıkçının kayığı yumuşak devinimlerle sağa-sola yatıyor. Ve kayığın içinde, her canlıya yaşama şevkini aşılayan, uçlardan uzak o huzurlu ezgiyi ilk günkü heyecanla çalıp duran, yarı tanrı yarı insan bir kemancı oturuyor; üzerine köprünün gölgesi düşmüş… Nehrin iki tarafında, her türlü yaşantıya gebe çayırlar sonsuza doğru uzanıyor… Ve hepsinin üstünü örten sis perdesi… kimi zaman her şeyin sadece birer karaltı olarak görünmesini sağlayacak kadar yoğun, kimi zamansa renklerin geçmesine izin verecek kadar ince bir gizem kaynağı…”

Zamanın ötesinden gelen bir sahne var ruhumun derinliklerinde. Yalnızlığımın köşeleri yüreğimin en hassas bölgelerine batmaya başladığında ya da varoluşun karanlık tarafına bulanmış düşünceler boğazımı sıkarcasına başıma üşüştüğünde, tüm karamsarlıkları uzaklaştıran, tüm pisliklerden arındıran bir güneş gibi usul usul beliriyor göz kapaklarımın ardında; kendimi gönüllü bir teslimiyetle ellerine bıraktığım bir sığınak, bir kurtarıcı oluyor bu düşsel mekân. Kimi zaman da, kendimi yaşantıların o gelip geçici parlaklığına kaptırıp, amaçsız, anlamsız bir et parçası olarak savrulurken haz rüzgârlarında, bir şimşek gibi çakıyor gözlerimin önünde, ve yüzeysellikte boğulan benliğimi hatırlatan, silinmeye yüz tutmuş sınırlarımı gösteren bir haberci oluyor, bu; hissedişlerimin en pürüzsüz fısıltısı…

Varlığımın anlamı orada, derinlerde gizli biliyorum; düşüncelerle, mantık oyunlarıyla sınırlar tayin ederek değil, yoğun bir sezgiyle biliyorum bunu. Ve bu bana bir ‘neden’ sağlıyor; gündelik yaşamın saçmalığı karşısında zihnimin uyuşmasını engelleyen, doğaya ve yaşam döngüsüne çevrilmiş bakışlarımı dirimsellikle dolduran derinliği katıyor hayatıma. Hiçbir zaman sırrını ele geçirme hırsına kapılmayacağım kadar kutsal, beni kendine hapsetmeyecek kadar ağırbaşlı bu içgörüyle aramdaki bağın farkında olduğum zamanlarda, çevremdeki her şey tanrısal bir ışıkla parlamaya, daha bir gerçek gözükmeye başlıyor. Kelebeklerin ebruli kanatlarındaki gözlerinde o hüzünlü sevgiyi, kanat çırpışlarında ölümlülüğü bir armağanmışçasına kabullenişlerini görüyorum. Güneş, köpekleri susturup kuşları davet ederken sahneye, ya da yarasalar ‘alacakaranlıkta sessiz çığlıklar’ isimli şarkıyı söylemeye başladığında, bu ezeli orkestranın bir parçası olduğumu duyumsuyor ve nefesimle, kalp atışlarımla ben de katılıyorum yaşamın çoşkulu senfonisine. O zamanlarda biliyorum ki, eğer birinin dudakları titriyorsa ölümün kapısından geçerken, başka bir yerde de bir bebek doğumunu kutluyor aynı, titreyen dudaklarla.

Ne var ki her şey gibi, iç içelik bilinciyle, birlik hissiyle geçen bu tozpembe günler de sonsuza salınamıyor, sönüp gidiveriyor günün birinde. Ve ben kendimi, birbirlerinin gözüne en rahat nefretle bakabilen, sokakta kendi kendine söylenerek yürüyen, hâlâ o ilk günahın vicdan azabıyla kıvranan insanların ortasında buluveriyorum. Yaşamın kötücül yanları yayılırken içimde, bir kedinin ağzında titreyerek can veren küçük bir kuştaki güzelliği görememeye, avuç içlerimdeki terin uzaklardaki bir çiçeğe can vereceğini unutmaya başlıyorum. Ardından ya kurtarıcımı bulma umuduyla salıyorum ruhumu karanlıklara ya da savuruyorum bedenimi görüntülerin o yapay parlaklığına. Ta ki, her seferinde aynı toylukla düştüğüm bu bataklıktan, o sahnenin yardımıyla kurtulana dek.

“Köprü, ona sabırla bakıp incelediğimde bana her şeyi anlatmak için orada duruyor hep. Nehir, bıkmadan usanmadan içime akıyor ruhumu ferahlatmak adına. Ufka doğru uzanan çayırları seyrederken, kemanın eşliğinde huzur dolu hayallere dalıyorum. Ve kayık, akıntı eşliğinde bana doğru ilerliyor; her kalp atışımla ilk yerine geri dönüyor… Sis… Kayık beni aldığında da orada olacak.”

uçan ayna - salihaydemir

yine yağmurlar geçiyor çocukların omzundan
yine kuşlar ve kısa baharlar
boz bir grinin yaşını alarak ahşap evlerden
ve kuru topraklardan açlık gibi

yaşımda gün var    gözlerini unutan zaman
gecenin sesinde   trenler  otobüsler
ve ağır kokular   sanki yıl geçiyor gözden göze

en az kaç yıl    kaç mevsimle büyür ya da küçülür
sözcüklerle dilimiz   tavan aralarında
paslı fotoğraflarda dalgın ve uykulu saatler durur
pazarlardan pazara

hangi dağ aldatmış başındaki dumanı
hangi sis unutmuş taşların sesini
hangi kent türkü söylemiş sokaklarına
sokaklar hangi çocuklarla göçmüş kuşların toprağına

zaman dimdik duruyor pencerelerde
yolunu aça aça yoruluyor kapılar
saçlarım uzuyor su oluyor makasların sesine
yaşımda gün var aklımdan geçiyor uzun harfli aylar
             nehirler uzun    caddeler kısa
             demli bir çağda
             kalın yazlarla gidip geliyor sesim

duvara yapışan yangınlarla geçerdi kalp en kuru vadisinde yeşil   uzanır bir ot
gibi ellerine  hep çocuk hem çocukça uzanır içinden içime ama hep ayakta

sözcükler büyür gözlerim küçülür cam diplerinde
dalgın ve uykulu saatler çalar çocuk kapılarımı
rolü olmayan bir pencereden adım çağrılır
geceleri boğazı oyulan nefesime sıfırdan başlarım

harezmi                                          sıfırın günahını taşıyan arsız

tarihe bir figürün saçlarıyla dokunurum
kalın çizgiler ve beyaz tozlarla susan ellerin parmaklarını çizerim tahtalara    mavi
ve  tükenmez  mürekkebin  kâğıda  düşen  gölgesiyle  ağırlaşır  belleğimde  uzak
uzak
uzak sayfaların tozunda tanıdığım renklerle
bir eşikten bir sınıfa geçerim
bir dilden bir odaya     çizgili    kareli   ve sarı defterlere
boşluklarına uzandığım kitaplara dökülürüm
kitaplara ve defterlere

ev uçuyor    silgi ve kalem
sıfır nasıl uçar aynada            bana göster baba

elifli sadi - arzu çur

Uyandı Sadi
Korku düşmüş yüreğini okşadı
Bu en siyah harfin noktasıdır dedi,
Elif, dedi.
Sustu.

Güle öykünürken kan tüküren
Garip bir madendi ağzı

Dedi:
Neye karışacağını bilir
Kanamak için yörünge daraltır
Galibardadır okum, kırmızıdan yapılmıştır

Dedi:
Son bir bakışım var ona hediye
Islanmış şöyle, işte böyle hüzünlü
Alayına isyan. Kalırsa Sadi.

Dedik:
Şimdi güller var ve yasemin hâlâ kokuyor
Opium zamanı henüz gelmedi
Aşk henüz limana çekilmedi
Hâlâ şarap içiyor, hâlâ âşık olabiliyoruz, ne mutlu

Sadi uyudu.

Dedik:
Bahtın açık olsun ey Sadi,
Rüyanın gemisi kıyıya yanaşmasın hiç
Uyu ve o karanlık harfe, o Elif’e git, git hadi.

yalnızım söylemeye dilim varmıyor gözlerimden akan yaş konuştum sayılsın! - halim şafak

sesini saklayıp duran insanım
gittikçe acılar bıraktım geride
yağmur altında ıslanan ağaç kaldı

oturduğum balkon anıların
mezarıdır olsa olsa yola bak
kim geçerse geçsin yalnızdır

kim odalara kapansa keder
doluyor içime pencereyi açma

kitaplar öylece kaldı masanın
üstünde yarım bardak su
hep boş yanını gösterip
duruyor gözlerimin içine
bakarak sorular sorma

yaşadığımı sandığım her şey artık anı
solmuş fotoğraf belki kırmızı zambak
yanımda götürdüğüm ne vardı

ben bütün valizleri unuttum geldim
yağmur yağıyordu soğuktu

buralı olmadığım doğru
doğru arkamda bıraktığım
şehirler beni hiç anlamadı

yalnızım sol bacağım
derin sızım sen sürüklen dur

hayat yarın sana gelicem
ölücem kapında sen bunu anlamazsın

ben anlarım yalnızlık böyledir

ömrüm çoktandır dağ başı
ulaşmaya çalıştıkça tökezliyorum
gece gündüz odalar hep sessiz
tek yağmur yağıyor kimse gelmiyor
gelmesin insanın acısını insan çoğaltır

yalnızım söylemeye dilim varmıyor
gözlerimden akan yaş konuştum sayılsın!

27 haziran 2005, cırlavık

evden uzakta ya da kayıp - hakkı engin gidener

Karanlık inmiş bile
Tuhaf bir sessizlik
Cırcır böceği yok
Otlar hışırdamıyor
Bozuk gen saati

Ayağım bir taşa çarpsa, takılsa
Rüzgâr değse yüzüme hafiften
Yalvarsam suçluluk çiçeğime açsa içimde
Korksam biraz uyarısız havadan

Işık yok
Babam yok
Artık bir motor sesi beklemek garip kaçacak
Yalnızlık da hissetmiyorum.
Sonsuzluk demek abartmak olur
Kayboldum belki
Ağlamıyorum.

Ekmek yok
Acıkmadım.
Kaçmak imkânsız.
Belki belki çıkar gelir biri
Babam gelsin. Babam gelsin.
Böyle dümdüz yatıyorum.

oyun II (dû-şeş) - eylül hicran polat

(Aylardan Eylül… puslu bir hava… yangın yerinde tavla… zar tutana ceza!)

I

Keskin bir sızı gözlerinde
Ha deldi ha delecek
Göğün ipek örtüsünü…

Kendisine ağlayan zavallı beşer
Tasından taşarken yaşın
Unutma!
Top tüfek altında ölüler
Ah! binlerce kez toprak üstünde ezildiler…

Ömrümden ömür hanginize yeter!..

II

Gamsız bir yakarış sözlerinde
Ha tuttu ha tutacak
Bedduası ezberlenmiş bestelere…

Kazandıkça kaybetmeyi seven kumarbaz
Ahu zârımdır hep dû-şeş
Yine de susma!
Yazılsın adın sahipsiz mısralara
Ki kaybolmasın mezar taşın

III

Ve ruhum
Çıkmadan önce benden
Üç kere lanet et
İçmediğim suya!
Yolumdaki taşa!
Sudaki sahte halkalara!

(oyun bitti, takvimlere geçti kayıtlar… dünyanın tüm yağmurları birleşin! Artık on bir ay var…)

makas - burçin özdeş

Çapkın bir samyeline bırakıp ilk kıvırcık, simsiyah saç telimi, şu memur kılıklı, sümsük adamın omzuna konduruversem. Biraz daha zorlayıp, yoluk yoluk sağa sola, şu utanmaz kiraz ağacının çırılçıplak dallarına, adaklar adayıp asıversem. Yok, yok. Bir makasa sarılıp, bu işi kökünden mi halletsem? Az evvel şuracıktaydı, nereye kayboldu şimdi burnum. Küçük, sevimli, kalkık burnum. Yok işte, bulamıyorum! Acıkıp girdiğim pidecide sümkürüp durduğum mendille beraber atmış olacağım bir yerlere! Oysa ne kadar güzeldi benim burnum. Tıpkı yolunası, kıvırcık saçlarım gibi. Daha bu sabaha kadar ne de güzel görünürdü gözüme hepsi. Yok, artık hiçbirisini istemem! Yüzümü silsin isterim poyraz. Yüzü olmayan bir kadın olmak isterim! Daha bu sabaha kadar ne de severdim ikisini de! Bu sabah, ta ki neden annemin, sırma düz, sapsarı saçları, deniz mavisi gözlerine rağmen benim bir gece kadar karanlık oluşumu bir tokatta kavrayana değin. Neden çocukluğumdan bu yana, her sabah, bu sarışın kadının, kıvır kıvır saçlarımı kopartacasıya, saatlerce taradığını, üşenmeden taradığını anlayana kadar… Defol! Diye bağırdı. Defol git o kara çıyana. Kalktı, kapıyı çarptı, gitti babam. Gözlerim kalsa da olur. Nerede bu Allah’ın belası makas?

kırık düş - hakan sürsal

nar çiçeğinden elbise diktim
toprağa düştüğünde
cemrelerinden önceydi baharın
çok zaman geçmişti üstünden - su
yalandı ilk benim yüzdüğüm

kim korkar hain kavak yellerinden
ağrırken iki ciğerimin ortası
derman bulacakmışım ha
efkâr dağıl! su yok sana
içtiğin yalandı

eskici!
bu yürek kaç leğen?
eder miyim üç şişe
nar çiçeğimi toprağa düşürdüm
önce cemre kıskandı
sonra bahar - şişeler döküldü
bir ufak kapıp geçtim karşıma
‘beş para etmezsin’
ya elbisem?

sonbahar irili ufaklı kuşlar kaçırırdı bizim oralarda
çatılar boş kalmasın diye
dumandan kırlangıçlar düşünürdük

hepsi yalandı…

geç yol - şakir özüdoğru

neyiz ama keşke olmasak hiç
diyebilecek cesaret değil

düş bir an yırtıp takvimden sıkıyoruz irinlerini sıkıntının
yine boş içi ama tangırdıyor işte delilik, uyansak
nerede açılmalı başka başka dünyalara göz diye
kesikli beyaz çizgilere ve gerilmiş suratlı yaratıklara emanet can,
ki delinmiyor sıkılırsa ne denli çıkmıyor bir gıdım hayat
aba dokunmuş postundan çağın, yarın başka uzaklarda
delilik damlamış ellerimizde bizim anıların izi var
siktirip gidenlerin esansına gömüyoruz onu da
onu da paylaşıp iyice mülkü yıkıyoruz, yalıyoruz kötücüllüğü
içtiğimiz beş on bira kustuğumuz kaliteli kin
öğrendik bağlayan organizmayı makro kimyaya sövmeyi
şimdi, o kinden yontulmuş ayakta duran’a sunulmalı şükran.

bağışlayıp hep korumasız bırakansınız
sarın saklayın bizi bari bir kere örtün sonsuzluğunuzla yollar!

3 şubat ’06 / görükle

fusion ya da bi’ teklik sen kimsin? - duygu güles

Oturalı beş dakikadan fazla değildi. Yanımda taşıdığım acı limon yeşili çantadan bir sigara çıkarıp, dudaklarıma kıstırdım. Çakmağı aramak için, çantanın ekseri tütün ve bir sürü zamazingo dolu dibini yokladım. Çıkarıp yaktım. Acı limon yeşili çantanın fermuarını çekerken, çevreme bakındım. Şehrin işlek caddelerinden birinin hemen kıyısındaki bir limon ağacının, dibini dört tarafından çevirmiş koyu yeşil boyalı; alışverişten yorulanların, yaşlı adamların, civardaki seyyar bakışlı satıcıların [ekose gömlek giymiş bir şemsiyeci, beyaz göbekli bir sigaracı, ilerdeki büfenin gençten yamağı] ve en mühimi birini bekleyenlerin soluklandığı bank benzeri bir yerde oturuyordum. Ağaç, bank, çanta yeşili kamuflaj üçgeninde kolayca kendimi unutturabileceğimi düşündüğümden olacak, otururken hiç tereddüt etmemiştim. Kulağımda, vapurlar’ın megafonundan duyulan “sen kimsin?” nağmesi, acılı musakka gibi bir alçalıp, bir yükselirken: …ve gemi gidiyor’du. Önümden geçen kalabalık gel-gitli bir nicelik arz ediyor, kaplumbağanın bağası yavaş yavaş kırılıyordu. Kıyısında durduğum, hafif yokuş işlek caddeden arabalar, iş çıkışının gazını egzozlarından dışarı salıyordu. Gelen geçene aralarından birini bekliyormuş gibi bakıyordum. Bekliyordum.
Şehrin bu tarafında oturuyordu. Belki şu an evindeydi ve önümden geçme olasılığı sıfırdı. Fakat belki de, işten yeni çıkmış, birazdan buradan yorgun argın geçecek, beni görünce de yanıma gelecekti. Onu beklediğimi söylemeyecektim. Ne yapıyorsun burada böyle deli, diyecekti; ben de: hiiç duruyorum, diyecektim. Onu beklemem için bir sebep olmadığını düşündüğü için soramayacaktı belki. Belki de onu beklediğim aklına bile gelmeyecekti. Evinde olabilirdi, ama alışverişe çıkması işten bile değildi, o zaman buradan kesin geçerdi. Ya da aşağıdaki birahanelerden birinde içmek için evinden çıkacaktı. Belki onun da canı sıkkındı. Evindeyse neler yapabileceği hususunda uzun bir liste yaptım o sırada: Yemek pişirmesi, yemesi, içmesi, sarması, işemesi, sıçması, banyo yapması [duş alan biri olması olanaksızdı], televizyon seyretmesi, okuması, yazması, otuzbir çekmesi [osbir derdi], evi temizlemesi, camdan bakması, pencereyi açması - kapaması, telefonla konuşması, aval aval durması, hepsi teker teker bitince ne olacaktı? Belki uyurdu, belki de birkaç ahbabı gelir, onlarla laflardı.
Belki bir sevgilisi vardı, ya şimdi o geldiyse, o zaman evinden çıkmazdı bu gece. Ona yemek pişirir, sonra iki başına buğulu kokular arasında yemek yerler, iki kadeh bir şey içip sevişirlerdi. En kötü rutinlerin bile rutin gelmediği zamanlardaydı belki. Bu düşünce canımı yaktı. Belki de evinde sevgilisinin gelmesini bekliyordu hâlâ. Sevgilisi de çarşıdan ona içki ve biraz meyve ya da çok sevdiği tuzlu fıstıktan [ki bence kuruyemişler içinde en karaktersiz olanıydı tuzlu fıstık, neden sevdiğini hiç anlamamıştım ama onun sevmesi hiç de batmamıştı bana; ben bademciydim mesela, gerçi bu da beni ille de sevilecek biri yapmazdı elbet] alıyordu şu anda. Bekleyişim, nesnesini değiştirir gibi olmuştu. Şimdi sayısız gelen-geçen arasından sevgilisini ayırt etmeye çalışıyordum. Şu olabilirdi, ama bu olamazdı, şuradaki tam ona uygundu, belki ilerdeki elinde şemsiye olan kadındı. Kumaş pantolon giyen bir kadından hoşlanabilir miydi acaba? Bakarsın, sigara ağızlığı kullanan bir kadındı sevgilisi. Ne çok kadın vardı, bu kadar kadın arasında ona ulaşmanın imkânsızlığı burnumu sızlattı. Belki de bu gece eve gitmeyecek, sevgilisinde kalacaktı. Bu sevgili düşüncesi kafamdan bir türlü gitmiyordu. Halbuki ilk oturduğumda, onu da benim gibi bekler halde hayal ediyordum. Hem şu sevgili kelimesi de ne kadar eğreti duruyordu. Bu “sevgili”yi, hep orhan gencebay’ın şarkılarından çıkma, şişme-rujlu bir eşek zannediyordum. Sevgili, sadece orhan’ın ağzında güzel bir varoluştu, onun kadar hakkını vererek söyleyeni yoktu. Fakat bana gelesiye çoktan eşek oluyordu bu sevgili işte: Şişme. Rujlu.
Yanımda oturan biri daha vardı. Saatine bakıp duruyordu. Belli ki o da şişme birini bekliyordu. Ama onun beklediği tam bir beklenilendi. Gelmesi kesin olan bir beklenilen. Nitekim birkaç dakika sonra cep telefonunu çıkarıp birini aradı, gözleri dalgalandı. Demek ki, beklediği gelmek üzereydi. Geldi. Kısa boylu, şemsiyesiz bir kadındı gelen. Hemen kalktı yanımda oturan, sarılıp öpüştüler. Kadın: kuzucuğum üşümüş mü beni beklerken, gibi salakça bir giriş cümlesi geveleyerek adamın koluna girdi, beraber uzaklaştılar. Arkalarından bakarken üşüdüm, bir sigara daha yaktım.
Oturalı bir saati geçmişti. Hava enikonu kararmış, işten çıkıp evine gidenler yerlerini gece adamlarına bırakmıştı. İki ayyaş önümden geçerken biri sendeledi, düşecek gibi oldu. Yanındaki ona güldü. Neden bilmiyorum, kalkıp gülen adamı bir güzel pataklama isteğim içimi bulandırdı. Fena halde içmek istedi canım. Ama buradan nasıl kalkacağımı bilmiyordum. Ya kalktığım anda buradan geçerse fikri bacaklarıma hükmediyordu. Geçmesi için olasılıklar azalıyordu. Belki sigarası biterdi de almak için evden çıkardı. Ama neden buraya kadar yürüsündü ki, sokağının bakkalından alıverirdi bir paket. Gerçi zulasında muhakkak fazladan bir paket bulunurdu ya.
Acaba birinin onu böyle beklediğini bilse sevinir miydi? Belki de o, hep beklenilendi ve bu yüzden fark etmezdi. Belki arka sokaklardan dolaşarak evine gidiyordu, ya da hava serin diye bir taksiye binmişti. Taksileri seveceğini hiç sanmıyordum. Araba… acaba arabası var mıydı? Arabası varsa, önümden geçme olasılığı, gittikçe samanlıktaki iğne kadar güdük kalıyordu. Hesaplamaya çalışıyordum: Şehrin bu noktasında onu görme olasılığım binde bir miydi, on binde bir mi? Bunun hesabı nasıl yapılırdı, bilmiyordum. Belki ilerdeki ağacın altında otursam binde birdi de burada oturduğum için on binde birdi. Belki de yüz binde birdi de ben ihtimal vermiyordum. Zaten, on binde birle yüz binde bir arasında bir fark da göremiyordum.
Ekose gömlekli şemsiyeci çoktan tezgâhını toplayıp gitmişti. Göbekli sigaracı da evine yollanmak üzereydi. Belki bir birahaneye girer, iki tek atıp televizyon izlerdi önce. Sonra da sıcak yatağına… Kuzulu sevgililerden sonra üşüyüşüm aklıma geldi. İçimi kara bir hırka tabakası sardı. Daha ne kadar bekleyecektim? Artık önümden geçenleri ikinci defa görüyormuşum gibi geliyordu: Sanki dünyada iki saat içinde her şey yeniden başa dönüyor, eylemsizlik halinde değişiklik oranı gittikçe düşüyordu. Kalkıp gitmeyi istiyordum şimdi, ama otuşurum gibi kolay olmayacağını düşünüyordum bunun. Benden habersiz çevrem, kalkışıma bir kılıf uydurmam için beni zorluyordu. Burada daha beter yorulduğumu düşünürken, önümden geçtiği ve benim onu fark etmediğim fikri beyin sapımı burdu. Birdenbire kalktım, gittiğini düşündüğüm yoldan hızla aşağıya koştum. Ne kolay kalkmıştım yerimden, belki şimdi tam da oradan geçiyordu. Dönüp, ardıma boş boş baktım. Göbekli sigaracı, yolun kenarında şemsiyeli bir kadınla konuşuyordu.

ay çiçek - idil berf

Ay çiçeği kollarımda açmaya başladı
gözlerim
başka dünyalarda yüzen
gümüş bir balıkla buluştu

sarı bir ışık doldu ruhuma
o kendisini korurken
yayıldığı ovaya düştü gün

ay kalpli gece
doğumu beklemeye başladı

inci kuşunun konduğu kristal dallar
dile geldi

dua mumlardan çıktı
sırra yükseldi
bir boyut kapandı

ay çiçek açtı bedenini
her yer büyülenmişti.

yüreğimin yıldızı - volkan hacıoğlu

gönül borcu’na

güneş kadar sevmiştim onu
her sabah yeniden
her akşam bir daha
ve gerçekten yoktu benim için
bir başkası
hiçbir zaman
olamazdı da

varlığı
yankılanıyordu varlığımda
ve bir denizin dalgaları gibi
çarpıyordu yüreğim
sevdanın kıyısına

artık kesinlikle inanıyordum ki
yaşayamazdım ben
o olmasa
buydu aramızda geçerli olan
tek yasa

oysa her şey ne çabuk değişti
her şey
bir anda
dinelmekten yorulmuş bir yük hayvanının
dinlendirdiği ayağını değiştirmesi gibi bir başkasıyla
o kadar olağan
o kadar rahat
o kadar kolay
bırakılabiliyormuş en katıksız aşklar da

ama asla
ne olursa olsun asla
yüzümün karargâhında topladığım bir manga gözyaşıyla
vicdanını teslim almak için
gitmeyeceğim onun yanına

ve her şeyden sonra
her iki tarafın da yitirdiği bir savaşta
yıkılmış bir yüreği yağmalamaktansa
komutan olurum kendi karanlığıma
sessizliğin surları arkasında

bilmiyorum
daha önce söylemiş miydim
ben onu güneş kadar sevmiştim

kara mıh kilit alesta - zafer yalçınpınar

dünyanın tüm nöbetçilerine

1.

bir uykunun nöbetini tutuyordu
seyyar ve açılır ve kapanır
geceye doğru
kara mıh kilit alesta!

2.

sırası değildi birdendi “birden”
aklı durdu bir akarsuyun kesik
tek başımıza iki kişiydik
gökyüzünün gözleri kapandı
ayla ayın etrafını sardı

3.

zamanın terzisi
“bir sarkaçtan fazlasıdır zaman” dedi
örgün bir gece değiştiricisi

4.

“sıkıldım bu nöbetten” diyor deniz feneri
                                                  yerden göğe kadar haklı

saatlerce tek kişiydim anlıyor musun yani tek
                                                  bir korkuluk gibi ayakçı

hiç çekinmeden

ölü gözlü bir generalin karşısında klarnet üflüyordu yaşlı bir sokakçı

ve gerçekten ve gerçekten

“bu durgunluktan kurtulmam gerek” dedi bir duvar yanındakine
her bir dizem için iki saat nöbet tuttum fenerle birlikte

5.

bir taşlığın havalanıp inip yürüyüşünü izliyorduk bir taşlıkta
“dünyada sevinç vardır” diyerek koşturuyordu deniz hemen yanımızda

kara mıh kilit alesta!

3 Mart 2006, İskenderun

asude - oylun pirolli

yaşına bol gelen bir entari sırtında
yürürken eteğinden dökülür çiçekleri
gül kurusuna çalar ayak izleri
içi buğulu sızar dışına
ince ince işler göğe dönük göğsünü
gün kucağında birikir; büyür mevsimler
mevsimler büyüdükçe küçülür asude

kaçar henüz ten değmemiş zihninden
tırnak içinde aşklara yatak serer uykusunda
sol kolu uzanır çırılçıplak
diğerine, çatısından örtülüdür dantelin namuslusu
solundan dışına baktığında
sağ’ı kıpkırmızı orospu
arada içine bakar kaçamak
kolay yara alır doğasından çıplak olan
bir elinde iğne iplik
bir elinde kör makas
keser-diker boylamasına göğsünü

/kendini yamayan kadınları yiyerek beslenen
dikişi kekeme bir terzidir
tepesinde arsızca sızlanan/

saklanır elleri ceplerinin kuytusuna
terzi yüklenir açığına ağırlığınca
asude: suskunluğu doğuştan solak
değiş tokuş eder kendini kendiyle
içinde çoğalan bir kurtlanıştır kalmak

gördüğü utanır görünen açığından
(göz kapaklarında dikenler…)
sol kolu çürür; düşer omuzundan

ça commence avec toi - gökçe polatoğlu

rakı eşliğinde.
müzik girer.
akordeon…

aklımdan geçenler. bir yerinden tuttum bu masalın. bırakasım yok. ve imkânsızlık beni o sahile götüren. orada oturacağım. kırmızıyla. masalları anlatacağım ona. sen hiç anlamayacaksın biliyorum. sular kesik. yalnız uyumayı sevmem. hayaletlerden korkarım çok. o dolabın üzerinde durup bana baktıklarını hatırlıyorum. hâlâ o dolabın üzerindeler biliyorum. yataklar değişti. evler değişti. geceler değişti. onlar hep oradalar.

merhaba. karabasanlardan bahsedip kimsenin canını sıkamam. saçlarım fönlü. gözlerimde sürmeler. en neşeli maskem var suratımda. o gelecek.

aslında sevişildiğini düşünmek de içimi acıtıyor bir yandan. o sahile gitmemiz lazımdı. ölümü vereceğim sana. bembeyaz ölümü. simsiyah lekelerin arasından akıtıp kanımı… sen beni okuma!

mum söndü. sen gelmedin hâlâ. oysa bütün büyüleri sana yapmıştım. o kadar açıktım ki. seninle hiçbir şeyin arasına girmedim. açık.

- yapamam.
- yapmalısın. ancak onu yiyip sıçtıktan sonra unutabilirsin. hadi ne olur uslu kız ol. bir kaşık annen için. bir kaşık baban için. ağzını aç. sen büyük bir kahramansın. yaptığın şeyi herkes yapamaz. evet. biliyorsun.
- sen beni niye uyarmadın.

fanny fink. mezarında rahat uyu.

bir kez olsun. son bir kez olsun âşık olmak istedim.
sesler! kulaklarım sağır oluyor!
1

aramamam lazım seni. aşkı dağıtmamam lazım. vücutlarımız bir ceset olacak. vücutlarımız bir ceset olacak! ölümü getireceğim sana. bileklerimden kanlar damlarken. en yakın arkadaşıma sarılacağım. bembeyaz tenimle. ölü bedenimi bırakacağım avuçlarına. ölümsüzlüğü bile yaşamış olan bedenimi.

sevişiliyor… beyaz ölüm! sen bunları okuma!

onlar bana bitkiler, zaman zaman da çiçeklerin taç yapraklarıyla dokundular…

önce o gece…
elimden düştü fincan yere. toprağın yedi kat dibine gömdüğüm ölüm, 25 parçaya ayrıldı. kollarım açık. bekliyorum. kafamın içerisinde tasnif ediyorum bildiklerimi-bilmediklerimi: doğum. biliyorum. aşk. biliyorum. gitmek. biliyorum. ellerin. bilmiyorum. sesin. bilmiyorum. çıkış. bilmiyorum. ölüm. biliyorum. gördüm. yıllar önce o fincanın içerisinde gördüm onu. incecik bir yaprak gibi titreyen ölümü gömmüştüm. çıktı yine, geldi buldu beni aşkla. köşeye sıkıştım.

onlar…
beklerler hep bizi… masa altlarında, kapı arkalarında. bütün iyi hisler ve kâbuslar bir arada. zamanını bilemezsin, baktığında bulamazsın, ellerinde tutamazsın. beklerler saklanıp… hobbitler gibi sessiz. bütün iyi ve kötü hayaller… mutlu hayaller kurarken suratlar değişiverir anlayamazsın. çünkü hepsinin geldiği yer aynı.
hepsi aynı deliğe saklandı.
yanlış bütün suratlar.

“Düşünde kendini bir kelebek olarak gören biri bir kez uyandıktan sonra, bir kelebek olmadığından ve artık düşünde, kendini bir insan olarak görmediğinden hiçbir zaman emin olamaz.”2

  1. keiner liebt mich – doris dörrie
  2. ölü kelebeklerin dansı – hüsnü arkan

küçük defterler III - salih aydemir

aşina mekânlardan uzak hüzünlü yazgılar…
ilk saniyeler-dakikalar-saatler: amaçsızca atılan adımlar: kendinizi hiçbir yerde hissettirmeyen, hiçbir şeye uyum sağlayamayan adımlar…
geçmişe yatıştırılamaz bir acıyla bakan, bugüne ve geleceğe buruklukla katılmaya çalışan ve parya olmaktan duyulan korku…

gece götürülen insan güvende değildir…
kimliğiniz alınmış hayatınız başka bir hayata çevrilmiş ve yaşadığınızı iddia ediyorsunuz…
güçlüsünüz ancak haklı değilsiniz…

keşke yalnızca korku olsa!
okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler, dinlediğiniz müzikler, baktığınız fotoğraflar, resimler ve yüzler;
içinizden geçen gürültülerden çok dışarıdan gelen seslerin iniltileriyle ağırlaşan gövdeniz…
aklınız ve bedeniniz işgal altındadır…
(düşsel ve düşünsel gerilimlerinizi her türlü yöne çekebilirsiniz… yay kadar gergin oku kadar hedefsizsiniz…)

yağmur yağar, güneş açar; bayram provaları yapılır; tek bir kare atlamadan yavaş yavaş şimdi’den önceye dönersiniz…
cennetiniz geçmiştedir ve onu bulmaya çabalarsınız… ışıkların oyunlarına katılır, karanlığı çözersiniz…
yaptığınız yolculuklar ve karanlıklar daha da ağırlaştırır yükünüzü; geçtiğiniz/kapattığınız her kapıdan sonra başka olan bir şeylerin içindeymişsiniz gibi gelir…
çıktığınız ve indiğiniz her basamağın sizi hep aynı noktaya getirdiğinin farkına varamazsınız…
yerin neresinde olduğunuz önemli değildir…
“ne düşünebilirim?” sorusuyla boğuşur durursunuz… içinizde savaş yeniden ve yeniden başlar; cehennemden payını alan bir iç savaş tutanaklarına takılır kalırsınız…
nereli olduğunuzun önemi büyüktür; ona göre uyum yeteneği geliştirirler…

dünyanızı yitirmiş hissine kapılır, sessizliğin kişiliğine eklenirsiniz… birden zenginleşme arzusu kaplar içinizi… oyun yeniden başlar; benliğinize yeni uyarlamalar döşersiniz…

ruhunuzu adım adım gezdirirsiniz hücrede…
gözlerinizle sevdiklerinizin resmini yaparsınız duvarlara; gülümsersiniz…
unuttuğunuz “özlemek” başlar; gülümsersiniz…
ülkeler düşlersiniz, avuçlarınızdaki ter serinliğe bırakır… rüzgârı düşlersiniz; uğultularına gülümsersiniz…
hem kazanan hem kaybeden taraf olursunuz; gülümsersiniz…
üzerinize kilitlenen odayı, bir de siz kilitlersiniz içinize; gülümsersiniz…
savaş romanları, polisiye ve bilim-kurgu romanlar gelir aklınıza;
sonu beklersiniz…

uykunuzdaki yumuşak ve sempatik sese karşılık yeni bir ses duyarsınız dışarıdan:
güm gümgümgüm güm

“siz, çocuklar gibi davranmayı bilmezseniz, bilgelik sizi çocukluk evresine geri götürür.” − paskal

sonunda alıştım yeni hayatıma, yeniden yazmaya başladım…
yazmak ve müzik dinlemek; ikisi de aynı şey; önce bir tepeye çıkıyorsun sonra hızla düşüyorsun… heyecan verici tıpkı carl orff’un müziği gibi…

sana bu kez aşktan bahsetmeyeceğim
tecrübe alıntısı içermeyen gezintiler; evler ve odalar, kuytularımızın mekânı… kapıları ılık bir dudak gibi karşılıyor bizi…
acıklı bir efsanedir yanılgı; aranan güvercinler değiliz biz…

sana bu kez müzikten bahsetmeyeceğim
insanların yazarken, müzik dinlerken ve sevişirken güzel olduklarını düşünüyorum…
hangi taraf için bağıracağını biliyor musun?..

sana bu kez şiirden bahsetmeyeceğim
yalnızca yaşlanıyoruz…
büyüdükçe küçüldüğümüz bir hayattan bahsediyorum; çatlak büyüyor, carmina burana dinlemeye devam ediyorum…
sana bu kez acılardan bahsetmeyeceğim
bildiğim gerçeklerin arasındaki boşluklardan yazıyorum; geceleri uykumu kaçıran müziğin peşindeyim…

sana bu kez düşlerden bahsetmeyeceğim
iflas etmiş özgürlükler, ziyan olmuş kaçışlar…
anarşist duygularımın neşeli bir başlangıç yaptığına nedense hep inandım, evet, neşeli bir başlangıç…

sana bu kez öykülerden bahsetmeyeceğim
hayat, maddenin romanı…
şair, yaman çürümelerin kurbanıdır…
kuşkunun tarihi savaşlardan önce başladı…
memelerin sisle karışık bir veda…

sana bu kez yağmurlardan bahsetmeyeceğim
büyümezsek küçülemeyeceğiz…
gülümse… hâlâ yaşıyoruz; kutlanmaya değer bir inat bu…

sana bu kez alkolden bahsetmeyeceğim
sonsuzluk bir kahkaha gibi başka dünyalar yaratıyor çekip gitmelere…
ellerim kirlendikçe burnumda yaralar oluşuyor…
her şeyin yarınla bir ilgisi var…

sana bu kez gitmelerden bahsetmeyeceğim
solucan hızıyla koşuyorum çocukluğuma; küf hastalığına yakalandım…
lenin öldüğünde eski kırk derece soğuk varmış moskova’da…

sana bu kez rakamlardan bahsetmeyeceğim
soru yaratmayan yanıt hükümsüzdür…
bir an unut estetiği: hikâyesini anlatmayan merak tehlikelidir…

babamın eve gelme saatleri değişti anne

sana bu kez yangınlardan bahsetmeyeceğim
her buluşma bir çarpışma;
insan hayatının çıplaklığı ile masaya oturmalı…

evlenme teklifi:
“küçük amadeus, imparatoriçe maria-theresia’nın huzuruna çıkarken kendisine iki prenses eşlik ediyordu. bunlardan biri, ileride fransa kralı ile evlenecek olan maria-antoinette idi. yavaşça yürüdükleri halıdan ayrılarak, ayna gibi parlayan döşemenin üzerine bastı. ama aniden dengesini kaybederek yere yuvarlandı. maria-antoinette hemen küçük yaramazı kucağına alarak, canının acıyıp acımadığını sordu. genç kızın boynuna sarılan amadeus, büyük bir ciddiyetle şunları söyler:
bana karşı çok kibar davrandınız, sizinle evlenmek istiyorum.” − requiem

“kiralık gece:
gecenin aklından şiir eksilirken yaşam aklına takılır şairin. bir yandan anlamı eksiltirken sokaktan üşür. kâğıt güneşten yoksundur ve acısını şaire kiralar.”
− vk