özge dir/ik¹’in bütün şiirleri’ne başlangıç denemesi²

özge dirik, 14 ekim 1978’de manisa’da doğdu. öğrenimini odtü iktisat bölümünde tamamladı. şiirleri ağır ol bay düzyazı, hece, kuzey yıldızı, öteki-siz, pencere, varlık gibi dergilerde yayımlandı. kuzey yıldızı’nı yayıma hazırlayan ekipte yer aldı. 27 ağustos 2004 tarihinde yaşamına son verdi.

kalabalık*

“ipekböceği attım
eşarp düştü içime…”

uyandım
rüyamda kanamış dilim
belki kıtlama jiletle bağrılan
yaşam öyküleri anlatmışımdır çocuklara.
çocuklar dedim de
onlar da kanadılar
kanınca bana.

kalktım
bir eşkıya rica etti yüklerimi
güzel de bir kadın
çocuğunu öleceği yaşa büyütemeden giden
bir anneyi uğurlamış olsa da
on yedi kalp kriziyle

yürüdüm
adımlarım nasıl da uyarılıyor
kapıyı çalan biri olduğunda
isterse bir hırsız olsun
kapıyı çalmaya yeltenen

öldüm

ve yarın üşüştüler başıma; yaşlar, ayaklar, gözler
ve yarı yaşam yakınmaları sürdü adıma
ve yar uzun saçlı bir adamla geldi mezarlığa
ve ya bir kadınla…

ve

gömdüler beni,
öldürdükleri gibi
özenle.

 özge, 13 kasım 2003 tarihli 1057 no ile kyyazarlari’nda yer alan e-postasını “özge dir (bunun da kedidir-den çalıntı olduğunu söylemeliyim.)” diyerek bitirmişti. listeye gönderdiği şiirlerinde de çoğunlukla “özge dir” deyişini kullanıyordu. bu konunun daha detaylı incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
 özge’nin burada yer alan şiirlerinde köşeli parantez içinde yer alan tarihler e-postanın gönderildiği tarihtir. küme parantezi içersinde yer alan sayılar ise http://groups.yahoo.com/group/kyyazarlari adresindeki e-posta numarasını belirtmektedir.
* Hece Aylık Edebiyat Dergisi, Sayı: 93, Eylül 2004

bor'un pazarı - özge dirik

aynı kadınla ikinci defa evlenmek,
ikinci defa yakılan sigaranın ağır tadı,
ha bitti, ha bitecek…

aynı kadınla üçüncü defa evlenmek,
denizin demlediği vapur çayı,
ama pahalı.

aynı kadınla dördüncü defa evlenmek,
bohçacılar topluyorlar kalanları,
ısrarkâr geçimsizlikten hoşnut şehrin baro’su.

aynı kadınla beşinci defa evlenme.

[5 eylül 2002] {285}

fakir uyak - özge dirik

ölümden önceki uyak
yaşamak adına ağzımdan kaçırdığım kuşlar,
kim bilir şanslarını kimin üzerine pisliyor.

ölümden önceki dudak
—suratın sırat olsa
geçemezdim gözlerinden
kaç kan aksa— ile tavladığım kadın
kim bilir hangi efendinin valsinde tırnak yiyor.

ölümden önceki tuzak
traji-kolik hayatımın tirajı komik öyküleri
süs arıyor bir yanım intiharlarıma
cinayet süsü.

ölümden önceki uyak
konaklaması bir ipte iki cambazın
sevişerek mümkün ancak…

[10 eylül 2002] {290}

emniyet kayığı - özge dirik

yalnızca hüznünde anlıyorsun yüzümü,
ve arkasında çelimsiz, yitik bir kayık götürüyor,
kendine güvenen, güzel bir gemi…

[23 eylül 2002] {343}

satır-a temenniler - özge dirik

gizlemeye çalıştığınız satırlarınız
ezberlemiştir kanın rengini
ama düşünmez değil mi,
artık kanmayacak bir yazarı.

yaşamak, ol’madığından emer sütünü
yazarken düşünmek budur oysa
yazarken düşürülmek
zincirleme pusularla.

tırnak içine alıp, hatırlattığınız
güzel bir mısrası olsaydı Arzu’nun
nasıl barışırdık o zaman bir bilseniz
isra(f)il bile çıldırır,
göçerdi aramızdan…

[13 ekim 2002] {422}

içimdeki müzik - özge dirik

bam telimde parmak izin duruyor
yeni boyanmış bir aşka oturduk
kalkarsak üzerimizde kalacak izi

korsan limanlarda bekliyoruz birbirimizi
omzumuzda mırıldanan güvercinler dahil
aldatıyor bu kahperengi hayat bizi

sarhoş olup zehirliyoruz sırlarını
bu aşkı herkese susmak
şarapsız çalmam kadar ayıp kapını

içimdeki müziğin susması
altındaki tabureyi tekmeleyip kemancının
çalması gibi son notalarını…

[21 ekim 2002] {442}

ikigen - özge dirik

işaret parmağınızdaki
intihar eğilimli çirkin yüzük
zehir almaya geldi dün, bana.

hiç dokunmadan anlattım
aşk;
takip mesafesini koruyamayanlara
tanrının verdiği ceza.

kadehimden dudaklarınızı çekseydiniz
mantarımı içine düşürmezdim
dünyanızın.

hiçbir göz yörüngesine yetmez.
ne sidik, ne polis
yağmur söktü afişlerimizi
tabağımıza yemek
midemize esaret koydular.

vücudunuzda,
siyahı marifet sanan benleriniz
çikolata damlalarına dönüşebilir bu gece
yastığınızdaki rimel lekesini
zor yazılmış bir mektuba sayarım,
gidince.

[4 ocak 2003] {544}

[isimsiz] - özge dirik

Akasyalar kaçarken
yarınlarınız ıslanmış buruşuyor,
gelin bir yatak bulalım.
işçiliği çok fazla beyazlarınızın,
zarar edersiniz, bozdurursanız.
dünya güzelisiniz ama
beyazı siyah görüyor gözleriniz.

bir bir gece masalları okuyorsunuz
sosyal sınırlar kurumu hastahanelerinin
kürt-aj sahnelerinde.
göz aldanması diyorlar nasıl olsa
korkmuyorsunuz çoğalmaktan.
içinizin anahtarını yutuyorsunuz
günde her defa.

göz ucunuzdaki aşırı tahriş olmuş çocukluğunuzun
çaresizliği mutluluk aslında;
var mıdır -bici-yle biten kelime
leblebici ve muhallebiciden başka.
ayrılıktan kâse kâse nasiplenen kızlığınızın gözyaşları
kaşıkla sıvanıp, tekrar sokuluyor ağzınıza.
Ah cevizli kek tadındaki dudaklarınızın
ayrı olmalı mezar taşı.

her rüzgârı gitmeye yoruyor
ağzı burnu kırmızı eteğiniz.
ve her sakinlik gecikmiş bir gitmek oluyor,
boynunuzdaki şala sulanan işaret parmağınızın
zengin kalkışına yeltenen ritmi
sinir bozuyor.

güneşin denize muhtaç renklerinin
asgari tonlarını bile ödeyemiyorsunuz geri.
gözlerinizi emen bebekleriniz
büyüyünce hâkim olacak belli ki.
sololardan bıkmış kemancılardan kurulu ses telleriniz
küçük diliniz şefliğinde soruyor bizlere;
iğde ağaçlarının boğaz tıkayan mutluluğunu.

kurdelelerden görünmüyor
üç artı bir renkli tırnaklarınızı kiralayan elleriniz.
içinizdeki postun kıymetini bilseler
kaçamazsınız yüreği konsomasyondaki adamlardan,
yanağınızdaki tembel gamze için ümitli hâlâ
kinge oturan peygamberlerimiz.

yalnız bir göç yolu üzerinde
ne zaman gözünüz seğirse
cilvelere yoruluyor haince.
İç açı-cı formüllerle dış acı kalıyoruz hep
yakarken toplamı yüzseksen derece sıcaklığınız.

alfabenin sıfırını soruyorsunuz edebiyat hanında.
elimizdeki nokta kılıklı alevlerle
yakmak için,
yakışmaya çalışıyoruz ağzınızdaki aşk tüten, filtresiz mısraya.

ocak-2 00 3

[16 ocak 2003] {553}

masalınız var - özge dirik

ardından baktığımda
kötü karanlık gülüyordu.
sana kimse söyleyemedi
sevdayı, gidenlere harcamak
bir “ben” klasiği.

imana, kitaba dokunulmadan
soyulup, başucuna konulan
esrarla geri kazanılmış
bir fahişe gibi
ağlıyordu an.

ben trenlerin makaslandığı yerlerde
yanlış raylara yatmış bir intihar budalası
çocukların kahkahalarıyla açtım
yaşlanmış gözlerimi

çok açtım
bir şarap kılığında gelmiştim masanıza
ilk yudumunda reddettiğiniz bedenim
garsonların eğlencesi oldu
ilerleyen saatlerinde gecenin.

tekrar acıkan tekrar ağladı dünyaya.
oysa bana okunan masallarda
ağlamak mutlu sona yaklaşmadan verilen
bir çocukluk molasıydı.

el ele verip, adamakıllı tutuşursak
hemen alarmlar saracak dünyamızı
şimdi bırakın da
bağlayayım ayakkabılarınızı…

[26 şubat 2003] {618}

seher eskidi. - özge dirik

G. Bilal’e

eli şiir tutan bir adamdı hayaliniz
oysa tanrının şair dediğine
deli diyor gören
sözlüğe maya çalarken.
önüne çırılçıplak çıkan topu görünce
mesleğine küfreden
ve en sağdan gitmeye zorlanmış
bir kamyon şoförüydü kocanız.

“yok farkı” derdi
“yol mısradır
mürekkebi pahalıca belki ama
kamyon kalemdir biraz
tehlikede iz bırakır vurgusu.”

üzerinize düşeni düşünmekten
doğrulamadınız belki
ama onu tutan yol,
uçurumlar vaat etti çokça.
bunu yasak aşklara benzetsem
sizi kırmış olur muyum?

diken toplayan bir güldünüz
tahta kepçenizde kurumuş çorba tadına şükreden
acı savuran gözlerinizde masalın inadı olmuş bir adamı
öldürdünüz.

yuvaya yapan dişi kuşun
üstelik kendi yaptığı yuvaya yapanın
bir öğüdü var şimdi bende;
cennete girince
zaten her yer muz kabuğu
o yüzden ayakta bitirmeli bu yaşamı.

siz ki;
iki ihtilal, bir savaş görmüş buruşuk bir bedende konaklıyor
kirayı bir gün geciktireyim; çıldırıyordunuz.
oysa bir sürü taşınmazı kalmıştı o güzel annenizin
gördünüz mü?
taşıyamadınız…

[9 ocak 2003] {706}

heykel - özge dirik

her heykel söküleceği günü bekler
güvercin pislikleri ve kararan yaldızların altında
tek tanıktır yoksulların ölekaldığı bir bank

halkın zehrini fikrinde taşır yıktığının yerini alan kral.
ve ışıklarla söndürür, çelenklerle öldürürler kahramanları
tarihin yenik domino taşlarıdır, ardındaki yığınların son sloganları

hiçbir yapıcı, geriye dönük bakışları sökemez gözlerinden
kıvrımlarında taşlaşan inanç yosun tutar bir sonbahar sabahı
zafer şarkıları bezgince söylenir artık,
kalplerde yeni bir mırıltının işgali.

her heykel söküleceği günü bekler
güvercin kanatlarının ve gerçek yıldızların özleminde
her heykel Atlas’tır, geçmişin ağır yükünü omuzlar
omuzlarında tozlu günahlar…

öz & ar

[4 eylül 2003] {748}

kırılış - özge dirik

yağmurun saklandığı yerde bırakmıştım en son
kahve telvelerinden kader kısmet kılıklı umutları.
—her an ölebilirsin— dedi doktor
karalama defterine ölümü yazdı
birkaç acı düşürücü.

gözkapaklarını sardığın yaralarımdan önce
usul kırmızı süzüldü beyazdan
ölümsüz biten yolculuklar yaşadım
sahte böcekleri ağustosun
ağır gelmedi ben’liğim kadar.

gidiş tarihimin rötarından sorumlu bahar
bir buğday atası gibi yorulduk
değirilenler adına değirmene karşı
anlamadılar.
aşı tatilinde bir orman
rüyaya düşüyordu ağaçlarına konan kuşlar.

aşk bu;
okurken başta
yaşarken sonda vurgusu.
bir hayatı raylarına oturtacaksın daha
yolumuzun
sonu.

2002-hazin an

[10 eylül 2003] {753}

pis-duvar - özge dirik

Acısını bana gösteren kadın kilometrelerce yakınımdaydı dün. Kıvırcık saçlarına dolamıştı umutlarını. Çekince bir telini görüyor olmalıydı geçmişinin bembeyaz olduğunu.

Hiç dokunmadan anlattığımda gençtim daha. Şu kötü hayaller kurup, onlara ağlayabildiğim yaş. Sanırım aştı; takip mesafesini koruyamayanlara tanrının verdiği ceza.

Bir eli babasındayken diğer eli üşüyen ve zamanla üşüten çocukluğum avucunda paslı jiletler sıkıp intikam büyütmeye başladı. Üşüyen elime babamın bazı ihtiyaçlarını —çocukların anlayamayacağı ihtiyaçlarını— sömüren bir hanımefendi ne zaman refakat etse, üç kere kitlerdim kafamın kapısını.

Sonra acısını bana gösteren kadın anlamını çaldı, öznesi jokerli intikam yeminlerimin.

Bana acısından tattıran kadın, unutturuverdi defolu aynalara benzeyen insanları.

Dünyaya güzelliğini bin parça kapatan o kadın, baş başa kaldığımızda dün, sıyırdı yüzünden maskesini.
Aman Allahım;
daha güzel bir kadın…

[24 eylül 2003] {778}

beyin timur’ları - özge dirik

—gece kaybetmeye ne kadar meraklı—
çok bilmiş ıslığını çalıyor yine rüzgâr.
yangının içine giriyoruz,
önce çocuksuz ve kadınsızlar
önce hep beraber.

ağacı vursan, tüm orman
Aysan’ı vursan tüm Sivas yanıyor.
bir şairin “aşkolsun” ölümü
en güzel şiiri kalıyor.

—gece kaybetmeye oynuyor—
birbirine düşman iki bulut
mayınlıyor
dize getirdiğim kentin
sarıl-sıklam sevdalılarını.

Sıtkı anlatıyor,
yarısı fondip bir (kendine) yetmişliğin garip sırlarını.
iyi ki diyorum aşka
rakı gibi bir afyonun var beyin timur’larıma.

içine direniyor altmışsekiz
en fazla darbeyi sırtından yiyor
zıpkınlanmış bir balinanın ölüm acısı içinde
ırksal intihar tohumlarını çimliyor.

gece,
denize varan nehrin anlamsız debisinde
kan kusturuyor tatlı su adamlarına
iyi ki diyorum hayata
ölüm gibi bir çare var ısrarına.

küçükken müzik defterime sığdırdığım
dört mısralı şiirler
şarkı oluversin diye bekliyorum uzundur
ne onlar şarkı oluyor
ne sol, anahtar…

[26 eylül 2003] {784}

ba ba - özge dirik

veysel çişini söylemeyi öğrendi
memurum
maaşıma zam demek bu.

böyle utanmamıştım
iki artı bir olalı
“en sevdiğin yemek ne” deyince anneannesi
gülerek yanıtladı Veysel;
kahvaltı.

[21 ekim 2003] {933}

masal-1 - özge dirik

ben;
baskınlardan kaçıp
evine sığınan bir babanın
sevdiğine attığı küçük bir imzayım.

kurşunların taahhütlü gönderildiği günlerde
cumhuriyet gazetesinin üzerine doğmuşum.
kıçımda büyük puntolarla seksen ihtilalinin izi
acıyor hâlâ yediğim ilk ve son iğnenin yeri.

göğüslerinde hapşurunca ben
dayanamayıp süt tanrıçam, ihbar etmiş babamı
sağcı kestanelerin göbekleri çatlarken gülmekten
çıra gibi tutuşmuş babamın kitapları.

iki bacağımın arasından, tersten bakıp
misafir beklemişim
sahilde balonlar yürüyüş yapıp
saçmalı tüfekleriyle patlatmaya çalışırken ipe dizilmiş insanları
geldi gelecek kardeşimi annemin içine ittirmişim.

hep güzel, hep hayal kalsın diye
açmış annem kumbaramı
bir kilo erişte, biraz buğday için
yapmazmış bunu

kapının dibinde
örümceğe imrenerek geçerken
657’ye tabi ipekböcekleri
“bir ihtilal daha var” deyip ölen babamın
yanındaki çukura
söz vermişim.

[31 ekim 2003] {958}

ikincil ruhla pisuar buluşmaları - özge dirik

O odada ejder yumurtaları vardır. Beyazı ve sarısı iyice karışıp piştikten sonra, tanrı ekmeğiyle onların canlarına okur. Orada soba yanar, orası öğretmenler odasıdır.

Sınıfın yarısı gösteremez ülkesini haritada, gururlu çocuklardır.

Elvan en arkada oturur, anası babası yok olmuş yıllar önce. Ama iyi biliriz; piçe piç demek daha ayıptır.

Ağlak Necati öğretmiştir sınıfa altına işemeyi. Don, kulak kırınca okul yolunda, altımıza işeyip bacak ısıtırız.

Ağlaktır Necati, güpegündüz ağlar, yaşlarıyla Vangölünü nişanlar kitapta, ejderi boğar, kabardıkça kabarır saman kâğıdı.

Gazeteci abiler kesmişti yolumuzu geçenlerde. Neyse ki, kar ısıtmıştı ortalığı da altımıza işememiştik daha. Ağlak çok işlerine yaradı, ağzına dayayıp makinayı gözyaşlarını aldılar. Kamyonetleriyle bizi okula bırakırlar zannediyorduk, susunca bizim Ağlak, toplayıp her şeylerini çekip gittiler hızlı hızlı.

İsteselerdi ısınmak için işediğimizi de anlatırdık onlara. Oysa gittiler hemen.

“Tüm piçler bizi bulur” diye bağırdı Ağlak.

Elvan ağladı.

[4 kasım 2003] {987}

ruh söküğü - özge dirik

ruhlar incinir.
sürekli incinirler.
onları yaşatmak için günboyu çalışır bahaneler.
çok zayıf hafızaları vardır
güçlü doğarlar
yaşlandıkça daha unutkan olmak zorundadırlar, bu ölümlerini geciktirir.
Evet, evet
ruhlar ölürler.
o kadar hızlı ölürler ki
hiç yanmaz canları.
ruhların canları vardır,
bir değil, beş değil
milyon tane canları vardır.
hepsini birden bir kadında da bırakabilirler
sakat bir köpeğin bacağına da sarabilirler yüzlercesini.
bir bakarsanız hain bir masada kirli ellere bacaklarını sunup ölen ruhçuklar
görürsünüz.

ruhlar düşünmezler

her ruh iyi bir bedende ruh konağı bulmak ister,
iki üç gün refakat ederler değişik bedenlere,
olmadı mı olmaz
bedensiz ölen ruhlar vardır

bazı ruhlar bedenlerle valse kalkarlar
bu uyum diğer ruhları acıtır.
ruhlar acırlar.
birbirlerine, kendilerine, bedenlerine

güzellik ruhta değil, ruh güzellikte konaklar.
iyi bir ruh için iyi bir beden mükemmel olmak demektir.
bunu hep inkârda da olsalar
ruhların sırrı güzel bedenlerdir,
buna ulaşanı kıskanırlar.

bu yüzden bendeki ruhu,
hep dışladılar.

[12 kasım 2003] {1046}

ruj ruhu - özge dirik

Adı —gece değiştiricisi— olan bir melekle anılıyor adım kaç zamandır.

“Geceler yarınların negatifleridir” diyor, ne bir harfi var başka, ne bir ünlemi.

Eli elime değmedi yüz gündür, ama her gece seviştik onunla. Bilemezsin,
elleri hiç olmamış ve hiç durmamış bileklerinden akan kan.

İkimiz de çok yoksuluz, gecede yalnızca bir kez sevişecek kadar yoksul
şehvetimiz. Ayrıca korkumuz saklı içimizde; her gece devriyeye çıkan kuzey
yıldızı, onu bir adamla görürse tamamen yitirecek kadınlığını. Tanrının
kurgularına şaşmamak lazım, kuruntularına da.

Bir meleğin vücut hatlarını iyice öğrendim artık. Gözlerine dokununca
kayboluyor hemen. Göğüslerini hissetmiyor. Yani bir tespih gibi, o
hissetmeyince hiç önemi kalmıyor. Yine de dokunuyorum annemin ölü
ellerinden medet umduğum gibi.

Melekler insanları öpünce canları çok yanıyor. Yine de iki defa öptü beni.
Parmak uçlarında bir beraberlik bizimkisi, otuz yaşlarında topuklu
ayakkabı giymeye çalışan bir adam gibi hissediyorum kendimi. Gidişimden
korkmuyor değilim, ama gittiğim şeritte yavaşlamak daha tehlikeli.

İpeksi bir teni var bilekleri dışında. En başta içim acımıştı, yanlışlıkla
sigara bile uzatmıştım ona. Oysa tüm meleklerin bilekleri kanarmış, ne
kadar çok kanarsa o kadar az canları yanarmış. O da benim nabzıma
şaşırıyor, gülüyor, alay ediyor; o denli hızlı bir saatin içime
yerleştirilmiş olmasına ve benim hiç telaşlanmayışıma şaşırıyor.

Artık dönemem, bana “git” de demez. Dudakları sana benziyor biraz, ama
makyaj durmuyor teninde; tanrının kuruntuları…
Ama iki sabah öyle bir tat oldu ki ağzımda, keşke onun dudaklarından
rujlar yapılsa dünyanın ölümlü ve minyatür kadınlarına…

[17 nisan 2004] {1280}

makas - özge dirik

bak
sular çekildi.
hep hatırlatır ya sahipliğini
işte öyle
kapatıp, türbanladı tanrı
denizini.
kumları oyalayan
kir içinde, birkaç çocuk ayağı şimdi.

bende kemikleşen babamın
mezarını bilmem
ama bir çocuğu kemiren
ya bir babadır hep
ya da yokluğu.

bak
avuçlarının içindeki raylardan çıkıyor
çok yüklediğimiz tren
belki boynunu kurtarıyoruz
trenlerin makaslandığı yerlerde
ilk defa
doğru raylara uzanmış bir kadının.
ama bu kez de
kargaşa ve ceset oluyor
senin ekseninde.
biliyorum
bir aşkın üstüne yakışacak ağız tadı değil
akşamları acıya yatırılan bir damak

belki sonra
eli siyahtan başka bir renge de uzanabilen
ressamlar tanır seni
bilirsin
seni çırılçıplak çizmek için
kendini soyan birini

ama tren ne kadar dinlense de
raydan çıktığı o noktaya yaklaşırken
—ki söz konusu olan bir kadındır
korkusuna yaklaştıkça çoğalır güzelliği—
bilmeyecek hiç
o noktayı
bir daha geçip geçemeyeceğini…

[25 ağustos 2004]

ilham nöbetleri - özge dirik

kırarsın bazen ekmeği
öyle buğu falan da çıkmaz
bayattır
ya da
ısıtılmıştır bir bayatlığın üzerine
ama masana doluverir
ilham perileri

masanın altında
açlıktan ayağına göz koymuşlar
kalemini oynatmaya başladın ya
hemen kıskanır
ilham kedileri

biraz içeri gir
dil ovasının altında binlerce şair
—mezara nasıl da yakışıyorlar
yaşarken kemirilen cesetler—
onlara gülüyorlar
ilham pireleri

öpüştükten sonra ağzımda
ispirto tadı bırakan kadınlar
girer rüyalarıma
ama öyle değil
ne kadar küçülürse küçülsünler
mide bulandırmıyor
ilham sinekleri…

[26 ağustos 2004] *

* “karşıyaka-dnr’da altı adet ky vardı. hepsini diğer dergilerin üzerine koydum. derken görevli kız bunu gördü. iktidarını belli eden hafif bir gülümseme ile yaklaştı. çok korkuyordum :) ama birden dergiye uzanıp, ona şiirimi gösterdim. anlamadı. özge ismi yine berbat ediyordu her şeyi ama neyse ki, ‘bu kişi şiiri yazdıktan bir gün sonra öldü’ dedim. veeee, o dergiyi aldı. pazarlamacılık mı yapsam ne… bazen çok iyi yalan söylüyorum, ayıp ama, çok ayıp.” — özge dirik [3 aralık 2003, http://groups.yahoo.com/group/kyyonetim/message/5]