sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: ulaş nikbay
genel yayın yönetmeni: vedat kamer
editörler: özgür macit, vedat kamer
issn: 1303-3476
“Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor.” - Oscar Wilde
Zarlar senin elindeydi. Yumruğunu zarları incitmemeye çalışarak sıkmıştın. Karşında her zamanki masum, çocuksu ve aval bakışımla ağzı açık durmuş onları atmanı ve zarın göstereceği sayının hayatımı belirlemesini bekliyordum. Zarları yere bıraktın. Zıplayarak yuvarlandılar ve kapının eşiğine çarparak durdular. İkisi de tek gelmişti. Şimdi papatyanın yapraklarını koparmaya hangisinden başlayacağını sen belirleyecektin ve nereden başlarsan onunla bitecekti.
Olmadı. Eğilip yerden bir papatya kopardın. Bu bendim. Seviyor ile başladın. Yere eğilip zarlardan birini çifte çevirdin. Bu hileydi: dayanamazdım.
Cebimden kapının anahtarını çıkarıp kırdım. Telefon kablolarını kestim. Postacıyı öldürdüm.
Kesitler gerekiyor demiştim de o zaman yalan söylediğinin farkına vardım. Kapıların kilitlerini değiştirdim. Mavi anahtarı kullanmalıydın. Şimdi dışarıda kaldın. Suçlu gerekiyorsa ‘ben’ olurum. Yitişler içerisinde konuşmayı unutmuşum. Yeni sözcükler, yeni kavramları getirdi. Anlamsızlaşan diyalogların hepsi anlam kazanıyor, birer monologa dönüştüğünde. Kendi kendime konuşma alışkanlığımı senden almıştım, iyi ki birini yabancılaştırmıyorum henüz. Ama şunu da fark ettim ki sende bir şey bırakmamışım kendimden. Derinliğini kestiremiyorsun unutulmuş umutların. Aynı gülümseme var yüzünde, rengi bile hep aynı.

Mavi anahtarı kullan demiştim. Kapıyı açmak için iki kişinin çabası gerekir. Karşıtlığın olmadığı yerleri de söylemiştim. Sürekliliği ben taşıyamam artık.
Postacının cesedini posta kutumda bulmalıydın. Oysa ben mektup yazabilmek isterdim. Ne yazık ki…
Bir turuncu kurşun kalemim bile yok.
Kuzey Yıldızı: Biliyorsunuz, şu sıralar edebiyat dünyasının içinde bir çok dergi mevcut. Bu dergilerin rolleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Ne tür gelişmelere sebep oluyorlar sizce, çok fazla olmaları bir dezavantaj mıdır?
Mustafa Köz: Söylenecek söz var demek ki. Günden güne yazıdan ve sözden uzaklaşan bir değerler dizgesiyle yüzyüzeyiz. Buna rağmen dünyanın her yerinde küçük büyük dergiler çıkıyorsa henüz insana dair söz bitmemiş demektir. Öbür taraftan son zamanlarda çok konuşulan sanal bir dünyayla yüzyüzeyiz ve bu dünyayı karşımıza çıkaran son yüzyılın bütün araçlarını elinde bulundurduğunu söyleyen görsel, işitsel araçlar –bilgi-sayar, televizyon– ve bunların kullanımı sözü ortadan kaldırmamışsa, hâlâ insanın doğrudan aracı olan söze ve dile olan ihtiyacı ortadan kalkmamış demektir. Bu tehlikeli değil ama yaparken iyi yapmak da önemli; bir geleneği iyi taramak ve sözü oradan iyi süzmek gerekir. Yoksa birşeyler söylersiniz ama söylediğiniz söz sadece kendinize ait olur ve geleceğe ilişkin çok şey taşımaz, yani bir donanım olması gerekir. Derginin geleneği söylerken kalıcı olma derdi de olmalıdır. Sonrası bir hevestir, dergi çıkarma hevesi. Ama bunu bir fenomen hâline getirirseniz de o dergi sizi tutsak almaya başlar; düşünsel anlamda bir tutsaklık. İşin dergi çıkarana kadar yapılan çabalar kısmı değil de dergi çıkarma isteği ön plana çıkmış olur ve söyleyecek söz azalır. Sürekli canlı tutmaya çalışmak, yeni şeyler peşinde olmak, bir buluş yakalamaya çalışmak önemlidir dergicilikte; dilde de önemli olan şeyler bunlardır. Yoksa sadece bir üslupla dergi çıkartmak ya da şiir yazmak, dili öyle koruyor olmak günün birinde üslubun bitebileceğini gösterir bize. Değişiklik ve yenilik önemlidir bu anlamda.
KY: Dergilerde daha fazla şiir ve hikâye yayımlanmasını mı doğru buluyorsunuz yoksa poetik yazılar ve sanat üzerine makaleler mi?
MK: İkisini birleştirmek doğru tabii ki. Manifestosu olan dergilere ben her zaman bir kuşkuyla yaklaşmışımdır, çünkü söylenecek söz çoktur, poetik anlamda çok ağır sözler söylenebilir ama bu söz dille birleşmezse, şiirle birleşmezse söylenen söz afaki olur, çok işe yaramaz. Bu nedenle ikisinin çok iyi dengelenmesi gerekir. Poetik bir duruş olmalı ve ona uyacak şiirler de ona göre belirlenmeli. Yoksa sadece şiir dergisi ya da sadece şiirin düşünsel yapısını kovalayan dergiden yana değilim. Biri birinin üzerinde olmaya başladığında üstün olan alttakini ezmeye başlar ve dergi o adla anılmaya başlar: ürün dergisi. Bu kötü bir nitelendirme. Her şey bir üründür sonuçta. Ürün dergisi derken şiir mi kastediliyor? Yani yazılan şiir midir, ürün dergisini belirleyen? Hayır, ürün şiir üstüne olan düşüncedir ve şiirdir. İkisinin bir arada olması doğrudur.
KY: Peki son zamanlarda manifestolu olarak çıkan dergiler arasında edebiyata ciddi manada katkısı olduğunu düşündüğünüz dergiler var mı?
MK: Seksenden sonrasını gözden geçirirsek ciddi anlamda sözü olan manifesto Yeni Bütün’dür. Fakat o da sözettiğim ürünle sözü, poetik söyleyişi birbirine uyduramadığı için, o çok anlamlı olan şiire ilişkin sözü ürünle birleştiremedi ve bugün Yeni Bütün, manifesto olarak pek anılmıyor. Orada çok önemli noktalar vardı: seksenden sonra yaşananlar ve bu yaşananlarda toplumsallığa bakarken bireyin önce kendisi olması ve kendisini topluma böyle göstermesi gerektiğini söyleyen çok önemli bir manifestoydu Yeni Bütün. Son zamanlarda öyle çok ciddiye alınabilecek bir manifesto olduğunu düşünmüyorum.
KY: Siz de bir dergi çıkarıyorsunuz: Şiir Oku. Derginizin bu konudaki bakış açısı nedir?
MK: Bir manifestonun ağırlığını bildiğimiz için altı yıl önce çıkarken çok büyük sav-sözle çıkarmadık dergiyi. Fakat kalıcı olma derdi önemli: yani sözün ve yazının yükünü taşımak ve popüler olandan uzaklaşmak; bu çok önemli. Çünkü düşünce, günceli yakalamak için magaziner bir havaya getirilirse söylenecek söz başkalarının denetimine girmeye başlar. Zaten bugün şiirin birşeyleri değiştirme iddiası yoktur; dünyanın hiçbir yerinde şiirle yeryüzünün değiştiği görülmemiştir. Fakat algıyı değiştirmeye çabalamak ve iyi bir şiir bilgisine doğru okuru götürmek dünyayı değiştirmek kadar anlamlı geliyor bana.
KY: Dünya deyince aklıma geldi, Nâzım Hikmet yılı kutlanıyor dünyada. E Dergisi’nin son sayısının kapağında Nâzım’ın bir rubaisi değiştirilmiş bir şekilde yayımlandı, bana sanki Nâzım Hikmet’i eritmeye çalışıyorlarmış gibi geliyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
MK: Popüler olandan uzak durmak gerek dedim ya, bunu Nâzım için de düşünmek lâzım. Nâzım şimdiye kadar yok muydu? Vardı fakat magazin dünyası Nâzım’a dışarıdan bir başka insan gibi yaklaştı: bir aşk şairi ya da bir pop şarkıcısı gibi. Ama söylediğin şey çok acı, şimdiye kadar solda dünya görüşüyle tanınan Nâzım Hikmet’e bugün iş adamları komünist diyor, sağdaki adam komünist diyor fakat yıllardır Nâzım’ın komünist kimliğini öne çıkaran sol bundan kaçıyor. Baskılar mı diyeceğiz? Hayır, her dönemde Nâzım’a karşı baskılar vardır.
KY: Bunların bir edebiyat dergisinde olması şaşırttı bizi. Zaten Nâzım’a ayrılmış bir sayıydı ve kapaktaki şiir değiştirilince…
MK: Kendine uydurmaya çalışmak da denebilir belki buna. Nâzım iyi şair: çok tartışmamak gerekiyor çünkü onu tanıyoruz. Bunun üstüne inşa edilecek fazlaca birşey yok. Onun yeryüzünün büyük oğullarından biri olduğunu; Neruda gibi, Eluard gibi dünyanın büyük şairlerinden biri olduğunu söylemek yeter, zaten o büyüklüğünü şiirle göstermiştir, ne kadar tartışmaya başlarsanız onu yok etmeye gidersiniz çünkü; kullanılmaya başlanan her insan, her alet tükenmeye ve yokolmaya mahkûmdur. Popüler ve magaziner dünyanın oyununa gelmemek lâzım diye düşünüyorum.
KY: Attilâ İlhan bir konuşmasında gençlerin heceyi ve aruzu bilmediklerini, bunlar bilinmeden de şiirin geniş halk kitlelerine ulaşmasının zor olduğunu söylüyor. Siz bu konuda fikirlerinizi belirtmek ister misiniz?
MK: Aruz da hece de gereklidir şiir yazmak için. Ama eski şiirde eksik birşeyler var. Kırklardan sonra artık hayata uyan, düşünceden kurtulan bir yapısı var. Bu gençlerin bilmeyeceği anlamına gelmiyor. Bilecek, ama hangi oranda kullanır? Örneğin aruzu bilir sesten yararlanır, heceyi bilir disiplini öğrenir. Fakat doğru olan bunu şiirin asıl noktası hâline getirmemektir. Büyük bir oranda buna çalışılmıyor. Çalışılmasından yanayım ama kompleks şiirin önüne geçirmek doğru değil, çünkü çok karışık ve daha çok dış dünyadan aldığımız gerçeklikle yazılan bir şiirle karşı karşıyayız. Hayalden hayata dönen bu karışık hayatı bize gösteren bir şiir var bugün bütün dünyada ve bütün dünyada kalıpların yavaş yavaş eridiğini görüyoruz. Ancak bir şiir bilgisine giriş olarak kullanılabilir. Dünyanın bir ucunda haiku yazılıyor. Örneğin İngiltere’de. Sone mesela, Tevfik Fikretler yazmışlar, bu tarzı denemişler. Sakıncalı bir şey değil. Bir şiir disiplini vermesi yönünden yararladır ama onu sürekli şiir bilgisinin noktası hâline getirmek şiirdeki o gelişigüzel düşünceyi, hırçınlığı -ki bu gereklidir şiirde- ortadan kaldırır, yani disiplin altına alır şiiri. Hep sone, hep gazel yazılmaz.
KY: Varlık’ta çıkan son şiirinizde, son kitabınız Sonsuzluk Taşta’daki şiirlerinizdeki doğa anlatısını bırakıp toplumsal öğelere ağırlık vermişsiniz.
MK: Sonsuzluk Taşta’nın bazı şiirlerinde de vardı bu. Değişik yaşam ilişkilerinin getirdiği hırçınlık olmalı dedim ya işte orda hırçın bir dil var. Diğer kitaplarıma, diğer şiirlerime bakıldığında bende böyle bir yan var. Çok kendi hâlimde olduğum, kendi doğamı dışarda görmek istediğim ya da dışarıya bakıp dışarıyı içselleştirdiğim bir dil var. Bir de böyle dışarıya bakıp da dışarının hırçınlığını aldığım, dışarının öfkesini, zulmünü, karışık ilişkilerini, yabancılaşmayı aldığım bir dil var. O şiir de öyle bir şiirdir.
KY: Biraz Varlık’ta yayımlanan son şiirinizin içeriğinden bahseder misiniz?
MK: Herkesin kendiyle ilgili olma hâlini hem gösteren hem de oraya karşı bir söz söyleyen bir şiir Varlık’ta yayımlanan şiir. Küçük ya da büyük herşey zulüm, yani bir insanın bir insana “Seni seviyorum” demesi bile söyleyişe bağlı olarak bir zulmü içinde barındırabilir. “Seni seviyorum, sonsuza kadar benimsin” cümlesi de sonuçta bir zulümdür, savaş kadar zulümdür. Çünkü sonuçta onda da bir sahip olma isteği var. Ya da üzerinizdeki bir memurun size iki dakika geç kaldın diye sana laf söylemesi de zulümdür. İrili ufaklı her şey zulüm. Dışarıya bakan bir şiir, yani kendimden dışarıya baktığım bir şiir.
KY: Sonsuzluk Taşta bir kerede rahatlıkla okunabilecek bir kitap. Alıp insanı sürüklüyor, koparmıyor bir şekilde, bir bütün oluşturuyor şiirlerin tamamı.
MK: Bilmem ben onu çok farkedemiyorum ama okuyanlar söylüyorlar. Farklı olan şiirler var örneğin kitabın sonunda Yaz Gecikti diye bir şiir var, teması ve o temanın parçalanmasıyla ortaya çıkan anlamı Varlık’ta yayımlanan son şiire benzer. Baktığında öyle bir özelliği var o şiirin. Ya da Salı’dan Önceki Pazartesi de -ki o çok dışarda olduğum dönemde yazılan bir kitaptır- hırçın dönemi gösteren bir şiir. Sülfür ve Dramı, Siyanür ve Dramı, Arsenik ve Dramı gibi şiirler var. Şiirin başlığından da sert bir hayat ilişkisi olduğu görülüyor.
KY: Son zamanlarda bireyselliğe yaklaşan ve her şairde zamanla toplumsallığa dönen şiir ortamı içinde sizin bakış açınıza göre bireyin şiirdeki yeri ne olmalıdır?
MK: Sonuçta şair bir başkasını da anlatıyor. Ama sürekli kendi sıkıntılarıyla yüzleşmeye çalışıyorsa ve sadece yüzleşip bir varoluş sorunu taşımıyorsa tamamen kendine kapalı bir ruh hâlinden söz edilebilir. Bu kötü mü? Hayır, çünkü sonuçta şair kendini anlatmazsa başkasını anlatamaz; yani ben varım, ben burdayım, ben yazıyorum derken sadece kendim için yazıyorum diye de düşünemez. Onu yazarken bir başkasına ulaşacağını düşünür. Bu şekilde çok kesin ayrıma gitmemek lâzım: bir bireyci şiir ya da bireyi anlatmayan şiir diye bir ayrım olmamalı kanımca. Kendini anlatıyorsan bir başkasını da anlatıyorsundur kendini söyleyerek. Çok bireyci diye gördüğün şiir başkası tarafından “Ne güzel anlatmış, beni anlatıyor” diye karşılanabilir. O hâlde o şiir bir başkasına gitmiştir.
KY: Halil Korkmaz’ın Şiir Hangi Sözcüklerle Yazılmalı Ki adlı kitabında şairlere mısraları sorulmuş ve şairler yanıtlamışlar. Peki siz bir şiirin, o şiirde anlatılmak istenenin, okuyucuya anlatılması gerektiğine inanıyor musunuz? Sonuçta herkes şiirden farklı manalar çıkarabilir. Şairin anlattıklarıyla yetinmek kalıplara sıkışmak değil midir?
MK: O kitapta şiirlerin hikâyeleri yok. İpin kendisi değil uçları var. Yani bir şiire girerken hangi ruh hâli şiire dahil olmuştur. Okura ben bunu bunun için yazdım denmiyor orada. Onlar o ruh hâlini göstermek için verilen yanıtlardır. Yani herkes o ruh hâlinden başka birşey çıkartabilir. Doğrudan gerçeği veren ya da hepimiz için ortak olan duyarlılığı gösteriyorsa, şiiri kurcalayıp da alttan bir anlam çıkartmanın bir manası yoktur.
KY: Ne Anladık (Varlık – Ocak 2002) şiirinde son zamanlardaki savaşlardan hiç etkilendiniz mi?
MK: İşte bu soru senin de başka bir şey anladığını ya da dönüştürüp başka bir şey çıkarttığını ortaya koyuyor. Hepsi var orada: hem kişinin kişiye zulmü hem de toplumun topluma zulmü. Savaş da zulüm, bir insanın bir insana karşı baskısı da zulümdür. Öbür taraftan bir garson gelir incelikle, tepsiler dolusu zulüm… Yani bize sunulan hep budur.
KY: Son zamanlarda şiirlerde mısralara genelde birincil değil de üçüncül kişiler hakim olmaya başladı, artı doğanın şiire hakim olmaya başladığı bir şiir var, nitekim sizin şiirleriniz de öyle. Şiirde kişi kullanımı hakkında görüşlerinizi iletebilir misiniz biraz?
MK: İkisi de gerekli şeyler, çünkü bir alıp verme işi şiir: hem şairin kendi kendisiyle alıp vermesi hesaplaşması hem de doğaya bakarak oradan aldığı imgeyi sesi kendine taşıması, kendi sesini doğaya taşıması. Çoğu zaman eğretileme yoluyla, mecazlarla doğada olan insan davranışı gibi gösterilir, çoğu zaman da nesneleri konuşturur şair kendi yerine. Bunlar gerekli şeyler. Sonuçta tekil ya da çoğul bütün şahıslar şiire dahildir. Karşımızda bir çiçeği ya da bir dağı konuşturabiliriz. O şiirde (Ne Anladık) -yine oraya döneceğim- “gizli bir ovayı dağılan bir suskunluk olarak takmış göğsüne” diyor. O alıp verme dediğimiz şey bu biraz. Ovanın göğse bir suskunluk olarak takılması bir imgedir. Ama hangi anlama geldiğini kurcalamak lâzım dediğim gibi. Onu ben biliyorum yaparken. Bazen bilmediğim şeyler de var. Bir şey söylüyorum ama onun nereden geldiğini tam olarak anlayamıyorum. Sonuçta bir zaman sonra o, sana nereden geldiğini gösteriyor ya da gösteremiyor. Evet buna da çok tasa etmemek lâzım. Nereden geldi sorusunu sormamak lâzım. Gelmiş ve şiir olmuş. Yani doğa dönüşüyor sürekli. Baktığın şey sürekli bir başka biçimde karşına çıkıyor. Nesnenin biçim değiştirdiğini görüyorsun. Görme olayını iyi yapan şair şiirini de iyi yazıyor. Ama gördüğü şeyi, doğanın imgesini dönüştüremiyorsa sadece gördüğünü anlatıyor demektir. Şiir anlatım değildir. Oradan başka bir şey süzmek lâzım.
KY: Türk şiirinde kalıptan serbeste, bireysellikten toplumsallığa doğru bir gelişme var herhâlde, siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
MK: Gelişme değil de değişen toplum hayatına, değişen insan algısına göre değişen bir şiir var. Bu algıyı biçimleyen de toplumda yaşanan ilişkiler. Niye kompleks şiir diye bir kavramdan bahsettik? Karışık hayat ilişkileri ve karışık bir şiir… Ama bu karışıklık bir anlam karışıklığı değil. Değişik yaşam biçimlerinin şiire girdiğini görüyorsunuz. Tekdüze ev, sandık, oda şiiri değil artık günün şiiri. Çok daha sert bir dil var. Çünkü sokağın hâli öyle bir hâl. Şair de hep evinde değil, evinde olduğu zamanlar da var. Sokak bugün belirlemiş durumda; bir gelişme değil, belki bir değişme denebilir. O şiirdeki kendi içinde kapalı olan yapı bugün daha sert bir hâle geldi. Belki Nâzım bunun için bir örnektir. O zamana kadar çok kalıplarla kurulmuş bir şiir var: Yahya Kemal, hececiler… Orhan Veliler de öyledir; aruzla şiirler yazılırken üç tane genç adam çıkıp ‘hayır’ diyorlar, ‘şiir bu değil sokak’, diyorlar. O zaman tuhaf geliyor, onun için garip demişler zaten. Tuhaf geliyor ama kırktan sonra bir değişme var dediğim gibi, savaş koşulları ve savaştan sonra değişen hayat ilişkileri var. Şiir de bundan uzak olamayacağına göre… Değişen hayat ilişkilerine uyan bir dil var. Son zaman şiirlerine bakıyorum, cep telefonu bütün dünya şiirinde. Tesadüf mü? Hayır. Araç diline getiriyor koyuyor. Ya da bilgisayar giriyor, ya da benim anlamadığım bir sürü terim anlam giriyor.
KY: Biz de bir şiire rastladık, içinde cep telefonu geçiyordu, tuhaf geldi.
MK: Tuhaf gelmemeli. Varsa bu araç, şiirde iyi de kullanılmışsa tuhaf değildir. Niye tuhaf olsun? O sözcüğü başka sözcükle iyi kullanmak önemlidir. Mesela bir pisuvarla menekşeyi şiirde öyle kullanırsın ki güzel olur. Kaçamıyorsun çünkü araçtan. Tercihin olur, dersin ki “Ben hayatın çok karışık olduğunu görüyorum ama kendi içimde bir denge var.” O zaman kullanmazsın şiirinde cep telefonunu. Ya da yabancılaşmayı göstermek istiyorsan kendin o aracı kullanmamana rağmen şiirinde onu kullanırsın. Doğrudan cep telefonu demezsin belki. Başka birşey söylersin. Onu anlatan bir başka sözcük bulursun. Şiir hayattan hiç de uzak değil ve hayatın da kendisi. Cep telefonunu kullanıyoruz. Sözcük olarak böyle bir sözcük var, şiire niye girmesin? Hiçbir engel yok. Kullanırsın eğer uyuyorsa şiire.
KY: Ama sanki şiirin sıcaklığını almış götürmüş. Yakın hissettirmiyor kendine hiç.
MK: Tabii bu bir bakıştır. Diyelim ki Cihangir’i anlatacaksın. Cihangir’in herhangi bir sokağını anlatacaksın. Hırsızlar, yankesiciler, homoseksüeller, karışık bir hayat ilişkisi. Nasıl bir dil bulacaksın? Orada “Bahçemde gül açtı, bülbül şakıyor” diye bir dil kullanamazsın. Kara, sert, hırçın bir şiir olması gerekir. Ada Şiirleri’nden söz ettim. Dikkat ettiyseniz orada araba geçmiyor, çünkü araba yok adada; fayton var, at arabası var. Yani daha saf olan insana ilişkin bir hayat ilişkisi, bir dil var. Burada dili seçmek önemli.
KY: Peki bu değişim süreci içinde Türkçe şiirin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
MK: İkinci Yeni’den sonra şiir olmadığını, yetmişlerden sonra sloganın şiire hâkim olduğunu söylüyorlar. Bence bu kanı yanlış. Seksende çok iyi bir şiir var, şimdi gençlerin yazdıkları çok iyi şiirler. Fakat son zamanlarda bu tip şeyler söyleyen insanların biraz da şiiri kendileriyle başlatma derdinde olduklarını düşünüyorum. Bugünün şiiri kırktan bu yana gelen birikimi -öncesiyle pek fazla ilgilenmiyorlar, bunu söylemek lâzım: Yahya Kemaller’e giden bir şiir değil- kullanıyor. Orhan Veli’den gelen bir gelenek var. Orhan Veli belki de şiire başlamak için ilk şair olarak görülür. Özdemir Asaflar, Ümit Yaşar Oğuzcanlar, Attilâ İlhanlar… Böyle bir sıralama izlemiş. Bütün bu birikimi genç şairin üzerinde taşıdığı kanısındayım. Kötü şiir yazılmıyor. Ama biraz onlar olma derdinde genç şairler, böyle bir sıkıntıları var. Yani taklidin uzadığı görülüyor. Bakıyorsunuz özgünlük yok, buluş yok, çok güzel kurulmuş şeyler yapıyor ve onun şiir olduğunu sanıyor. Hayat yok, yani şiirde hayatın eksik olduğunu düşünüyorum. Şiiri oluştururken onu başkalarının hayatı da saymaya başlıyor. Hayat karışık diyoruz ama bu karışıklığı genç şair fazlaca içselleştiremiyor, o çelişkiyi, o çatışmayı şiirinde fazlaca veremiyor. Bu nedenle eski şiirden çıkan bir yapı kurmaya çalışıyor. Oysa herkes kendi diliyle kendi hayatıyla sonuçta asılıyor. Kötü bulmuyorum bugünün şiirini. Ama kendisi değil -belki bu tartışılabilir. Çok güzel, ütülenmiş, temiz şiirler yazılıyor, baktığımda usta işi, ama çıraklık olmadan da ustalık olmaz. Acemiliği bir kere kötü saymamak gerekir. Bakıyorsun ismini ilk duyduğun biri, şiiri çok iyi, soruyorsun kaç yaşında: on sekiz… Oysa altmış yaşındaki bir adamın şiiri. On sekiz yaşın şiiri yazılmadan altmış yaşın şiiri yazılmaz. Bu nedenle biraz heyecan eksikliği var şiirde. Ödünç hayatla şiir yazılmaz. Tabii önüne koyduğun isimler önemlidir, oradan bir şeyler alacaksın, onun şiiri sana bir yol-yöntem göterecek ve yazılan bütün şiirleri de takip edeceksin. Bu benim şiirim diye bir şey yok bir kere, herkesin şiiri senin şiirin olabilir. Oradan bir şey çıkartabilirsin. Bütün şiiri tanımak lâzım.
KY: Son kitabınız doksan sekizde çıkmıştı yanılmıyorsam, şu an yeni bir kitap çalışmanız var mı?
MK: Ada Şiirleri’nden sonra dergilerde çıkanlar oldu. Ada Şiirleri’nden önce yazılan tek şiirlik bir çalışma var. O bekliyor, yine deniz temasını işleyen bir şiir. O yayımlanmadı ama Sonsuzluk Taşta önüne geçti onun.
KY: Neden yayımlanmadı acaba?
MK: Yayınevleri sorunları falan işte; dört yayınevi dolaştı kitap, şimdi evde bekliyor. Yazılsın yeter ki, sonuçta okurunu bulur. O serüveni sürdürmeli. Zaten yayımlansın diye de yazılmıyor. Yazmak istediğin için, seni rahatsız ettiği için yazıyorsun. Şiir benden çıkar başkasının olur. Yazdığım şiir çoğu zaman beni istemiyor. Şair der ki “Yazdım, kurtuldum.” Aslında şiir kendini yazdırarak şairden kurtuluyor. Başkasının olmaya başlıyor. Bu konuda benim farklı düşüncelerim var; örneğin ezberden yana değilim. Okurken şiirini ezberle ama bir yerde okuyacağım diye şiirini ezberleme. Onun o söz yapısı, bir başkasına sunma isteği bir başka şiirin yazılmasına engel oluyor. Sürekli onu ezberlersen, okursan yazacağın şiire engel olur. Başka bir değişim aracıyla yazdığın şiiri ölçmemen lâzım, sonuçta bir şiiri her yerde okuyor olmak ya da ödülle bir yere getirmiş olmak onu bir değişim aracı hâline getirmektir. Bunun karşısında şu söylenir: Kitap da bir değişim aracıdır. Hayır, kitap sunulan bir şeydir; ister beğenirsin, ister beğenmezsin. Senin içinde olan bir şeydir. Şiir yazıldıktan sonra nereye gidecekse oraya gider. Potkaldır, denize bırakılan bir şişedir ve mutlaka bir yerden kıyıya çıkar eğer iyi bir şiirse.
KY: Dergilerin çok olmasının avantajı da iyi şiir yazan genç şairlerin kendini tanıtma imkânı bulması herhâlde.
MK: Tabii, eskiden bir yakınma vardı; dergiye şiir gönderiyor genç şair, yayımlanmıyor. Şimdi kendi dergisini çıkarıyor, ama kendi dergisini çıkarmak için çıkarmamalı: Bir süreklilik aranması gerekiyor. Sürekli olmazsa şair olunmuyor zaten şiir yazarı olunuyor. Süreklilik isteyen bir iştir şairlik, adamakıllı bir iştir. Onu kullanmaya başlarsan bir gösteri aracı hâline getirirsin. Niye çok mahrem olan ruhumuzu başkasına açıyoruz? Bu hayata ilişkin bir rahatsızlığımız var, bunu söylemek istiyoruz. Bunun için şair ruhunu açıyor, sözünü söylüyor. Bu dünyada kalma isteğidir bu belki. Görüyor ki bu çatışan hayat içinde kendini koruyacak bir alan bulamayacak, yazıyor. O yüzden hep derler ya işte şairler yalnız adamlardır diye. Eğer karşısında bir kâğıt bir kalem, -ki bazı zaman o da olmuyor- düşüncesiyle başbaşa kalabiliyorsa dünyanın en çoğul adamıdır şair. Düşünüp şiir yazma isteğiyle hayata bakabiliyorsa… Düşünce kadar çoğul olan bir şey var mı? Ama yine de dışardan bakıldığında yaban bir yanı olduğu söyleniyor. Belki hayata karşı hayal kırıklıklarının fazla olmasından ya da yazdığı şiirin dünyayı daha iyi hâle getireceğini düşünüp de dünyanın hâlâ kötü olmasından gelen bir hüzün olabilir belki.
KY: Başkalarının onu keşfetmeye yönelmemesi?
MK: Belki de ama, sonuçta keşfedilmek için de uğraşmıyor. Toplum dışı görülüyor. Mesela bakkalınla fiziki bir temasın var, alışverişin var; manavından bir şeyler alıyorsun; çalıştığın yerde müdürle, sekreterle, arkadaşlarınla bir iş yapıyorsun ama şiirin gözle görülür bir iş olmadığını biliyoruz.
KY: Mesela bir köyü dolaşıyor ve köy hakkında düşündüklerini yazıyor, şiiri bırakıp kaçıyorsun.
MK: Evet, tabii ki, somut düşünmemek lâzım ama şiirin bir belge yanı var, bir de gizli bir yanı var. Hani kesin bir iş olmamasından gelen bir gizliliktir bu. Bir meslek ya da somut olan bir hâl olmamasından gelen bir şeydir bu. Şiirin ya da şairin anlaşılmıyor olması da belki buradan gelen bir şeydir. Eski çağlarda da böyleymiş; gezgin, sürekli oraya buraya bakan, şiirler söyleyen, çoğu zaman şifa dağıttığına inanılan bir insan, sözle onarmaya çalışan insan… Bu yaz Niğde’yi dolaştım, köydeydim. Rum köyleri falan var civarda, sabah akşam dolaşıyorum. Toz toprak içinde parçalanmış çarıklar falan, pantolonlar… Ama görmek istiyorum. Köye dönüyorum o şekilde. Dedi ki annem “Yahu, ne yapıyorsun sen?” “Dolaşıyorum.” Bir statü var oluşmuş, yaptığın işle anılıyorsun. Görüyorlar ya köylüler, dedim “Sorarlarsa ‘şair’ de, nasıl olsa anlamazlar.” Yani yaptığın davranış akla uygun hâle gelmiş olur. Çünkü biliyorum ki sonuçta bu kopukluk değil, halktan ayrı bir yere kendini koymuyorsun ama baktığın şey farklı ya da baktığın şeyi farklılaştırıyorsun. Niye gidip köy kahvesinde pişti oynamıyorsun da dağa bayıra gidip oranın kendine göre bir gizi olduğuna inanıp dolaşıyorsun. Bu bir farklılıktır yani hayata bakışta. Sen doğaya nasıl bakıyorsan doğa da sana öyle bakıyor işte. Bir garip adam dağ bayır dolaşıyor işte.
KY: Doğduğunuz yerden bahsettiniz. Ya Kadıköy?
MK: Kadıköy’e seksen yedide geldim ben. O günden bugüne ona bir yaz kasabası gözüyle bakmışımdır. Bunca karışıklığına rağmen -sonuçta kent kültürünün oluşturduğu bir yer- hep bir yaz kasabasındaymışım gibi dolaşıyorum, bu da beni rahatlatıyor. Bir anlamda seviyorum Kadıköy’ü, karşı tarafın karışıklığından uzak. Daha şiirsel geliyor bana. Şimdilik aramızda sorun yok. Sıkıldığım anlar oluyor tabii, dünyanın en güzel yerine de gitsen sonuçta kendini de götürüyorsun. Burada da aslında bir gezgin gibiyim. Çok kapalı olduğum anlar oluyor fakat keşfedilecek yerler yine de buluyorum; ara sokaklara gidiyorum, mezarlıklara gidiyorum.
KY: Mezarlıklara niye gidiyorsunuz?
MK: Sonsuzluk Taşta dedik ya. Tabii konuşmak için değil. Ben de geleceğim demek için herhâlde. Adada çok yapardım onu: Rum mezarlığı, Ortodoks mezarlığı, Müslüman mezarlıkları… Yani orda başka bir ruh buluyorsun. Bir ezik salyangoz ya da bir mezar taşına tutunmuş bir kertenkele… Hayatla ölümün aslında çok farklı şeyler olmadığını gösteriyorlar. Geçen yıl Karacaahmet Mezarlığı’ndayız kız arkadaşımla, yağmur yağıyor sicim gibi. Mezar taşlarını falan okuyorduk. “Yahu hiç de tanıdık yok” dedim, kafamı kaldırdım: Oktay Rifat. Öyle bir an ki ama böyle söylediğin şeyin gerçek olması. Yani soyutlama ve yoğunlaşma fazla şiirde. Bu çok olan bir şey. Sürekli şiiri düşünüyorsun ve olacak diye düşünüyorsun. Bir şiirimde de “kolsuz bahçıvan” diye bir karakter var, kolsuz bahçıvan olur mu? Dün Erenköy’e gittim, bir bahçıvan tek koluyla ağacı buduyor. Tesadüf mü? Hayır, yani orada bir soyutlama, bir imge dünyası yaratıyorsun kendine.
KY: Teşekkürler.
Şair, Washington D.C.’de, 1954’de doğmuş ve Virginia’da büyümüştür. Liseyi bitirdikten sonra, bir süre çalışmış, boyacılık ve evlere telefon kabloları döşeme gibi işler yapmıştır. Telefon işçiliğinden ötürü Virginia ve Kuzey Carolina’da çokça dolaşmıştır.
1974’te İngiltere’ye gelip, Londra Üniversitesi, Bedford College’a tarih okumak için girmiştir. Buradan iyi derece ile 1978’de mezun olmuştur. Bir yıl işiyle ilgili araştırmalar yaptıktan sonra, Kuzey Londra’da hemşire olmak için girişimlerde bulunup, başarı ile gerekli niteliklere ulaşmıştır. Hâlâ hem sendikalarla hem de sağlık politikaları ile ilgileniyor. Şimdi, 1986’dan beri yaşadığı yer olan Iskington’da hayır işleri ile uğraşan bir kuruluşta çalışmaktadır.
Şiirleri, İngiltere ve Amerika’da, Atlantic Monthly, London Review of Books ve The Observer gibi dergilerde çıkıp, The Independent ve Washington Post’da yazıları yayınlanıyor. Bu arada şiirlerinden bir kısmını Carol Rumens, Yeni Kadın Şairler adlı antolojisine almıştır. İlk kitabı olan Günbatımının Ateşi de Şiir Kitapları Derneği’nin salık verdiği kitaplar arasındadır.
(Şairin, Günbatımının Ateşi adlı kitabından)
OLIVER REED GİBİ BİR DOKTOR
Yıkıyor ellerini, düğümler atıyor
Bir çanakta, tuvalet deliği kadar düzeysiz.
Sırtı cezbeder mahallesini.
Aletleri: gümüş, pamuklu kadife üstünde,
Anatomi odasının olurları,
Uyum içinde tanısıyla.
Dik başlıdır, içinde rengârenk paltoların,
Av köpeği gibi, öğrencilerine göre.
Rengi dönüyor hemşirelerin, sayrılar kızarıyor.
Kötücül yaptı onu ölümler,
Söyleniyor: korktuğu onlardan.
Bir şeyler öneriyor, kanser gibi acı ve yavan
Sert bir içki ya da bir düello.
FAHİŞE
Korunduk rüzgârdan, güvenli bir limanda.
Yolcular, şık giysileriyle önemli adamlar
Bekliyorlardı rüzgârın bir fısıltısını.
Sonra, karaya çıktık,
Beyaz atlet ve şortlarla, çocuksu bir grup, ve önderlik ettim onlara
Eski kasabada, geçerek süslemeli kapıdan.
Bilmiyordum ne bulacağımı, bir fahişe ararken.
Çekip açtığımızda perdeyi
Uyuyordu hücresinin zemininde,
Güdük, biçimsiz,
Ama sorun çıkarmayan parada, sanki biliyor dansının
Bize gerekli olduğunu,
Ve bizim alay,
Avlunun ışığından kızarmış, yalnızca geçebilir buradan,
Onun gülüşünün boğazından.
yine güz, kahrolası yine güz
yapraklar yapraktan çok
sallanan ellere benziyor
merhabasız elvedasız sallanan ellere
yaz gibi uzadıkça bacakları düşlerin
kekeme bir mum fitilinden sarsılıyor
geri gelmez biliyorum, geçti gitti
anılar ırgatı bir hüzün kaldı geride
yıllar göldü ben fildim, içtim bitti
doğrultusu gammazlanmış
bir çocuk eşkıyayım
eti sedef egzaması, saçları lastik kokusu
ve sen, karşı kaldırımda kanayan bir gül
bulut üstünde yarısı, yarısı ölüm korkusu
bir eski zaman ölüsü resimlerden nasıl bakar?
kurutulmuş çiçeklerde bebek unutkanlığı
ne zaman ulaşır özlediği yıldıza
gözlerinden hiç durmadan
yükselen o merdiven?
kelebek düşü sinmiş giysilerime yazdan
kirden kokarsa koksun, yıkama
albümleri kaçır benden, şarkı falan söyleme
baygınlık tadında yanan ışığı söndür
gece sırlarını pul pul döküyor sokaklara
üşüyorum sarıl bana, saçlarını sancıma sür
sevmek fiilinin birinci tekil
gözlerinin çoğul hali düştüğünde cümlelere
idam fermanımın yazıldığı bilinir
suskunluğumun daha da derinleştiği
öyle bir susuş ki bu
uzun soluklu yağmurlar sonrası
suskun fesleğenler ağlar
seni unuttuğunda bu sonbahar
dudakların titrek kanarya kanadı
gülüşün unutulmuş siyah beyaz fotoğraf
ben elinden oyuncağı alınmış beş yaşım
yürüyüşümde yenilginin izleri
dizlerimde son derman
içimde çiğiltili bir sonu özleyen
intikam
mümkün mü
yıldızları koynunda uyutan rüya
sabaha sanki hiç terkedilmemiş uyanmak
mümkün mü
yere düşen düşleri üstüne basarak inciten
bakışların sahibi
dudakların titrek kanarya kanadı
dudaklarım sana ‘seni seviyorum’ derken kanadı
Neden kapımı çalmadı bu sabah
Gözü dumanlı deniz mavisi kadın?
Rüzgârını mı yitirdi ki gelemiyor
Yoksa yine
Topuğu mu çalındı ayakkabısının?
Yaşlı bir kadın omzunda kalın şalıyla, sallanan sandalyesinde oturuyordu. Gözlerinin altındaki kırışıklıklar, ellerindeki siyah lekeler ona eskimişliğini acımasızca hatırlatıyordu.
Akşamdı, şehir yavaş yavaş boşalıyordu, koşuşturma ve telaş içinde insanlar evlerine dönüyordu. Gökyüzünde garip bir karartı oluşmuştu. “Yağmur mu yağacak?” diye düşündü. Çok sıkılıyor, sıkıntısını camdan dışarıyı izleyerek geçirmeye çalışıyordu.
Kapı çaldı, yavaşça ayağa kalktı, yavaş adımlarla kapıya ilerledi. Eski anıların içinden, yitik zaman ve mekânlardan ilerler gibiydi. Bir eski anın gömütlüğündeydi. Yaşlı kadın yağmura şemsiyesiz yakalanmıştı. Yıllar onun peşini hiç bırakmamıştı. İçindeki deniz yüzündeki çizgiler kadar derindi. Denizlerde boğulmuş, dağlarda kaybolmuştu. Sağanak yağmurlar yağmaya başlamıştı yüreğinde. Duyumsadı zor ve güzel günleri. Boş koltuklara oynayan bir filmdi öyküleri…
ÖYKÜ
İlk kez onu bir yokuşu tırmanırken görmüştü. Yokuş inen ve yokuş çıkanları ansızın karşılaştıran hayat! Yüreğindeki resimde onu farklı kılan neydi? Yüzlerce insan görüyordu her gün. Hüzün adımlı yüzlerce beden. Kıvrılıp giden yollar boyu ne çok yürüyen vardı, yitikliği bilmeden, farkında olmadan, olamadan. Onun adımları farklıydı oysa. Hayatla dalga geçer gibi savruk adımları. Bir o kadar da cesur ve bir o kadar da yitik adımları. Hayata yenik ve hayatın kıyısında. İlk farkettiği işte bu adımlardı. Sonra o adımlar onun hayatına atılacaktı, öyküsünü yazacaktı.
İkinci karşılaşmaları da o yokuşta olmuştu. Ama bu sefer o yokuşu tırmanan ve inen yer değiştirmişti. Sanki roller değişmişti. Kış ikindileri saklıydı içinde. Yürüyüşleri onu ummalı yalnızlıklara götürüyordu. Yalnızlık nereye gidiyordu?
Sağanak sağanak yağan yağmur muydu, geçip giden anıları mıydı?
“Ahh yüreğim! Beni hep aşkların uğruna, annesini sokak ortasında kaybetmiş öksüz bir çocuk gibi bıraktın. Şimdi aynı şeyi yapmaya çalışıyorsun. Buna izin vermeyeceğim” diyerek kızdı. Oysa izin çoktan çıkmıştı, onu ne çok istemiş ne çok sevmişti. Aşk onu bir kuş gibi özgürleştiriyor, aşk onu köleleştiriyordu.
Gözlerindeki derin bakışlara daldı. Bir deniz ülkesinde gibiydi. Aşk onun adasıydı. ADA!
ADA
Kalabalıkların içinde nasıl görmüştü onu… Üstüne akan insan selinden sıyrılıp, selden ıslanmadan çıkmış, ıssız kaldırımda yürürken onu hissetmiş, onun bakışlarına hapsolmuştu.
O bakışlarda yolcu olmuştu. İçinde kurumuş otların harmandan kaldırılışı, yemyeşil otların harmanlara serilişi vardı. İçindeki kıpırtı onu bir rüzgârın ağaçları sağa sola savurması gibi savuruyordu. Nereye ve neye? İçindeki tedirginlik onu bilinmeze sürüklüyordu. Yalan da olsa, için için sürükleniyordu. Gözlerinde sürükleniyordu. Varsın sürüklensindi!
Kurumuş bir sonbahar yaprağı mıydı, yeşermek için ilkbaharı mı bekliyordu? Aşkın büyüsünü yeniden hatırladı. Garip bir tebessümle kapıya yürümeye devam etti. Bu koridorda yıllar önce ne kadar hızlı yürürdü… Bir an nefesinin kesildiğini hissetti.
Şalı omzundan düştü, almak için eğildi, sonra alamayacak kadar güçsüz olduğunu farketti. “Vazgeçiş” dedi. Vazgeçmenin ne kadar basit olduğunu gördü. Oysa önceden hiçbir şeyden vazgeçmezdi. Kızının vazgeçişlerine kızdığı anları düşündü, sadece düşündü. Yüzünde güzel, yumuşak bir tebessüm oluştu. Kızını uzun zamandır görmemişti. “Yakında arar beni aşkımın biricik meyvesi. Maviş kızıyla vurur kapımı. Yine vazgeçiş içindedir!” dedi. VAZGEÇİŞ!
VAZGEÇİŞ
Çok yağmurlu bir gündü. Çok sevdiği adamdan vazgeçmişti. Kızı bu vazgeçişle ilgili hep onu suçluyordu. Gözlerine bakmıştı, incecik bir “veda havası” saklıydı gözlerinde. Kal diyemedi. Yüreğinde onarılmaz bir yara açılmıştı. Bu yarayı sarmak için yeni yolculuklar, yetmeyen yeni aşklar yaşamıştı. Sigarasını tüttürürken, kentten kentler giderken hep bu yarayı taşıdı. Sonra birdenbire vazgeçti yarasını sarmaktan, yarayla yaşadı. YARAYLA!
YARA
Çocuktu. Bir gün babası onu parka götürmüştü. Tahterevalliye bindirmişti. Karşısında kendisinden büyük bir kız vardı, kız onu sürekli zıplatıyordu. Çok korkuyordu. Sanki vazgeçişteki korkunun başlangıcı…
Düştü, çenesini demire çarptı, çenesinin çok acıdığını hissetti. Kan gölü olmuştu her yer. Babası yarasına tütün bastı, sonra kocaman bir yara ölene dek! Taşıyacagı İZ!
İZ
Hayat ve iz. Yağmur ne kadar hızlı yağıyordu. Kapıya yaklaştıkça yorulduğunu daha iyi anlıyordu. Yalnızlık ne zordu!
YALNIZLIK
…
KAPI
Kapıyı açtı. “Çok yorgunum, çok!” dedi. HOŞGELDİN!
HOŞGELDİN
Ölüm.
Tüm sanat dallarını birbirinden ayıran çok önemli ayraçlar var. Bu anlamda şairi de diğer sanat dallarına kendisini adamış sanatçılardan ayıran bir çok yan olacaktır; fakat sanatçı kimliğine mutlaka eklemlenmesi gereken vasıfların tümü, benim görüşümce sadece şair için değil, tüm sanatçılar için geçerli olmalıdır.
Kendi iç sorgulamalarını başarıyla sürdürebilen ve sonuçlandırabilen sanatçının, benim kanımca ‘çevresiyle hiçbir şekilde uyum sorunu olmayan’ ve ‘temel evrensel değerlerin bilincinde ve bu değerlere saygılı’ bir karaktere sahip olması, ille de gerekli değildir. Nasıl ki; sanat evreni kucaklayarak, evrenin içindeki tüm karmaşa ve uyumsuzlukları, çelişkileri ve bu çelişkilerle yaşayan milyarlarca insanı da konu alacak kadar özgür olmalıysa, bu sanatı gerçekleştiren şahıs da, ‘sanatçı’ adı altında, nitelikleri net olarak belirli ve kısıtlı olan bir insanın ta kendisi olmak durumunda kalmayacak kadar özgürdür! Bir sanatçının her insan gibi çevresiyle uyum sorunları olacaktır ve ‘temel evrensel değerlerin bilincinde olması’ gerekliliği de, salt bu değerlere kendisini adaması ve hatta saygı duyması gereğini de getirmemelidir.
Sanatın sanatçıya ait bir erk olarak belirlenemeyeceğini ve sanatçının da aslında diğer insanlardan ve sıradanlıklardan pek de farkının olmadığını savunanlar vardır. Bence bu hem doğru, hem doğru değil…
Çünkü; sanatın yol göstericiliğinden bahsediyorsak, orada o bahsettiğimiz sıradanlıkların katılaşmış sırtına derin yaralar açarak, özgür düşlerin peşine takılıp gidişimize ortaklık eden sanatla bir kez daha karşılaşırız ve bu sanatın yaratıcısına istemsiz, hatta bazen istemli bir hayranlıkla sevgi besleriz. Bu açıdan bize bu yolculuğu tanıtan sanatçının hiç de bahsettiğimiz kadar sıradan olamadığını anlamamız gerekir.
Bir diğer husus ise sanatçının doğaüstü bir varlık olamayacağının açıklığıdır. Ne sanat, ne de toplum, zaten sanatçıdan böyle bir beklenti içine de girmez. Çünkü sanat öğretilmiş değildir, öğreten de değildir; çoğu kez yol göstericidir. Hatta bazen yol gösterici de değildir. Sanat, ne yaratanın kimliğinin gelişimi ve yeni erkler peşine düşme gereğine; ne de sanatını yepyeni yetiler ve olanaklar sağlayacak bir araç olarak kullanmasına dönüşmemelidir. Sanatçı da her insan gibi özgür, kusurlu ve sıradan olabilir. (olmayabilir de)
Bu iki durumu özetleyince, şu anda kafalarda oluşan ikircikli durumu yok etmek de mümkündür. Çünkü hepimiz bunun için küfretmez miyiz? Doğru var mı? Ya da hangi doğru?
Mayakovski şöyle diyor:
“Belli kimseler için yazılmış bir kitabın; ya da sanatın bize yararı yoktur. Bu hem doğru; hem doğru değil…
…gerçek sanat, geniş kitlelerin anlayabileceği sanat olmalıdır. Bu hem doğru, hem doğru değil…?1
En eski çağlardan bugüne, insan ilişkilerini her değişim safhasında bir çok yönüyle etkileyen bir sanat dalı olarak şiiri ele alacak olursak, bu sanatı oluşum ve algılama açısından tüm parametreleri ile değerlendirmemiz daha doğru olabilir. Ancak henüz bu konuda kendimi tam anlamıyla yetkin hissedemediğimden, konuyu şiire batmış büyük şairlerden seçtiğim alıntılar sayesinde tartışabileceğimi düşünüyorum. Bu sebeple yazım alıntılarla yüklü olacaktır.
Şiirle uğraşan, bir şairse; ya da o kişi şair olabilme adına şiirle ilgileniyorsa, şiiri tartışmalıdır. Yalnızca şiir okuyarak, şiir adına bir şey yapmış olmaz. Şiir üzerine yazılmış yazıların okunması, önemli şairlerin şiirlerinin yorumlanmaya çalışılması, kendi yazdıkları üzerine düşünmesi, şiiri anlama boşluğunu dolduracağından, bu önemli aşamalardan biridir.
Gelelim anlamak konusuna. Anlamak… Ne kadar da keskin bir kelime! Önce kelimenin söylenişi insanı yaralıyor. Bu birçok dilde de böyle… Anlamak var mı? Ya yoksa…? Ya da sadece kendi algımız çevreyle düzenleniyor ve biz de bunu ‘ işte şimdi anlıyorum ’ diye yorumluyorsak? Yoksa anlamak var da, bu sadece kısa bir anı mı tarifliyor? Yani sevişmek gibi… 10 dk’lık bir gelgitse? Belki de bizler özveriyle anlamanın gerçekleşebileceğini de savunuyor olabiliriz. Anlamak bizim için inanılması gereken bir gerçek de olabilir. Bir şiirimde geçer: “Anlamak sevişmektir”?…?
“Ben seni anlamadım, sen de beni anlamadın aslında… Sevgilin seni hiç anlamayacak, yorulma artık. Biz kimseyi anlamadık… hiç! Kimse de bizi anlamayacak. Belki özel anlar yaşanacak, düşünsel olarak dinlendiğimiz anlar, sorgusuz durabildiğimiz anlar… belki o anlarda sevişeceğiz, kısmen anlayacağız.? Belki bu da sevgili Ulaş Nikbay’ın terimiyle bir kırıktır. Kırıktan çıkınca sevişme sonlanacak… algı sonlanacak! Yine aynı sen, yine aynı dünya… yaşayacağız… Anlamak için yorulmamak üzere yaşayacağız. Anlamak yorar çünkü; yorulur insan. Bir sevişme sonrası yorgunluğu gibi dingin ve belki de olgun bir heyecanmışçasına yaşanan… fazlasıyla gerekli! Bunu kabul etmemek mümkün mü? Anlamak yoksa eğer, anlam da olamaz denebilir. Oysa anlam, anlamanın beceremediği yerdedir. Anlamak, anlam var olduğu için yoktur.
Şair Bayram Balcı’nın bir yazısından alıntı yapmak istiyorum; bence doğru ve tartışılabilir yanlarıyla önemli bir alıntı: ‘Şiir, çoğunluğun aklını kurcalamaz. Çoğunluğun yaşamına girmez. Çoğunluğun aradığı ya da olmasını istediği hiçbir işin elinden tutmaz. Bu yüzden de şiir çoğunluğun dışındadır. Çoğunluğun dışında kalır. Çünkü, şiir bir amaç gütmez, bir şey öğretmez. Bunun için de güven vermez. Bütün bunlardan sonra çoğunluğun şiire uzak durması da anlaşılmaz değildir. Bir işe yaramaz çünkü şiir. Kolayca anlaşıla verilen bir şey de değildir. Çünkü çoğunluk, şiirin dediğini diyemez. Onu açıklayamaz. Bu da şiirin çoğunluğa karışmasına engel olur. Hem karışsa bile bu karışım çok kısadır, bir şimşek çakmasından öteye geçmez. Şiir, hemen çoğunlukca eski yerine, yokluğa konur. Bu konuda şiirin elinden gelen hiçbir şey yoktur. Yoktur, çünkü hiçbir şiir, dünyada okuyucu için yazılmamıştır’ Bu açıdan bakıldığında şairin okuyucudan uzak bir üretim sürecinde oluşuyla, aslında yalnızlığı tercih eden bir halinin olduğu söylenebilir. Oysa etkilemiş olduğu toplumdan aldığı yansılarla, kendi sanatını yönlendirebilmeyi başarmalıdır şair! Lautreamont’un dediği gibi “şiir herkesçe yaratılmalıdır; tek bir kişi tarafından değil…?
İlk okuyuşta anlamlandıramadığız bir şiir için, bazen sinirlenebilirken; bazen de olgunlukla ‘şairinin sesli okuması’yla anlamına kavuşacağını düşünürüz. Yanlış hatırlamıyorsam, Attillâ İlhan’ın bir sözü var: “Şiir yazılmaz, söylenir”? Bu doğru. Belki yazının anlamı, ya duyulan sestedir; ya da duyulmayan iç sestedir. Bilirsiniz, okuduğumuz bir kitabı sessiz okusak bile, aslında yalnızca bizim duyabildiğimiz bir iç ses ile okuruz. Bu sesi sanki sesli okuyormuşcasına vurgularla, hatta hayalimizdeki mimiklerle de süsleriz. Yazı son kimliğine okumayla kavuşur zaten ve yine yazı bunun için vardır; okunmak için. Şiir sestir, şiir müziktir. Sessiz yaşayamayız, ölürüz!
Anlamak sözcüğüne bir bulaştık mı, bizleri kendi cephesinde sindirmeye çalışacaktır. Bazen çok acımasız olabir. Yine Attilâ İlhan’ın şiir kitaplarında tanıştığımız şiirin şairinden yorumlanması konusu, ‘meraklısına notlar’ bölümlerinde canlanmıştı. Bazı açılardan, şiirin kapalı kapılarından; kendisini oluşturan süreç hakkında edinilen bilgiler sayesinde sıyrılabilmeyi sağladığından, bu bölümün faydasını sevgili usta gerçekten yadsıyamaz herhalde. Oysa şiirimi anlatmak benim pek hoşuma gitmez. O zaten yazılmış ve bitmiştir. Daha çok ‘onu yazdıranı’, şiirden uzak bir diyalektik ortamda tartışmayı severim. Bu daha açık ve evrensel bir paylaşım bence; şiirle ilgilenmeyenleri de kapsayan…
Şiirle ilgilenmeyenleri kapsamak… Paul Eluard ‘şair esinlenenden çok, esinleyendir’ derken şiirin etkilerinin toplumdan ayrılamayacağını vurgulamıştır. Bunun da yine, sadece o şiiri okuyan kesim için gerçek olabileceği açıktır. Eğer bu etkinin yolu önceden de belirttiğim gibi diyalektik ise, hiçbir şair ya da sanatçı, toplumun bütünüyle böylesine bir ilişkiyi kuramayacaktır. Bu, kucak dolusu sevgi bağlarını doğayla özümseyen bir felsefenin, yani Zen’in de hep konusu olmuştur. Zen kural koymaz, öğretip uygulatmaz ve hatta fikir de vermez. Buna karşın bir şey yapmadan beklemenin, sorgusuz kendinle yüzleşmenin erdemine adanmıştır. Bunu açıklarken, her şeyin doğanın keşfindeki farkındalık ile başladığını, uzun mitoslarıyla ortaya koyar. Doğa ile birlikte keşfedilen bambaşka güzellikler söz konusudur. Ancak keşfi doya doya yaşayamadan bir tragedya haline getiren acımasız bir unsur da vardır, her yaşam öyküsünün içinde. O unsur, hayatın çıkmazında gizlidir. Milyonlarca yıldan beri kültürlerin aktarmaya çalıştığı bir çıkmaz… Tüm mitoslar da aynı çıkmazı konularına yaymışlardır. Örneğin Yunan Mitologyası’nda Kronos’un, annesi Gaia yüzünden ‘En Büyük Tanrı’ ünvanının tadını çıkaramayışı, hatta tahtını küçük bir oyunla oğlu Zeus’a kaptırması da, aynı çıkmazı işaretliyor. Anlamanın olmadığı yaşamın çıkmazı! Keşiften sonra, sevginin bile çözemediği bu çıkmazda boğulan yürekleri hatırlatıyor şiir. Yeni keşfettiği doğanın gücüyle ayaklanan, yepyeni umuduyla yola çıkan o yürek, yaşamın bu çıkmazının gerçeğiyle, böyle bir anda yüzyüze gelince; keşfi tragedya ile yaşıyor, dingin ve bekleyen bir hali besleyerek. Bu noktada şiir aslında kimseyi keşfe çıkarma gayesi gütmüyor. Ayrıca kişiyi keşfe çıkarıp, onu avucunun içine sunsaydı; sizce bu ‘keşif’ olur muydu? Keşif rastlantısaldır, o sunulamaz.
Bilirsiniz: İlhan Berk, bir mucizeyi gerçekleştirmiş ve anadilini öğrenmeden ünlü bir şair olabilmiştir. İlhan Berk’in şiirlerini küçüklüğümüzde okurduk. Belki ben çocukluğumda, başka oyunlar buldum o şiirlerde, bir başkası ise yeni ergen döneminde ilk kez heyecanlandı belki; karşı komşunun kızı ona derin derin bakınca, o şiirleri okuduktan sonra…
Anadili bilmeden şiir yazmak… Şiirin belleği mi var ki, ona yakın yürekler, değmeyi başarınca, akıp gidiyor tüm beyin hücrelerine, hiç hissettirmeden…?
Ben bir tepedeki iki ağaçtan birinin, diğerine aşık olduğuna hep inanmışımdır. Ağacın birisi bendim, biri şiir. Ben şiire aşıktım, şiir de, Can Yücel’in ‘başka türlü bir şey’ine… Başka’yı tanırsak; şiir de bize aşık olacak. Şiir yazacağız o zaman. Yoksa şiir intiharı olur kelimelerin…
J. P. Sartre’ın “intihar dünyada varolmanın bir başka yoludur”? sözü ile konuya başka bir boyut katmak istiyorum. Hiç intihar etmeyi düşündünüz mü? (Hiç düşünmeyin, ben fazlasıyla düşündüm bir dönem; tavsiye etmem…) İntihar kısa süreli bir akıl kaybıdır; çünkü kişi ölümü bir eylem olarak seçme yoluyla, kendi varlığını gerçekleştirir ve böylelikle kendi varoluşunu hiçlikle tanımlar. Peki kelimelerin intiharı nasıl bir şeydir? İşte zaman ve mekan kırığı diye tabirlediğimiz o uzamda, öğretilmiş ve yakıştırılmış her yeni kelime, şiiri de beraberinde götürerek, varoluşlarını ‘hiçlik’le tanımlar!2
Louis Aragon’un bir yazısından alıntıyla bitirmek istiyorum: “Yeni sanat, aynı zamanda hem ağacı hem ormanı gösteren, onları neden gösterdiğini bilen, ‘sanat sanat içindir’den mümkün olduğunca uzak, insana yardımcı olmak, yaşam yolunu aydınlatmak tutkusu içinde olan, yaşam yolunun anlamını da hesaba katan ve bu yolculuğun öncülüğünü yapan kaçınılmaz, zorunlu bir yeni gerçekçiliktir.”?
‘Doğru’, ‘gerçek’, ve ‘anlama’ boşluklarını doldurmaya çalışmak; Faulkner’den Halil Cibran’a ve bugüne dek gerçekleşemediyse; zaten biz burada çok güçsüz kalırız.
Haksız mıyım?
Akhisar’da bir ana cadde vardı, istasyonu belediyeye bağlardı. Bu yol üzerindeydi hala oğlu olan Nihat Ağabey’in iş yeri. Küçücük, on metre karelik bir oda! Tahta iskemleler, bir çalışma masası, onun yanında, çok daha ufak bir masa ve üzerinde kutu gibi, gri renkte bir daktilo makinesi. Henüz ilkokula gidiyordum. Portakal büyüklüğünde, eskitirim diye kullanmaktan korktuğum, gözüm gibi sakındığım lastik toptan başka bir oyuncağım olmadı. Sokakta oynamasını bilmediğim için çocukluğumun oyun çağını kendime değişik uğraşlar bularak geçiriyordum. Avukat Nihat Ağabey’in daktilo makinesiyle birşeyler yazmak beni mutlu eden bir oyundu. O söyler ben yazardım. Önceleri bu iş onun da hoşuna gitmişti, ama ben tozutup bunu ara sıradan her güne çıkarınca “Bu böyle olmaz,”? dedi. Büyük bir cömertlikle ekledi: “Al şu daktilo makinesini, her hafta sonu götür evine. Pazartesi günü ilk işin geri getirmek olsun.”? Gözlerim sevinç pırıltılarıyla doldu. Yeni bir oyuncağım vardı artık. Ona, verdiğim değere uygun bir yer bulmalıydım. Babamın çalışma masası dışında bir de yemek masamız vardı. Daktilonun yeri çalışma masası olmalıydı. Güzelce yerleştirip bir kâğıt taktım. Artık yazabilirdim. Ama ne yazacaktım? Yazmak için oturmuştum, yazacak bir şeyler bulamıyordum! Masanın üstünde defterler, kalemler, babamın okuldan getirdiği yazılı kâğıtları ve birkaç kitap vardı.
“Tamam, şu kitaptan okuduklarımı yazayım”? dedim. Kitap kaplıydı. İsmini, kapağını açınca okudum: “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”?.
Başladım yazmaya.
Şimdilerde oturduğum evin yakınında bir kilise var. Ne zaman çanları çalsa, içimden hep “Kimin için?” demek geliyor, onca anılarım su yüzüne çıkıyorlar.
“Bir şeyler yapmak istediğini düşün. Her eylem dışarıdan gelen engellerle karşılaşabilir. Eğer sen bir eylemi gerçekleştirmek isterken bazı engellerle karşılaşırsan, o anda eylemi gerçekleştirmekte özgür olmadığını anlarsın. Böylece engellerle karşılaştığında ve özgür olmadığını hissettiğinde özgürlüğünün bilincine varmış olursun. Daha önce gerçekleştiremediğin eylemleri gerçekleştirmeye başladığında ise kendini özgür hissedersin.”
Her şey On Eylül Pazartesi günü başladı. İş gününe başlamak üzere yatağımdan kalkmıştım ki onu gördüm. Orta boylu, esmer bir kadın karşımda durmuş beni süzüyordu. Yatağından kalktığında karşısında tanımadığı bir kadın gören herkes kadar korkmuştum. O kadar korkmuştum ki onu görünce bir an nefesim kesildi. Biraz bakıştıktan sonra onun bir hırsız olmadığını ve beni öldürmeyeceğini anladım.
– Kimsin sen?
– Ben senin duygularından biriyim.
Bana bu cevabı verdiğinde onun bir deli olabileceğini ve beni öldürebileceğini düşünebilirdim fakat düşünmedim. Güven verici bir görünüşü vardı, deli olamayacak kadar sakin ve tutarlı bir görünüş. Üstelik çok da güzeldi.
– Peki hangi duygumsun?
– Senin hissettiğin bir duygu… Adını koyamadığın…
– İçeri nasıl girdin?
– İçeri girmedim. Dün gece gördüğün rüyalardan sonra beni sen yarattın.
– Rüyamda?
– Evet. Ben sana aidim, diğer insanlar beni göremez ve duyamaz.
Onun bir duygunun insanlaşmış hali olamayacağından emindim, çünkü bu durum imkânsızdı. Tamam, belki mucize denen bir şeyler vardır, fakat mucizeler özel insanlar içindir herhalde. Ne bileyim belki peygamberlerin veya mistik insanların başına gelir böyle akıl dışı şeyler. Benim gibi sıradan işinde gücünde birine mucizeler gerekli değildir.
Hiçbir şey olmamış gibi kahvaltımı ettim ve işe gitmek için hazırlandım. Sonrasını o ucuz Amerikan filmlerinden biliyorsunuz. Sokaktaki insanlar onu göremiyorlar, benim kendimle konuştuğumu zannedip bana garip garip bakıyorlardı. İşyerinde arkadaşlarım tuhaf davrandığımı ve öğlen tatilinde neden başka bir masada yalnız başıma oturduğumu anlayamadıklarını söylediler. Tüm bu olanları iş yerimdeki en iyi arkadaşıma anlattığımda benim çok yorulduğumu, biraz dinlenmem ve bir psikiyatriste gitmem gerektiğini söyledi. Ben de işten iki gün izin aldım. Bu arada onunla hiç konuşmuyordum. Ben konuşmadıkça ve bir şeyler sormadıkça kesinlikle konuşmuyordu. O günün akşamı eve döndüğümde oldukça bitkindim. O yine yanımdaydı. Büyük kahverengi gözlerini bana dikmişti. Uykuya dalmadan önce en son hatırladığım şey onun güzel kahverengi gözleriydi.
Ertesi sabah kalktığımda başucumdaydı. Yataktan kalkarken kendimi çok uzun süredir fark etmediğim kadar sağlıklı hissettim. Kalkıp kendime kahvaltı hazırladım. Kahvaltımı bitirdikten sonra günün en zevkli sigarası olan ilk sigaramı içerken ona bakıyordum. Belki de sessizliği ve durağanlığı hoşuma gidiyordu. Ona bakmak, onun yanımda olduğunu bilmek bir göl kıyısında oturup gölü seyretmek kadar dingin ve huzurluydu. Bu düşüncelere biraz daha takılsaydım psikiyatristle olan randevuma geç kalacaktım. Hazırlandım ve psikiyatriste gitmek üzere yola çıktım.
İlk bakışta sıradan biri gibi görünen psikiyatriste olanı biteni anlattım. Anlattıklarım üzerinde biraz düşündükten sonra uyuşturucu kullanıp kullanmadığımı sordu. Çocukluğumda ailemle yaşadığım sorunları, cinsel yaşantımda ve iş hayatımda karşılaştığım problemleri belirlemek için bana sorduğu sorular da oldukça sıkıcıydı. Benim davranış biçimlerimin eksiksiz anlaşılması için bazı testlerin gerekliliğinden, hastaneye yatmam gerektiğinden bahsetti. Bu testlerin ve ilaç tedavisinin çok uzun sürebileceğini söyledi. Doktora hastaneye yatmaya falan ihtiyacım olmadığını, benim normal bir yaşantım olduğunu, her sabah işe gittiğimi ve hastaneye yatmamın iş hayatımı etkileyebileceğini söyledim. Sanırım delilerin yanında, hapishane gibi bir yerde günlerimi geçirmekten korkmuştum. Doktorun yanından iki gün sonra görüşmek ve yeniden durum değerlendirmesi yapmak üzere ayrıldım. Bütün öğleden sonramı bir barda içki içerek geçirdim. Akşam eve döndüğümde yatağın üzerine kendimi bıraktım. Sızmışım.
Ertesi sabah kalktığımda onun yanımda olacağını bilerek uyandım. Kahvaltıdan sonra ilk işim psikiyatristi aramak oldu. Psikiyatriste sabah kalktığımda onun yanımda olmadığını, her şeyin normale döndüğünü ve kendimi çok mutlu hissettiğimi söyledim. Doktora bu yalanı söylerken onun güzel gözlerine bakıyordum. Sanırım korktuğumu ve akıl hastanesine yatmak istemediğimi anlamıştı. Telefonu kapattıktan sonra kendime bir bardak çay aldım ve onunla konuşmak için mutfaktaki masaya oturdum. Bir sigara yaktım.
– Neden korku yada mutluluk değil de senin gibi garip bir duyguyu yarattım acaba?
– Çünkü korku, mutluluk gibi duyguları biliyorsun ve hissediyorsun. Bu duyguların seni nasıl etkilediklerini de biliyorsun. Fakat benim üzerimde kalıcı kararlara varamadın.
– Yani basitçe senin nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum.
– Daha benim ne olduğumu bilmiyorken, iyi ya da kötü bir duygu olup olmadığım hakkında düşünüyorsun. Siz insanlar çok garip yaratıklarsınız.
– Seni tanımaya çalışıyorum.
– Hayır beni tanımlamaya uğraşıyorsun. Beni tanımlamaya çalışmamalısın. Beni duyumsamalısın.
– Sen de işleri iyice karıştırıyorsun!
– İşler derken yaşamdan bahsediyorsan, yaşam senin sandığından daha karışıktır.
– Bırak bu palavraları da bana kendinden bahset biraz…
– Sana kendimi anlatamam.
– Niye?
– Çünkü doğuştan kör olan bir insana renkleri anlatamazsın. Beni ancak hissederek anlayabilirsin.
– Çağrışım yapmayı dene…
– Bu kadar ısrar ettiğine göre beni gerçekten merak ediyor olmalısın. Sana bir örnek vereyim. Özgürlüğü hisseder misin?
– Evet… Hissederim. Arada sırada özgür olmadığımı da hissederim.
– Güzel. Özgürlüğün ne olduğu değil de özgürlüğü ne zaman hissettiğin üzerinde duralım. Özgürlüğü ne zaman hissedersin?
– Bu ne biçim soru! Özgürlüğü… Özgür olduğum zaman hissederim.
– Hayır. Özgürlüğü ancak özgürlüğün kısıtlandığı zaman hissedersin.
– Anlamadım.
– Bir şeyler yapmak istediğini düşün. Her eylem dışarıdan gelen engellerle karşılaşabilir. Eğer sen bir eylemi gerçekleştirmek isterken bazı engellerle karşılaşırsan, o anda eylemi gerçekleştirmekte özgür olmadığını anlarsın. Böylece engellerle karşılaştığında ve özgür olmadığını hissettiğinde özgürlüğünün bilincine varmış olursun. Daha önce gerçekleştiremediğin eylemleri gerçekleştirmeye başladığında ise kendini özgür hissedersin.
– Peki bunların seninle ne ilgisi var?
– Ne ilgisi olduğunu şimdi anlayacaksın. Kapat gözlerini…
– Ne?
– Kapat gözlerini.
Bana zarar vermek isteseydi bunu çoktan yapardı diye düşündüm. Biraz sakinleştikten sonra gözlerimi kapatmak fikri korkutuculuğunu kaybetti. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Beş yada on saniye bekledikten sonra –ondan da ses gelmeyince– gözlerimi açtım. Ve o gitmişti. Kendimi daha önce hiç hissetmediğim kadar yalnız hissediyordum. Onun gitmesi benim üzerime yalnızlığı bırakmıştı. Belki de o esmer kadın, daha önce hiç hissetmediğim gerçek yalnızlığımdı.
4 Ocak 2001
çığlıklara ulaşır sesim boş bir sokakta yankılanıp
seninle de dolaşmıştık bu sokağı
bir çocuk gülüşünün masumiyetiyle
hiç çekinmezdik o adımları atmaya
gizil bir paylaşımdan alırdık cesaretimizi
sokaklara çıkardık, sesimiz çığlıklara ulaşırdı
çoğalırdık…
aynı sokakta sensiz yürüdüm bu sefer
öyle çok oldum ki öyle çok!
bir çoğul yalnızlık yaşadım, paylaşamadım
senden uzakta, okyanusta bir kara parçasıydım
durmaksızın vurdu kıyılarıma hasretin
bu şehir yalımda bir damla su
bu şehir sensiz
“ay” diye hayranlıkla izlediğimiz gecenin avuntusu
cam kırığı kaldırımlar ve sokak lambaları sırdaşım
dilime dolamışım umarsız küfürleri
sensiz bir kenti küfre tutuyorum
her seferinde yıkımlara adım atmışım
her adımın karşılığını kaçamak bir bakışla alıyorum
savruk adımlı çoğul yalnızlıklardan
bu gök, bu gece, bu boş sokak ve bu yanılgı
bana bir şeyler unutturmak istiyor
çiçekler takıyor saçlarına gecenin
hüznün karartılarını bana sunuyor
nafile çabasında bir matem siyahı
“parasız yatılı hüzünler” demişti bir şair
nasıl da karşılıyor hayatı onun söyledikleri
daldan düşen bir yaprağın sararacağı öyle kesin ki…
daldan düşen bir yaprağım ufacık bir üflemede
bir ölü gibi yatarım dar bir sokakta
geçip gidersiniz yanımdan, kanıksanmıştır ölüm
bir çınar tepesi düşlemiştim oysa ben
faili meçhul demeyin bana, asla olmadım
çığlıklara ulaştı sesim ve çoğaldım
uçurum kıyısı anılardır düşen yaprağın faili
iki ayrıksı dünyaydı birbirine yaslanan
eski bir albümün sararmış yaprağında
iki ayrıksı dünyanın fotoğrafıydı geriye kalan
beyaz bir duvar ve onun kirli yüzeyi…
bense başımı bir duvara yaslamışım
sensiz bir kenti küfre tutuyorum
neyi tanımam gerekir sevgiden başka
sorumun karşılığını verin bana
sabah yeli gibi okşamışım güvercin kanatlarını
bir çiçeği koklamışım, güneşi içmişim
ellerini tutmuşum
bölüşmüşüm çığlıklardan geriye kalan
çoğul yalnızlıklarımı…
aydınlık ve uzun bir yoldayım işte
hep gülüşünü istiyorum ışığında ömrümün
ortasındayım hayat denen karmaşanın…
ve tedirginim ayrılığına yüzündeki tebessümün
şimdi sen bir gök çizmelisin bana
sınırsıza hazır ve güneşe gebe…
ve onunla atılan her adımdı yüzümdeki tebessüm
rüzgârsız kalakalmış okyanusun ortasında bir tekne
sonra doldurmuş yelkenliyi tüm soluğuyla
daha hızlı, daha hızlıcasına
ışımış gözlerinde mavinin bitmek bilmez gizemi
sonra mısralar dizilmiş yeniden türkü tadında
şiir tadında yaşanmış tüm özlemler
oysa eskimişti yüreğimde bir şeyler
tarifi zor, tarifi imkânsız yalnızlığım!
tut ellerimi üşürüm yoksa sensizliğe…
bilirsin sen de zaman zindanında geçenleri
dipsiz bir kuyudasındır işte, hep kazanır
hep sıfırsındır sen, zaman kazanır
zaman kazanır…
tüm bu anlamsızlığın içinde öyle zor ki
şiirlerin hâlâ mavi kalmasını istemek…
direnmek inadına zamanın karanlık zindanında
tarifi zor, tarifi imkânsız
ve seni görmek yansısında mavinin
geçip gidene inadımsın benim, anlaşılmazlığım
belki yanmışlığım, belki küllenmişliğim
şimdi gömülmek istiyorum içime
ve senin hayalinle tutuşturduğum bu ateşten
bu gök mavisi geceden yeniden varolmak istiyorum
haçlarına gerilmek istiyorum sensizliğin
özleminle çivilenmek istiyorum çarmıhına tutkunun
içimdeki kocaman boşluğa titredim şimdi
tut ellerimi üşürüm yoksa sensizliğe…
Küçücük bir kan damlası düşünün bir mikroskobun lamında, tek gözünüzü kapayıp bakarsınız: binlerce renk, değişip duran küçük organizmalar. Her biri kendi içinde bir anlam taşır. Biri diğerine yapışıktır ve koptuğunda eski rengi değişir, başka bir şeye dönüşebilir, belki de yok olur, bilinmez!
Edebiyat tarihimizde dergicilik önemli bir yer tutmakta. İlk sayıdan sonra bir hastalığa dönüşen bu uğraş, kimi insanlar için bir yaşam biçimine dönüşmekte. Harçlıkların ortaya konulup birleştirilmesi, yana döne bir matbaa aranması, yağmur çamur demeden koltuk altındaki sıcacık derginin dağıtılması…
İşte şiir dergileri de en başta örneğini verdiğim bu küçük parçacıklar gibidir. Biri diğerini var eder, destek olur. Her dergi çok hücreli bir yapıdır aslında; belli evrelerden geçip başka bir dergi oluşturulur, onlarca şair ortaya çıkar, sararan sayfalardan çıkamayanlar da olacaktır. Kimi dergiler yaşamlarını bir bayrak yarışı gibi yeni editörleriyle sürdürmekte, kişisel çabalarla yayın hayatını sürdürenler veya birkaç sayı çıkıp kapanmış olanlar var, bazı dergiler de büyük kuruluşların ve yayınevlerinin sayesinde ayakta durabilmekte. Bir şekilde insanlara mesaj verebilmektir önemli olan. Kâğıdın rengi, mizanpajı, kimlerin yazdığı, kaç basılıp ne kadar dağıtıldığı çok da önemli değildir. Yazılan her iyi şiir nasıl ki okuyucusunu bulursa bir gün, bir dergi de eninde sonunda gereken yeri neresiyse oraya varır.
Şiir-edebiyat tarihimizi işte bu pek ‘önemsenmeyen’, irili ufaklı dergiler yazıyor. Kabul edilsin ya da edilmesin, bu böyle.
Son zamanlarda “günümüz edebiyat ortamının merkezinde yer almayan”1 dergiler ciddiye alınmaya başlandı. Özellikle Cumhuriyet Kitap Dergisi’nin (Sayı 609 / 18 Ekim 2001) yayınladığı “Edebiyat sevgisini yeşerten yayınlar ya da Okuruna Göz Kırpan Dergiler” adlı dosyası bu hususta beklediği ilgiyi gören bir çalışma oldu. Başka, Şiir-oku, Budala, Öteki-siz, Kül, Islık, Ağır Ol Bay Düzyazı, Düşlük, Kavram Karmaşa, Şiirli Çıkın, Dize, Uzak, Kuzey Yıldızı gibi birçok dergiye ilişkin küçük notlar vardı bu dosya içinde.
Yayınlanan bu dosyadan sonra ilginç gözlemler edindim. Kendisi de edebiyat dünyası içinde olan pek çok şair-yazar bu haberi okuduktan sonra ilk olarak şunları söyledi:
– Aaa, böyle bir dergi mi vardı? (Evet!)
– Çok ilginç, bu dergi yeni mi? (O dergi yaklaşık 5 yıldır çıkıyor!)
– Ne kadar çok dergi varmış canım, nereden çıktı bu dergiler şimdi? (Günaydın!)
– Kim bunlar? (Tanımazsınız, sizin kabileden değiller!)
İnsanın hiç şiir okumadan şiir yazması gibi, şiir gönderdiği dergiyi bir kez olsun alıp okumamış olması gibi, kişinin kendisi bir dergide çalıştığı halde yeraltından sızan hiçbir dergiden haberdar olmaması gibi acı şeyler bunlar.
Peki bu dergiler neden çıkıyorlar?
Dergiler edebiyat dünyamızın kendini yenilemesi ve okuyucular da dahil olmak üzere herkes için varlar. Sağlıklı bir okuma ve yazma pratiği, güncel şiir-edebiyat dilini takip etmek, şiirin sorunlarını bilmek ve anlamak; yaşamını devam ettiren dergileri izlemekle mümkün. Hiçbir dergi kişisel amaçlı yayın yapmıyor ve şu da bilinmeli ki gelecek kuşakların belleğini de dergiler yazıyor, oluşturuyor.
Ne yalnızca kendi yayınlarıyla ilgilenen editörleri ne de sadece yazdıklarını yayımlayan dergiler dışında hiçbir şeyi, hiçbir çalışmayı takip etmeyen, umursamayan sanatçı modelini istemiyor bu evren.
“Biraz daha hassasiyet ve iletişim!” demek, hiç de gereksiz değil.
Zorla dersinin başına oturtulmuşçasına,
gereklilik ve adımların köşe kapmaca oynar.
Elma şekerine dahi doymuş bir çocukluğun var senin,
görmediklerin var.
Ege’nin öfkesine sığmış bir gençlik,
sıfıra vuruşun en fazla.
aklındadır hep eskitilmiş ülke,
ne şaraplar ihraç edilir, içinde acısı.
Dört gün, dört mevsimdir.
Siyah-beyaz yaşantına renkli kalemleriyle,
oynaya oynaya bir çizik atar doğa,
bu oyuncağın afacanlıkta kırılacak ilk parçasısın.
Legal gürültüleridir öksürükler gecelerinin,
sabah kuşları gibi, sırf sabahı özleyen kuşlar gibi.
yirmi yaş dişleri gibi çürür;
heyecan, mutluluk, rüya ve tabir.
hem onlar da öyle değil miydi,
dört tane, çabuk ve acılı…
Karanlık her yer, düşlerimdeki annem gibi. Ne babamı hatırlıyorum, ne de bahçeli, küçük evi. Bir dut ağacının gölgesindeki keyifsiz saatleri, bir de yüksek duvarlardan düştüğümde çıkan sesleri unutmuyorum.
Karanlık her yer.
Nedenlerini bilmiyorum. Upuzun bi dalga uyuyor önümde. Dokunamıyorum. Parmaklarımı açtıkça yüzüme vuruyor rüzgâr, yüzümü kapatamıyorum. Korkuyorum fırtınanın çığlıklarına kapılmaktan.
Karanlık her yer. Annemi özlüyorum.
Kısafilm, dağların doruklarından, baharla birlikte eriyen kar sularının çağıltılı, okyanusa ulaşma coşkusudur.
Kısafilmi böyle tanımlamak da aynı coşkunun yansıması olmalıdır, ki heyecan bir yaşam boyu sürsün. Gerçekte de öyledir, hayat sizi alır taşır kendi coşkusunun içine…
“Burjuvalar yüksek duvarlarla
Çevirmişler avlularını
Ama bir kiraz ağacı gördüm ki geçen gün
Dışarı uzatmıştı en çiçekli dalını”
Ataol Behramoğlu’nun bu dizeleri en iyi tanımıdır kısafilmin de kısafilmcinin de… Böylesine bir tanımın ardından tutup kısafilmi, kurmaca filmin (fiction) özeti olarak görmek yanlışına düşmemek gerekir. Bizde ağırlıklı olarak, özet film olarak tanımlanabilecek filmler izliyoruz kısafilm diye.
Uzun filmle kısafilmin arasındaki farkları saymak gerekir o zaman. Önce adından başlayalım: Sözlükler de içinde; kısafilm, iki sözcük olarak yazılır tüm kitaplarda; oysa kısafilm başlı başına bir türdür ve ‘kısa’lıkla hiçbir ilgisi yoktur. Zaten kısafilmi kısa yapan süresinden çok içinde barındırdığı coşku ve aşktır. Bağımsız oluşu, yapımcısının yalnızca kendi kararları doğrultusunda, kendince anlatması ve kuşkusuz kimseye kendini beğendirme gibi bir kaygısının olmamasıdır temelinde yatan. Çoğunlukla senaryosunu yazan kendi gücü ile doğru orantılı, olanakları ölçüsünde yapar, yönetir. Kimi zaman kendi çeker. Pek seyrek olarak profesyonel oyuncular rol alsalar da oyuncu kaprisi olmaz kısa filmde.
Ayzenştayn’ın “Potemkin Zırhlısı”nda aslan heykellerinin kükreyişi kurgusu, halkın katliama tepkisini anlatır. Çok bilinen bu örneği burada böyle anlatırken etkisini zayıflattığımı biliyorum. İşte kurgu bu! İlk dönem sinemacıların ses olanağını kullanamamaları onları simgesel anlatıma itmişti. Bu da bir başka kısafilm tanımı oldu…
Birden dalıp tecimsel değildir demek yerine edebiyat yapmaya sıvandım. Kurmaca, uzun film çeken yönetmeni sınırlayan birçok unsurun varlığına karşın kısafilm yapımcısının sınırları yoktur. Neyi, nasıl düşlemişse öyle çekmeye çalışır kısafilmci. Olanakların kısıtlı olması döndüremez onu yolundan. 80’li yıllarda yalnız ve sıkıntılı bir süreç geçirmek zorunda bırakılmıştım; elimden alınan özgürlüğümü kısafilm öyküleriyle giderdim. Daha sonra, arkadaşlarımın da önerisiyle uzun film senaryosuna dönüştürdüm. Koşullar izin vermeyince 90 dakika olarak tasarladığım senaryoyu 6 dakikaya kadar indirdim. Ülkenin üzerine inen 12 Eylül darbesini iki vagonun birbirine çarpmasıyla simgelemiştim. Gerçi onu da çekemedim; başka sorun.
“Işık artı zaman eşittir sinema” tanımı tüm yetersizliğini de içinde barındırarak kısafilm tanımıdır aynı zamanda. Bu tanım aslında sinema bir hayattır anlamındadır; her ne kadar yanlış anlaşılmış olsa da. Bir kısafilmci arkadaşımız, tek kare filmle katılmıştı bir yarışmaya. Hâlâ da tartışılır ortaya çıkanın film olup olmadığı. Ama, bilinmelidir ki, deneyselliği de barındırır içinde kısafilm.
Pelikül artı ışık artı kurgu tanımı daha bir doğru geliyor bana ya da yukarıda değindiğim gibi “dağların doruklarından denize ulaşmak için gürül gürül akan kar suları”.
1983 yılında İFSAK Kısafilm Yarışması’nda Büyük Ödül kazanan “Voli” kısafilm tarihimizin dönüm noktasıdır. İFSAK’ta ilk –ve tek- büyük ödül kazanan 8 mm filmdir Voli. Egeli bir balıkçının 24 saati anlatılır, umudu ve yangını içinde barındıran. Rıza Baloğlu, Ömer Sabuncuoğlu ve Korkut Akın’ın ortak üretimi olan film afişi, broşürü, gazete ve dergilerde yoğun tanıtımı ile en çok izlenen kısafilm onurunu da yaşamıştır.
Televizyonların özelleşmesi ve kanalların çoğalmasıyla birlikte kısafilm, umulandan daha kötü bir dönem geçiriyor. 8 mm filmlerin yerini video aldı; görece çekim maliyetleri düştü; festivaller yapılıyor; ama gelişimi durdu.
Arzulanan yere gel(e)memesinin temel nedeni sanıyorum gençlerin desteklenmemesi. Önce okumalarını engelledik ardından hayata yabancılaştırmak için elden ne gelirse yaptık. Bağlı olarak, bir de sponsor bulunamaması ve gösterim olanağının güçlüğü de eklenince; sıçrama tahtası niteliğini de yitirdi. Eskiden –Sinan Çetin’den Ümit Ünal’a, Yeşim Ustaoğlu’ndan İsmail Güneş’e– bu tahtayı iyi kullananlar da oldu. Kısafilm coşkusunu yitirmeyen arkadaşlarımız da var, Oktay Güzeloğlu başta. Bir soruşturmaya kısafilmi uzunfilme tercih ederim yanıtını verdiysem de 6-7 filmden fazla çekemedim ben de.
Sinema bir sanayidir aynı zamanda. Bu nedenle diğer sanat dallarından ayrılır. Senaryo hazırlığı, oyuncu ve mekân seçimi, kamera ve ışık… yetmez! Film banyosunda, deyim yerindeyse, “Allah bile bilmez neler olduğunu,” Onun için üretimi sabır ister, ilgi ister, para ister; kuşkusuz önce aşk ister. İster el kamerasıyla ister ışığı ve set ekibiyle çekilsin her çalışma, içinde tecimsel kaygılar yoksa kısafilmdir ve bu ülkenin kültür zenginliğidir.
Neler var ardında
Sabah yeli.
—Dolanırım, sadece kuş yürekleri.
Her gece
Aynı ağrıyla
Kayıyor bir yıldız.
Yaprak düşüyor,
Kalbimi tutuyorum.
Eylül: bir kadın?
Ey çalılar güzeli,
Şenlik ateşi
Ateşböceğinin.
Yoruyor
Düşünmek
Kayan yıldızın adını.
İki küçük çalı arası
Korkuyla yükselen
Ay.
Güneş
Bırakıyor gülüşünü
Üzerinde, taşın.
Uçuşup duruyor kelebek
Akşam oldu
Vaktim az.
Bir yanılsama mı?
Senin beyaz yüzün—
Suya dökülen çiçek.
Sessizlik…
Sessizliğin
Bekçisi
Eski bir gökyüzü
Buldum-
Son sözümdü bu.
uykusundan uyanmış ay
semada yüzüyor
yıldızların arasında
bir kelebeğin ömrü
ay batana kadar sürer anca
ya senle benim
benimle senin
—bizim— ömrümüz?
hiç dile geldi mi adım
dudaklarının arasına
sen unutsan bile
ay yüzüyor gözlerinde
ben seyrediyorum
ay yüzüyor
kelebeğin biri
ömrünün sonuna yaklaşıyor
ay batıyor
sen + ben = biz
biz batıyoruz
“In your room
Where time stands still
Or moves at your will
Will you let the morning come soon
Or will you leave me lying here
In your favourite darkness
Your favourite half- light
Your favourite consciousness
Your favourite slave.”
— Depeche Mode – In your room
I
Geçmişimden belirsiz bir duyumsamayı geri getiren bir akordeon tınısı. Bir zamanlar bende dansetme arzusu doğururdu. Şimdiyse sigaraya sarılıyorum. Odamdayım. Odalarımız hep müzik, sigara dumanı ve anılarla mı yüklü olacak? Pencereyi açıyorum. Sokağı görmeliyim. Sokak, odaları birleştiren ve ayıran kaos. Başımı pencereden dışarı uzatacakken aklıma geliyorsun. Telefona uzanıyorum. Senden uzun zamandır ses seda çıkmadı. Ahize elimden kayıyor. Odamın tutsaklığındayım. İşte şimdi kendimi kolları koparılmış bir taş bebek gibi hissediyorum. Sen beni böyle imgeleştirmiştin. Yapabildiğim tek şey bir kitabın kapağını açmak oluyor. Kişiliksiz, daktilo çıkması harflerin arasında lezbiyen bir aşka dalıyorum, zarlara ve iskambil kâğıtlarına karışmış. O günü anımsıyorum. Seninle tahta bir kutu bulmuştuk, içinden Joker çıkmıştı. Her şeyin yolunda gittiğinin işaretiydi o kart. Her şey yolunda gitti mi? Kare desenli, kırmızı bir elbise giymiştim. Sense hep olduğun gibi kapkaraydın. Üstüste içtiğim sigaralar midemi bulandırıyor. Sen saplantım mısın, tutkum mu? Aşk mısın, nefret mi? Yoksa sadece midemde bir bulantı mı? Hep içimde kal. Hep olmasa da bir süreliğine.
II
Sana gelirken hayatın peri masalı olduğuna dair ispatlar arıyordum. Yılın ilk karının o gün düşmesi ve düşlerime ait bebek yüzün ilk iki ispattı. Üçüncüsü zamanın durması olacaktı, olmadı. Hayat peri masalı değildi. Bana düşense tüm beklentilerimden sıyrılmaktı. Odana girdiğimde küçük, kayıp bir kızdım yalnızca. Eski sevgilimin en yakın arkadaşıydın. Oda senindi. Müzik ve gitar senindi. Kayısı suyuyla karıştırıp içtiğimiz votka senindi. Bana ördürdüğün siyah saçlar senindi. Kaloriferin dibine yerleştirip oturduğumuz geniş yastıklar da senindi. Benim olansa hikâyeler ve fotoğraflardı. Depresyon benimdi. Sarhoşluk benimdi. Yaşam benimdi. Sen o yaşamın içine girmek istedin. Bir şeyin içine girmek o şeyin sorumluluğunu kaldırmak, ağırlığını paylaşmak demekti. Sense bunu reddettin. Gözünü korkuttum. “Sen bir tek acı verirsin insana, zevk vermeyi hiç bilir misin?” diye suçladın beni. Sana zevk verdim. “Eski sevgilin senle evlenmek istiyordu. Bense birini sevseydim seni severdim.” dedin bana. Beni sevseydin seni sevebileceğimi düşündüm. Bu kadar basitti işte. “Sen bu dünyaya fazlasın. Dengemi bozuyorsun!” diye bağırdın ve beni odandan dışarı kovdun. Gözlerimde yaşlarla sokağa çıktığımda hızmamı odanda unuttuğumu farkettim. Bir tek hızmam için geri döndüm. Benden daha fazla bir şey almanı kaldıramazdım. Beni odana tekrar davet ettin. Bu kez sessizlik senindi. Utanç, suçluluk senindi. Başını öne eğdiğinden göremediğim bebek yüz senindi. Nefretse benimdi. Hakaretler, ağlayışlar benimdi. Titreyiş, normalden hızlı atan kalp, baş dönmesi benimdi. Sakinleştiğimde benimle iskeleye dek yürüdün. Hiçbir şey olmamış gibi hikâyeler anlattım sana. Ayrılırken “Görüşürüz” dedin. Canımı yakıyordun .
III
Eve vardığımda kötü bir şeylerin olacağı hissiyle doluydum. Yine de huzurlu hissediyordum kendimi. Biraz bekleyince bunun huzur değil de elinden geleni yapmış olmanın verdiği bitkinlik olduğunun ayrımına vardım. Her zaman yaptığım şeyleri yapmaya ihtiyaç duyuyordum. Annemin pişirdiği yemeği yedim, gazeteye göz gezdirdim, kardeşlerimle şakalaştım. Sonra odama girdim. Hep dinlediğim radyo istasyonunu açtım, boyalarımı raftan indirdim. Resim yapacaktım. Sırf senden arınmak için. Saatlerce çalışmanın ardından ortaya koyduğum sadece bir renk bulamacı oldu. Beceriksizliğime öfkelenemeyecek kadar bitkindim. Uyumaya çalıştım, uyuyamadım. Sonunda sigaraya sığındım. Bir de saçma sapan bir televizyon dizisine.
Ben büyüdükçe odamdaki melankolik koku artıyordu. Yaşamayı seçtiklerim hep bu kokuyu besleyecek türden olanlardı. Kokunun izlerini neşeli çocukluğumda arıyordum. Anılarımı, rüyalarımı deştikçe açığa çıkıyordu izler. Rastlantı eseri girmemiştim bu yola. Hiçbir şey nedensiz değildi. İliklerime kadar hissettim bu gerçeği o gece. Peki nereye varacaktım? Öğrenmenin bir anlamı yoktu. Umudumu yitirmek istemedim. Ertesi sabah okula gidecektim.
IV
Bu gece bu kenti çözeceğim. Söz veriyorum kendime. Sigara parası için cüzdanımı açıyorum, kimliğimin orada olmadığını görüyorum. Odamda unutmuş olmalıyım. Kimliksiz, küçük, kayıp bir kıza ne verebilir bu kent? Alabileceğim kadarını alacağım. Paylaşım olmadan bir şey alamazsın. Verebileceğimi vereceğim.
Siyah sırt çantam, uzun süet çizmelerim, mini eteğim ve yeni boyattığım siyah saçlarımla insanların arasında yürüyorum. Nereye gideceğime bir karar vermem gerekiyor. Eski sevgilimde karar kılıyorum ve ona tüm olanları anlatıyorum. Küplere biniyor, seni öldüreceğini söylüyor. O bana dokunmaya kıyamazken sen nasıl böyle canımı yakabiliyorsun? Sana telefon ediyor. Her şeyi inkâr ediyorsun. Beni yalancılıkla suçluyorsun. Ne biçim adamsın sen? Tükürdüğünü neden yalamıyorsun?
Her şeyi nasıl böyle tiksindirici bir hale sokabildik? Halbuki dışardan bakılınca ne kadar güzel görünüyoruz her birimiz…
Bir bara gidiyorum. Kimliğimi sormuyorlar. Kötü müzik, kötü bir ortam. Sıkılıyorum. Sonra erkek çocuğu gibi kırpılmış saçlarıyla o kız yanıma geliyor. “Hadi gidelim burdan” diyor. “Garip bir çekimin var. Senden kopamıyorum.” Onunla gidiyorum. Başka bir bara giriyoruz. Yan masamızda Fransızlar oturuyor. Şarap içiyoruz, gülüyoruz, bağırıyoruz. Kız beni öpüyor. Erkeklere benzemiyor. Tuvalete kusmaya gidiyorum. Aynadaki aksimi pis bir keşe benzetiyorum. Bu benzetişin bana hissettirdiği hiçbir şey yok.
“Senden bir şarkı istesem çalar mısın?” diye soruyorum DJ’e. Duru, masum bir yüzü var. Seviyorum onu. “Bu kıza bak, herkes ona aşık oluyor” diyor o kız. “Biliyorum, ben de aşık oldum” diyor DJ. “Senin bir ailen yok mu?” diye soruyor Fransızlar. “Var.” diyorum. Varsa ne olmuş.
Dışarı çıkıyorum. Sana telefon ediyorum. “Senden nefret ediyorum! Hayatımı mahvettin. Beni bir daha hiç göremeyeceksin. Sen ve rezilliğin benden uzak durun!” dediğim halde içimde hâlâ beni ısıtan bir his kıvılcımlanıyor sana karşı. Ne olurdu bana sarılsan, beni sevdiğini, burdan kaçacağımızı söylesen? Hayatın bir peri masalı olduğunun dördüncü ispatı olurdu. Ama üçüncüsü gerçekleşmeden sıra dördüncüye gelemezdi.
Sokağın girişinde bir polis arabası görüyorum. Kimliksiz olduğumu anımsıyorum, hemen içeri giriyorum. Kızın kollarında soluklanıyorum. Çaresizim. Barın kapanış saati geliyor. DJ, kız ve ben dışarı çıkıyoruz. “Siz arsız kızlar mısınız?” diye soruyor DJ bize. “Değiliz” diyorum. “Biz fazla zeki kızlarız.”
Açık mavi bir odaya, DJ’in odasına giriyoruz. Sıcak, rahat bir yer burası, girdiğim diğer odalardan çok farklı. Sabah olana dek mum ışığında konuşuyoruz, müzik dinliyoruz, sigara içiyoruz, makarna yiyoruz. Mutluyum burada. Güvendeyim. DJ kızı bir film artistine benzetiyor, birbirlerini sevdiklerini hissediyorum. Seviniyorum. Beyaz tüylü bir battaniyeye sarınıyorum, uyumaya çalışıyorum. Benden bahsettiklerini duyuyorum. Gözlerim kapalı onları dinliyorum.
“Arkadaşın çok yıpranmış.”
“Evet. Hızlı yaşıyor o ve genç ölecek. Rüyamda gördüm.”
“Umarım ölmez.”
Bedenime baktıklarını hissediyorum.
“Sen sigara almaya gittiğinde…” diyor kız, “CD’lerinden bazılarını çalmaya karar vermiştik. Arkadaşımın fikriydi.”
“Sen de ona uydun.”
“Evet. Ama sonra o senin iyi biri olduğunu, bunu yapmamamız gerektiğini söyledi.”
“Sen yine ona uydun.”
“Evet.” Gülüyorlar.
Dayanamıyorum artık. Midem kasılıyor, bedenim titriyor. Gözlerim kapalı, yattığım yerde kıvranmaya başlıyorum. Yanıma geliyorlar. DJ saçlarımı seviyor, “Sakinleş, sakinleş” diye durmadan fısıldıyor. Sakinleşmeliyim. Kendimi kontrol etmeliyim. “Ben hiçbir şey yapmadım” diye sayıklıyorum. Sonra kendime geliyorum ve ayağa kalkıyorum.
Dışarı çıkıyoruz. Kent sis altında.
V
Soluk alıp verişlerimi duyuyorum. Rahatsız oluyorum, bundan kurtulmanın bir çaresi olmalı. Gözlerimi tepemde sallanan ampule dikiyorum. Dikkatimi ona yoğunlaştırmaya çalışıyorum. Olmuyor. Soluk alıp verişlerim kulaklarımdan gitmiyor. Yaşadığımı duymak istemiyorum. Terkedilmişliğin sindiği bu loş odada hâlâ yaşıyor olduğumu hissetmek acı veriyor. Ölümü arzuluyorum. Benliğimin bataklığına bu denli saplanmışken durumumun bilincinde olacak kadar gözlerimin açık olması beni ürkütüyor. Gözleri açık ölmek dünyadaki en büyük acı olmalı.
Ampulun salınışlarıyla eşyaların karşımdaki duvara düşen gölgeleri değişiyor. Oluşan siluetlerin bana çağrıştırdığı hiçbir şey yok. Bir şeyler olmalı. Hayalgücüm beni hiç yarı yolda bırakmadı. Ama çağrıma karşılık veren belleğim oluyor. Bedenimden tiksindiğim zamanları hatırlıyorum. Bedenimle hesaplaşmalarım. Bölük pörçükler, kısa yaşamıma parça parça dağılmışlar. Birer birer topluyorum onları, birleştiriyorum. Ortaya çıkan tutku oluyor. Sadece tutku.
Bu odaya gelmeden önce neredeydim ben? Başka bir odadan çıkmıştım, bir başkasından atılmıştım. Bedenimin ağırlığından kurtulmak için girip durduğum odalar. Tutkumu boşaltmaya çalıştığım odalar. Peki ya kendi odam? Benim odam, benim küçük odam. Uykusuzluğum, kanayan dudaklarım, bileklerim, tek gerçekliğim aynam, sigara dumanı, meşgul çalan telefonum, gençliğim, kopukluğum… Olması gerektiği gibi.
Sen kapıyı açıyorsun, esmer yüzünde içimi ısıtan bir gülümseme. Seni bekliyordum. Hep seni beklemiştim. Sevginin adını kötüye kullanmadan, hiçbir şey ummadan gerçekten sevebilmenin kıyısına getirdin beni. “Biz devamlı birbirine ihtiyaç duyan insanlardan değiliz ki.” Çift kişilik delilik saplantımdan kurtardın beni. Bedenimi bir süreliğine de olsa kaldırabilmemi sağladın.
Sen kapıyı açıyorsun ve ben artık soluk alıp verişlerimi duymuyorum. Odan ve bedenim uyum içindeyiz. İşte sonunda tutkumu avuçlarımın arasına aldım. Kendime geldim.
mr. and mrs. brown mutlular mı cehennemin dibindeki yuvalarında? they’ve got two children! onlar bile… mr. and mrs. brown olmak bile daha iyi bir şey bu an için. ama yapabileceğim hiçbir şey yok. bekleyeceğim. dudaklarım erirken, içimde bir yerler daha eriyecek. geriye dönülemez ölüm adımları. içimden bir şeyler ölüp gidiyor ve engel olmak imkânsız! böyle olması lazım! neden? neden hep benim başıma gelmesi lazım? çok mu yanması gerekiyor canımın? her şey hep benden yana olurdu bir zamanlar. bir zamanlar başıma kötü şeylerin hiç gelmeyeceği bir zaman vardı. onun hep yanımda olduğunu gösterir zamanlar. onun bir tek benim tanrım olduğunun ispatı zamanlar. böyle mi büyümem gerekiyor? en hassas yerimden daha ne kadar vuracaklar beni? ağlamayacağım. beni kahretsin. ağlamayacağım. cezam bu. cezamsa bu… daha kaç gün var peki? kaç gün var bu kara yılın bitmesine? daha kaç boş bakış göreceğim? daha kaç pencere pervazı var görmediğim? bu kent bu yıl dünyanın en ıstırap verici yeri oldu. büyümek dediğim dip! en dibi… en dipte, kentin en berbat noktasındayım. işin kötüsü ne kadar berbat olduğumun da farkındayım. farkında olmayan günlük güneşlik insanlar gibi aptal da olamıyorum bir türlü. sürekli şüphe. ama benim yine de bilgilerim var. bu yıl da bitecek mesela. bu ıstırap bitecek ve koca lanet kalkacak üzerimden. her zaman bitmedi mi? bildiğim bu! tek merak ettiğim kaç gününün kaldığı. günlerce, aylarca gün sayabilirim ama tam bitti derken birdenbire eşek gibi teperse dayanamam artık. bilmem lazım. bu soğuk daha ne kadar sürecek? soğuk, soğuk ve kara kış… sonra her şey geçecek. zaman… zamanla geçip gidecek her şey. acısı yüzyıllarca sürecek sandığım çoğu yara geçti işte. her şey pürüzsüz ve güneşli olabiliyor. en azından birileri için… geçmiş günlerin acılarıyla ezilmeyecek beynim. unutulamaz mı? geçmez, sökülmez yapışkan bir acı mı hayat? öyle olsaydı… öyle olsaydı bugün intihar ederdim. geçeceğini bilmeseydim, gidemezdim bugün gideceğim yerlere. hiçbir şeye dayanamazdım. sokak ortasında sızlanan bir prenses! neye yarar ki? en büyük acılar. en büyüğü bile geçiyor. işte bu yüzden. bugün yeniden ölüp yeniden doğacağım. fonda en arabesk bir müzik. yavaş yavaş doğrulacağım. “düşmedim daha.”
kaybettim!
parçalaya parçalaya yitirdim bir şeyleri. ellerim kalemleri tutamıyor. eskisi gibi değil yazılarım ve eskisi gibi cesaret edemiyorum hiçbir şeye. kelimeler korkutuyor beni. eller, kollar korkutuyor. insan! insanın canlılığından korkuyorum. yazamadığım harfler var. canlı harfler… capcanlı durumlar var. kapatamadığım kapılar. kokular. okuyamadıklarım. ama onlar canlılığa hiç aldırmadan yaşayıp gidiyorlar. yitirdikleri canlıların yerine yenilerini alıyorlar. çok paralar ödüyorlar. et satın alınır sanıyorlar. küçük kediler yiyip, kayıp gidiyorlar hayatın üzerinde. acımasız olan ben miyim! nefret dolu bile değilim şimdi. canlılıklarına veriyorum yaptıkları her şeyi. kızamıyorum. kızmak bile bir canlılık belirtisi. ama ölemiyorum da. ölümsüz olmanın can sıkıntısını yaşıyorum içimde. o yüzden bu kadar dinginim. o yüzden acımıyor ellerim. her şeye yeterince vaktim var. okumaya, yazmaya ve boğazı hayran hayran seyretmeye… kimse beni dürtsün istemiyorum. tek başıma bütün canlılıkların ortasında dikilip, sürekli sigara içiyorum. vaktim çok! vaktim çok! koşuşturmuyorum. gidemiyorum. merdivenler. şiirler… zaman… zaman hangi zaman? kelimeler niye eksik? güneş neden gözümü almıyor artık benim? kelimelerin yerine kış geldi. üşümüyorum. dimdik durduğum için bu titreme! geçeceğini sanıyorum. ama hiçbir şey işe yaramıyor bazen. insanın umutlanacağı bir şeylerinin olmaması çok acı. ne acı? acı var mı ki? kelime oyunları yok artık. ömrüm yok! zaman var! tik. tak. geçip giden zaman var. sevemediğim insanlar ve canlılıkları var. uzaklarda beni bekleyen canlılar… yazdıklarımı asla önemsemeyen canlılar… gidesim yok. gitmek! gitmek! gitmelerin hepsini teğet geçiyorum küçük yol perileri dönüp duruyor etrafımda. ama gitmek yok! artık daha fazla korku yok! yaşanacak bütün karabasanlar yaşandı. kâğıtların kokuları geçti. küçük koku mutlulukları… bağlılıklarım yok artık. bütün bağları ve küçük keyifleri attım üstümden. görmüyorum. görmeyen gözlerle, görünmez kâğıtlara yazıyorum. yıldızlara bakıp asla benim içinde olamayacağım masallar yazıyorum. benim de bir masalım olsun istiyorum ama olmuyor. bu dinginliğin masalı yok çünkü. yitirdim.
bu kadar!
ötesi yok! kelimeler bitti.
—Aşklık Grevindeyim—
Siyah bir şarkının uruydun uslu sır.
Yorgun kasırgalarım sebil, kavimler kir.
O günden beri ölmüşlük ne ki?
Barikat ve nakarat
İçinde yaşamanın ağırlığından başka ey hayat!
Her parçam azınlık, hiç bir cumhuriyet yok içimde.
Beni kara boğduran hep genzim imiş,
Hıçkırıklarla kayboluyor her şiirin şairi.
Kaç yıldır ölü yalnızsınız ey hareli göçebeler?
Ölüm maskınızı tanımaz; bir gün düşer yüzünüz.
Tren! Geçme yüzümden öyle ezik, hızlı, silik…
Koyu bir karanlıktır bu tünel,
Bambu kamışları ıslak, ıslık çalar raylarım.
Çağlayan tiner, ikilem, katran ve solan mavi karanfil…
Kaç tabur ihanet edebilir bir drama?
Ölüme verilen tenlerin yarası sarılıp,
Unutulmayan aşkın yaşı sorulur mu hiç?
Hangi yazgı güzü sarartmış yaprak yaprak,
Ölü balıklar gibi hüznün kıyılarında tuval?
Ilgın esiyor içimin yaban yeli.
Aşkın rengi sarı, ölümün gri,
Adınızın kokusu zakkum.
Omzunuza çakılacak elbet metal yıldız,
Bir gün ağır gelecek ü(nü)formalar!
Yalıyor beni bu ayaz, asit tarih, çiroz cennet, isli dip.
Kimin kaç çıplak resmi var ki elinde,
Tanrıya kırmızı kart gösterecek?
Ölüm ve aşk vuruyor yaşlı Troya’nın kıyılarına.
‘Mendilimde kan izleri’ duyar mı beni Edip abi?
Hanginizin ufku ada, yanılgısı zakkum, rengi nar?
Bekler mi beni Nazilli’de o ıssız hayal gar?
Kim çıbanını katmer kerter gibi öpebilir diliyle?
Heykeltraş gibi yontuyorum gölgenizi sahile,
Nasıl toplarım uçuşan kumları su ellerinize?
Ebruli Ege tenini şiirle yıkar ölümün,
Ağzından öper dizelerin.
Anneler simsiyah evlerde perde perde,
Ey minval ve şuara hayat!
Rahmin ne zaman döllenecek?
Kar libaslı zemheri, ölümün fon müziği…
Ey aşk! Arayla, arayla…
Si bemol (ak) ordu ölü, sırayla, sırayla…
Dalgındır çünkü her bellekte bir yara
tartılır söz
terazisinde gözlerinin
ne zamandır
değiş tokuş bakışlarımız
bir kuş uçumu
gider geliriz
ben sana sen bana
o dudak senin
bu dudak benim
biz aslında
birer sustalıyızdır seninle
ha çıktı ha çıkacak
kınından
dokununca
o kuğu yağması
o görkemli panayır
başlar teninde
yorgunsam
bil ki yokluğundandır
indiğimse
kuytu sokaklarıdır
iç çekişlerinin
buyruğuna girerim
ellerini çırpan bir çocuğun
gülüşlerine eklenirim
sen yoksan
Turuncu izci şapkalı
Al yanaklı, ufakçık
Veletler, elleri cebinde
Kur’an okuyan dedemin
Önünden geçerken
Hayal ettilerdi
Çıkarıp dillerini
Çenelerine değdirmeyi
Tükürmeyi sonra
Turuncu şapkalarına
Ufakçık çocuklar
Elleri cebinde
Şeylerini karıştırırken.
”…titreyen ışık
aydınlığın korkaklığınsa
karanlığın nerede?”
Bulut
neden akladın güneşi
Mermer ışık kayboldu
gözlerin geldi
kapalıydı aklıma
Bulut
gözlerini ver
Mermer ışıktı ısıtan
Yürek acısı gözlerin
Yaşlı zamandı
kapalıydı akılsız
Yeşil gömleğini çıkardı
geldi ki sevişeyim gözlerini
Buluttu
ak bulut
Bir tutam nemli ışık
Serserindim
Düşündüm ve bir zamandı
gözlerin geldi
kapalıydı aklıma
umutlarım
kadıköyden kalkıp
adalara giden bir vapurda
bir kış sabahı erkenden
şiir tezgâhımla
hammaddesi umuttan
sevdalar satıyorum
martılar koşturuyor peşinden
ve yolcular
lokma lokma fırlatıyor onları
şafakta kapış kapış
martılara yem olan umutlar
tükettim denizde sevdalarımı
kapıları açtım ardına kadar
Çok iyi bir sarhoştum. Kedilere tekme atmadım.
Bir çizgide dümdüz gittim. Sokakta yalpalamadım.
Güzel bir sarhoştum. Kimse dönüp bakmadı.
Çok uyumlu bir sarhoştum. Bileğime jilet atmadım.
Yürüdüm uslu uslu. Uyaktı adımlarım: Tik-Tak! Tik-Tak!
Şiir gibi sarhoştum. Kimse tutup okumadı.
Çok müşfik bir sarhoştum. Yol verdim yaşlı kızlara.
Birine sarıldım. Teşekkür beklemedim.
Çok sıcak bir sarhoştum. Kimse sokulup ısınmadı.
Çok seviyeli bir sarhoştum. Kaşlarımı hiç kaldırmadım.
Dil çıkarmadım kafa sallayanlara. Parmağımı bile kımıldatmadım.
Küfür gibi sarhoştum. Kimse üstüne alınmadı.
Çok sevimli bir sarhoştum. Yürüdüm tıpış tıpış.
Küçük kızlar gibiydim. Kurdelem bile tamam.
Cebinde elma şekeri taşıyan amcalar bana kıyamadı.
Sıkı sarhoştum. Şehir aldandı.
Kuzey Yıldızı: Şu anda pek çok edebiyat dergisi mevcut vitrinlerde Bunların edebiyata katkıları konusunda görüşleriniz nelerdir?
Memet Fuat: Bence, bu tür dergiler, editör yetiştirmek açısından yararlı oluyor. Dergi nasıl çıkar, içinde yaşayarak öğreniyor çıkaranlar. Ama sanatçı adaylarının bir elekten geçmelerini engelledikleri için onlara zararlı oldukları kanısındayım. Bir şair, öykücü, ya da denemeci, yazdıklarını en iyi dergilerde yayımlatmak için kendi kendiyle yarışmadan gelişemez. Üç beş arkadaş bir araya gelip kendilerini şair, öykücü, denemeci ilan ediyor, baş köşelere kuruluyorlar. Bu çok kötü.
KY: E Dergisi’nin ocak sayısı Nâzım Hikmet’e ayrılmıştı bildiğiniz gibi. Fakat kapaktaki rubaide “ben Türk şairi komünist Nâzım Hikmet” yerine “ben Türk şairi Nâzım Hikmet” yazıldı. Nâzım Hikmet’in editörlüğünü yapmış biri olarak buna dair düşünceleriniz nelerdir?
MF: O şiir ilk yayımlandığında, komünizmi övmek, ya da komünistliğiyle övünmek suçtu. Onun için ‘komünist’ sözcüğü çıkartılarak yayımlanmıştı. Sonra yasalar değiştirilince yerine kondu.
Beklemek buruşturuyor beni bu şehirde
ne zaman baksam bir kadının yüzüne
hepsinde yırtık kuş resimleri
pedalı kırık bisikletler…
özlemi yok yaz mevsimine hiç bir kadının
bu ülkede her kadın bir kar masalı…
anladım.
Ezanı çan sesine yapıştıran
herkesi anlayan bu şehir
pıtraktır tırmalar sesimi
uyuyan fenerciler yerine kor beni
oynatır neonları bir yosma gibi asfaltta
ezilirim yosmaların kabusuyla
hayaline sığınırım yağmurun
bir çocuğun rüyasına…
şehrin ışıklarına yenilir yağmur.
karın beyazı suyun rengine dağılır
hayatın renkli kitaplarından koparılmış
çocuk resimleri kalır bir avuç.
Yüzümü ör yağmurla
gidersem
dönmeyeceğimi biliyor akdeniz.
her sokak lambasının, gölgeler bırakıp
aydınlattığı yerde gördüm seni
gölgen yoktu peşinde, korktum senden
bir sigara içimi uzaklıktaydın bana
sigaramın dumanıyla kayboldun gittin
ben yürüyerek geçtim seni saklayan geceden
bu akşam neredesin?
yıldızların aydınlattığı cennetin kır çiçeği
hâlâ uçmanın büyüsünde.
özgürlüğe ağıt yakar saplantılar
değişti anlamlar ebedi bir sözcükle
oysa ben hâlâ yanıyorum senin ateşinle
hiç bitmeyen, sahte bir maskeli balo
vadedilmemiş, bulanık aşkın tadı aynı değil ki
ve hâlâ merak ediyorum hiç aynısını merak ettin mi
ve hâlâ merak ediyorum…
Şiirin Yunanca karşılığı olan ‘poiesis’ yaratma anlamına gelmektedir. Öyleyse şiir eylemdir. Çünkü şair ‘verili dünya’ya1 karşı kendi tavrını geliştirerek, yaratma eyleminin doruklarında gezinir. Şiir özünde “sokağın tavanı kadar”2 özgürlüğü taşıdığından kalıplara uymaz. Şairin kalıplara uymak gibi bir sorunu da yoktur. Öyleyse şiirin tüm kalıpları, ayrımları aşan özgün bir duruşu olmalıdır. Peki bu özgün duruş nasıl yakalanır?
Platon “Şair kanatlı ve kutsaldır; esinlenmeden, kendinden geçmeden ve aklını yitirmeden yaratamaz”der. Sorumuzun cevabını burada buluyoruz. Benim zaman kırığı olarak ifade etmeye çalışacağım olgu da budur. Başta bahsettiğimiz yaratıcılığın doruklarına ancak o kırıkta ulaşılır. Zaman kırıldığında, kırık şairini içine alır ve şair orada şiirini düşürür. Kırıkta kaldığı süre şiirin uzunluğunu belirler. Kimi zaman tek sözcük, kimi zaman tek dize, kimi zaman birkaç dize, kimi zaman uzun bir şiir… Burada tek bir kırıktan söz etmiyoruz. Her şiirin ayrı bir kırığı vardır. Bu demek değildir ki, bir kırığa tekrar düşülmez. O şiirin kırığına bir kez daha düşüldüğünde şiiri devam ettiren yeni dizeler gelebilir. Şiirin tamamlanması kırığından çıkıldığı anlamına gelir. Şair bunu bilmez, hisseder. Peki neden kırık vardır? Neden ‘zaman’, şairi şiirini kırıkta yaratma eylemine çağırır? Fazlasıyla gizem… Bunu çözebilmiş değiliz.
Konuyu günümüz şiirinde sorun olarak gördüğüm ‘kırıksız’ şiirlere bağlamadan önce, bu yönelime neden olan bir olguyu açıklamak gerekiyor. Duranty’nin tanımlamasına göre gerçekçilik; “yaşanan dönemin, toplumsal ortamın içten, tam olarak yansıtılmasından yanadır; çünkü bu doğrultu, sağduyuya, düşünsel gereksinimlere ve halkın ilgisine uygun düşer ve her türlü yalandan, aldatmacadan uzaktır.” Diğer yandan, 1924’te Andre Breton tarafından yayınlanan Gerçeküstücülük Bildirgesi’nde3; “bir başka biçimde düşünmenin gerçek işleyişini ortaya koymaya yarayan salt ruhsal özdevinim, aklın her türlü denetimi dışında, her türlü estetik ya da ahlaki kaygıdan sıyrılarak, kendini düşüncenin akışına kaptırma” olarak gerçeküstücülük akımı ifadesini bulmuştur.
Gerçeküstücü olmayan şairlerin ‘şiir’lerinde de gerçeküstücü öğelere rastlanabilir. Garip ve İkinci Yeni hareketlerinde de gerçeküstücü olmamalarına rağmen, gerçeküstücü öğeler içeren dizelere rastlarız. Orhan Veli’nin “Bir de rakı şişesinde balık olsam!” dizesi bu duruma en güzel örneklerden biridir. Gerçeküstücülük şaire verimli ve geniş bir alan sunar. Orada aklın zincirleri kırılmıştır. Yoktan yaratma eylemi bütün ihtişamıyla kırıkta beklemektedir. Peki öyleyse eleştireceğimiz konu nedir?
Günümüz şiirindeki temel yönelim gerçeküstücülük adına anlamı silmektir. Hatta anlamın silinmesi için uğraş vermektir. İşte bu noktada karşımıza ‘kırık’ yoksunu şiirler çıkıyor. Çünkü şair, temel amacını önceden saptamış ve adeta işini profesyonelleştirmiştir. Şiir yazmak adına gazetelerden, dergilerden, hatta sözlüklerden sözcükler toplamaktadır. Not alınan bu sözcüklerin günlük dilde pek kullanılmayan, anlaşılmayan sözcükler olması istenmektedir. Çünkü anlam düşmandır. Anlaşılmayan sözcüklerle anlamsız şiirler yazılacaktır. Böylece anlam silinecek, düşman yok edilecektir. Toplum zaten şiire uzaktır. Dolayısıyla ortada sorun da yoktur. Oysa sorgulanması gereken ‘toplumun mu şiire uzak durduğu, yoksa günümüz şiirinin mi topluma uzak durduğudur’.
‘Toplum zaten şiir okumaz’ görüşünden yola çıkılarak, ‘anlam’dan sıyrılmayı hedefleyen şiir nerede duruyor? Aklın zincirlerinin kırıldığı yer olduğundan, soyutu yadsımamak gerekir. Çünkü imgeler deryası şiiri orada doğurabilir. Anlamdan ister istemez uzaklaşılabilir.. Ama ya bilinçli ve sürekli bir anlamdan kurtulma savaşı varsa? Bu önceden hedefler koyup şiir yazmaktır. Şiir söylemek değildir.
Aslolan kırıktır! Onun getirecekleridir. Sözcükleri de kırık getirecektir. Sözcük toplamacılık ile ancak duygu yoksunu şiirler ortaya çıkar. Çünkü derinden hissedilmemiş, kâğıt üstünde farklı zamanlarda not edilen sözcüklerden oluşmuştur bu şiirler.
Şiirin okur içinde bile elitleşmesinde eleştirdiğim anlayışların suçu yok mudur? Biraz düşünelim!
Kuzey Yıldızı, bildiğiniz gibi, insanların umutsuzluklarında gökyüzünde onları hep aynı yerde bekledi. Yıldız ışığının bize düşündürdüklerini paylaşmak için çıktık yola. Sorumluyduk dostlara ve düşünmedik ne olurdu hava bulutlu olsa… [ocak 2001]
Bir kış gecesiydi ya hatırlamıyorum hava nasıldı. Ben nadiren yaptığım üzere gece yarısından sonra uyanıktım ve kader işte, tam o vakit, bize yollarımızı birleştirmemizi salık vermeye karar verdi. Ben gördüydüm ya yıldızlardan gelip yüreklerimizdeki pıhtıyı alıp götüren beyaz kanatlıyı, güvenemezdim henüz tanımadığım birine, söyleyemedim ona. Bir gece sivrisinek vızıltılarının altındaki Çukurova’ya uzanıp tertemiz gökyüzünü seyrederek anlattım onları göğün gizli iblisine.
Kuzey Yıldızı bize gökten üçüncü kez göz kırptığında o, çoktan Zeus’un ona bir doğum gününde aldığı sulu boyalarla gökteki yıldızları boyamıştı. Ben suç ortağıydım, ona gereken doğru fırçayı bulduğum için. Denizin gardiyanı onun rengini bozduğumuz için peşimizdeydi. Hangi yıldızın ışığına sığınsak, açıkta kalıyorduk.
Hani Kurbağa ile Boğa hikâyesinde, kurbağanın boğa kadar olacağım derken, göz göre göre çatlaması vardır ya; işte yıldızlar da aynen o şekil, gök kuşağının renklerine parçalandılar ve sırf bizi yargılamak için geriye toplaştılar. Dünyada asla adil olamayacak bir mahkeme vardıysa, o da buydu. Onun kalbini çıkardılar ceza olarak, benim de umutlarımı çaldılar.
Mahkeme çıkışı dört yöne giden yollar vardı önümüzde. Biz ‘şimal rüzgârıdır’ oradan esen diye, kuzeye gidenini seçtik. Bu umuda atılan ilk adım değildi ve hiçbir adımın adı ‘son adım’ olmayacaktı…
O, sulu boyaları aldığı için Zeus’a kızmaya başladı. Sonra kumdan kaleler yapamadığı için çakıltaşlarına… Hayatındaki insanları, belediye otobüsünün her durakta indirdiği yolcular gibi indiriyordu hayatından.
Sonra ben dağlara çıktım ve orada şunları yazdım:
Ayrılıklar acıdır
Ve garlarda olur
Seni sevmek
Balkanda (ç)ölmenin ko(r)kusudur
Sonra ben şimale kendimi kaptırmışken, farkına varmadan, yıldızları kaybettim. Ama yönümü bulmakta pek zorlandığım söylenemez. Çünkü doğru yönü gösteren Kuzey Yıldızı’ydı.
O ise yıldızların gerçek birer renklerinin olmadığını çok geç anlamıştı. Yıldızların herhangi birinin, diğerlerinden farkı olmadığını anlaması için ne kadar süre geçeceğini düşünmek bile istemiyorum…
Sonuçta o Kuzey Yıldızı’nın sahiplerinden biri…
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: ulaş nikbay
genel yayın yönetmeni: vedat kamer
editör: özgür macit
yayın kurulu: emrah altınok, özgür macit, ulaş nikbay, vedat kamer, zafer yalçınpınar
düzelti: akın demirci
“Önümde uzayıp giden, geçmişimdir. Kendimi ona farklı gözlerle bakar kılmalıyım, dünyayı ona farklı gözlerle bakar kılmalıyım, Tanrı’yı ona farklı gözlerle bakar kılmalıyım. Onu görmezlikten gelerek yapamam bunu, ya da küçümseyerek, ya da yücelterek, ya da yadsıyarak. Onu yaşamamın, kişiliğimin geçirdiği evrimin kaçınılmaz bir parçası olarak kabullenmekle tam yapılabilir bu ancak: acısını çektiğim her şeyi onaylamamla.” - Oscar Wilde
Kasvetli bir yağmur havası akşamın içine yerleşmiş, her dakika karanlığı daha yüksek sesle çağırıyor. Apartmanlarda her an başka bir odanın ışığı açılıyor, ben ışığımı açamıyorum: kendimi bahara belli etmemeliyim.
Hüzün hâlâ duvarları yokluyor insanların her –umut verme– çabasında. Kendime yol açmak için attığım ürkek adımlar seni arıyor, imgelerim peşimde.
Gece hatıralarımı bir demet gibi sundu önüme. Aynı geçmiş korkularını farklı odalarda tutuyorduk. Yitirdiklerimin huzuru var sende. Sanırım çarşambanın bir ayrıntısı olarak kalacak bu huzur ikimiz arasında. Oysa ben bunu sessizlikte aramıştım.
Sen uyandığında yüzünde ufak bir iz vardı. İsim koyamadım ona o anda. Hangi rüyayı görmüştün acaba? İçimden Aksaray Express Café’nin balkonunda –ayaklarını ileri geri sallayarak yaşlı bir adamın yüzüne bakan– bir prenses görmüş olabileceğini düşündüm şimdi. Bu rüyayı sen bana dokuz mart tarihli bir mektupta yazmıştın.
Mektuplar… Cevaplanmayanlar geliyor aklıma hemen: yüreğime atılmış çizgilerdi her biri. Sayamıyorum artık. Sen mektuplarıma cevap yazardın. Senin zaten defterlerin vardı adsız, ufacık, renkli. Şu anki turuncu. Sayfa kırk altı, kırk yedi: tanışmadan önceydi. Doğru ya, biz geç tanışmıştık. Ama ben senden öğrendim daha az sözle sevdiğimi söylemeyi:
“Sayın Yazar, çok seviyorum sizi. İçimden geldi, söyleyeyim dedim. Rahatsız ettiysem kusuruma bakmayın, gençliğime verin. İyi günler…”
Aralıktı. Buluşup sıcak çikolata içtiğimiz o yerde, seni beklerken, sana, mektup yazıyordum. Usulca yanıma gelip kâğıdı önümden çekmiştin. Hızlıca okuyup gülümsemiştin bana. Sonra bir acı öpücük kondurmuştun çatlamış dudaklarıma. Özlem, tanımlamak istemediğim bir duyguydu. Elimden geleni yaptığıma inandığım o anda kalkıp gittim, anlamıyorum…
The dead swans lay in the stagnant pool
They lay, they rotted, they turned around occasionally
Bits of flesh dropped off them from time to time
and sank into the pool’s mire
they also smelt a great deal
Paula Nancy Millstone Jennings
O kahrolası dediğim Kuğulu Park’ın, en kahredici özelliği hiç kuşkusuz, güzelim ördeklerine rağmen adını aptal kuğulardan alıyor oluşudur. Oraya gidersiniz bir sonbahar gününde, mutlaka kızını belinden tutan, kuğulara kâğıt helva yediren bir adam görürsünüz. İşte o adamdan nefret ederim aslında ben. Benim olmayan her şeye sahiptir. Mutlu bir aile, farkına varılmadan yaşanılan (harcanan?) bir yaşam. Oysa ben ne yaparım, ben ellerimi kollarımda kavuşturur, arkalarındaki banka oturur, varoluşumun her saniyesini hissederek kahrolur, o herife küfrederim. Eda o parka gelmez. Orada olacağımı bildiğinden gelmez, o zaten kuğuları sever daha çok, ördekler sıradandır. Ördekler benim her şeyimdir. O adam da zaten ördekleri değil, kuğuları besler. Kuğular…
Bir keresinde çok iğrenç bir rüya, bir karabasan görmüştüm, iskeletimsi kuğular dört bir yanımı sarmışlardı, hantalca üstüme geliyorlardı, beni yiyorlardı. Bağırarak uyanmıştım, Eda bana bakmıştı; Eda’nın yeşil gözleri vardır, o kadar güzel değillerdir ama benim için özeldirler işte, onları da hep bulanık hatırlarım, hipermetrobum, yakını iyi seçemem ama iki yeşil kondururum bazen düşlerime, onlarla üstümü örter, öyle uyurum. Eda işte o gece bana o yeşil gözlerle bakmıştı, korkmuştu, benim için korkmuştu ama nedense bir türlü bana sarılmamıştı, öylece kalakalmıştım, kalkıp bir bardak su getirmişti, bir şey demeden de yatıp uyumaya devam etmişti. Niye o gece bana sarılmamıştın ki Eda? Ertesi sabah sordum bunu, hiçbir şeyi hatırlamadı. Anlattım da, ancak ondan sonra sarıldı ama artık neye yarar ki… Yalnız bir adam yalnız başına uyanmalıdır, buna da alışmalıdır.
—diye başladık söze—
bin yılların ışığını gören çocuk
fincan fincan açtı gözlerini
gönül penceresinin önünde
– büyülenmiş – dediler
sonra
aynasını yaratmaya koyuldu
anadilinin mayasından
ateşten gagasıyla
çıt
çıt
çıt
çıt…
renkten renge giren sözcükler seçildi
kanatlandı dizeleri
bulutları aşan sesiyle
arındı işte fânilikten bu sabah
“şair oldu”
bir anıt insan doğdu
şimdi kozasını zorlayan
bilinmeyenin peşine düştü de gidiyor heyy
açtım yüreğimi
sayfa sayfa yollarına
okuyor
musun?
Mevsimlerden güneşti. Bize sıcaklığı anlatan da, toprak anayı mutlu kılan da oydu. Sonra akarsuların sürükleyip götürdüğü topraktan yoksun kayalıkları –benim ağaçsız, ot bitmez dağlarımın, küçükken ata, kapıya, edinemediğim oyuncaklara benzettiğim kayalıklarını– yaktı, kavurdu. Kayalıkları diplerinden sessiz sakin akan sular doyururdu. Dağlardan beslenip hindin denizine giden suların adına ‘tohma’ denirdi. Dağlar bağırlarını yakan sıcağa bakmaksızın, başları yıldızlara en yakın varlıklar oldukları için övünürlerdi.
Oranın elleri kışın yufka, yazın bulgur kokan kadınları vardı. Ayakları nasırlı, derileri yanmış ve toz bürümüş, yüzleri kara, başlarında yazmalarıyla yazın çalışan, kışın çalışan ve hep çalışan kadınlar… Sırtlarına bağladıkları çıkınlara bebelerini katıp, buğday tarlalarında ve kayısı bahçelerinde çalışan… Şalvarları kendilerinden eski ve temiz esvapları bayramdan bayrama, düğünden düğüne çıkan… Toprağın tadı dillerine, kokusu ciğerlerine, ateşi alınlarına işlemiş…
O kadınlar sabahları güneş uyanmadan uyanırlar ve akşamları gece uyumadan uyumazlardı. Toprakla en az kendileri kadar haşır neşir olan erkekleriyle ve sayısı çoğu zaman unutulan çocuklarıyla aynı evlerde, o saman, balçık karışımı harç ve odundan evlerde yaşarlardı.
Ben onlardan yalnız bir tanesini tanıdım. Evinden ayrılmazdı. Ayrılınca da yerini yadırgayan çiçekler gibi soluverirdi. Kendi diliyle konuşur, toprağı anlatırdı. Hayatın kendisinden alıp götürdüğü umutlardan yoksundu. En az üzümden başka meyvenin yetişmediği dağların bereketten yoksun olduğu kadar…
Yazın kavuran sıcağında gündüz, güneş demeden oturur, sacın başında yufkasını açar, sonra bulgurdan bir yemek pişirir, dedemin gelmesini beklerdi. Bir gün dedem gelmedi. O, ilk defa ağladı.
Mevsim yazdı ve o, diğerleri gibi, boğazından bulgurdan gayri yemek geçti mi rahat edemezdi. Çünkü yaz vakti güneş başakları sarartır, buğdaydan tohum, tohumdan bulgur, bulgurdan ekmek yapmasını köylü bilirdi.
Sonra gece inerdi. Yaz olsa da karanlık demek soğuk demekti. Dağlarda mum alevinde başlayan gece, mumun bitmesiyle sona ererdi ve bir mum alevinin sapsarı sesini kimse karanlıktan daha iyi anlatamazdı.
Tereddütle girdiğim mahalle bakkalından utana sıkıla bir paket sigara, bir kutu da kibrit istedim. Verdiğim paradan utanarak, yaptığım işten tiksinerek istediklerimi bakkalın elinden aldım ve gocuğumun iç cebine yerleştirdim. Kendimi bakkaldan dışarı attım. Yüzüm kızarmıştı, yaptığım işten çoktan pişman olmuştum. Keskin dönemeçleri olmayan yolu geçtim, Feneryolu’nda bulunan demiryoluna kadar geldim. Yine ve ısrarla, diğer insanların kullandığı alt geçit yerine, tüm yasakları hiçe sayarak ve içimdeki asi insana uyarak demiryolunun üzerinden karşıya geçmeye karar verdim.
Bir trenin hızla gelip boynumu koparacağına dair anlamsız korkumu yenemeyerek, kulağımı raylara dayayıp yakınlarda bir trenin olup olmadığını sorguladım. Tam ben kafamı kaldırıp adımımı atmaya hazırlanırken karşı taraftan gelen trenin sesiyle korkulukların öte tarafına atladığımı ve bunu bir daha yapmayacağıma dair yemin üstüne yemin edişimi unutamam.
Aslına bakılırsa, bilinçaltımda, trenlerin bana korkunç görünen yüzü, sevecen görünen yönünden eziktir. Küçüklüğümde terör kokan Bingöl Dağları’nı aştığımız trenler, bana safra kusturan ve Bitlis tütününün kokusuna mahpus otobüslerden daha çekici gelmiştir. Sevdalı olduğum dağların sarp kayalıklarını yararak, Fırat ve Dicle’nin engin sularının köpüklerini okşayarak, demirin ince ve keskin sesini duyarak yaşadığımız ve kaçıncı mevki olduğuna aklım ermeyecek kadar küçük olduğum zamanlarda benim tıngır mıngır beşiğim olan trenler…
Bu şehre geldiğimden beri, ne zaman olursa olsun, nereden binersem bineyim, bir yığın işçinin ter kokusunu duyduğum, mavi, kirli mavi trenler…
Trenlerle ve trenlerde olan yüzlerce anımı, lüks kokan ve hemen ötesinde aç insanların yaşadığından habersiz, sıcak evlerinde kendileri gibi şişman, yiyip içip sıçmaktan başka işi olmayan kedilerini ve köpeklerini ve kuşlarını ve bütün hayvanlarını besleyen insanların yaşadığı sokaklara terk edip, Kalamış’taki sayısız yatın olduğu marinayı gören sokağa vardım. Evlerin bahçelerinde güzel kokan ağaçlar vardı. Denizin sonsuz enginliğini gördüğüm an bu kokuların, araba seslerinin ve havanın soğukluğunun beynimde yarattığı uyarılar son buldu. Beynim, kalbim, tüm organlarım denizi, maviyi izlemeye, onu hissetmeye başladı.
Sahile indim. Gidip, ıslak olmasına, soğuk olmasına aldırış etmeden kayalıklara oturdum. Batıdan soğuk bir rüzgâr esiyordu. Benim gibi birini rahatlıkla uçurabileceğini düşündüğüm için, yanımda rüzgârkıran’ın olmasını diledim. Hem o olsaydı, bana sigara da içirmezdi.
Sırtımı batıya döndüm ve kibriti çakıp sigarayı yaktım. Ben, sigaram ve rüzgârkıran denizin seyrine daldık.
Yazdan kalma bir eylüldü. Babaannemi düşündüm. O denizi hiç görmemişti. Kendi dağlarında yaşamıştı; oralarda bu mevsim, sarı, kahverengi ve yeşil olurdu. Burada mavi ve kırmızıydı oysa.
Ve tam bu mevsimde O, beni, babamı ve temelini tırnaklarıyla kazıp çamurunu kanıyla kardığı evini bırakıp gitti. Babam yas etti. Sakal bıraktı.
Rüzgârkıran fısıldadı: “Gözyaşlarını sakla dostum, bülbüller ağlamazlar.”
Ayrılık üzerimize olsun.
İkindi ezanının okunduğu vakitti. Güneşin çaresiz çabalarını hiçe sayıp, içimi ısıtmayı sigaramdan umarak sanki insan kadar ufacık, sanki insan kadar kocaman bir şehirdeki ufak bir tarladan geçiyordum. Yazın sütleğenlerle kaplanacak bu tarla, henüz yağan yağmurun etkisiyle ıslak, güneşin yansımasıyla ışıl ışıldı: ‘Ben bereketin toprağıyım’ dercesine mutluydu. Eğilip kulak vermek, toprağın sesini dinlemek istedim, umutsuzca bakındım, yer çamurluydu. Yapamadım.
Toprağa doğuştan sevdalı, toprağa beşikten sözlüydüm. Bir gün gelecek, kendime dönecek, sonsuz huzura toprakta varacaktım. Mezarımın üstüne gelip basan bir köpek tarafından rahatsız edildiğimde bunun ayırdına varacaktım.
Ben on sekiz yaşımdaydım ama ruhum kaç yaşındaydı onu bilmiyorum. Çelimsizdim, bileklerim bir kuşun kanadı kadar zayıf, vücudum memleketin dağları kadar bakımsızdı. Rengim güneşten değil, doğuştan esmerdi. Toprak işine değmeyen ellerim ve ayaklarım, ayaklarına pabuç değmeyen atalarımdan daha nasırlı, sakallarım ot bitmez dağlardaki ağaçlar kadar seyrekti.
“etek sarı, sen etekten sarısın / kurban olam Beydağı’nın karısın” türküsünü anımsadım. Bu kayısı kenti, bir kadının eteklerine yapışmış çocuk misali Beydağı’nın eteklerine yerleşmişti. Buranın saz misali yaşayan, rüzgâr ne yöne esse o yöne yatan insanları vardı. Tüm Anadolu insanları gibi onlar da en insancıl yetilerinden, düşünmekten alıkonulmuş, daha beşiklerine girmeden köle olmayı, analarının sütünü emmeden yalnız söyleneni yapmayı öğrenmişlerdi.
Bizi insan kılan neydi, diye düşündüm. Kentleri, kentlerin getirdiklerini sevmiyordum: gürültüyü, lüks yaşamı, bütün insanların içinde olan tanınma duygusunu… Kim bilir ne güzel olurdu hâlâ mağara ve kovuklarda yaşadıklarından bahsedilen insanlar gibi yaşasaydık. Belki o zaman, televizyonlarda, konuşmalarda ve tartışmalarda sürekli övünülen , ulaştığımız medeniyet seviyesi olmaz, belki o zaman yağmurdan sonraki toprakta bulunan solucanlar kadar mutlu olurduk.
Hayvanlar… Bize bağlı olmadan ve bizimki gibi bir uygarlık seviyesine gereksinim duymadan yaşayabiliyorlardı. Hayvan olmanın kazandırdıklarını ve insan olmanın götürdüklerini düşündüm.
Tarladan uzaklaşmak istiyordum, toprakla konuşmaya gidecektim. Toprağın gerçekten canlı olduğunu düşündüğüm bir tek yer vardı. Belki de orası medeniyetin getirdikleri arasında sevdiğim tek yerdi: mezarlık…
Tarlanın çürümüş kapısının üzerinden üstümü kirletmemeye çalışarak atladım. Deremsi bir patikadan geçerek inşaatların olduğu yere geldim. İnşaatlara girmekten küçüklüğümden beri korkardım. İnşaatta kimin olacağı belli olmazdı: sarhoşu, hırsızı, tinercisi… Yaşadığım hayatı ve yaşadığım hayatın onlara yaşattıklarını düşündüm. Kendimden bir kez daha tiksindim.
Ölmek demek belki de arınmak demekti. O hâlde mezarlık temiz olanların yeri olmalıydı. Acaba insan ölünce mi temizlenirdi? Temizlenmek istediğimde mezarlığa giderdim. Orada kirli ölen fakat şu anda temiz olan insanların etlerinden beslenen ağaçlar vardı. Bu ağaçların temizlediği hava ciğerlerine işler, her seferinde ciğerimde temizlenen kan kalbimdeki pıhtıyı yok ederdi.
Mezarlığın yeni yapılmış kapısından girdim. Tam ortadan bir ark geçiyordu. Arkın bitişiğinde bir çeşme vardı. Sırtında kamburunu taşıyan korkak görünümlü bir ihtiyar, çeşmenin başında duruyor, kovasının dolmasını bekliyordu. Kova suyla dolduktan sonra, götürüp bir mezarın üstüne döktü. Acaba ölüler de susar mıydı?
Arkın yanındaki yolu terk edip babaannemin mezarını aramaya başladım. Kıble sanki her seferinde farklı bir yerdeymiş gibi, mezarların kimi o yana, kimi bu yana dönmüştü. Bakımsız mezarlara basmamaya çalışarak ilerledim.
Mezarı bulamadım. Mezarlardan birinin başında oturan yaşlı bir adam gördüm. Yanına gidip çömeldim. Adamın elinde siyah bir poşet vardı, poşetin içinde kaçak tütün. Dudaklarının üzerine uzayan beyaz bıyıklarının bir kısmı aşınmıştı. Aşınmayan kısım ise sigara içmekten sapsarı olmuştu.
– Kimin var amca mezarlıkta? diye sordum.
– Oğlum, dedi, yirmi yaşındaydı, öldü, getirdiler şu kapının yanına gömdüler.
Sesi ölüm haberi kadar sıskaydı. Pek iyi anlayamadım. Gece inmişti. Dağlardan usul bir rüzgâr inip adamın elindeki sigaranın ateşini harladı. Geceyi bembeyaz bir çarşaf bürüdü. Sonra çarşaf kanlandı, bir genç kızın bozulan bekâretiyle.
Bu siyah – beyaz bir hikâyeydi.
Mevsimin bahar olduğuna dair şarkılar çalıyor radyolar. Bahar olduğunu haber veriyor gazete kağıdı takvimler.
Memlekette baharın nasıl geldiğini çoktan unuttum. Ama, İstanbul’da, Kadıköy’de bahar rengârenk çiçeklerle, baştan aşağı kırmızı ağaçlarla ve maviye kesmiş denizle gelir.
Ve bu şehirde her kalbe bir ağaç düşer. Kışın yapraklarını döküp çırılçıplak kalan ve bahar gelince yeniden doğan bir ağaç. Her kuşun saklandığı yerden, o kuş kadar güzel bir çiçek verir ağaçlar. Bu yüzdendir ki dünyanın en güzel çiçeği kayısı çiçeğidir.
Ve memleketten çiçek kokuları çarpar burnuma. Sonra islime girer kayısılar. Kükürdün acı tadı genzime işler. Dedem ile babaannem canlanır gözümün önünde. İslim yemiş kayısı gibi sarı benizleri, buruşuk ve titrek elleri vardır.
Babaannem bana falımın doğru çıkması için, sevdiğime en çok benzeyen papatyayı seçmemi söyler. Ne zaman boynunu bükmüş ağlayan bir papatya görsem, bu söz aklıma gelir hemen.
Ve tanrı tarafından sevgi ilham olur yüreklerimize. İşte yine çil yavruları gibi dağılıyoruz. Hâlâ anlayamadık: Şarap mıydı acı olan, yoksa biz miydik? Önemsizdi. Yine de bulutların hareketi ve yıldızlar bizim elimizde oldukça, mutluluk yağmasına izin vereceğiz her bahar.
Babaannemin varlığından yoksun bir dünyada da mutlu olabiliyoruz artık. Ve pilli radyosunda sesini duyduğu fakat hiç göremediği adam ona yalnız ağlamaklı olduğu zaman hikâyeler yazmasını tembih ediyordu.
Babaannem okumayı, yazmayı hiç öğrenememişti. Bense yepyeni hikâyeler yaratabilirdim.
Sadık Güneş, Düşünen Siyaset Dergisi’nde yayımlanan “Kamusal Ağlamalar Hakkında Aydın Spekülasyonları” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Entellektüel çevrelerin arabesk müzik konusundaki tepkilerinin poptaki yozlaşma ve bayağılaşma karşısında suskunluğa dönüşmesi örtük bir kabulün tezahürü değilse nedir? Rafet El Roman, Yıldız Tilbe, Yeşim Salkım, Sezen Aksu, Kayahan, Ajda Pekkan, Kenan Doğulu, Tarkan, İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay, Ceylan, Emrah isimlerini peşpeşe sıraladığımızda kulağımızı tırmalayan bir şey var mı? Hepsi de artık aynı dünyanın insanları, aynı endüstrinin çarkları, birer marka ve imaj değil mi? Hepsinin de yaptığı iş aynı ekranlardan benzer duygulanımlar ve amneziler oluşturmuyor mu? Madem öyle bazılarını ikinci sınıf ilan etmek hangi meselemizi çözecek? Popüler kültür kavramı ekseninde baktığımızda biçimsel farkların öneminin azaldığını ve kültürü oluşturan değerlerin –alanları ne kadar farklı olursa olsun– birlikte harmanlandığını görüyoruz.”1
Alıntıda bahsedilen harmanlanmaya, şiir kasetleri ve şiir klipleri ile oluşan “popüler şiir” türünün de dahil olduğunu görüyoruz. Şiir kitabı raflarında şarkıcı ve hatta mankenlerin şiir kitaplarına rastlar olduk. Kasetçilerde şiir kasetlerinin sergilendiği özel bölümler açılmaya başlandı. İbrahim Sadri bir pop şarkıcısı kadar önemli satış rakamlarına ulaşınca artık iş çığrından çıktı. Ben bu yazıda bu önemli eserlerden alıntılar yapmayı uygun gördüm:
Elma şekeri mi sandın aşkı,
Ne şiirin şiir, ne şarkın şarkı.
Hele bir kırılsın, hele bir kırılsın feleğin çarkı,
İşte ben o zaman görürüm seni.
Ahmet Selçuk İlkan
Güzelsin, Şirinsin, Hemde Şahanesin.
Çektiğim Çileme Tek Bahanesin.
Melek mi? Şeytan mı? Bilmem ki Nesin?
Tuzaktan Tuzağa Atsanda Olur.
Ben Seni Seviyorum Ya
Sen Beni Sevmesen de Olur.
İbrahim Erkal
Senin sevdiğin herşeyi seviyorum
Türkülerini memleketinin
Feneri ve kara kartalı senin için
Davamızı ve şiiri sende seviyorum
Şebnem Kısaparmak
Burada keselim. Ne de olsa sayıları çok daha fazla ve artmaya devam edecek. Geçen gün adını hatırlamadığım bir mankenin şiir kitabına rastladım. Az önce yeni bir şiir klibi yayına girdi. Şiir kaseti hazırlıkları yaptığını söyleyen bir şarkıcı röportaja başladı. BBG 09 Umut şiirlerini okuyor.
Berfin Bahar Dergisi arka kapak içine A. Selçuk İlkan’ın şiir kasetinin reklamını almış. Maddi zorunluluktan yayımlandığını düşündüğüm bu reklamı içine sindiremeyen dergi, cevabını 43. sayfada E. Açıyba imzalı bir şiirle vermiş. İki dizesi dikkatimi çekti. Bu dizelerle bitirelim:
“Ulen!.. bi’ Ahmet Selçuk İlkan şiiri, yazamadım be kard’şim!..
Ulen!.. ne bi’ klibin oluceeek, ne de bi’ kapak resmin: Zurna!”2
Kuzey Yıldızı: Edebiyat dergileri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Tekin Gönenç: Edebiyat dergileri son zamanlarda oldukça çoğaldı ve iyi ki de çoğaldı. Yeni dergiler aracılığıyla, amatör yazarlara ve yolun başında olan gençlere olanaklar yaratılmış oldu. Herhangi bir nedenle hakkını alamamış, belirli dergilerde yayınlanması gerekirken yayınlanmamış eserlere ve bu eserlerin yazarlarına yararları açısından, edebiyat dergilerinin çoğalmasının çok önemli bir girişim olduğunu söyleyebilirim. Bu tip yayınlarda süreklilik çok önemlidir. Ülkemiz koşullarında zor olmasına karşın dergiciliğe başlarken, derginin sürekliliğine inanmak ve devamlılığı ilke edinmek gerekiyor. Bu olmayacak bir şey değildir. Türkiye’de hep süregelen, özellikle şiir ortamında kendini gösteren bir durum da şudur: dergiler yayın hayatına başlarken bir bildirge yayınlarlar. Bu bildirgede derginin hangi amaçla yola çıktığından ve hâlen nasıl bir poetika izleyeceklerinden söz ederler. Fakat zamanla dergiyi yönetenler bazı nedenler yüzünden bildirgenin dışında kalabiliyorlar. Derginin bildirgesinde sözünü ettiği poetikanın sık sık dışına çıkması, derginin kimliğinden ödün vermektir diye düşünüyorum.
KY: İnsan faktörü işin içine girdiğinde, çeşitlilik ortaya çıkıyor, herkesin poetik anlayışı aynı çerçevede olmuyor.
TG: Ben şu açıdan düşünüyorum, eğer bir bildirge yayınlıyorsanız ve belirli bir şekilde varolacağız diye söylemlerde bulunuyorsanız, bahsettiğiniz şekilde olmanız gerekir. Okuyucular ve edebiyat çevreleri sizden bunu bekler. Bu sorumluluk isteyen bir şeydir. Eğer bildirge yayınlamadan dergi çıkarıyorsanız, ki benim tercihim budur, belli sınırlara sadık kalmak zorunda değilsiniz.
KY: Şiir anlayışımız ve bakış açılarımız değiştiği, geliştiği için bunun mümkün olmadığını söyleyebilir miyiz?
TG: Hiçbir oluşum tek başına değildir, genel oluşumun bir yansımasıdır. Sanatta değişim kaçınılmazdır ve o değişime ayak uydurmak bir yerde sanatçının görevidir. Örneğin bugün internet dünyasına giriyoruz; dün yoktu, ama bugün var. Dünkü şairler internet ve benzeri yenilikler olmadığı için onlardan söz etmiyorlardı. Günümüzde bu yenilikler neden şiirde yansımasını bulmasın? “Değişmeyen tek şey değişimdir.” söylemi her zaman için geçerliliğini koruyacaktır. Bir şeye illaki sadık kalmak, varolan değişime direnmek anlamsız diye düşünüyorum.
KY: Edebiyat dergilerindeki bu artış kalitenin düştüğüne dair bir kaygıyı gündeme getirdi.
TG: Bence bu konuları fazla önemsememek lâzım. Dergilerin ulaşacağı bir hedef ve tutturduğu bir yol varsa, sağdan soldan gelen laflara pek kulak asılmamalı diye düşünüyorum. Biraz önce söylediğimi yineliyorum: Bir bildirgeyle çıkmanın birtakım riskleri vardır. Oysa sanatta esneklik gereklidir. Benim görüşüme göre sınırlar koymak pek doğru değil. Eskiden de böyleydi. Örneğin Garip akımı… Eskiyi dışlayan Garip şairleri, Tanzimat döneminden beri süre gelen eski şiir anlayışına tamamen başka bir şekilde yaklaşıyorlar. Eskiyi reddediyorlar ve yeni bir akım başlıyor. Arkasından fazlaca etkisi olmayan Mavi akımından sonra İkinci Yeni çıkıyor ortaya. Bunların içinde somut bildirgesi olan tek akım Gariptir. Orhan Veli ve arkadaşları tarafından hece vezni ve imge dışlanmıştır. Mavi Dergisi, Ankara’da çıkan bir akımın temsilcisidir. Türkiye’de yeni şiir akımları, bir rastlantı mıdır nedir, Ankara’da oluşmuştur. Mavi, İkinci Yeni akımlarının birebir bildirgeleri olmamıştır, ama ciddi eleştirileri vardır. Bu akımların bildirgesi olmamasına karşın yenileşme için açtıkları kapılar ortadadır. Sizin de bir bildirgeniz yok. Ben Kuzey Yıldızı’nı son dönem şiirlerinin ağırlıklı olduğu bir dergi olarak görüyorum, son dönem derken de seksen sonrası yazılmaya başlanan şiirleri kastediyorum.
KY: Şu an şiire olan ilgi arttı. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?
TG: Şiir ortamı eskisinden daha iyi. Eskiden beri bazı kopukluklar vardı. Okurla şair arasındaki kopukluklar yavaş yavaş azalmaya başladı. Bu durum gençlerin çabasıyla oluşuyor, üstelik gençler iyi şiirler de üretiyorlar. İyi şiirler üretilmediği, şiirde imge yoğunluğunun arttığı ve bu yoğunluğun okurla şairi birbirinden uzaklaştırdığını savunanlar da var. Hatta bazı okurlar şiirin aşırı soyuta, karanlığa ve anlamsızlığa yöneldiğini, imge salatası hâline geldiğini düşünüyor. Ben ise, her dönemde olduğu gibi değişik yapıdaki şiirlerin bir arada olduğunu düşünüyorum. Birtakım dengeler sağlanıyor gibi. Yeni arayışlar var ve bu yeni arayışların olması gerekir. Fakat bazı şeylerin eksik olduğunu da söylemek gerek. Bazı şairlerin eskiyle bağını tamamen kopardığını görüyorum. Eskiler tadında yazılsın anlamında söylemiyorum. Çünkü eskiler dönemini tamamlamıştır. Fakat her dönemde eskiler yeniyi doğurmuştur. Yeni şiirler eski şiirlerden yararlanacağı öğeleri almıştır ve daha başka bir şiire doğru yönelmiştir, zincirin halkaları gibidir. Aruz vezni, iç ritmi ve iç müziği getirmiştir. Hececilerde ise kalıp ve disiplin vardır. Disiplinin ve iç sesin bugünün şiirine taşınabilmesi, şairin bu öğelerden birtakım kazanımlar sağlaması çok doğaldır. Bütün sanat dalları için düşündüğümüzde donanımlı olmanın hiçbir şey kaybettirmediğini, aksine kazandırdığını görüyoruz. Ama gününü tamamlamış şiir akımlarının bugünün şiirine hâkim olması diye bir şey söz konusu olamaz. Mevlâna’nın dediği gibi: “Dün dünde kaldı cancağızım, yeni şeyler söylemek lâzım.” Herşeyi bilmeliyiz ama kendi şiirimizi kendimiz oluşturmalıyız diye düşünüyorum.
KY: Yeni oluşumlarda, şiirin içindeki imgelerin, okura duyumsatmak istenenden ve kendi bütünlüğünden uzaklaştığını görüyoruz. Sizce bunun sebebi nedir?
TG: Eğer imge, şair tarafından şiirin başat öğelerinden biri diye kabul ediliyorsa, farklı bir önem kazanıyor. Bazıları benim her dizem değişik imgelerden oluşsun diye düşünüyor ve şiirin kendi ayaklarının üzerinde durup durmadığını önemsemiyor. İmge önemli ama özgün, dengeli ve dozunda olmalı. İmgesiz şiir düşünülemez; fakat şiiri tamamen birbirinden kopuk imgeye boğarsanız şiir kendini kaybeder. Tamamen havalarda uçuşan imgelerle bir yere varılabileceğini düşünemiyorum.
KY: Şiirin içindeki öğelerden bahsettik, biraz da dışındaki öğelerden bahsedelim. Şiir etken mi, yoksa edilgen mi olmalıdır? Yüksek sesli mi olmalıdır?
TG: Şiir, yüksek sesli veya alçak sesli olabilir ama mutlaka bir şey anlatıyor olmamalı bence. Demek istediğim şiirin bire bir öykü anlatır gibi bir şeyler anlatmamasıdır. Şiir, okuyucusuna birtakım ipuçları verebilir ama tamamen kendini açığa vurmaz.
KY: Bu okuyucunun hayal gücüne ket vurmak gibi bir şey değil mi?
TG: Şair okuyucuya şiiri taşırken okuyucuyu programlamamalıdır. “Ben okura şunu göndermeliyim.” dememelidir. Okur okuduğu şiiri kafasının içerisinde yeniden oluşturmalı, yeniden yazmalı.
KY: Şiirde bireysellik hakkında ne düşünüyorsunuz?
TG: Örneğin şiirde kendinizden söz ediyorsunuz. Ama toplumda yaşıyorsunuz ve toplumun bir parçası olarak birtakım etkileşimler altındasınız. Acılarınız, sevinçleriniz var. Aşklarınız, terk etmeleriniz, terk edilmeleriniz var. Bunları kendiniz olarak anlatsanız bile toplumda sizin gibi olanlar çoktur. Anlattığınız mutlaka size benzeyen birilerine gidiyordur ve o birileri şiiri okuduğu zaman “Keşke ben de böyle söyleyebilseydim, bunu ben yaşamıştım, duyumsamıştım, bu ben’im işte!” diyebilir. Siz kendinizi yazdığınızı düşünürken mutlaka bir başkasını yazıyorsunuzdur.
KY: Bazı genç şairlerin, güzel tınısı olan kelimeleri not edip, yan yana dizerek şiirler yazdıklarını biliyoruz. Bu konu hakkında neler söyleyebiliriz?
TG: Ben bu şairleri ‘şiir mühendisleri’ olarak tanımlıyorum. Montaj şairleridir bunlar. Bunların dışında bazı şairler vardır ki, esinlenmeyi masa başında çalışarak gerçekleştirirler, çok iyi birikimleri vardır, kalıcı eserler üretmişlerdir. Onlara saygım sonsuz. Ama dediğiniz gibi birtakım imgeleri bir yerlerden bulmak ve bunları şiire monte etmek şiirle bağdaşmaz. Belki de imge salatası denmesinin nedeni bu durumdur. İmgeler arasında bir bağ olmalı. Montaj yapıldığı zaman dizeler arasındaki gerçek bağlar kayboluyor. Bu şairlerin şiirleri okuyucuyu bir yerlere götürmüyor. Aksine okuyucuyu şiirden uzaklaştırıyor.
KY: Şiirinizin gelişimi ve hayat hikâyenizden bahseder misiniz?
TG: Ben şanslı bir ailede doğdum. Annem ve babam Atatürk ilke ve devrimlerine gönülden bağlıydılar. Annem 1930’li yıllarda yirmi yaşlarında iken ‘beni istediğiniz yere atayın’ diye dilekçe verdikten sonra Yıldızeli’ne (Sivas) atanmış. Bugün bile zordur 20 - 22 yaşlarında bir genç kızın İstanbul’dan kalkıp da: ‘beni nereye tayin ederseniz edin’ demesi… Öğretmen ve hemşire olarak İstanbul’dan Yıldızeli’ne gidiyor annem ve emekli olana kadar hiç İstanbul’a dönmüyor. Kadınlara yeni harfleri öğretiyor, kitaplar okutuyor, birtakım etkinlikler düzenliyor. Babam anneme “Sen isimsiz kahramanlardansın.” derdi. O da hukuk öğrenciliği sırasında Atatürk’ün ilk Büyük Millet Meclisi’nde H. V. Velidedeoğlu ile birlikte kâtiplik yapmış ve yargıç olarak Yıldızeli’ne atanmış. Orada annemle evlenmişlerdi. Okuma alışkanlığım bu aile ortamında gelişti. İlkokulu Yıldızeli’nde liseyi Sivas Lisesi’nde tamamladıktan sonra üniversiteye başladığımda ulusal gazeteler bana belirli sayfalarda yer verdiler. Gençlik sayfalarını düzenliyordum. Köşe yazıları yazıyordum. Şiir yazmaya o günlerde başladım. Eczacılık Fakültesi’nde öğrenciydim, orada benden başka edebiyata meraklı olan yoktu. Ben de Edebiyat Fakültesi’ndeki çocuklarla arkadaşlık etmeye başladım. O dönemde ikinci fakültede öğrenim görmek mümkündü. Ben de öyle yaptım. Edebiyat fakültesine yazıldım. Eczacılık fakültesinin son sınıfında iken, edebiyat fakültesinin de üçüncü sınıfına gelmiştim, maddi getirisinin fazla olacağı düşüncesiyle eczacılık fakültesini bitirmeyi tercih ettim. Sonra bir burs sınavını kazanarak Amerika’ya gittim. Ann Arbor’da Michigan Üniversitesi’nde psikofarmokoloji eğitimi gördüm. Bu ara bir çok gezi yaptım. Dünyada görmediğim ülke kalmadı gibi. Bunlar benim için kazanımlardı. İnsanları tanıdım, insanların yaşamlarına girdim. Kafamın içerisinde değişik renkler oluştu. Bunların şiirimde yansımaları mutlaka olmuştur. İlk şiirimi üniversiteye yeni başladığım yıllarda yazdım. Son kitabımdaki ilk şiir, yazdığım ilk şiirimdir.
KY: Bizleri bekleyen yeni çalışmalarınız var mı?
TG: Ben, kitaplaşma olgusuna gecikme gözüyle bakmıyorum. Biraz da ince eleyip sık dokuyan bir tarafım var. Özellikle şiirimde kullanacağım bir sözcük tam yerine otursun diye kafamın içinde uzun zaman dönüp durabiliyor. Aylarca hatta yıllarca düşündüğüm oluyor. Bu yüzden fazla acele etmiyorum. Yeni bir kitap oluşuyor. Bir, iki ay içerisinde Varlık Dergisi’nde yayınlanan şiirlerimden bazılarının da bulunduğu bir kitap çıkacak. İlk kitaptaki bir şiirin başlığıdır adı da: Aşk Konuşur Bütün Dilleri. Umarım değişmez.
KY: Yeni teknikler kullandınız mı kitabınızda, dünyaya yeni bir bakış söz konusu mu?
TG: Zaman ve çağ değiştikçe, ben de değişim süreci içindeki yerimi alıyorum. İster istemez ona ayak uyduruyorum. Ama benimsediğim kendime özgü çizgiler şiirime yansımıştır. Aziz Nesin’in genç şairler için söylediği bir sözde doğruluk payı var; “Kendi gecekondularını oluşturmadan saraylara talip oluyorlar.” Ben değişime ayak uydururken bazı ana noktalarda kendim olduğumun farkındayım. Yeni kitabımda iç ses ve biçem açısından fazla bir değişikliğin olmadığını söyleyebilirim.
KY: Genç şairlere önerileriniz nelerdir?
TG: Genç şairlere kendileri olmalarını, özgünlüğü yakalamalarını ve okumaya devam etmelerini öneririm. Şiirin okulu şiir okumaktır ve sonra kendini bulmaktır.
KY: Okuduğunuz, beğendiğiniz şairler kimler? İkinci Yeni akımı hakkında neler düşünüyorsunuz?
TG: Türkçe’yi kullanışı, kıvraklığı ve imge zenginliği nedeniyle Fazıl Hüsnü Dağlarca benim çok sevdiğim şairlerden biridir. Oktay Rifat, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever. Yeni şairler ve yazarlar arasında İkinci Yeniyi benimsemeyenler var, biliyorum. Ama çoğunlukta gözlemlediğim, İkinci Yeninin etkisinden kurtulanların sayısının az olduğudur. İkinci Yeni şairlerinin şiire kattığı renkler hâlâ geçerli. Sorduğunuz soruya cevap verirken, benim bile aklıma gelenlerin içinde bir çoğu İkinci Yeni şairleridir. Söyleşi için gittiğim okullarda şiirin çok içinde olan gençlere soruyorum, aldığım cevaplar yine İkinci Yeniyi oluşturan isimlerdir. Buda İkinci Yeninin göz ardı edilemeyecek kadar şiirimizin içinde olduğunu gösteriyor. Ünlü şairlerimizden birisi Cemal Süreya’nın bir dizesinden yola çıkarak: “Lâleli’den kalkan bir tramvaya binen İkinci Yeniciler dünyaya giderler, Orhan Veli ve arkadaşları ise Sirkeci’de inerler.” benzetmesini yapmıştı.
KY: Teşekkürler.
SUYA BATTIĞINDA NE OLDU GENÇ ADAMA
1
on iki gündür uykusuz o
sonra kuşattı onu su perileri
“gel, dans et bizimle” dediler
sular ülkesinin insanları
denir onlara
dans ediyorlar bizimle birlikte
suyun içinden geldiler onlar
çocuklarıydılar suyun
yumuşak tüyleri vardı tümünün
yakınımıza
suyun bittiği yere geldiler,
yanaştılar bize iyice
sıcacıktı elleri
sisler ülkesinin insanları onlar
sisin ufku kapladığı yerde
dans ettiklerini söylediler tümünün
geldiler
sisin çocuklarıydılar
tenleri
sisin yumuşak dokunuşu gibiydi
yakınımıza
sisin açıldığı yere geldiler
yanaştılar bize iyice
sıcacıktı elleri
dediklerine göre, onlar gelmeden önce
yerden bir boy yüksekteydi ay
ya da yoktu böyle bir şey
dediklerine göre, onlar gelmeden önce
yerden bir boy yüksekteydi güneş
ya da yoktu böyle bir şey
onlar “gel, dans et bizimle” dediler
yine on iki gün uykusuz kaldı o
2
uyandı ve gördü onları
yalnızca o kalmıştı burada
(anımsadı ayağını burktuğunu
dansta)
o ikisi uzaklara gitmişti
gitmişti mısırların büyüdüğü yere
orada oturacaklar artık
gittiler
güzel kabakların büyüdüğü yere
orada yaşıyorlar şimdi
büyük mısırlar
sağlam kökler
büyük saplar var orada
büyük balkabakları
uzun filizler
geniş yapraklar büyüyor uzaklarda
güneşin doğup
hemen battığı yerlerdir oraları
sarı saplıydı balkabakları
büyük karınlıydılar
güçlüydü mısır
tüylü, püsküllüydü
çiçek tozları
ve
çiyler vardı havada
3
geri döndü doğduğu
insanların mutlu yaşadığı yere
kırgındı annesi, ama bağışladı onu hemen
gitti, geyik avladı kardeşiyle
dünyaya kamaşmayan gözlerine…
Umut tüketir zaman,
adının içinde ne varsa,
bire on oynar karanlıkta.
—gözler önceden okumalıdır ışığı—
geceden aydınlığa bir adımda sevgili,
haciz gelir ellerine bir yazarın.
Kanın kokusunda konaklayan,
puslu bir komutandır zaman.
—gözler önceden okumalıdır ışığı—
geceden aydınlığa bir adımda sevgili,
gerçekçiliğin peşindeki bir ressam,
kestiği ayaklarını tuvale çizer.
Geçerken bıraktığımız değerleri,
sinsi sinsi toplayan bir hurdacıdır zaman,
sendekini benim ulaşamayacağıma satar.
—gözler önceden okumalıdır ışığı—
bu geceden aydınlığa bir adım imkânsızdır sevgili;
neyi değiştirir,
aynı yere bırakmış olmamız içimizi…
şu sen
içinde darağaçları büyüten
dayayıp camlara başını
şimdi ağlarsın
bilmez miyim
üstünde ay dolanır gecenin
az sonra sıyrılır çıkar kınından
o vurdumduymaz kent
ve içinde
seni terk eden çocuk
ardarda yangınlar başlar
içinin fırdönen aynalarında
her kareden fırlar bakışları
yumsan gözlerini o
açsan o
siz ki
yaylım ateşinden çıkmış
ne sevdalar yaşadınız
hiç de melez bir aydınlık değildi
bölüştüğünüz
bilinmezlere açılan o anafor
şimdi neden zorluyor sınırlarını
düşgücünün
şu sen
beti benzi kül
uçursan mı pencerelerden
hep ona sakladığın kendini
yoksa
sarsak bir hançerin ucunda
gidip gidip gelsen mi
kendi çıkmaz sokaklarında
“Halka doğruyu söyleme iddiasında olanlar, onlara güncel başarılar sağlayacak küçük hesaplar peşinde koşarlarsa önce halkın karşısında saygınlıklarını yitirirler. Sanatçının vazgeçilmez bir tutkusu saydığım özgürlüğü, böyle küçük çeteler içinde yitirmeyi hiç anlamıyorum.” - Oğuz Atay
1923 yılından bugüne kadar olan dönem kabaca incelendiğinde, Türk romanının konu içeriği ve yazım tekniği açısından iki büyük dönemeç geçirdiğini söyleyebiliriz. Cumhuriyetin ilânıyla yaşanan siyasal, toplumsal ve kültürel değişimin ortaya çıkardığı “köy romanı” bu dönemeçlerden ilki olarak kabul edilmektedir. “Köy romanı” aracılığıyla o döneme kadar sözü edilmemiş olan Anadolu insanının yaşamı, dünya görüşleri, düşünce biçimleri, alışkanlıkları, davranışları, kaygıları ve özlemleri anlatılmıştır. İkinci büyük dönemeç ise toplumda yaşanan siyasal çalkantıların ve kentleşme olgusunun ortaya çıkardığı bunalım, yabancılaşma, aydın insanların yalnızlığı gibi pek çok konunun batılı yazarlar tarafından kullanılan yeni yazım teknikleriyle işlenmesidir. Örneğin “bilinç akışı ve iç konuşmalar” bu tekniklerden biridir. İşte tam bu noktada, anlatım ve biçim açısından bir “ilk” ile karşılaşıyoruz. Oğuz Atay tarafından kaleme alınan “Tutunamayanlar”, Cumhuriyet sonrası Türk roman tarihindeki ikinci dönemecin en önemli, en atılımcı eseri olarak kendini gösteriyor.
”Tutunamayanlar” içeriğiyle ve içeriğini sunuş tarzıyla klâsik roman geleneğine yönelmiş bir başkaldırıdır. Bu durumun en açık göstergesi romanın kurgusunun tektonik olmayan yapısıdır. Sonuca doğru konu-olay tutarlılığı içinde ilerlemek yerine, olayların içerisindeki ayrıntıların üzerine giden, olayların zincirleme örgüsünü sıradan biçimde okuyucuya vermeyen “gel-git” bir yapıya sahiptir. Ayrıntılar ve yüklü açıklamalar çoğu zaman ardışık düzende değildir. Romanda yer alan karakterler salt olayları vurgulamak veya serüven yaşamak için değil, tersine, olaylar kahramanların ruhsal yapısını çözümlemek içindir. “Tutunamayanlar“da ayrıntılar bilinçli olarak ayıklanmamıştır. Çünkü Oğuz Atay’ın roman anlayışındaki ayrıntılar çürük şeyler değildir ve ruh çözümlemeleri için projektör görevini üstlenmişlerdir. Oğuz Atay romanın kurgusunda bütün anlatım olanaklarını denemiş, olay parçacıklarının içindeki her ayrıntıyı okuyucuya titizlikle vermiştir.
1970 TRT roman ödülünü sahiplenen 776 sayfalık “Tutunamayanlar”, Oğuz Atay tarafından karmaşık anlatım teknikleriyle işlenmiş, iç ve dış konuşmalarla donatılmış dört bölüm, yirmi bir alt bölümden oluşuyor. Eserde bu bölümlere ek olarak “Sonun Başlangıcı”, “Yayımcının Notu” ve “Turgut Özben’in Mektubu” isimli üç özel bölüm daha bulunmaktadır. Bu özel bölümlerde romanın iskeleti okuyucuya anlatılmakta, kurgudaki boşluklar doldurulmaktadır. Romanın geri kalanı ise ruh çözümlemeleri ve konuyu desteklemek için gelişen olay parçacıklarının yoğun ayrıntılardır.
”Tutunamayanlar” çok bilindik iki kutup hakkındaki bir çok konudan ve çekişmeden bahseder. Bir tarafta batı kültürüyle rastgele bezenmiş, yerleşik küçük burjuva yaşantısının sıkıcılığı ve sıradanlığı dururken, diğer tarafta sanatçı ruhlu insanların toplum kurallarıyla olan çelişkileri ve iç hesaplaşmaları vardır. Bunun yanı sıra küçük burjuva yaşantısı, ironi içeren deyişler ve zekice benzetmeler aracılığıyla alaya alınmıştır. Oğuz Atay iğneleyici zekâsını ve mühendisliğinden kaynaklanan sistematik düşünce gücünü eserine yansıtmış, böylece hicivle zenginleşmiş uzun cümleleri ve birleşik kelimeleri ustaca kullanmıştır.
Romanda bulunan ilginç anlatım deneylerini incelemeden önce romanın baş karakterlerinden ve kurgusundan bahsetmek yerinde olacak diye düşünmekteyim. “Tutunamayanlar“da iki baş karakter vardır: Selim Işık ve Turgut Özben. Bu karakterler önceki paragrafta bahsettiğim kutuplaşmanın simgeleri sayılabilir. Turgut’un ve Selim’in yanı sıra sonuca ulaşmak için roman boyunca tanımlanan gizli bir karakter daha vardır. Bu gizli karakteri “Tutunamayan İnsan” diye tanımlayabiliriz. Romanın sonunda bulunan, “Türk Tutunamayanlar Ansiklopedisi”, açıklanmak ve anlatılmak istenen “Tutunamayan İnsan” portresinin ulaştığı noktalardan biridir. “Tutunamayan insan” çerçevesi romanın tümünde sunulan ayrıntılarla birlikte, bunalımları, çelişkileri ve olaycıklar karşısındaki düşünceleriyle, yavaş yavaş, bilincimize oturur. Dokuzuncu alt bölümden başlayıp, romanın sonuna kadar giderek artan bir şekilde karşımıza çıkan bir diğer isim de “Olric”tir. Olric, Turgut Özben’in iç benliğidir. Turgut Özben’in burjuva hayatından uzaklaştığı kadar kendi iç benliğine, Olric’e yakınlaştığını görüyoruz.
Turgut Özben, küçük burjuva yaşamının içine gömülmüş genç bir mühendistir. Arkadaşı Selim Işık’ın intiharını bir gazete haberinden öğrenir ve sarsılır. Turgut, Selim’in intiharının sebebini araştırmaya girişir. Öncelikle Selim’in diğer arkadaşlarından Metin ve Esat’la görüşür. Başlangıçta karanlıkta olan Selim’in karakteri bu görüşmeler sonucunda aydınlanmaya başlamıştır. Metin ve Esat’ın arkasından Süleyman Kargı’yı bulur. Süleyman, Selim’in yazdığı 600 mısralık şiiri Turgut’a verir. Bu şiirden ve Süleyman Kargı’nın izlenimlerinden Selim’in duygulu, olumsuz, sabırsız ve yaşantısında cansız olduğu anlaşılmaktadır. Turgut Özben, Selim ile ilişkisi olan Günseli isimli bir kızla tanışır. Günseli’nin anlattıklarıyla birlikte Selim’in “tutunamayan insan” kimliği aydınlanmaya devam ediyordur. Derken Selim’in günlüğü ortaya çıkar ve karanlıkta kalmış ufak noktalar, bu günlük ve Selim’in son günlerinde yazdığı “Türk Tutunamayanlar Ansiklopedisi”nde anlatılan kişiler aracılığıyla sonuca ulaşır. Turgut Özben, Selim’in hayatı üzerine yoğunlaştırdığı düşünceler sonucunda kendi benliğini tanımaya başlar. O da tutunamayanlardan biridir. Hayatını sıradan alışkanlıkların yönettiğini fark eder. Evinden ayrılır, bir trene biner ve gözden kaybolur.
“Tutunamayanlar”, anlatım şekilleri ve deneyleri açısından büyük bir zenginlik barındırır. Bazı eleştirmenler romanda bulunan anlatım çeşitlemesinin romana tıkıştırılmış gereksiz zorlamalar olduğunu ileri sürerek bu durumu yadırgarken, bazı eleştirmenler ise Atay’ın sıra dışı anlatım deneylerinin konuyu derinleştirmek, “Tutunamayan İnsan” vizyonunun parçalarını oluşturmak açısından gereken önemli donanımlar olduğunu ileri sürmektedir. Şüphesiz ikinci görüş daha doğrudur. “Tutunamayan insan” portresini oluşturmak isteyen Oğuz Atay, eserdeki ruh çözümlemelerini, içsel konuşmaları, bireysel ayrıntıları, küçük izlenimleri ve derin iç hesaplaşmaları anlatabilmenin ancak göreceli anlatım deneyleriyle mümkün olabileceğinin bilincindedir.
Romanda en çok kullanılan anlatım tekniğinin “bilinç akışı” olduğundan edebiyat çevrelerinde bolca bahsedilir. Fakat bu genelleme, bilgisizlikten kaynaklanan bir yanılsamadır. Çünkü “Tutunamayanlar“da “alıntılanan iç konuşma” yönteminin ağırlıkta olduğu kesindir. Berna Moran, “Tutunamayanlar” üzerine yaptığı incelemede sözünü ettiğimiz iki anlatım tekniği arasındaki farktan ayrıntılı bir şekilde bahseder:
”Alıntılanan iç konuşma (quoted monologue, ya da direct free speech) diyebileceğimiz bu yöntemde anlatıcı aradan çekilir ve karakterin kendi kendine konuşmasını, düşündüklerini olduğu gibi alıntılar. “bilinç akımı” bu yöntemin özel bir şeklidir. Karakterin akıp giden düşüncesinde mantıksal bağlar yerine çağrışım ilkesi egemendir. Sanki bilincin daha alt tabakalarına inilmiştir ve akıp giden düşünce nehri kişinin denetiminden çıkmıştır. Onun için düzgün cümlelerle de yürümez. Tutunamayanlar’da bilinç akımı hiç yok gibidir. Temel yöntem alıntılanan iç konuşmadır.”*
Romanda Oğuz Atay’ın dahice kullandığı anlatım deneylerinden bir tanesi de Turgut Özben’in kendi hayatı hakkında kullandığı alaycı “zaman” benzetmeleridir. Bu benzetmelerdeki birleşik cümle yapısının yardımıyla olduğundan daha da somutlaştırılmış ifadeler ilgi çekicidir. Zaman eşyalarla özdeşleştirilmiştir. Zaman benzetmeleri yardımıyla hem Turgut Özben’in hayatının sıradanlığı, hem de yerleşik burjuva yaşantısının, can sıkıcı alışkanlıkların ve önemsiz sayılabilecek değerlerin üzerine kurulmuş olması ince ince alaya alınarak okuyucuya sunulmuştur:
”Altı parke cilalanması geçti. Yok, o kadar değildi. İki yıkama-yağlama olacak. Daha fazla, en az dört salonşeklini değiştirme oldu. Durun bakayım; bir hesap edeyim. Bir katsatınalma, altı evdeğiştirme eder. Ayrıca, iki yatakodası çalışmaodası değiştirmesi daha var. Evet, tam üç perdeyıkama ediyor. Çok iyi hatırlıyorum, başladığı zaman, perdeleri yeni almıştım. Alışılmış zaman ölçüleriyle hesaplanması güç bir süre. Ben o zaman koltukları pencerenin yanına koymuştum. İnsanın aklında kalmıyor ki: eşya akıp geçiyor. O zamanlar daha debriyaj kaçırmıyordu. Hey gidi günler! Parkelerde en küçük bir çizik yoktu. Yaşlanıyoruz: eşyalar eskiyor, demek dört hizmetçi kaçması oldu ha!”*
Romanın on beşinci alt bölümünde cesur bir anlatım deneyiyle daha karşılaşıyoruz. Turgut Özben romanın o bölümüne kadar Selim Işık hakkında topladığı bilgileri bir kompozisyon biçiminde ortaya koyar. Bu alt bölümde ilginç olansa 68 sayfa boyunca hiçbir noktalama işaretinin kullanılmamış olması ve ana konudan ıraksayan çağrışımlara başvurulmasıdır. Edebiyat çevrelerince ağızdan hiç düşmeyen “bilinç akımı” yöntemi, çağrışımların konudan uzaklaşması biçiminde yoğun olarak görülmektedir.
Oğuz Atay’ın romanında, karşıtlıklardan ve sefaletten yola çıkan, gözlemlere dayanan, ironi dolu, iğneleyici anlatımlardan verilebilecek iki güzel örnek vardır. Bu örneklerden ilki Turgut’un hayat hikâyesinde yerini alan öğrencilik günlerine ilişkin düşünceleridir:
”Duvarlarda yeni müdürün yeni zevksizliğini gösteren renkli badanalar üst üste: son müdür Behçet Bey’in sidik sarısı badanasının altında yer yer eski müdür Muhterem bey’in türbe yeşili ve merhum Sami Bey’in çingene pembesi renkleri sırıtıyor. Kara tahtanın karalığı sözde kalmış. Öğretmen kürsüsünün ön tahtasında, kadın öğretmenlerin bacaklarına, kalem düşürmek bahanesiyle bakabilmek için açılmış koca bir delik. Perdesiz büyük pencereler, yaldız boyası dökülmüş bir soba, kirli ellerimizden leke olmasın diye tokmağının çevresi siyaha boyanmış kül rengi kapı ve hepsinin varlığını ve neden öyle var olduğunu açıklayan beylik cümle: bu fakir millet bu kadarını verebiliyor.”*
Örnek olarak seçtiğim ikinci tahrip gücü yüksek, eleştirici ve hicivci kısım ise hepimizin yakından tanıdığı ve bizi bunaltan bürokrasinin işleyişini, devlet dairelerindeki kaotik devinim ile memurların davranışlarını eleştiren onuncu alt bölümden bir parçadır:
”Şükrü efendi! Bana bir çay getir ‘Evet ne istiyorsunuz?’ Şimdiye kadar söylediklerin dinlenmedi çünkü çay içmemi beklemedin; bu nedenle, yeni baştan anlatman gerekiyor, demek istiyor. Ne kadar özlü konuşuyor değil mi? Ayrıca, öksürmemin bir yararı dokunmadı: beni genç gördü. İlk sözlerle baştan savmak istiyor. Sanıyor ki ilk sözü bana söyletmekle, ‘Evrakın sizde olduğunu bana söylediler’ gibi yanlış bir cümleyle başlayacağım ve beni en aşağı iki oda kadar öteye savuracak. Belirsiz başlangıçlardan yararlanmak istiyor. Bu kanlı savaş dışarıdan hiç belli olmuyor değil mi? İşte al sana kesinlik: yazının tarih ve numarası. Yalnız bu başarıyla sarhoş olmamalısın. Evrakın ona havale edildiğini hemen söylemeyeceksin. Yazı işlerine gittim zimmetle size gönderdiler diyerek, ilk dakikada onu bunaltmaya gelmez. Kendisini çok çaresiz görürse ümitsiz hareketler yapabilir. Meselâ, ‘Bir dakika!’ der, çıkar odadan: bir daha koydunsa bul. Nazlı masal kuşlarıdır ürkütmeyeceksin. Belki de biraz daha beklemeliydim. Ne dersin?”*
Romanın sonlarına doğru ilerlerken, Selim’in günlüğünün ortaya çıkışı okuyucu için bir çeşit rahatlamadır. Bu günlük aracılığıyla Selim’in karakterinin ve temsilcisi olduğu “Tutunamayan insan” benzetmesinin derinliklerine doğru iniş hızlanmıştır. Çoğunlukla Turgut’un bilincinden ya da Selim’le ilişkide bulunan kişilerin ağzından sunulan Selim karakteri, birinci tekil ağızdan yazılan günlüğün etkisiyle, gerginleşmiş, kafasındaki soru işaretleri artmış olan okuyucuyu rahatlatır. Bu aşamadan sonra Selim sahnededir; artık projektörler doğrudan Selim’in iç dünyasını ışıklandırmaktadırlar. Selim’in intihar etmeden önce düşündükleri, çevresinden uzaklaşmasının mertebeleri ile bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen içe bakışları, tüm derinliğiyle okuyucunun bilincine işlemektedir.
İncelemenin bu aşamasında Turgut Özben’in iç benliği ile hesaplaşmasında en büyük rolü oynayan, “Tutunamayan İnsan” prizmasından yansıyan bunalımlardan; Selim’in ünlü günlüğünden bazı alıntılar sunmak istiyorum:
”(…) Sınıf birincisi olduğum halde, sınıfın en aptal çocuğu olduğuma oy birliğiyle karar verilmişti. (…) Onların okulu bitirmesini sağlamışım. Ama bunun onlara ne yararı oldu bilmiyorum. Bana ne yararı oldu? Onu da bilmiyorum (…)”*
”(…) Kafamda bir sürü süprüntü düşünce olmasaydı, bazen benim bile beğendiğim düşüncelerle dolu olsaydı beynim… kaybediyorum; düzensizlik ve duruma hâkim olamamak yüzünden kaybediyorum (…)”*
”(…) Sezgilerini nasıl ispatlayabilir insan? Sonradan uydurdun derler. Bu ‘Diyenler’ olmasa belki bir şeyler yapabilirdim. Kulaklarımda sürekli uğultu yapan bu sesler, bu ‘Diyenler’ beni dermansız bırakıyorlar. Sözümü bitirmeme fırsat vermiyorlar (…)”*
”(…) Hep birlikte tutunamamayı ne kadar isterdim. Herkes ayrı dalda kaldı. Tek başına bir tadı olmuyor başarısızlığın (…)”*
”(…) onlar hesabına üzülüyordum. Yorulmuştum da. Adam olmadığı için, insanlığa vekalet ediyordum(…)”*
Bu incelemeye sonuç olarak; Oğuz Atay’ın çağdaş Türk romanı adına bir dönüm noktası olduğunu bir kez daha belirttikten sonra, “Tutunamayanlar” adlı romanından, günümüz insanının çıkmazlar karşısındaki tutuk davranışlarını ve iç dünyasındaki çekişmeleri tanımlayan; dâhice benzetmeleriyle “Tutunamayan İnsan” portresini büyük ölçüde yansıttığını düşündüğüm bir alıntı yapmak istiyorum:
”Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. Yalnız pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer.) Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez. Erkekleri, yalnız bırakıldığı zaman acıklı sesler çıkarırlar. Dişilerini de aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. Ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar. Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavruları ayrı yerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. Belirli beslenme düzenleri de yoktur. Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. Bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (Bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez.) İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat, gene taklitçilikleri nedeniyle, başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir. Bununla birlikte hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlenmiştir. (Aynı bilginler, kavgacı tutunamayanların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler.) Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da, gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size. Ondan sonra tutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, Belediye Sağlık Müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynı hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntıdan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler. Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkartılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. (Halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir.) Filden sonra, din duygusu en kuvvetli olan hayvan olarak bilinir. Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. Fakat toplu, ya da tek gittikleri her yerde hâdise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır. Başları daima öne eğik gezindikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi de denemişlerdir. Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uymamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (Bir keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir.) Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta oturtarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir.”
Kaynakça:
– ‘Tutunamayanlar’dan yapılan tüm alıntılar İletişim Yayınları tarafından yayınlanan 19. basımdan inceleme amacıyla alıntılanmıştır.
– Berna Moran, Türk Edebiyatı’na Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yayınları
– Asım Bezirci, Türk Romanları, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları
Senin en güzel olduğun yer gözlerimdi
Siyah beyaz film gibi tadına varamadan kopardın.
Sonra zifiri karanlık.
En masum olduğun yer düşlerim,
Bir annenin şefkatini taşırdı yüzün, ağlardın.
Sonra zamansız ayrılık.
Senin en tenha olduğun yer ellerimdi
Bir kelebeğin ürkekliğinde konar, kaçardın.
Sonra çocuksu tuhaflık.
Gecenin en sessiz matemini yaşıyordu
siyah giymiş kırılgan saçların,
Solgun yüzünde sevmelerin yasak olduğu ülkelerden
kaçırılmış birkaç resim,
Zayıf ellerinde eylül bakışlı kuşların terk ettiği
evlere gelen hüzünlü mevsim,
Senin en güzel olduğun yer her yağmur
Sonrası gökkuşağına saklanan fotoğrafındı.
Bir güneş doğardı gözlerine bir bulut.
Zindan olsa sürgün olsa yatağım
Sen gözlerime doğardın.
10 Eylül 2000
Sen orda perdeni örtersin,
ben burda gözlerimi kaparım geceye.
Düşler kurarım,
edepsiz rüyalarım ol diye.
Sen gözlerini açarsın
sessiz bir kuş gibi,
ben defterimi
uyanır gibi…
Cam silersin kış vakti
ismini yazar gibi,
ben de cam silişini yazarım o deftere
arsız bir şair gibi…
Şimdi bu şiirin de kabuğunu soy e mi
Finike portakalı gibi,
bense hiç soyamadığım vücudunu koklayayım
portakal diye…
Üstüne de beceriksiz sözcüklerimi,
cigara niyetine…
XXI
İçimizdeki deniz
İkimiz biziz
XXII
Tanrı kendi’min gölgesi gibi dolaştı evreni
Tanrı’yı öldürmek istedik, öldüremedik
sen
gözlerinde hangi denizi saklıyorsun çocuk
ağlayamıyorsun yine
sen de Kız Kulesi’ndesin
kendi martına bakıyorsun
o martı ki
seni Kız Kulesi’ne taşıyandı
şimdi dönüp bakmıyor bile
seni hâlâ kanadında sanıyor
sense yüzme bilmeden düşmüşsün
gözlerindeki denize
kelimelerin yetişemediği yerdesin çocuk
korkma
bir gün
boğulmayı da
öğrenirsin
Haziran 2001
Bulutlu havalarda beliren
Gizli bir yüzü var bu dünyanın
İçinden çıkacak olan
Karartılı bir günün
Yağmura çalan havasıdır.
Neden hep iyidir içimiz güneş
Neden kötüdür bataklık ve balçık
Neyi hatırlatır iyi bir günün sonu
İşlerin yolunda gitmediği bir gün
Zihne dolan düşünceler
Neden ansır hep bir bulmacayı çözmenin
telâşını.
Sor güneşe yüzünü
İyiyi ve kötüyü
Onlar da değişecek mi
İçimiz gibi.
— Biz eskiden başımız sıkışınca sana koşardık. Bir eksiğimiz gediğimiz var mı diye dikkat ederdin bize. Geceleri paltonu çıkarıp bize verirdin. Uyursak üstümüzü örterdin. Açsak karnımızı doyururdun. Sevgilimiz terk etse, bir şişe şarap alır gelirdin en azından.
Biz eskiden seninle gündüzleri de karanlığın olduğu bir yer bulmuştuk. Işığın karanlığına sığınır bir sigara yakardık. Bizim eskiden seninle sırtımızda da bir göz vardı. Duvar diplerinde giderken arkamızda ne olduğuna bakardık.
Biz eskiden seninle başka türlü insanların yaşadığı mahallelere sık sık konuk gider, paket paket sigara taşırdık insanlarına.
Değişen nedir bilmiyorum. Fasılalarla boşluğa düşmeyi beceremeyen vücudumuza mı sebep sorayım, sana ihanet eden ciğerlere, beni yarı yolda bırakan böbreğime mi?
Bir mahalleden geçerken sokakların adından başlar, insanların yüzünden bitirirdik. Şehirleri dolanırken soba satma sevdasına, tüm yoksul mahallelerde birer bira karşılığında sobaları tüketir, beş parasız dönerdik kentimize. Kendimizle yüzleşirdik. Birbirimizle de.
Biz eskiden seninle sigara izmariti kadar çok lüks otel tanımıştık. Topladığımız izmaritlerden, bizden önce onu içen kişinin karakterini çözerdik. Yattığımız otel odalarında bir saç telinden, sifonun kullanılışından, perdenin kıvrımından bizden önce orada kalanın dertlerini anlar, içlenirdik.
Biz eskiden seninle yola çıkanları tiye alırdık. Yollar bize çıkardı. Durur beklerdik, seyrederdik gelip geçen yalnızlıkları. Biz yalnız kalmazdık. Başka zamanlara varabilirdi elimiz, uzanır gelecekten bir yaprak alırdık. Üstünde okurduk bütün ilimleri.
Biz eskiden seninle yokluktan varlık damıtırdık. Bakışlardan kıvılcımlı sevdalar çekerek her erkeğe aşk vermenin simyasını yapardık.
Bu yollar yoktu o zaman. Bu ayrılıklar yoktu. Başka kentler yoktu. Başka kalpler yoktu. Başka isimler yoktu. Başka sevgiler? Vardı.
Varken yok olmanın yolunu bulmuştuk. Görünenden de görünmeyeni bilmenin mümkün olduğunu bulmuştuk. Aşkın saatinin kaçı vurduğunu, kadınların adımlarının neden değişken, erkeklerin ayaklarının neden savurgan olduğunu anlatabilmiştik kendimize.
Şimdi bir tek şey söyle, kim gitti ha? Kim kaldı ha?
Dayanamıyorum. Dostluğuma kanıt anılar sunuyorum bak eteğine. Nasıl unutursun İstanbul’da yeniçerilerin ve haçlıların nal seslerini duyuşumuzu? Sinop’ta hapishane duvarını döven dalgalardaki esrarı çözüşümüzü? Özgürlüğün dağ başlarında mümkün olabildiğini Harput öğretti ikimize, düzlüklerin insanına yanaşmamak gerektiğini Çukurova.
Başka âlemlerden gelen seslerin tılsımını anlatmak isterken az dayak yemedik camilerde. Yoksullara kandırıldıklarını anlatmak için az dil dökmedik mitinglerde. Sokakların asi kızlarına başka seçenekleri yoksa uçurumun yolunu tarif ettiğimizde pezevenkleri az kovalamadı bizi. Nereye gidiyorsun şimdi?
Başka sokaklar arama boşuna, biz hepsini geçtik. Hiçbir şey kalmadı bir yuvayı sana verebilecek. Yokluğun kıyısına geldiğimizde geri dönmek sana yakışıyor mu, ha?
Sen ki yollara dökendin, sen ki yollardan toplayandın. Sen ki, elimizden tutan, başka kıyılara sağ salim ulaştırandın. Ölüm ırmağını Nazilerin ateşi altında geçirendin bizi. Nehirde balık tutturan, kuyuda martılara sattırandın. Bulgarların gözünden sürmeyi çekerken sen vardın. Yunanlara Olimpos ateşi pazarlarken yine sen.
Amerikalılardan çikletleri alıp, Amerikan pazarında Türklere satandın sen. Türklerden semer toplayıp, İtalyan evlerine koyduran da sen. Karga kanadından karayı çalıp gözüme çeken sendin, manolyadan beyazı toplayıp yüzüme vuran yine sen. Nereye gidebilirsin şimdi yüzümün bir yanı kara bir yanı beyaz dururken?
Yüzüne en yakışan maskeyi Anais’dan almıştık: Satamazsın ki Beşiktaş pazarında.
Güzelim ellerini örten eldivenleri Susan’dan: Döviz piyasasında beş kuruş etmez.
Cam ayakkabıların Carmen’dendi. Don Jose’yi öldürmek dururken onunla evlenmek yakışır mı lan?
Gitme. Terk etme bizi. Yuva kurma. Çocuk yapma. Üstümüzü ört yine. Paltonun uzunluğu hep geceden kalma olsun. Dostumdan ayrıldım, köpekler uluyor çevremde. Bir şişe şarap getir.
- Bir şişe şarabın lafı mı olur? Ama bırak artık bu sözleri. Başka seçenek mi bıraktınız bana, kaçmaktan başka?
Tamam anlattıklarını ben de hatırlıyorum elbet. Hem de daha fazlasını. Saçlarının karasını da soba dumanlarından çalmıştık en üşüdüğümüz kışlardan birinde. Saçına sokulup ısınmıştı bütün ev halkı. Sonra gittiğimiz Osmanlı kasabalarında, şerbet içmiştik biranın üstüne. Nasıl unuturum bize şerbet veren kadının sıcak evinden bayılmamak için kendimizi sokağa atışımızı?
Sen de unutma ama. Bir kez girdiğimiz her sokağa seninle yine girmek zorunda kalırdım. Külhanbeylerin bizi mimlemesine aldırmayalım derdin, dayak yerdik. Daha doğrusu ben yerdim. Seni korurken dayağın çoğunu ben yerdim.
Yunanlarla pazarlığı yaparken Efsun askerlerinin ponponlarını çaldığın için az daha kurşuna dizilecektik. Ticaret hep hırsızlıktı senin için. Yediğin bokları ben temizledim her seferinde.
Sonra şunu da hatırla: Sattığımız sobaların parasını da biraya yatıracakken, son anda elinden alıp memlekete dönüş parasını kurtarabilen -hem de senin elinden- bendim. İki kadındık Çukurova’ya indiğimizde. Taksi şoförleriyle yaylaya çıktın. Sonrasında seni Adana genelevinden kurtaran yine bendim.
Hatırlamadığın başka şeyler de var. İstanbul sokaklarında seni yeniçerilerle haçlıların hiç olmamış savaşları arasından kurtaran bendim. Elindeki bira şişesini kırıp haçlıların üstüne yürüdüğünde sipahilerin arkandan geleceğini sanmıştın. Sonunda yeniçerilerin kazanından seni ben çıkardım. Her yerinden pirinç taneleri akıyordu.
Bazı anları hatırlıyor, bana acı çektirmek için kullanıyorsun bunları. Evet, bana hediye ettiğin cam pabuçlar Carmen’indi. Biz o pabuçları çaldıktan sonra mecburen düşürdü Sinderella ayakkabısının tekini. Carmen bütün temsillerine Sinderella’dan aldığı o tek cam ayakkabıyla çıktı uzunca süre. Büyük karışıklıktı. Bana, ustana yaraşır bir karışıklık çıkarmanın gururuyla yanımda gezmiştin uzun süre. Ama sen bilmiyorsun, ayakkabılar ayağımı nasıl keserdi? Sırf sen istedin diye, bir kış, ayaklarım dona dona sokaklarda gezmiştim o lanet olasıca ayakkabılarla.
Başka sokaklar arama, yuva kurma, çocuk yapma diyorsun. Beni ihanetle suçluyorsun. Oysa kimse kendine ihanet etmez, hiç anlamadın bunu. Başta neyse hep odur, hiç anlamadın. Hiç anlamadın ki, her yolun başında çizdiğin çizgi, yaptığın mikron saniye sapma yüzünden yolu değiştirebilir. Mitinglerde anlatmaya çalıştığımız buydu. Kızlara anlattığımız uçurum senin sandığın gibi ölüm değil, evleriydi. Bu yüzden dövdü pezevenkler bizi. Camilerde anlattığımız sır sandığın şey, hep bilinendi, bilmeye korktukları için dövdüler bizi. Hiç anlamadın sen bunu.
Şimdi gitme diyorsun. Nereye gittiğimi ben bilmiyor muyum sanıyorsun? Bildiğim her şeyin altından kalkabilirim, bilmiyor musun? Bana eskiden olduğu gibi şimdi de güvensene. Bir kez ‘istedim oldu’ diye düşünme artık. Bu da bir yol anlamıyor musun?
Evet, evleneceğiz. Don Jose teğmenlikten ayrılacak. Ben dansözlüğü bırakacağım. Hakan Peker bana bir kaset yapacak. Klibimi Emir Kusturica çekecek, MTV’ye çıkacağım. Grammy alacağım.
Hiçbir sözümden dönmeyeceğim. Bu söylediklerimi Beşiktaş pazarında, döviz piyasasında satamam ama müzik piyasasında çok para var biliyor musun?
Paltomun uzunluğu geceyi de gündüzü de örterdi, anlamadın. Anla artık senin üstünü örtmekten yoruldum. Başkalarının acılarına ana olmaktan yoruldum. Şarap taşıyıp aşk kırıntılarına meze olmaktan, sokaklarda başkalarının yerine dövüşmekten, Anais’ın kopyası, Susan’ın resmi olmaktan, Carmen’in eski ayakkabılarını giymekten bıktım artık. Sen ve senin gibilerin bana yüklediği umutlardan, haydutların reisi olmaktan yoruldum.
Şaraptan kastın sana dönmemse eğer, şarabını kendin al.
birinci gün; okuyorum, eskimiş fotoğraflarımı yırttılar
yüzünü ışıklara dön, kapılar var iğreti hayatlarımıza açılan
yollardaki kesik çizgiler miydi tükenen?
yoksa, levhalarını mı yitirmiştik kaybolup gittiğimiz adreslerin içinde
adını koyamadığım ne çok ölüm var
bak bu yıl nâzım yılı, vatansız şairlerin doğum günü bugün!
çocuklarla toplanıp, günlükte eskimeye yüz tutmuş her ne varsa okuyoruz
—aramızda şair yok, tek avuntumuz bu
korkuyorum başlarına bir iş gelecek, neden diye sorma
bir kalem kendi kafasına kurşun sıkabilir mi, sıktırıyorlar işte
ne çok intihar ettik hatırlasana on sekizimizde, hepimiz birer aşk çalmıştık
—yaşantımızın bahçelerinden
yok olmamızı isteyen sokak serserileri olsa kâfi
koca bir dünya üzerimize yuvarlanıyordu, direniyorduk
sevgililerimizin elini tutamadan kaçırdık yabanıl bahçelere
sigarayı bıraktım, haftada bir iki tek atıyorum annem kızmıyor
yıl iki bin iki, ikinci üniversitem kimse inanmıyor adam olacağıma
bakma öyle gözlerime, ben adam olmaya değil yaşamaya gelmiştim, kandırdılar
—gözümü açtığımda lise sondaydım öncesini git babama sor.
kızdığım falan yok, ezik yaşamak zoruma gidiyor, kimliğimi istiyorum
en azından çocukluk resimlerimi istiyorum, leğende banyo yaparken.
ikinci gün; savaşıyorum, insanların nefesleri karışıyor
radyo yayınları hepten kesildi televizyonlar kapatıldı birer birer
bir gün öncesiyle bir gün sonrası arasında fark yok
—ha bugün ölmüşsün ha yarın
üşenmesem mantar toplamaya gideceğim meşelerin altına
giderek hiddetleniyor kış, güneşi gördüğümüz yok
yalanlarla kurulu topraklara ekilmez aşk tohumları
hatırlasana; ne çok hamile kaldı doğanın sağanak yağmurlarında
—şarabın ve sefaletin kör ettiği insanlar.
her geçen yıl daha da arttılar, arttılar koca ordular oldular
batan ülkelerin neferleriydiler; onlar ki açlığın tanrılarıydı
çoğunun kolları bacakları fabrikalarda kalmıştı, adına iş kazası dedikleri
umudu için geleceğin, dalından koparıldılar, karılarının koyunlarına giremeden
—öpemeden çocuklarını, mürüvvetlerini göremeden
çarklara sıkışan çapraz kurlara benzemiyordu onların sevdaları
ne sinema yüzü gördüler, ne de tiyatro, kitap bile okuyamadılar
sanattan alıp veremedikleri olmadı, onlar sadece ekmek istediler
—katığı soğan zeytin olan
evleri mi? güldürme, yaşasalar şükredeceklerdi hallerine, ona da yaşamak denirse
oysa güzel dünyalar kuracaktık gençken sene iki bin on beş
bir çok dostumuz otuzuna gelmeden öldü.
üzerimde halen kot pantolon var, saçlarım belimde aralarında bolca beyaz
şiir’le öykü de kocaman oldu, seneye okula başlayacaklar
anneleri sergide iki gündür görüşemedik, evde yalnızım.
televizyon çekmeye başladı, yeni bir saldırı daha, ölenlerin fotoğrafları suçlu sayılıyor ki
—gözleri tamamen oyulmuş
saçları kazınmış genç delikanlıların kafalarında kurşun izleri
özgürlükleri için dünyanın dört bir yanında çarpışıyorlar, paranın hükmü yok yüreklerindeki
—şarapnel izlerinde
hepsi ölü… biri hariç hepsi kahraman; o daha çocuk elinde oyuncak arabası…
umut mu? hiç kaybetmediler ki; biri yüz kansız ediyordu,
onların intikamları aşlarına göz koyanların, bebelerinin canına kıyanlarındı
açlıktan ölen her bebe bir şehitti anlayacağın.
üçüncü gün; boyanıyorum, pastellerim, sulu boyalarım kurumuş
havalar kötü gidiyor bu yıl, ölüm haberleri eksik olmuyor gazetelerde
ayazdan buz tutmuş ellerim, üzerimde kabanım yok
boynu bükük salkım söğüdüm yüzüm toprakla kardeş
duysun istiyorum dağlar, denizler, gün görmemiş yetimler
gözyaşlarım bir fidana can verir mi bilinmez ama ağlamak istiyorum
sustur komşuları bana soru sormasınlar hiçbir şeyin yanıtını hatırlamıyorum
silik apartmanlar kaldı benliğimde mahallenizin kenarında park var mıydı?
durağın camlarını ben kırmadım, hiç otobüs beklemedim o durakta
sadıktım, tüm randevularıma hep zamanında geldim
geciken koca bir kent vardı, sokaklarını mahsus çıkmaz yaptıkları
inat olsun diye sevgililere çay paralarını artırdılar utanmadan
otobüsler tıka basa dolu, yer yok, uçak kalkmıyor, trenler bozuk
parklar, bahçeler ayyaş yuvası; evden çıkmasak diyorum
bu insanlar kim, nereye koşuyorlar? ayakları birbirine dolanacak
ölü bunlar görüyor musun, inanmıyorum peki biz canlı mıyız?
burası bizim çocukluğumuzdaki memleket değil bizi kandırıyorlar
yeşili çoktan unuttum, maviyi on beşimde görmüştüm en son
yıl iki bin elli dört ağustosun on dördü ben bugün ölmüştüm
dördüncü gün; süsleniyorum, içimden gülmek geliyor
saat on ikiyi çoktan geçti uyumuşsundur
saçların yastığına dağılmıştır, rimelin kanatmıştır yüzünü
bense hâlâ gelecek olan dizelerimi bekliyorum
sabaha çok var, bugün dördüncü gün, üşümeye başladım
göz kapaklarım dükkânı kapattı kapatacak
rüyamda yazamıyorum kalemim, kâğıdım sızdı kaldı
susalım artık konuşmayalım bugün
yarın sonbaharla kışın çocukları doğacak
adını “bahar” koyacaklar kanımca.
beşinci gün; saklanıyorum, çocuklar hariç herkes ağlıyor
bu sabah tüm sabahlardan daha fena, canım sıkılıyor
koca bir şehrin altında kalmış sümbülleri andırıyor
—yatak döşek yatan saçlarım
gözlerimde anlamsız kaymalar var, sağa sola bakınıyorum
işe gitmek istemiyorum, kahvaltı yapamıyorum
ağzım kül tablası gibi kokuyor, dişlerim saman sarısı
beni kurtaracak yok mu diye bağırıyorum? Boğazıma düğümleniyorsun
sen de “bir nehir gibi akmak istediğini söylüyorsun.”
senin için bir ömür verip geldim
inan olmuyor böyle iki saat tiyatro, üç saat sinema
—doymaktan çok acıkıyorum sana
bir gün sokak ortasında seni öpersem kızma, sevdiğimdendir
bu şiirde seni seviyorum yazdığım için de kızma
sakalımı uzattım, suratım tanınmıyor; onun için hiç kızma
sevmesin beni senden başka kimse, istemem
—çocuklar hariç, onlara kıyamam.
altıncı gün; dinleniyorum, hiçbir şey eski gibi olmuyor
dönüşü olmayan yolculuklarda kaybettim seni
yeter dedim! dur durak bilmeyen kaçışlarına nedenler aradım
bilmem kaç zamandır arşınladım sokakları, kapıları parmak uçlarımla açtım
ne çok kanadım hatırlasana, yıl iki bin otuz beş uçaklar inmiyor gökyüzünden
kan kaybediyor insanlık “tükeneceğiz”
gittin! uzun uzun sana geldim. yoktun!
bozuk ritimli rüzgârlar ne güzel soyardı ağaçları, sonbahardı ve sen yanımdaydın
telâşa verdi içimin kıyamet sessizliği, bir yağmur çisesi gibi düştün aklıma
—ne olur bırakma ellerimi.
yedinci gün; gidiyorum, çocuklar sana emanet
yapacak çok iş var biliyorsun değil mi? Ülkeler kur
içine kentler yap adına ne dersen de; birine “barış” de hiç değilse
son gün geldi gidiyorum, neden gittiğimi anla, hesabı kestiler
daha kalmak, savaşmak isterdim ayaklarımda derman kalmadı
hani şimdi ölürsem diyorum ne olur?
en çok kitabım çıkar, belki ünlü bile olurum
ya öncesi, yani yedinci günün içine girerken
her gün defalarca pencereye çıkıp yolunu gözlemekten daha farklı bu anlıyor musun?
bu gece yatarsam bir daha uyanamayacağım, sonra sonsuza bakan iki göz
rüyamda çivilenmiş dağlardan aşıyorum,
güneşsiz her yer karanlık yastığım kardeş, yorganım düşman üşüyorum
yedi gün oldu canım sensiz, senle geçen bir ömre batırılmış iki çocuk
—zümrüt taneleriyle işlenmiş
bakışlarını hayatıma yaydığımı duymasınlar
kimse bir şey bilmesin sır gibi sakla beni,
itiraf etmek zorundayım – ben gerçek değildim
inanmazsan, yüzüme dokun, ellerin boşluğa düşecek
artık sonsuzum, şimdi bütün haftalar lânetli
yıl iki bin kırk üç gel(e)mezsin biliyorum
aylardan hazirandı hastaneye yattığımda
puslu bir ağustos akşamı gideceğimi söylemiştim sana
işte gidiyorum; beni anılarımın bittiği yere göm
ve son isteğim, çocuklara her şeyi anlatma sakın
her geçen saniye dağılan kırık bir aynayı andırıyor fotoğraflarım
ben seni bitmemiş şiirimde bıraktım.
yani tam burada…
8 – 22 Ocak 2002 / Narlıdere – İzmir
Aynı anda geçen onlarca minibüs arasından birisi vardı ki, çözülmez bir duygu akıtıyordu yola. Kendine karşı delice bir inatla beklemiş, ama hep bekletilmiş bir adamın kaygıları süzülüyordu minibüsün içinden geceye. Hızla geride kalıyordu her şey, yol çizgileri, saraylar, Haliç, ışıklar, karanlıklar… Adam kafasının içindekileri dışarı atmak, onları ardında bırakmak için sonsuz bir arzu duyuyordu. Yolda umuda rastlarsa eğer, onu beceriksizce kaçırabilme olasılığı oracıkta yitip gitme düşüncesini sokuyordu kafasına, kaybolmalıydı, unutmalı ve unutulmalıydı. Bir an önce hem de, beklemeye tahammülü kalmamıştı…
Minibüsün camına dayalı başının içinden neler geçiyordu neler… Hızla, ama her şeyi sindirerek düşünüyordu. Sonuçta dönüp dolaşıp yine kendi yüreğine düğümleniyordu kaybolmuşluğu. Güneşle dost bir gün düşünmüştü örneğin, unutmak istediklerinden birisiydi bu, güneşin umarsızca yaktığı başını sevgilisinin sözleri döndürüyordu, içten bakışlar gidip geliyordu aralarında. Hızla kanatlandı, geceye uçtu bu düşüncesi, dev ışıkların yaladığı bir caminin minareleri arasından ustaca süzüldü ve göğe yükseldi. Oradan baktığında, aşklar gördü yeryüzünde, terk edilmek istenmeyen düşüncelerin varlığına şahit oldu. Ve içi sızlayarak, her yerine bulaşmış karanlığı da yanına alıp tekrar geldiği yere döndü, nefretle. Adamın yüreğine tükürdü, ve sıkıca bağladı kendini oraya. Bencillikle suçlanan adam, bir kez daha yitmek istedi, hayatında bir kez olsun bencil olacak, anılarından soyutlayacaktı kendisini. Oysa kararlılığını besleyemedi, kendisini savunmak için en küçük bir uğraş dahi veremedi. Ümitsizdi ve kaybolmuştu. Zayıf olduğunu hissediyordu.
Birkaç denemeden sonra vazgeçti içindekileri salıvermekten, çünkü her defasında gecenin karanlığına boyanıyor, birer hançer olup yüreğini kanatmak üzere geri dönüyorlardı. Üstelik adam artık öğrenmişti ki, yürekteki sıkıntı daha çok yakıyordu insanı beyninin içindekinden. Kendisine bir yol bulmanın olanaksızlığı cebinde, evine doğru yollanıyordu. Minibüs geceyi yarıyor, inatla öne atıyordu kendini, içinde koca bir özlem varmışçasına ilerliyordu. Minibüsün, zaman çabuk geçsin diye türkü söylediğini düşündü. Zaman çabuk geçsindi ki, bekletmesindi daha fazla onu bekleyenleri… Adam bunları düşünürken boğulduğunu hissetti, koca bir el eziyordu onu, ve terk edilmiş olmanın sancısıyla iş birliği yapmışçasına gözlerinden akan yaşları siliveriyordu gece. Kimseler görmüyordu ağladığını… Yalnızdı, kendisine yardım edemiyordu…
“İnmeliyim.” diye mırıldandı, “Ne olur dur, yalvarıyorum sana. Türkünü bölmek istemezdim ama…” Hiç oralı değildi, adam bıyık altından gülümsediğini düşündü minibüsün, sanki daha hızlı gidiyordu şimdi. Zaman yüreğinin tam ortasından geçiyordu bir kurşun gibi. Kendisine ışıltıyla bakan bir çift göz gördü adam, tanıdık bir çift göz. Tanıdık sözcükler buldu kulaklarının etrafında sallanan: “Sonuna kadar paylaşmaya hazırım hayatımı!” Ansızın donuklaştı, yabancılaştı karşısındaki gözün bakışları…
Artık içine sığmayı kabul etmeyen ızdırabını çoğaltacağını bile bile:
“Neden?” dedi adam kıvranarak.
“Nedeni yok, bilmiyorum.” dedi buz gibi soğumuş olan ses.
“Anlıyorum.” dedi gözyaşları adamın. Oysa sıkılmış yumrukları hiçbir şeyi anlamadığını söylüyordu.
“Üzgünüm… Üzgünüm…” Hıçkırıklarla birlikte eridi ses, karanlığın öbür ucunda kaldı.
“Sonsuza dek…” diye düşündü adam, gözyaşları yanaklarını yakıyordu.
İçine düşmüş olduğu kâbustan bir anlık sıyrılışı ve ölüm kokan birkaç saniyenin yüreğinden geçişi, minibüsün attığı taklalar sonucu yol kenarında ters yatışı ile noktalandı. Her yanı kaplayan duman umarsızca dönen tekerleklere eşlik ediyordu. Artık ne gece, ne acı, ne de yüreğini sıkan eller vardı. Hiçliğin içinde kaybolmuştu insanlar, yollar, otomobiller, aşklar. Gözlerinin altı şişmiş ve ıslak olduğu hâlde yerde yatıyordu adam, ölmüştü.
Yıldızların tanıklığında şöyle haykırdığı duyuldu minibüsün: “Aç gözlerini ne olur, aç gözlerini, aç ki sana bekleyenim olmadığını söyleyeyim, aç ki yola damlayanın türkü değil, göz yaşlarım olduğunu söyleyeyim, seni karanlığın acımasız ocağına ellerimle teslim etmemek için durmadığımı, terk edilmenin ne demek olduğunu bildiğimi söyleyeyim! Aç gözlerini adamım, ah ölme, ölme!”
Bu sözler gök boyunca yankılanarak dolaştı, geri dönüp bir hançer gibi kondu minibüsün yüreğine. Çığlıklar… karanlığın öbür ucuna dek uçtular mı dersiniz?
Işık saçlarının arasına girer, içerilere
İçten ve güzel olan yerlerine sokulur, ulaşır
Düşlerine. Dudaklarında kaç ölü çocuk, kaç eski aşk
Yalın ayaklığında. Yoldan geçerken herhangi birine
Selam verebilirce gülümser yüzün, yaban bir otlakta
Ya da ıssız bir adada. Oturur, konuşur Mabrahar; suçsuzluğun
Tanrısı, tanrının diğer yarısı ve masumluğun. Çocuk
Gülüşünde üç-beş eski şarkı taşırsın, oval yüzünde ve siyah
Bakışında bir rahibenin kıvancı… Öylece dolaşırsın. Işıldayan
Her şey süzülüverir saçlarının arasından, arasından sızarlar, kayıp
Gider parmaklarım saçlarından, jilet gibi keser, susar, öğretirsin.
Susmayı öğretirsin bana, yaprakları, susan yaprakları öğretirsin sonra
Ve susan her şey gibi alnı dik, diri durmayı…
Saat sabahın üçü… uykum yok… saçlarımdan
küçük patikalar açıyorum yalnızlığına. Her daim kapalı,
kilitli, saf, berrak ve aydın yollarına. Mabrahar
bir düş değil, düşü sattım ucuza, kırlangıçların perişan hallerinden
yadigâr kalan bir koca tutku bana! Gecede gözlerin, saçların,
gecede avam bir yalnızlık şarkısı başlar. Sen dur, ben müziği hallederim.
eski bir kırkbeşlik, konakların ahşap cumbalarından geceye süzülür,
arasından sızar saçlarımdaki patikanın, geceye şimşek gibi iner.
Gecede gözlerin, saçların… Mabrahar.
Gecede akıl almaz hızlarda yalnızlıkla kuşanmış atlılar…
Alnımda siyah bir yelpaze belirir,
Ayın üstünde siyah bir yelpaze belirir, bir çelik yelpaze,
Sessizce doğrulursun uzandığın yatağından, sana kalan ne varsa
Karanlık taşır. Bana bırakırsın yalnızlığı, sana kalan ne varsa
Karanlık taşır. Bir gecenin uvertürü taşınan aşklar, ücretsiz
Ve karşılıksız aşklardır.
Pis ve karanlık bir sokak seni lânetin rahmine taşır
Pis ve karanlık bir sokak seni lânetin rahmine taşır
Sıska bakışın, uzun dudakların ve karanlığa yakınlığın…
Pis ve karanlık bir sokak seni lânetin rahmine taşır
Karanlık bir lânet her yeni aşkın peşinde dolaşır. Mabrahar.
Işık saçlarında, ışık dudaklarında, gözlerinde ışık, düşünde
Ve düşüşünde… Sen aşkı küçük balıkların söylediği bir şarkı say,
ki ben balıklar kadar vurgun
ki ben balıklar kadar sessiz
kaç yatan adam bir film karesi kadar güzeldir, kaç aşk? Sorma.
Ah, karnemde kırıklarla dolu eski aşklar, zor seven, anında seven,
Takılan kalan bir adam… Sabrın lisanını konuşan küçük, masum
Rahibe. Küfürler alnımı açtı, intihar oldu; intihar boynumu açtı
Ve sessizlik doğdu
Ve sessizlik oldu Mabrahar.
Kırk adam, bir atlı süvarinin başında dümeni kontrol eder
Bir adam bin atlı süvarinin ardında yönünü tayin eder. Farkı siyah
Ve emsalsiz bir düşüş, taammüden bir adam öldürme, bitirme tezini
İmha ettirme… Siyah senin rengin; siyah bir süvari karanlıkta
Rotanı tespit eder. Mabrahar. Gece sarayının masum ve düş’engiz
Kraliçesi… Adın yanar aklımda, gece aydınlık tarafını belirtir,
Perdem oynar, rüzgârın şarkısıyla tülüm
Bir o yana bir bu yana danseder. Gün beklenir, gün gelmez,
Yüzünü gösterir ve geri kaçar.
Yüzünü gösterir ve geri kaçar. Mabrahar.
Gün eksik kalsın, pencerem türlü sevdalara açılmasın, siyah ve gizli
Bahçem her an ayakta kalsın. Ama kalmaz! Ama aşk bir yandan
Terlemiş bir vücut, bir yandan bir kaleme üç keçeli uç…
Ben o adam olamam, hep gündüz ve açık;
Ben bu adam kalamam, hep susan ve karanlık.
İt ite hırlar, siyah bir masal perisidir Mabrahar. Bir görüşte
sevilen, bin görüşte tanınan. Gece durur, gece oturur, gece geçmez,
siyah bir gölge kervanın ardından maskesini indirip soyunur.
Kent için bir atlas yaratır tanrılar, kent soyulur,
Bir soru sorulur ve bilen masallardaki perinin sahibi olur.
Kaç düşe kıvançla kement atar bir şair ve iğfal edilen bir şair kaç biçimsiz şiirinde biçim kaygısından çok bir kadının esiri olur?
Billur bir soru aynaların süsten arınmış taraflarında yanıp durur. Mabrahar.
Bana sığmaz, sana sığmaz, aşka sığmaz, teşvik eder yalnızlığı. Televizyon
açılır, eski dostlardan yepyeni kartpostallar gelmiştir, ışık parlar,
sararır, sonra karanlığa karışır, lâmba söner, yine yanar,
her şey değişir, her şey başkalaşır, yalnızlık kalır. Bir odanın
tepe noktasında duran siyah bir bant bizi tesadüfen ayırır. Aynı odanın
merkezinde yatan mavi eşarp bizi alenen tanıştırır. Mabrahar.
Yüzün beni çağırır, omuzlarıma yaslanırsın, saçma sapan konuşuruz,
Şiirleşiriz sanki, kırk haramiler bir altın suyunun peşinde susuzdur.
Oysa altın, kara bir mağaranın içinde bulunur.
Vakit sonbahar.
Hüzün, martıların kanatlarında anlamsızca göçüyor.
Gözlük çerçevelerim umutsuzluğumun maskesi, berrak bir duman
Her yanımı sarıyor, göz gözü görmüyor. Masada
antika bir daktilo: 1975 Erika. Öylece bana bakıyor,
ben ilk kez terkediyorum. Mabrahar.
Gözlerin tuvallere sığmıyor. Baktığımda o engin,
O jaguar derisi bakışın, o karşılıksız bakışın…
Ardımda bunalımcıların kitapları, önümde
Karanlık bir masa… Ülke referanduma gidiyor,
Bütün altmışsekizliler şair, ben şair miyim bilmiyorum!
Ben devam ediyorum yine de, ben yazıyorum
Ve bil ki Mabrahar, bir yazılı metnin aslıdır
Ama şiir olan, ama olmayan.
Filmlerde unutulan âşıkları sevdim ben hep.
Ne esas oğlan vardı gözümde, ne kara gelin,
Ne kahraman. İşte kahraman sana renksiz rahibe,
Bir masum kraliçe. Mabrahar.
Düş kelimesinin üstünde aslında düşüşler yaşar
Ve küçük düşüşler kelimenin kökünü karalar.
En saf yerin, en uçuk hâlim, bir koca paylaşılamayan öykü bu
Sanat ve saat sabahın beşi. Düşkünüm, düşten bir kadın bu sultan,
Bir dergâhtan kalkan rahibe, bin düşümden hatırladığım sultan.
Mabrahar. Bir süvari birliği kement atıp şiirimi denizlere saklar.
Bin süvari alayı kementli ya da kementsiz onu çıkaramazlar.
Ama bir yanlışım var. Haklısın. Suçluyum ben. İnfaza mahkûm bir deliyim.
Haklısın, bırakalım bunları. Aşkı bırakalım. İftira konuşsun,
İstişare olsun ve kapalı devre yalanlar atılsın ortaya. Unutalım.
Onu unutalım. Aşkı unutalım. Unutalım Mabrahar.
Zırvalıyorum, kelimeler kayıyor dudaklarımdan,
Dudaklarım mühürleniyor sonra, sen geliyorsun, konuşuyorsun,
Tek sen konuşuyorsun.
Ama suçluyum ben. Suçumu bilmiyorum, suçluyum.
Susmuştuk hani, hani unutmuştuk. Unutamazsın geçmişi.
Çünkü geçmiş her nasıl olursa olsun bir yerde dikilip
Koca gözleriyle sana bakar.
Hey! Bir kahve getirin bana! Mabrahar! Uyumamalıyım,
Uyumamalıyım bu gece. Bir sincabın nefesi gibi
Sessiz gelmeli ertesi gün nefesim. Işık saçlarının arasından
Sızmalı bir vakit, parmak uçlarıma uzanmalı
Ve siyah bir kelebeğin ömrünü doldurmalı. Mabrahar.
Uzun hayatın, uzun geçmişin, bilmediğim o sahte,
O yapmacık, o kirlenmiş ve temizlenemez yerlerin
Bir süvarinin kılıcında terk-i diyar eyler zamanı.
Ve bir süvari, her ne kadar yalnızsa da
Yalnızlık ip salan bir vücudun iskeletinde biter.
Suçluyum ben. Mabrahar. Biliyorum.
Böyle sakin ve sessiz kalıyorum kimi zaman.
İsyankâr ruhumda belirir o vakit
ki sadece sana kapalı
ki sadece aşka kilitli
masum bir halin karanlıkta öylece uzanıyor.
Ama suçluyum ben. Biliyorum. Suçum
Ayyuka çıkıyor gün aydınlandıkça.
Suçluyum ben Mabrahar, suçum nedir bilmiyorum.
Yardım et bana!
16.10.01 / 05:34 – Şişli
İÇİN DIŞINDAN KOPAN DIŞIN İÇİ: ‘İNSAN’
“Öteyi yaratan acı ve güçsüzlüktür.” — Nietzsche
Biz insanlar problemliyiz. Dağılmak istiyoruz. Baş başa ama yalnız olmak istiyoruz. Baş başa olmak çatışmayı getiriyor; yalnız olmaksa gücümüzü yıpratıyor. Baş başa olmamak güven isterken; yalnız olmamak kişisel ödünler gerektiriyor. Aslında biz dağılmak istiyoruz.
Önce içsel bir dağılma… Her şeyin içinde olmak, haberdar olabilmek istiyoruz. Bu çoğunluğun aklı için baş başa olabilmenin kırılma noktası; azınlığın aklı içinse kültürel bir maymun iştahlılık olabilir.
Sonra dışsal bir dağılma istiyoruz. Yayılmak ve sıçramak… Bazen yayıldığımızı sanarak aslında sıçrıyoruz. Mekân doyumsuzluğu bu… Her yerde olmak istiyoruz. İçsel olanda olduğu gibi, aslında bu da ikircikli bir durumu işaretliyor. Bu, çoğunluğun aklı için yuvalaşmış bir kalıcılık isteminin anlık gezginliği iken, azınlığın ‘yorgun aklı’ için dünyayı kısa bir yaşam içinde anlayabilmenin imkânsızlığını anlatıyor. Öyleyse dağılma sadece içsel bir tepki değildir.
Günlerce kurumaya bırakılmış bir kurabiyenin, un, süt, su, şeker ve yumurta ile kaynaşmış iç bağları zamana karşı gelemeyerek kopmak isterken, bu durumu gözleyen bir çocuğun kurabiyeyi eliyle ufalaması mümkün olabilir. Oysa biz, kurabiyenin unu, sütü, suyu, şekeri ve yumurtası olmak isterken, bir yandan da o kurabiyenin etrafa dağılmış kırıntılarıyla birlikte, tümünü yemeyi istiyoruz.
Biz çok şey istiyoruz aslında…
ANLAM VE DİYALEKTİK: ‘YALAN’
“Yalnızca anlaşılır olanı anlayanlar, çok az şey anlıyor demektir.” — Marie von Ebner- Eschenbach
Biz insanlar mekânı, birbirimizi ve olayları anlamıyoruz. Çünkü geçmişi bilmiyoruz. Bugünü bilmiyoruz ve yarına dair netleşmemiş kurgularımız var. Bazen kurgusuzuz da… Hep tek yönlü ve az düşünüyoruz. Tıkanıklıkları telâfi edişlerimiz yalan söylüyor. Doğrucu telâfilerimizse kısa vadeli. Sorumluluk bağlamında en yakındakine pas vererek zaman geçiriyoruz. Doğrularımız var; oysa doğru toplumsallaştırılamaz.
‘Genel doğru’yu reddettiğimiz noktada, gerçekdışı olma durumu ile karşılaşıyoruz. Gerçekdışı olanı anlamak ve anlatmak her zaman daha zor olacaktır. Anlamı reddettiğimiz noktada ise, işleyen bu sistemin yoksuzluğuna ortaklık ediyor; düzenin aksaklıklarını görmezden gelenlerden biri olup çıkıyoruz.
Biz insanlar anlaşılmayı bekleriz, hep anlatmak isteriz ve biz insanlar dinlemeyi hiç sevmeyiz. O halde anlaşılmayı beklememek çözüm mü? Ya da anlatmaya çalışmak hep böyle yoracak mı? Peki ya sürekli dinleyerek, dinlediklerimizden mi bir ömür yaratacağız? Anlatmaya çalışmayan, anlaşılmayı da beklemeyen ve hep dinleyen bir insan olabilmek erdemli olmak mıdır? Yoksa normal bir insan olmayı reddetmek midir? Bunlardan sadece birini başarabilmek erdem midir? Yoksa bu bir gün belirsizleşecek kadar az yüklü olabilmek midir?
Üç kent olsa bir ülkede: birincisi ‘anlaşılmayı bekleyenlerin kenti’, ikincisi ‘anlatmak isteyenlerin kenti’, sonuncusu da ‘hiç dinlemeyenlerin kenti’. Bu üç kent nasıl ilişki kuracak? Birincisi anlaşılmayı beklerken, diğer iki kenti hep bencil olarak nitelendirecek. İkincisi de hep anlatmak isterken, hiç dinleyici bulamayacak. Sonuncusu ise sırtını dönecek her ikisine de.
Bu problemi sosyolog ve psikologlar yorumlayacak olursa, en büyük problemin anlamın üzerinde gelişen diyalektik olduğunu söyleyeceklerdir herhalde. Diyalektiğin annesi, babası ve geçmişi yoktur. O yaşamaz; ama ölü de değildir. Problem diyalektikse, kısa bir çözüm aranıyorsa ve nihayet kısa çözümler yok etmekte yatıyorsa, diyalektiği eritelim gitsin. Oysa problem zaten diyalektiğin eriyor oluşu değil mi?
Ne insanı, ne de diyalektiği yok edemeyiz biz. O halde yalan söylemeye devam mı edeceğiz? Yoksa asıl yalancı ‘anlam’ ve ‘diyalektik’ mi?
İÇSEL BİR ATIF: ‘SEVGİ’
“Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli, çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli.” — Metin Altıok
Bugün dostuna bir soru sor. Düşünmeden yanıtlasın. Adın söylendiğinde aklına gelen ilk üç sözcüğü sıralasın. Gri, boşluk ve hayal örneğin ya da daha somut: ressam, tatil ve anne…
Böyle bir soruyla karşılaştığımızda aklımıza ilk gelen sözcükler ya çok somut; ya da çok soyut olacaktır. Elbet bunun karşımızdaki insanla olduğu kadar, bizimle de ilgisi var. İç dünyamız ve yaşamı algılayış biçimimiz, bu kısa cevaplama süresi içinde istemsiz olarak, nesnel ya da kavramsal biçimde tepkisini ifade edecektir. Bu yüzden bir soruya fazla düşünmeden yanıt vermek, ‘çoğu kez büyük hatalara yol açabilir’ düşüncesinin tersine, bilgi içerikli olmadığı sürece, bütünüyle bizi yansıtan doğrulardan oluşacaktır. Bilinç, düşünme ve ses ile tepki verme devamlılığı içinde bilinçsiz bir rasyonelliği yansıtıyorsa, kendisini ifade etmeyi başarıyor demektir. Çünkü bilinç, bilinçli olduğu sürece biz, biz olamayız.
Verilen cevaplar acaba her zaman o insanın gerçekçi özellikleri midir? Yoksa bizim ona atfettiğimiz özellikler mi? Bu noktada düşünülmüş bilinçli bir cevapla, bilinçsiz cevap örtüşür. Çünkü verilen cevaplar, aslında ona atfettiğimiz özelliklerdir. Bunlar gerçekçi de olabilir; olmayabilir de… Cevapları duyduğumuzda gülümsüyorsak bunun iki nedeni vardır. Ya bize göre gerçekçi olmayışlarının şaşkınlığı, ya da kendimizi tanımlamak istediğimizde bizim de sıralayacağımız sözcükler oluşu…
Soruyu sorma amacımız, yalnızca bunu karşılaştırabilmek değil elbette. Asıl amaç: yanıtlayan kişinin, bireyselliğimizi tanışıklık süreci içinde statik ya da değişken yönleriyle, hangi karakteristiğe oturttuğunu öğrenebilmektir. Çünkü bize karşı beslediği duyguları bu yolla tartabiliriz.
Biz insanlar değişimi sevmeyiz. Ona bir türlü ısınamayız. Evimiz, arkadaşlarımız, yaşadığımız mahalle, kent, ülke, yaşımız -genelde genç yaştayken-, sevgilimiz ve hatta karakterimiz değişmesin isteriz. Mutlaka bunun tersini de düşünenlerimiz vardır; ama o değişim isteminin içinde yeni bir değişmezlik istemi yatar. Aydın Şimşek, “Siyasal Tarih Sürecinde Sanat ve İktidar” adlı kitabında şöyle diyor: “Değişimin kendisi de değişendir.” Yani bir gün beklediğimiz değişiklikler de değişebilir. Bir diğer deyişle ortada sabit bir idol özlemi ya da bağımlılık seviyesinde şaşkın bir diyalektik eksikliği yoksa, değişim istemli olarak kendiliğinden değişecektir. Buna sebep olansa, ilk çağlarda olduğu gibi artık doğa değil; salt insanın kendisidir. Çünkü doğa ile ‘etik’ soğuk bir savaşın ortasında erimekte…
Tekrar soruya dönelim ve yanıtımız “ressam, tatil, anne” olsun. Bu soruyu en yakın dostuma ben sormuş olsaydım, yanıtları şöyle yorumlardım: beni bir ressam olarak tanıyor, en kısa zamanda tatil yapmak istediğimi biliyor ve annemin benim için çok değerli olduğunu sezmiş. Bir gün ona resim yapmayı bıraktığımı ve artık iyi para kazanmak istediğimi söylesem, mutlaka buna karşı çıkmak isteyecektir. Bence bu doğal değil, garip bir durum. Doğal olan yanı varsa da, değişimi sevmeyen biriyle daha karşılaşmamdır.
Neden garip? Dostum ‘beni’ mi seviyor, yoksa bana atfettiklerini mi? Benden yansıyanlarla kafasında yarattığı ve kendinden de bir şeyler katarak kurduğu ‘o adam’ı mı seviyor? Değişimi kabullenmek istemiyor. Oysa ben yaşıyorum ve değişim kaçınılmaz. Değişimin kendisinin bile değiştiği bu değişken dünyada, değişime ayak uydurmaya çalışıyorum. Benim için doğal olanı yaşıyorum. Karar veriş ya da sürükleniş… birbirinden farksız… Bu sadece bir yönleniş. Üstelik yeni ve hareketli.
Sevgi bir atıftır. Yalnızca değişmeyen içsel doğrularımızla karşımızdakine atfettiğimiz güzelliklerdir. Çünkü sevgi, kendisi gibi durağan, sorgusuzlaşan her duruma adapte olur ve değişime tüm yalınlığıyla kafa tutar. İnsanı tahakkümden uzak anlayabilmenin insanî olan tek yolu ‘sevgi’ dir.
Sevmemiz lâzım.
I
Vapur yanaştı; iskele… Mandalina kabuğunun içine “seni seviyorum” yazıp az önce deliren köpüklerin içine attım…
II
Yol boyu yürüdüm, incir topladım, arılarla birlikte su içtim kuyulardan, güneşin içe işleyen sıcağından kaçıp bu eski otobüs durağına sığındım. Kimse yok bekleyen benden başka, otobüs de gelmeyecek, biliyorum. Örümcekler bile terk etmiş burayı. Topallayarak bir köpek geçiyor önümden… Korkuyorum ve yürüyorum.
III
Sıkıldı. Devrilmiş bir ağacın üstüne oturdu. Etrafına bakındı. Toprakta bir çatlak seçti ve odaklandı. Buğulandı gözleri ilkin, ama zamanla fark etti küçük karıncaları, kırmızı ve adını bile bilmediği fakat evinin önündeki her kayanın altında yaşayan o yönbilmez böcekleri, kaçan bir tırtılı, yenmiş bir yaprağı, ışık oyunlarını… Sonsuz evreni.
IV
- Benim için sonsuz bir rüyasın sen. İnce ve kemikli ellerin çekiyor perdelerimi, dedi adam
- Kalbim, ellerim kadar küçük değil, dedi kadın
Bir çam ağacının yanındaydılar ve ağacın reçinesi toprağa damlıyordu.
V
Annem. Bu da evimiz, kitaplarım, ölü balıklarım, kırık akvaryumum. Eski kitapları biriktiriyorum, kaçıncı sahibiyim onların? Geceyle birlikte kaç kişi dokundu onlara, kim bilir…
Mutfak camının demirlerine sürtünen mi? Karanlık kedim; rüzgâr değil. Bir şeyler anlatmak istiyor bana…
Kardeşim, sakızını perdeye yapıştırmış yine, çinko güğümde banyo suyumuz kaynıyor, anneannem dualarla harmutlar o suyu. Anlamadığım bir dile benzetirim söylediklerini. İçimden güler, alay ederim.
Küçükken dikenli tellere takılmıştı sağ elimdeki yüzük parmağım, kanlar içinde hastaneye koşmuştum, yırtılmış bir parmak, gözyaşlarım, kusma isteğim… dudağımda bilmediğim, anlamadığım bir dua.
senin hayalin… kollarımdan tutmuş aşağı doğru çekiyor beni. şarkılar çalıyor. şarkılarla ilgili çok yazdım, seninle ilgili de… olmamış şeyleri yazmıyorum ki! istanbulda bir tramvay var. gerçekten var! ben tramvayda yaşadığım günleri yazıyorum. insanlara anlatıyorum. tünelde kahveler var, dükkânlar var. tünelde sen vardın. rengârenk insanlar var. hatta inanmazsın hâlâ doors çalanlar var etrafta. sen de doors çalardın. sokaklarda hayal kurabilen insanlar… onları anlattığım zaman yalan olmuyor hiçbir masal. hangi masal yalandı ki? senin elini tutuyorum. kafamı kaldırıp suratına bakıyorum. seviyorsun beni. masallar anlatıyorsun. hatırlıyorum: dünyanın en minik prensesiydim bir zamanlar. pera palasın önünde geçirdiğim günler vardı. palyaçolar vardı hayatımızda. istanbul bambaşka bir şehirdi, daha yeşildi o zamanlar pera palas. bildiğim her yeri unutmuş, yeniden çıkarıyordum şehrin haritasını. yürüyorduk. kanatlı olduğuna inanıyordum senin. söylediğimde doktorlar inanmadılar.
sıkıştırıyor: resimler, görüntüler, bitmemiş cümleler… duvarlarında resimler var odamın. yüzyıllar öncesinde yaşamış insanların resimleri. benim hayatımda on üç yıl diye bir şey var. on üç yıl geçti bazı şeylerin üzerinden diyebiliyorum sadece. benim zamanımda istanbulun aydınlık olduğu günler vardı diyebiliyorum. parklar, fıskiyeler vardı. suratına bakıyordum. bakabiliyordum. günaydın diyordum. çiçekler oluyordu ellerimde. iyi uykular diyordum. çiçekleri sana veriyordum. bütün çiçekleri senin için topluyordum bahçelerden. bu kadar geçtiği için bile geriye dönülemeyeceğini düşünüyorum.
ileriye doğru, geçmiş beni rahatsız etmesin istiyorum. ama sen: hayatımın en büyük saplantısı. bana yardım etmeye mi çalışıyorsun? şarkılar var. tarihler var. hiçbirini hatırlamıyorsun. palyaçoların kocaman burunları olur. bunu unuttuğuna inanamıyorum. beni nasıl unutursun? yanlış şarkıları çalıyorsun. yanlış masalları dinliyorsun kötü kalpli cadılardan. ben bir tek sana güvenmiştim. en gerçek sözlerimi sana vermiştim.
gürültü var. sana bakıyorum. seni seviyorum diyorum. iyi diyorsun bana, iyi. bunca zaman bunu duymak için mi yaşadım ben? hayatımı bunun için mi harcadım? bunun için mi inandım sana? senden sonra kimse inanmadı bana. cümleler hep eksik kaldı. çok kötü şeyler geldi başıma. rüyalarımı anlatacağım kimse kalmadı. sıcacık odalar olmadı. saatlerce susmak. bundan sonrası hep susmaktır bilinçsizliğin derinlerine doğru. boş bakışların biriktiği yerde oturmak.
saçlarımın uçlarından sular damlıyor. farklı şeyler yaşamdan algıladıklarımız ve ben gittikçe aptal oluyorum.
o şarkı nasıl söylenir
ki anlatacak senin yokluğunu
teslimiyetin zaferi hangi bayrağa yaraşır
kurur içimde bir sen
sarı bir yaprak olur düşer
dahil ettin işte kendini
içimin uçurumlarında kaybettiklerime
infaz nasıl bir mahkûma yakışmazsa
deniz dalgasında öyle durulmaz…
içimden hangi papatya yolundu
yokluğun bir gece uykuma sokuldu
zaten bu şehir de çürümeye başladı
çöp toplayanlar artarmış gitgide
martılar denizden çok, çöplükleri
yuva etmiş kendine
o şiir nasıl okunur
ki atmıştı leşimi bir çöplüğe
bayraklarımı yakıyorum tek tek
yanık kokusu çocukluğum
ömür sancıma iyi gelmişti gözlerin
derin dipsiz yalnızlığımdan
sorgu sual karanlığımdan
çektin çıkardın kendini
seni özgürleştiren beni pusulasız bırakan
bir gemi yolculuğuna benzedi bu ayrılık
boğmam seni içimdeki sorguya
hadi uç kendi göğünde uzaklaş
konuşuruz seni çöplüğümdeki martıyla
zaten bu şehir de çürümeye başladı
çöp toplayanlar artarmış gitgide
martılar denizden çok, çöplükleri
yuva etmiş kendine
baharda yalnızlık gibiydi
yağan dolu gönlüme
şimdi sadece biz olurduk
nisan yağmurunda sahilde
ıslanırdık ıslanırdık
birlikte
yalnız bir adaya
hırçın dalgaları vurur ihanetin
ışık yok gecede
sen yoksun yine
bahar aldatıyor ikimizi de
yağmura dönüşmüş gözyaşlarım
rüzgârla uzaklara
uzaklara
gözlerinin ışığıyla kurur
düşlerim haziranda
aklımdaydı ayrılık
nisan geceleri gibi
neydi yaz çocuğunun
bahardan çektiği
— Sabahattin Ali
Her insan kendisinin aynasıdır. Benim de gözlerime bakanlar –yalnızlığımı– sorguluyor aslında: bitmeyen, içimde saklı olan ve hiç kimsenin paylaşamayacağı tek şey olan yalnızlığımı… Beni biraz olsun tanıyanlar farkedebilir ancak yüzümdeki gülümsemelerde saklı olan öfkeyi. Oysa kim eğilip de görmeye çalışıyor ki yüreğimi, kim cesaret edebiliyor oradaki yalnızlıkla öfkeden özümlediğim koyu nefreti ve gururu görmeye?
Bedenimde zehir, elimde Ege tütününün kokusu…
Sigara hayatın ta kendisi olabilir ölümden de öte. Yanmanın verdiği acıyla cızırdayan kibritle doğar bir sigara aynen dünyaya gelmenin acısıyla ağlayan bebek gibi. Duman, geçip giden zaman olmalıdır o halde; beyaz bir sis sunar bize hayat. Küller yaşayıp arkamızda bıraktıklarımız, acı verenlerdir belki. Belki de hiç gelmeyecek olanlardır.
Daha sonra ağlama mevsimleri başlar güneşin kova takımyıldızına girmesiyle. Elimde bir kova kin vardır. Tutup kulbundan sallarım gökyüzüne. Kinin rengi yeşildir: kusmuk yeşili, safra yeşili. Yanımda bir dostum vardır, başı yıldızlara yakın. Ona dönüp “Neden yeşil yıldız yok?” derim. “Çünkü hiçbiri güneş ışığından sevgiyi özümleyemiyor” der. Susarız.
Bir kibrit çakıp Marmara’dan geçen gemilere fener yaparız. Rüzgâr gelip kibriti söndürür. Rüzgârdan o an şüphe ederim.
Deniz dalgalıdır. Güneş denizin üstünde beni dansa öyle bir güzellikle çağırır ki atlamasam dayanamam. Görebildiğim en yüksek yere çıkıp son şiirimi okuyup denize dalarım. Orada beni gökyüzünden kayarak ve aldanarak düşen yıldızlar bekliyordur.
Denizden denize kıyısı olmayan bir şehirde çıkarım. Saçlarına ak düşmüş mutsuz bir adam bana hayatın sırrını dev demir yığınlarından, bağırsak dolusu solucanlardan ve yalan hüzünlerden ibaret bir otogarda verir. Ocağa koyduğum ayrılık çayı çoktan demini almıştır.
Burnuma balkandan bir çay kokusu çarpar. Ayılırım.
Şu dünyada ayık olmak benim için bayağı zor iştir. Kafama yatmayan şeye hemen karşı çıkar bağırır, çağırırım ayık olunca. Kızarım, küserim. Dedim ya gururluyum diye, özür dilemem.
Kimse bilmez, inanmaz belki; ama ben biraz da deliyim.
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: ulaş nikbay
genel yayın yönetmeni: vedat kamer
editör: özgür macit
yayın kurulu: emrah altınok, özgür macit, ulaş nikbay, vedat kamer, zafer yalçınpınar
düzelti: akın demirci
“Yaşam, yüksek anlamlılık yüklü ender tek anlardan, ve bu anların olsa olsa gölge görüntülerinin çevremizde gezindiği, sayısız aralardan oluşur. Sevgi, bahar, her güzel ezgi, dağlar, ay, deniz - herşey ancak tek bir kez tam yürekten dilegelir: bir biçimde, söze tam olarak hiç gelebilirse. Çünkü birçok insan bu anıları hiç yaşamaz; onlar, gerçek yaşam senfonisinin araları ve duruşlarıdır.” – Nietzsche
I
Beni de zaten sadece üzen anlamaman. Anlayıp da bu şekilde davranıyor olsan, içim yanmayacak. Bir şeyleri kin olarak yorumlaman da zaten anlamadığını birkaç milyonuncu kez tescil etmiş durumda ama ben artık bir işe yaramadığından dolayı anlatmaya çalışmaktan yorulmuş durumdayım.
Bunun gibi onlarca konuşma hatırlıyorum. Neden bu kadar anlamakta zorlandığımı da yine anlamıyorum. Bu kadar kesinliğe giden yollardan kendimi kopardığımı sanıyordum.
Akşam yürüyüşlerini güneşin batışından önceye getirmeye çalışıyorum aynen bugünkü gibi. Güneşin biraz beni ısıtıp, hafif bir rüzgârın esmesi hoşuma gidiyor. Yazın sıkıntısını taşıyan bugünde, baharda, yalnız yürümemeli. Sen olsaydın diye düşündüğümde neden hemen yüzümü gökyüzüne çevirdiğimi bile anlamıyorum. Maviliğin yitişinin dumanı neden mor ki?
Bu renk oyunları arasında sana sığınmak istiyorum. O gün aklımda: Sen karşımda oturmuş daha önce hiç duymadığım şeyler anlatırken bana, ben hâlâ yüzünü seyretmekle meşguldüm. Hiçbir şey anlayamıyordum yine. Oysa sen ne çabuk anlamıştın seni yazmaya çalıştığımı. Belki bu seni benliğime işlemenin başka bir yoluydu. Öpüşmek gibi değildi en azından.
şiir gibi dokundu
akşam yıldızı tenime
sıcaktı
tutamadım
gönderdim gökyüzüne
II
sen
acılarını
kendin öğrenmiştin
kardelen çiçeğim
Yürüyüşlerimi daha da uzatmaya başlayıp Yıldız Tepesi’ni keşfettiğimden beridir, yanlış hatırlamıyorsam martın on üçü idi, hep buranın gökyüzü, yıldızları rüyalarımdaki gökyüzünün, yıldızların yerini aldı.
O gün saraya yakın bir yerde gökyüzünün seyrine dalmışken sen kardelenlerin arasından sessizce gelmiştin. O zaman kim olduğunu bilmiyordum, neden sarayından kaçmaya çalıştığını da.
Konuşmaya başlamadan önce zamanı durdurdun. Sözcükler vardı sadece, her biri kendi acılı anlamıyla gelmişti.
Seni dinlerken dudaklarımı kanatan sessiz ağlayışlarımda gözyaşlarımı kardelenler için saklamaya karar vermiştim.
Yıldız ışığında seni yazmaya başladım. İnan ki gerçekleşeceğini bilmiyordum.
Şimdi yaz geliyor. Yıldız Tepesi Sarayı’nda yaz eğlenceleri hazırlıkları başlamış bile. Nerede kaldı sadece yalnızlığımızı anlatabildiğimiz anlar, o soğuk?
III
gözleri
her şiirden
güzeldi
Senin rengine âşık olmaması elinde değildi. Üstelik bunu yazarak becermişti.
Şehrin günahkârı şair, insanların onu anlamamasına alışmış, kalemi ona isyan ettikçe yazmayı ve âşık olmayı sürdürüyordu.
IV
Sen, sen + sen … = sen, farkında değilsin ama anlattıklarımın hepsi birer hayaldi ve sen elinde tuttuğun şiirin gerçekliğine sarılmadın. Ben düştüm.
Yoksa
Şarkını susmazdım
ışığa uymuştum bütün
ayaklarım gözüm hız
yakın durduğum yollara gideceğim
sana değdiğim akşamlar
çantamda huy
ellerimin ayasında ay
eriyen
sıcaklığı ruhumda buhur
aklımdı kendine soru
durmayı öğrendim
dökülmüş simlerinde camların
bulduğum resim
unutulmuş bir öğlen
eski yağmurların sesiyle
uyandığım sabahlar
kül
sesimde şehirlerin sisi
uzak yollara vuracağım
kendimi
unutacağım.
- Le Fanu’nün anısına
Carmilla
Kan kraliçem
Yıldızları tutuşturan güzelliğin
Ay gümüş soğukluğunda
Kan ve karın büyüsü
Ağararak uyuyan dünyaya inerken
Mavi buğunun kollarında
Üşümüş deniz
Sokul kuytularıma dalgalarınla
Aşk kan nehri
Aksın aramızda
Carmilla
Kızıl çizgiler çizen
Yosun renkli yarasa
Gizemin açıklanamaz esrikliğisin
Uç git, kurtul, istemem yanma
Ruhum aşkın hazzıyla sundu kendini
En uzaktaki yıldıza dokundu bu gece
Orman derin seslerle inliyordu
Rüzgâra ant verdim
Küllerimi savursun diye
Bir daha toplanmamacasına.
— hayatı tanımlara sığacak
tanımsız kişiden
bedeninin aksini
otobüs durağının camında
ruhunu kalbinde görüp
beğendiği kişiye —
(sana hiç mutluluktan söz etmiş miydim?
ya gökyüzündeki gülümsemenin
ne renk olduğundan
o sabah?)
namerdim
güneşten bir dirhem çaldıysam
ve zakkum köklerinden özümleyip
sevgiyi
kenger sakızı gibi
saldıysam yüreklere
ceza giymeyeceğim yaptıklarımdan
–- sevmek istisna —
kulluğumdandır
düşen ilk yağmur damlası olmak
ve bozup eylemsizliği,
kırıp kalemi
mahkûm etmek suyu aşka
gerçek şu:
ben yalnız
boşayıp zincirlerinden uçurtmamı
salmadım bulutlara
o sabah
kapkara gökyüzünde
karalanası diye
(peki delilerden bahsetmiş miydim?
ya yalnız onların
mutlu olduklarından?)
itiraf ediyorum:
şair delidir!
“İşte bizim hikâyemiz
Öyle saf, öyle temiz”
Onunla çok küçükken tanışmıştım. Altı yaşındaydım. Annem “Bu senin Uğursuz Dayın” demişti. O zamanlar henüz uğursuz kelimesinin anlamını bilmiyordum. Yine de kötü bir anlamı olduğunu tahmin ediyordum. Çünkü annem yüzünü buruşturmuş, yüzüne garip bir ifade iliştirmişti. Bizim evde kalmaya başladı. Annemle sık sık tartışıyorlardı. Ben bu duruma bir türlü anlam veremiyor, çok üzülüyordum. Dayım benim en iyi arkadaşım olmuştu. Sokakları beraber dolaşırdık. Beni omzuna alır, hoplatarak yürürdü. Çok şık giyinirdi. Mahallenin kadınları bahçe kapılarında çekirdek çıtlatırken onu izlerdi. Yürekleri onun için pır pır çarpardı.
Mahallemizin en güzel kadını Dul Zeynep’le mahallenin parkında buluşurduk. Onlar yürür, ben salıncakta sallanırdım. Zeynep’i kıskanırdım. Dayımı sanki benden alacakmış sanırdım.
Kimi zaman annemle kavgaları artardı. Ben gitmesinden korkar, ağlardım. Bu korkum nedeniyle dualarımda onun hep bizimle kalmasını dilerdim. O ilk kez bana almış olduğu defterle, paylaşmanın ne kadar güzel bir duygu olduğunu öğretti. Hangi defteri seçtiysem o defter benim olmuştu. Bana ilk seçme özgürlüğünü de O verdi. Adımın baş harflerini deftere yazarken gözlerimin içine bakar, saçlarımı okşar, “Bravo kız sana” der, bana gülücükler sunardı. Adımı yazmayı da O öğretti. Hiç unutmam! Bana bir gün “Sen benim bir tane kızımsın” demişti. Sonra da onunla uzak gemi yolculuğuna çıkmamı istedi. Bu konuşmamızdan sonra ben onun gideceğini anlamış, sımsıkı sarılmış, “Gitme dayı” demiştim. O zamanlar çocukların hayallerini süsleyen, tüyleri sarı ve kalın kabanlar vardı. Benim yaşımdaki kızlar hep o kabanlardan giyerdi. Ben onları imrenerek izlerdim. Dul Zeynep’te bile bu kabandan vardı. “Sana bu kabandan almamı ister misin?” diye sorduğunda inanılmaz mutlu olmuştum.
Bir akşam Annemle dayım tartışmaya başladı. Onlar sürekli birbirlerine bağırırlarken ben ağlıyordum. Babam geldi, evde huzur istediğini, bu durumdan bıktığını sitem dolu sözlerle ifade etti. Dayım öfkeyle elini kapının camına vurdu, her yer kan olmuştu. Ben ağlıyor, gitmesin diye bacaklarına sarılıyordum. Onu engelleyemedim. O kâbus gecede çekip gitti. İki gün sonra onu sokakta Zeynep’in yanında gördüm. Yine beni kucağına alıp havada zıplattı. Çok mutlu oldum. Bana küsmemişti.
Bir sabah içerden gelen seslerle uyandım. Annemle konuşuyorlardı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşuyorlardı. Ben gizlice kapıyı araladım. Onları izliyordum. “Gideceğim buralardan. Yoruldum” dedi. Annem ağlıyordu. Dayım ağlıyordu. Ben çok ağlıyordum. Yatağa dönüp gizlice ağladım. Kapı usulca aralandı. Onları izlediğimi anlamalarını istemediğimden midir bilmem, gözlerimi sımsıkı kapattım. Yanıma geldi, yüzümü okşadı, saçlarımı öptü, başucumda yumuşak bir şey duruyordu, “Elveda” dedi. Ben o zaman öğrendim ayrılırken insanların elveda dediğini. Dayım bana ayrılığın acısını da öğretti.
Odadan çıktı. Benim gözlerim hâlâ kapalıydı. Sanki bir rüyaydı yaşadıklarım. Annemle sarıldıklarını gördüm, vedalaştılar. Gitti. Bana söz verdiği kabanı getirmişti. Ben o kabanı kollarım uzayana kadar giydim. Okuma yazma öğrendim, mektup yazmayı öğrendim, hep bir ses bana “Bravo kızım” diyordu. Dayım hep benimle yürüyordu.
Bir gün annem ve babam gizlice konuşuyorlardı. Onları duydum. Dayım hapishanedeymiş. “Neden?” dedim. Babam sustu. Annem bana dedi ki, “Bak! Bu bir sır. Eğer birine söylersen bizi de götürürler hapishaneye.” Çok korktum. “Çünkü dayın siyasi suçlu” dediler.
Ben anlamıştım. Söylemek istemeseler de o Zeynep’i öpmüş, o yüzden hapishaneye atılmıştı. Yıllar geçti. Şimdi nerede bilmiyorum. Mektuplarını saklıyor, onu özlüyorum. En son üniversiteyi bitirdiğim yıl gördüm. Ne çok sarıldık birbirimize. Kim bilir bir gün çıkagelir ve kızımın da saçlarını okşar.
Ona yazdığım son mektuptur:
“Sevgili Dayıcık,
Bir bilsen neler oluyor hayatta. Kızım oldu. Adı Eylül. Bir eylül günü merhaba dedi hayata. Sen görmeliydin onu. Babasından sonra senden almalıydı sevgiyi. Karar vermenin cesaretini ve vedaların sevgileri bitirmediğini… Hayat bir izdir! Aslolan sevgidir…
Seni seviyor ve özlüyorum.
Kızın.”
su sızdı denize
bulutun gölgesi büyüdü
tenime yağmur değdi
ellerimi
en önce
sardunyalar beğendi
anamın canını acıtmadan
geldim dünyaya
önce ezan-ı muhammedi
sonra
üç kez adımı söyledi biri
sessizce çizdim
gelecekteki bahçemi
babama
cephedeyken söylemişler
dünyaya geldiğimi
iki kurşun fazla sıkmış
havaya
sırrı çözüldü doğmanın
doğmak
ilk ayrılıkmış meğer
insanoğlu var olduğundan beri
doğduğumdan bu yana
sardunyalar
gizlice gül kokar
ah ah onlar
güllerin yoksul ikindisidir
sökülen yerlerimi daima
gül kokusuyla dikişim
boşuna değildir
Dinçer Sezgin, 1939’da İzmir’de doğdu. Çanakkale Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsü-Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. Dokuz yıl edebiyat öğretmenliğinden sonra, TRT’de 28 yıl boyunca prodüktörlükten spikerliğe bir çok görev alarak, bin beş yüze yakın program yayınladı. İlk yazısı “Tekerlemeler” Türk Dili dergisinde yayımlandı (1959). O tarihten bugüne, başta Varlık olmak üzere, Türk Dili, Gösteri, Oluşum gibi bir çok edebiyat dergisinde şiir, öykü ve yazılarını yayınladı. Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Milliyet gazetelerinde de yazarlık yaptı. Halen Radikal gazetesinde “İzmir Esintileri” adlı köşenin yazarıdır. Bugüne kadar dört öykü, bir öykü-röportaj, iki çocuk romanı, üç şiir kitabı yayımlamıştır. Yayımlanan yapıtlarıyla bir çok ödülün de sahibidir.
Emrah Altınok: Sizinle önceki görüşmemizde özellikle usta şairlerden birçoğunun edebiyat dergilerini takip etmediklerinden bahsetmiştiniz. Bu konuyu bir kez daha açabilir misiniz?
Dinçer Sezgin: Hemen hemen bütün yazar ve şairlerimiz, ekonomik güçleri elverdikçe edebiyat - sanat dergilerini izlediklerini söylerler, ama benim tanık olduğum bir olay var: Bu dergilerde önce kendi yazılarının olup olmadığına bakarlar, sonra kendilerine yakın buldukları sanatçıların ürünlerini bazen derinlemesine ama çoğunlukla şöyle bir göz atarak okurlar. Aylık bir dergiyi baştan aşağıya ve büyük bir dikkatle izleyen arkadaşa çok az rastladım. Hatta gazetecilik yaptığım dönemlerde gazete muhabirlerinin de kendi gazetelerindeki yazılardan bile haberdar olmadıklarını gördüm. Nedense bu genel ilgisizliği hem gazetelerde hem de kültür-edebiyat-sanat dergilerinde görüyoruz. Bunun temelinde yatan psikolojik bir neden olmalı diye düşünüyorum. Yazarların ve şairlerin birbirlerini eleştirmekten, hatta birbirlerinin yazıları üzerine düşünmekten kaçındıkları geliyor aklıma. Böyle bir temelden hareketle eleştiriye ne denli dayanıksız aydınlar olduğumuzu da hemen gündeme getirebiliriz. Henüz bu konudaki düşüncem tam anlamıyla yok olmuş değil. Elbette böyle davranılmamasını gönül ister. Ne var ki, yaşanılan gerçek budur.
EA: Dikkat ettiğim kadarıyla ‘dergileri takip eden bir edebiyatçı’ olarak, edebiyat dergileri hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?
DS: Bugün piyasada bulunan edebiyat dergilerini birkaç kategoriye ayırmak mümkün. Bunlardan bir tanesi kadro dergileridir. O dergilerde katılaşmış bir kadro vardır. Kadronun yazdıkları ve yarattıkları ürünlerle dergi doldurulur. İkinci kategoride amatör dergileri görüyorum. Amatör dergiler her ne kadar yeni seslere yer verme iddiası ile ortaya çıkıyorlarsa da onların da belli başlı sorunları vardır. Dergi sahiplerinin/kurucularının katılaşmış, kemikleşmiş kadro dergilerine gönderdikleri ürünlerin kabul edilirliklerinin çok az oluşu ya da hiç olmaması, üretimlerini kesmeyen bu arkadaşları harçlıklarını birleştirmek suretiyle bir dergi çıkarmaya iter. O çıkan dergilerin ömrü birkaç aydır. Mesela Bursa’da yayımlanan “Düşlem” dergisi bunlardan biriydi. İyi bir kadrosu, iyi bir baskısı, temiz bir mizanpajı vardı. Dört arkadaş kendi aylıklarından biriktirdikleri parayla bu dergiyi çıkardıkları için dergiyi ancak on iki sayı çıkarabileceklerine karar verdiler. Daha sonra on iki sayı yayımladılar ve on ikinci sayı sonunda da kapanmaya karar verdiler. İkinci kategori de bunlar… Bir üçüncü kategori daha var. Bunlar da taşra dergileri dediğimiz dergilerdir. O dergiler, taşrada basılırlar ve içeriklerinde profesyonel imzalara da rastlarsınız. Ama kentte basılan kent kültürünün oluşturduğu basımevlerinin izlerini taşıyan görünümleri, o tür dergilerde pek bulamazsınız. Bütün özenlerine rağmen neresinden bakarsanız bakın, o dergiler “ben taşra dergisiyim” der size. Onların da ömrü pek uzun olmaz. Çünkü ulaşım, dağıtım, telif ücreti ve iletişim sorunları gibi birçok soruna sahiptirler. İlk birkaç sayının içeriğinde rastladığımız profesyonel imzaların kimileri orijinal, hiçbir yerde yayımlanmamış yapıtlarını gönderirler. Daha sonra içerikte o yazarların önceden başka dergilerde yayımlanmış olan yazılarından alıntılarla karşılaşmaya başlarız. Türkiye’de ilk derginin çıktığı Tanzimat yıllarından bu yıla kadar 1870’lerdeki Fransız edebiyatının etkisiyle 127 yıl içerisinde yaklaşık 127.000 dergi çıkmış diyebiliriz. İçlerinde en uzun yaşayanı Kızılay ve Yeşilay dergileridir. Kültür, edebiyat ve sanat dergilerinin içerisinde ise en uzun yaşayanı Varlık dergisidir. Sonra da el değiştirmiş bir biçimde süren Türk Dili dergisidir. Yanılgı payım bana ait olsun.
EA: Yanlış hatırlamıyorsam siz de bir dönem dergi çıkarmışsınız. Dergiciliğin güçlüklerinden söz edebilir misiniz?
DS: Bir dönem Ahmet Say ile beraber “Türkiye Yazıları”nı çıkardık. Derginin asıl sorumlusu ve sahibi Ahmet Say idi. Bizler Ahmet’e yardım eden arkadaşlar konumundaydık. Ama dergicilik işlerine ucundan kıyısından bulaştığınız an, o işin içine de girmiş oluyorsunuz. Dergiye gönderilen yazıların ve şiirlerin seçiminden, saptanan ürünlerin dizilmesinden düzeltilmesine, kapağından iç mizanpajın yapılmasına değin, derginin, sanatçıların beyninde doğan ilk halinden başlayarak, okurun eline ulaştığı ana kadar geçirmiş olduğu bütün serüvenleri, o serüvenlerin kendine ait zorluklarını, uzunca yıllar ben Türkiye Yazıları’nda yaşadım. Bir yazı kurulu olsun mu olmasın mı, dergi sahibinin sözü ne kadar geçsin veya geçmesin, derginin politikası ne olsun ne olmasın, hedef kitlesi ne olsun ne olmasına varıncaya kadar, hemen her yazı kurulu toplantısındaki tartışmaları anımsıyorum. Derginin çıkıp elimize geçtiği gün matbaa kokusuyla nasıl mest olduğumuzu anımsıyorum. Ürünü dergiye girmeyen arkadaşlarla yapılan tartışmaları da anımsıyorum. Hepsi de güzel anılardı…
EA: Radikal gazetesindeki köşenizde okura sanat ve edebiyattan politik sorunlara, toplumsal olaylara kadar geniş kapsamlı bir yazı çerçevesi sunuyorsunuz. Peki, bu yazıların oluşum sürecinden de bahseder misiniz?
DS: İki aydır Radikal’de yalnızca cumartesileri yazım çıkıyor. Daha önceleri haftada iki gün, cumartesi ve pazar günleri yayımlanıyordu. Altı yıla yaklaşan bir süredir ‘İzmir Esintileri’ adlı bu köşede yazmayı sürdürüyorum. Köşenin oluşumunda tek etken, Türkiye’de çıkan hiçbir profesyonel ya da amatör anlamda gazetede, ‘özellikle İzmir’e ayrılmış bir köşe’ olmamasıydı. Bana bu iş önerildiği zaman, daha ağırlıklı olarak kültür-sanat-edebiyat etkinlikleriyle ilgili esintilerden söz etmem istendi. Politika içerisinde daima sanat vardır. Mademki sanat daima politika içerisindedir, işin politika yönüne de değinmem gerekir diye düşünüyorum. Kültür sanat olayları neler olabilir: tiyatrolar, galeriler, imza günleri, söyleşiler, paneller, açık oturumlar, tartışmalar vb. Ancak ben, yazılarımı kurarken hem söz edeceğim konunun sanatsal yanını öne almak, hem de bunun arkasında dönen bir dümen olup olmadığını saptamak istiyorum. Eğer böyle bir koku alacak olursam, onu da yazmakta olduğum kültür sanat yazısının bir köşesine koymadan edemiyorum. Son zamanlarda işin politikasına fazlaca girer oldum. Çünkü Sait Faik’in “Yazmasam deli olacaktım” diye bir sözü vardı yanılmıyorsam. Ben de sanki yazmasam deli olacakmışım gibi bir duyguya kapılıyorum. Bir “İzmir Esintisi” yazısını yazabilmek için mutlaka hazırlık yapmam gerekiyor. Diyelim bir kitaptan, bir resim sergisinden ve bir tiyatrodan söz edeceğim. O sergiyi görmeden, ressamla ve o kitabın yazarıyla konuşmadan, o tiyatronun oyuncularıyla, yönetmeniyle tartışmadan hiçbir biçimde oturup onlarla ilgili yazı yazmayı beceremiyorum. Mutlaka gidiyorum, görüyorum ve konuşuyorum. Benim görüşlerimi onlara aktarıyorum, onların görüşlerini alıyorum. Sözün özü bir yazı için en az üç gün hazırlanmam gerekiyor. Elbette ki bu hazırlığın bana katkıları da fazlasıyla oluyor. Sergiyi görmek, ressamla konuşmak, bir oyuna gitmek, oyuncularla yönetmenle konuşmak, tartışmak insanı çok zenginleştiren olaylar. Ama o üç günlük sürenin sonunda da oturuyorum, almış olduğum notlarla izlenimlerimi kısa bir sürede yazıya geçirebiliyorum. Yazmış olduğum yazının artısını ve eksisini bilerek bu işi yaptığımdan kendime de güveniyorum. Bu üç günlük hazırlık süresini yaşamadan da yazımı yazmayı gerçekleştirebilirim. Ama öyle yaparsam kendime, kalemime ve okuyucularıma karşı saygım kalmaz.
EA: Biraz şiirden bahsedelim isterseniz. Sizce şiir genç midir?
DS: Ben şiirin yaşlandığına pek inanmıyorum. Her dönemde taze kalabilen şiirler vardır. Biz bunlara “evrensel şiirler” diyoruz. Nasıl evrenselliğin süresi yoksa ve her zamanı kapsayan bir yaşama parçası ise, bazı şiirler için de bunu söylemek elbette ki mümkündür. Ama bazı şiirler de var ki, onlar üzerinden zaman geçince eskiyorlar gibime geliyor. Özellikle sloganvari şiirler ve politik yanları ağır basan şiirler, o politikanın geçersiz olduğu dönemlerde artık şiirsel bir güzelliği taşımasalar bile ilk yazıldıkları dönemdeki etkilerini koruyamıyorlar. Bugünün okurunu, özellikle genç okur kesimini, o zamanların şiirleri artık heyecanlandırmıyor. Örneğin 1964’ten 1970’e kadar olan şiirleri biliyorum. Heyecandan yerimizde duramadığımız, sol kollarımızı havaya kaldırıp sloganlar attığımız günlerin şiirlerini, şairlerini bilirim. Bugün o şiirleri okuduğum zaman artık aynı heyecanı yaşayamıyorum. Hele hele o zamanları yaşamamış olan gençlere, bu tür şiirlerin çok şey verebileceğini pek düşünmüyorum. Ama Attilâ İlhan’ın “Piya”sının hiçbir dönem eskimeyeceğini biliyorum. Sevgi ile ilgili yazılmış bir şiir hiçbir zaman eskimeyecektir. Aragon’un “Elsa’nın Gözleri” yarına kalacaktır. Melih Cevdet Anday’ın “Rosenberg”ler için yazdığı şiiri yarınlara kalacaktır. Bir Orhan Veli’nin dili eskimiş gibi gözükse de bazı şiirleri yarınlara kalacaktır. Bunlara benzer yüzlerce şiirden söz edilebilir. Örneğin, “Anabelle” şiiri geldi aklıma. Bugün o şiiri bilmeyen şair yoktur. Hele ki bizim kuşağımızda o şiiri ezberlememiş olan yoktu. Şimdi bir bakıyorum da eskimemiş şiirler olarak aklıma hep sevgi şiirleri geliyor. Sevgiyi başa oturtmuş, sevgiyi duyumsatan şiirler eskimiyor. Aynı şey öykü ve romanlar için de söylenebilir. Politika hep vardır ama bazı politikalar eskir. Eskiyen bir politikanın sloganı olan şiir de zaman içinde eskiyecektir.
EA: Bu anlamda genç şair tanımlaması yalnızca yaşa bağımlı olarak kullanılıyor…
DS: Evet doğrudur. Bana göre yanlış kullanılıyor tabii. Bir şair yetmiş yaşında da on sekiz yaşın duyumsamalarıyla dizelerini kullanabilir, sevgiyi yorumlayabilir ve insanın içinde bir değişiklik yaratabilir. İnsanın içinde değişiklik yaratabilmek olayı… yani bir şiiri okumadan önceki Ahmet ile o şiiri okuduktan sonraki Ahmet arasında bir fark yaratabilme durumu, bana göre hiçbir zaman o şiiri yazan kişinin yaşıyla orantılı değildir. Bu bir ustalaşma işidir. Bu ustalığı kimileri otuz yılda tamamlar, kimileri otuz ayda tamamlar, kimileri de tamamlayamaz. O bakımdan nasıl şiirin yaşı olmazsa, ben şairin de yaşı olmaz diye bakıyorum. Ama koşulum var tabii. Gereken olgunluğu elde etmiş şairler için bunu söylüyorum. Hâlâ yetmiş yaşında olup da amatör kalan, manzumeler yazan, güvercinlerin çektiği manileri yazan şairler de vardır. Oysa on dokuz, yirmi yaşında olup altmış tane yaşlı şaire taş çıkartacak olgunlukta, içi sağlam, dili sağlam şiirler yazan gençler de vardır. Ama şu da söyleniyor tabii, yetmiş yaşında duyulan bir aşkla yirmi yaşında duyulan bir aşk arasında ve bu şiirlerin sahiplerinin yazdığı şiirler arasında bir farklılık yok mudur? Elbette vardır. Zaten şairlerin eskimemesinin bir sebebi de bana kalırsa, o yirmi yaşındaki genç gibi duyumsayabilmeleri ve onu on sekiz yaşındaki bir kişiye, on sekiz yaşında biri yazmış gibi okutabilmelerindedir. Eğer okutabiliyorsa, “bizim zamanımızda” lafını pek kullanmıyorsa ve eski sevdalar ile yeni sevdalar arasında çok büyük farklar görüp, kendi zamanının sevdalarını bugünkü sevdalardan hep üstte görmeye kalkışmıyorsa, sevginin de eskimeyeceğine inanıyorsa ve öyle şiir yazıyorsa, o zaman onun yazdığı şiir ve o şair eskimemiştir.
EA: Louis Aragon, “Her imge bir tufan yaratmalıdır” diyor. Sizce böylesi bir şiir de o tufanın sancısıyla mı yazılıyor?
DS: Ben şiirin anlatmadığına ve anlatmaması gerektiğine inananlardan biriyim. Şiir bana göre duyumsatan bir olaydır. Anlatan bir şey değildir. Çünkü bu noktada anlatıyı, “düzyazıyla anlatı” ve “şiirle anlatı” olarak ikiye ayırmamız gerekirdi. Anlatıda bir düzlük söz konusudur. Oysaki bir şiir, düzyazı gibi yazılmış olsa bile, içinde tufanlar yaratan imgeleri yoksa, o zaman o, şiir değildir. Evet, ben şiirin, insanın içinde Aragon’un söylediği gibi tufanlar yaratan bazı şeylerden ortaya çıktığına inanıyorum. Çünkü tufanın normal insan yaşamında bile çok büyük değişiklikleri vardır. Yani İzmir’in bundan iki, üç ay önce yaşadığı sel tufanı başlamadan bir dakika önceki İzmir başkaydı, o tufandan bir dakika sonraki İzmir başkaydı. İşte şiirdeki tufan da o sel gibi bir şeydir. Bir akmaya başladığı zaman her şeyin yerini değiştirir. Sözcüklerin yerini değiştirir, gözlerinizin, kulaklarınızın yerini değiştirir. Teninizde haz duyduğunuz yerleri bile değiştirir. O tufan böyle bir tufandır işte. Daha önce şu eli ben tutarım bir şey olmaz da, o tufana yakalanmış biri tuttuğunda çok başka bir anlam ifade eder. Eğer o tufanı yaşamamışsanız herhangi bir göz daima size aynı şeyleri duyumsatır, ama tufanı geçirmeye başladığınız andan itibaren sizi sürükleyip götürdüğü ve bırakacağı yere kadar artık gözleriniz, o gözlere başka türlü bakar. Şiirin tufandan doğması öyle zannediyorum bir şiir tufanından doğması olayıdır. Yoksa bir doğa olayı değil gibime geliyor(!)
EA: Bir dönem Edip Cansever ile Cemal Süreya arasında gerginlik yaratan bir “kısa şiir tartışması” olmuş. Sizin kitaplarınızda istisnalar olsa da kısa şiirler daha belirgin durumda. Şair için böyle bir tercih söz konusu olamayacağına göre, buna sebep aramak da anlamsız mı?
DS: Bunu ben bir kabul ediş biçimi olarak algılıyorum. Ama temelde yatan başka bir düşüncem var. Şiir uzamaya başladığı zaman işin içine hikâye girecek gibi bir korku taşıyorum. Çünkü küçücük bir kapsülün içerisine siz, patladığı zaman on binlerce insanı öldürebilecek bir şeyler sıkıştırıyorsunuz. Kapsülün boyu büyüdüğü zaman ölenlerin sayısı azalıyor. Çünkü kapsülün içindeki doku, ipeksi bir doku olmaktan çıktığı gibi, etamine benzer başka bir dokuya dönüşüyor. Bu benim öznel düşüncem, ama şöyle düşünüyorum da Nâzım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı” dahil bugüne değin, çok uzun yazılmış şiirlerle kısa yazılmış şiirler arasındaki vuruculuk bakımından etkinin kısa şiirlerden yana olduğunu görüyorum. Bir de bir laf daha vardır: “Çok para haramsız, çok söz yalansız olmaz” diye… Ama bir gün karşıma yüz sayfalık iyi bir şiir çıkarsa ben de bu sözümü geri alırım.
EA: Biraz da yeni şiir kitabınız “Nar Fidem”den bahsedelim isterseniz. Kitabınızda söküklerinizden söz etmişsiniz. Söküklerinizi nasıl onarıyorsunuz?
DS: Her insanın yaşamında büyük küçük sökükler olduğuna inanıyorum ve bu söküklerle ben bir şeyi duyumsatmak istedim: eksiklerimi… Her insan bu eksiklerini gidermek ister. Ama bu onarma istemini de iğneyle iplikle değil, daha çok para kazanmak suretiyle değil, daha çok güzel şey üretebilmeye çalışmakla gerçekleştirmeye çalışıyorum. Bu bazen gül kokusu oluyor, bazen yağmur sesi oluyor, bazen bir uçurtma hışırtısı oluyor, bazen tepe taklak düşen bir uçurtmanın düşerken yaşadığı hüzün oluyor, bazen bir ayrılık, bazen bir kavuşma oluyor, bazen bir sevgiliye ulaşmak oluyor, bazen de bir özlemin gerçekleşmesi oluyor. İşte o anlarda ben söküklerimi dikmeye başladığımı hissediyorum. Söküklerimi diktiğim zaman daha çok bir tamamlanmışlık duygusu yaşıyorum. Sanki sökülmüş olan yerlerimden dışarı taşıyorum ve o sökülen yerlerimi şu nitelemeye çalıştığım şeylerle düzeltmeye başladım mı, birdenbire tamamlanıyormuşum ve yeniden söküksüz halime dönüyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum.
EA: Yazdıklarınızda hüzün ve umut, başlangıçlar ve bitişler bir arada sanki… Bunu neye bağlıyorsunuz? Yoksa bu benim yanılsamam mı?
DS: Bu soru bana çok sorulan bir soru. Özellikle benim şiirimde sizin de bulduğunuz gibi hüzün çok yakalanır. Yalnızlık da çok yakalanır. Doğrudur, bu iki temayı yakalayan kişiler doğru şeyleri yakalamaktadırlar. Ama ben yalnızca sanatın değil, insanın bile hüzünden, yalnızlıktan ve acıdan meydana geldiğine inanıyorum. Neşe insan yaratmaz. Açlıklar, hüzünler ve yalnızlıklar yeni durumlar yaratır. Yaratılan bu yeni durumların içerisinde gülmece de vardır, tek başına olmanın dışında kalabalık olma durumu da vardır. Açlığın dışında tok olmayanlar da vardır. Ama şöyle bir düşünün: Bugüne değin yalnızca bizim ülkemizde değil, yeryüzünde üretilmiş beş bine yakın fıkra olduğu söyleniyor. Kimisi kara güldürünün fıkralarıdır, kimisi de ak güldürünün(!) Ama ben içerisinde hüzün ve yalnızlık olmayan henüz hiçbir fıkraya rastlamış değilim. Şu yaşa gelinceye kadar hiç değilse iki bine yakın fıkra duymuş ya da anlatmışımdır. Hiçbirisinde yalnızca gülmecenin var olduğu bir yan karşıma çıkmamıştır. Geçenlerde benden Nasreddin Hoca Operası’nı sahneye koyarlarken bir yazı istediler. Ben orada da yazıma “gülmecenin hüznü”ne dair bir başlık koydum. Çünkü ben kendimizden geçercesine, gözümüzden yaş gelircesine güldüğümüz anlarda bile hüznün gizli olduğuna inanan biriyim. Çünkü o hüzün yoksa, gülmecenin var olabileceğine inanmıyorum. Onun için benim şiirlerimde de hep hüzün vardır. Hüznün var olmadığı bir şiir düşünemiyorum. Yalnızlık olmasaydı insanların şair olabileceklerine de inanmıyorum. Üretkenlik bence hüzünde, yalnızlıkta ve acıdadır.
EA: Belki de buna bağlı olarak şiirinizde aşka ağan, “hüzünle harmanlanmış bir lirik kimliği” büyütüyor ve onu eğitiyorsunuz…
DS: Doğrudur. Yine bir önceki soruya döneceğim. Aşksız bir şiir olabileceğine de inanmıyorum. İster kavga şiiri yazın, ister slogan şiiri içerisinde ya umut vardır ya da umutsuzluk. Yani içerisinde bizi hüzne götüren bir yan mutlaka vardır. O nedenle de benim şiirlerimde bunlar hep ön planda yer tutar. Ne var ki az önce de söyleyecektim unuttum: Benim şiirimde hüzün, acı ve yalnızlığın yanında umut da vardır. Benim şiirim umutsuz bir şiir değildir. Umutsuzlukla biten ve tümüyle karamsarlıktan yana olan, içerisinde barış, sevgi ve umut olmayan şiir yazmamaya çalışıyorum. Sevgi acı verir ama tatlıdır. Ben bu gizli umutlu yanı şiirlerime saklamaya çalışıyorum. Açık açık söylemem belki ama birazcık dizeler ve sözcüklerin derinliğine inildiğinde bunu yakalayabilir insan. Başarabildiysem ne mutlu bana…
EA: “Nar Fidem”de babanız birçok şiirde imgelem olarak yer almış; hatta altıncı bölüm babanıza adanmış. Şiirinizin sesi bize “bir yaz sonu türküsü” söylese de birkaç cümle ile küçük bir anınızı paylaşmanızı istesem, çok mu ileri gitmiş olurum?
DS: Babamla ilgili bir anı değil mi? Anlatmaktan daima onur duyduğum küçücük bir anımı nakledeyim: Babam çok sert bir insandı ve biz yoksul bir aileydik. Çok dayağını yedim babamın. Babam kundura eskicisiydi. Kunduracı bile değildi. Yani yeni kunduralar üretmiyor, kundura tamir ediyordu. Biz o yoksul günlerimizde kâğıttan toplar yapardık. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Gazete bile bulamazdık. O gazeteleri çöplükten toplar, üzerlerini iplerle sarar, onlarla futbol oynardık. Mahallemizin varsıl çocuklarının elinde irice lastik toplar olurdu ve onlar sokağa çıktıkları zaman kuracakları takıma hangimizi alacaklar diye büyük bir özlemle yüzlerine bakardık. Hoşlarına gidebilmek için akla gelmedik şaklabanlıklar yapardık. Onlar kendilerine pas verecek, gol attıracakları seçerlerdi. Bizler de kenarda birisi sakatlanacak da oyuna gireceğiz diye beklerdik. Günlerden bir gün, nasıl olduğunu anımsayamıyorum, bana da bir lastik top alındı. Toplar da o zaman öyle güzel şeylerdi ki, yere vurulduklarında “çın, çın, çın” diye ses çıkarıyorlardı. Bu ses insanda inanılmaz bir özenti yaratırdı. Kucağımda topla çıktığım zaman, o varsıl çocuklara gösterilen ilgi birdenbire bana döndü. İşte o zaman onların neden kendilerine gol attıracak insanları seçtiklerinin farkına vardım. Varsıl olmak aynı zamanda bencil olmak demekti. Topun alınışının ikinci günü babam: “Nerde topun?” dedi. “İçeride” dedim. “Git getir” dedi. Gittim topu getirdim. Aldı, yanına koydu, “Bundan sonra top yok sana” dedi. Öyle deyince kaynar sular döküldü başımdan. “Neden yok?” deyince, “Sen bunu şimdi iyi kullanamazsın, diken batırırsın, çiviye sokarsın, patlatırsın” dedi. “Peki ne zaman oynayacağım ben? Niye alındı bu top?” diye sorduğumda: “Konuşma, git yerine!” dedi bana. Konuşmak mümkün değil tabii. Konuşursam dayağı yiyeceğim biliyorum. Gittim içeride odamda ağladım, ağladım… Ağlarken uyumuşum. Ama babamla küsüştük. O yemek yerken ben sofraya oturmuyorum, evdeyken odadan dışarı çıkmıyorum. Küsüz. Aynı evin içinde küsüz. İki ay sonrasıydı herhalde, babama sefer tasıyla yemek götürdüm dükkâna. Çok sıcak bir ağustos günüydü, şakır şakır da terlemiştim. Yüzüme baktı, “Çok mu yoruldun?” dedi. “Çok sıcak” dedim. “Otur şöyle bakayım” dedi. Karşısına oturtturdu beni, sefer tasını açtı. “Hadi gel beraber yiyelim” dedi. “Yemeyeceğim ben” dedim. “Hâlâ küslüğümüz geçmedi mi?” dedi. Ben de yüzüne bakıp hiç cevap vermedim. “Dur bakalım şimdi geçecek mi küslüğümüz?” dedi. Tezgâhın altına doğru eğilip bir şey aldı, ama ben göremiyordum. “Bunu beğenecek misin bakalım?” dedi ve bir top çıkardı. Babam ömründe futbol topu görmemişti. Gazetedeki futbol topu resimlerine bakıp futbol topu kesmiş birinden. Onu karşısına koymuş ve futbol topunun derilerinin dikişlerine kadar benzer dikişlerle topuma deri kılıf dikmiş. Renk renk deriden oluşan ve yalnızca şişme yeri açıkta kalan bir top. “Al bakalım!” dedi. İşte o zaman o babanın hiç unutulmayacak bir baba olduğunun farkına vardım.
EA: Böyle duygu yüklü gerçek bir öykünün üstüne konuyu değiştirmek benim için güç olacak. Tekrar şiire dönmek istiyorum. Sizce günümüz şiirinde eleştiri - eleştirmen eksikliği var mı?
DS: Nurullah Ataç dönemini düşünecek olursanız vardır. Ama bugün yine şiir eleştirileri yapan ve benim de beğendiğim eleştirmen arkadaşlarım da var. Eleştirmen yalnızca eleştiren insan değildir. Sanatçıyı aynı zamanda yetiştiren insandır. Bu açıdan baktığımız zaman bugün böyle bir eleştirmenimizin varlığından söz etmek herhalde olası değil. Ama böyle bir eleştirmene giderek yaklaştığımızı ve o eleştirmenin bir gün zuhur edeceğini zannediyorum.
EA: Bu soru hep sorulur. Zor bir soru olduğunu da biliyorum, ancak okuyucular ustaların bu konu hakkındaki görüşlerini merak ediyor olmalılar. Sizce dünden bugüne Türk edebiyatında ne kazanıldı ve ne kaybedildi?
DS: Şurası bir gerçek: Dünden bugüne Türk edebiyatı çok olumlu bir yol aldı, buna inanıyorum. Yani altı yüz yıllık Divan Edebiyatı dahil, Tanzimat Edebiyatı, Servet-i Fünun, Edebiyat-ı Cedide, Milli Edebiyat ve ondan sonra gelen bütün edebi cereyanlar, Birinci Yeniler, İkinci Yeniler ve günümüz edebiyatı… Divan Edebiyatı’nın 1839’da bittiğini düşünürsek, yedi yüz altmış yıllık bir Türk edebiyatından söz ediyorum. Türk edebiyatı’nın bugününü altı yüz yıl öncesinin edebiyatı ile karşılaştırma olanağı bulduğumda, bugünün edebiyatının geçmişin edebiyatına göre daha zengin ve insana yakın olduğu fikrindeyim. Türlerin kendi içsel gelişimleri açısından çok daha ileride olduğuna, dünya edebiyatını daha yakından tanıyabilmenin kazandırdığı birçok şeyin varlığına inanıyorum. Edebi akımlarının bizde etkisinin görülmesiyle birlikte bir çoğalmanın var olduğu kesin. Dili kullanma, insana bakış ve değerlendirme açısından birçok olumlu yönde değişikliklerin olduğunu düşünüyorum. Ama bugünün dünya edebiyatı ile Türk edebiyatını karşılaştırmak söz konusu olunca, durum değişiyormuş gibime geliyor. Biz henüz dünya şiirini birkaç örneğin dışında yakalayabilmiş değiliz. Hele dünya romancılığı konusunda bir iki isim haricinde Türk romancılığının epeyce geride kalmış olduğu kanısındayım. Talât Sait Halman bundan bir süre önce yazdığı bir yazıda dünyanın neresine giderseniz gidin “Türk edebiyatı” denilince akla üç isim geldiğinden bahsetmiş: birincisi Nâzım Hikmet, ikincisi Nasrettin Hoca, üçüncüsü de Aziz Nesin… Eğer koca bir Türk Edebiyatı içerisinde hâlâ dünya edebiyatında bir Nâzım, Aziz Nesin ve Nasrettin Hoca ile anılıyorsak yerimizi belirleme açısından bu üç ismin bizlere çok şey anlatıyor olması gerekir. Ayrıca benim öznel kanaatim: Ben bugün Türk öykücülüğünün dünya öykücülüğü içerisinde önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. Bizim öykücülerimizin çok ünlü olan öteki ülke öykücülerinden geride olmadığını düşünüyorum.
EA: Edebiyatımıza onlarca yapıtıyla değer katan Necati Cumalı’nın sizin için ayrı bir yeri olmalı. Yazılarınızda adı sıkça geçiyor. Bir anınızı daha paylaşmanız bizleri mutlu edecek.
DS: Necati Ağabey ile tanışmamız edebiyat heveslisi olduğum günlere gider. Henüz yaşım on dokuz, yirmi iken, yanılmıyorsam, Necati Ağabey kalkışmıyorsa; Varlık’tan öykü ödülü kazanmıştı. Yıl da 1956-57 olsa gerek. Biz iki edebiyat heveslisi kitap çıkarma kaygısına düştük. O zaman Necati Ağabeyden bize yardım etmesini istemiştik. Çünkü bizim kitap çıkarmayla ilgili hiç deneyimimiz yoktu. O bize bir akıl verdi: “Çocuklar,” dedi, “şimdilik kitap çıkarmayı bir yana bırakın, kitaba vereceğiniz parayla Türkiye’yi dolaşın. Türk insanını hatta ‘insan’ı tanımaya çalışın, insanların hangi dilde konuştuklarını öğrenmeye çalışın. Ondan sonra kitap kendiliğinden gelir bir gün. O büyük bir sorun değil, kitap yayımlanır” dedi. O zaman biz Necati Cumalı’ya çok kızmıştık. Bizi kendine rakip görüyor, bizim kitap bastırmamızı istemiyor demiştik. Çünkü her ikimizin de o sıralarda birçok dergide yazımız, şiirimiz yayımlanmıştı. Kendimizi de o nedenle edebiyat heveslisi gibi görmüyorduk. Biz basbayağı koskocaman edebiyatçılardık. Yolda giderken bile bizi tanımayışlarına şaşırıyorduk. Sonraları, Necati Ağabey ile arkadaşlığımız oldu. Oturup briç, tavla oynadığımız günler oldu. Kendisine bu olayı anlatınca, “Ulan, bugün gelseniz gene aynı şeyi söylerdim size” derdi. Necati Ağabeyle imza günlerinde, kamplarda birlikte olduk, birlikte sarhoş olduk. Bunlar benim için büyük bir onurdu. Necati Cumalı benim için ne kadar güzel öyküleri ve romanları olursa olsun, hep bir şairdir; şair olarak ağabeyimdir, ustamdır.
EA: Son olarak yeni bir kitap hazırlığı var mı? Bir anı kitabı mesela?
DS: Bir anı kitabı var. Bu anı kitabı edebiyat dünyasıyla ve TRT ile ilgili anılardan oluşacak. Bir de sizlere anlattığım babamla olan anımdan doğan “Lastik Top” adlı bir öykü kitabı hazırlığı içindeyim. İki çocuk romanı daha var. Önceden yazdığım “Çılgın Geliyor” adlı çocuk öyküsünün devamı olacak bir dizi öykü kitabı projem var. Bir şiir kitabı hazırlık bekliyor, bir de o var. Bir şeyler çıkıyor işte! Elimden geldiğince yazmaya çalışıyorum. Tabii bu arada gazete ve dergilerde de yazıyorum. Bir de “Seslerinden Tanıdıklarımız” adlı ilginç bir kitabım var. Düşünsenize yıllarca tiyatro camiasında, sinemalarda seslendirme görevleriyle yer edinmiş önemli isimleri görünce tanımıyoruz da, seslerini duyunca “Aaa, bu da şu filmdeki komiser filanca değil miydi?” diyoruz. Bakalım, bu kitabın sevileceğini umuyorum.
EA: Bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. İyi günler.
Arkadaşım adamı bana gösterdi: “Memleketimizin en bilge adamı bu!”
Bunun üzerine, arkadaşımdan ayrılıp kör adama doğru gittim, onu selamladıktan sonra konuşmaya koyulduk,
– Siz hangi bilgelik unsurlarına göre yaşamınızı ayarlıyorsunuz?
Kör bilge cevapladı:
– Ben gökbilimciyim.
Sonra da elini göğsüne getirerek sözünü tamamladı:
“Tüm bu güneşlerle ayları ve yıldızları gözlemlerim.” *
1881’de Lübnan’ın Bkarre kentinde doğan Halil Cibran, 48 yıllık kısa yaşamında Ermiş (The Prophet) , İnsanoğlu İsa (Jesus, The Son Of Man) gibi edebiyat tarihine geçecek birçok eserin yazarı olmanın yanı sıra, doğu mistisizminin kendisinde yarattığı duyarlılığı tuvallere geçiren bir ressam olarak da karşımıza çıkmaktadır.
1918’de yayımlanan Deli (The Madman) adlı eserinden aldığımız yukarıdaki kısa alıntı bize Halil Cibran’ın eserlerine yansıyan felsefi kimliğinin genel karakteri hakkında fikir vermektedir. Halil Cibran, insanı tanrıya götüren tek yolun kendi öz varlığından (içsel varlık) geçtiğine inanan doğu mistisizminin etkisi altındadır. Halil Cibran’ın eserlerine yansıyan temel düşünce tüm evreni ve varoluşu kapsayan kutsal bir büyüklükle bütünleşme arayışıdır. Halil Cibran için Tanrı ölümün, zamanın ve değişimin ötesinde var olan gerçekle bütünleşmektir. Bu bütünleşme ancak insanın kendi özüne ulaşmasıyla gerçekleşir. Halil Cibran 1923 yılında May Ziyade’ye yazdığı mektupta varlığın, düşünce ve öz olarak ayrılması gerektiğinden bahseder:
“Ruhlarımız asla kavga etmez. Sadece düşüncelerimiz kavga eder. Ruhumuz düşüncelerimizden çok önce içimizde yüce bir öz oluşturdu. Düşüncenin işi düzenlemedir ve ruhumuzda yeri yoktur.” *
Tanrıyla bütünleşme ya da mistisizmin temel düşüncesi olan kutsal varlıkla buluşma Halil Cibran’ın resimlerinde de kendini göstermektedir. İnce çizgilerle oluşmuş resimlerdeki yalınlık insanın tanrının parçası olan özü, yakarış ise tanrıya ulaşma isteğini simgeler. Çizimlerindeki insanlar “öz” ü simgelediğinden çıplaktır. Halil Cibran çıplaklığın “öz” niteliğinden “Deli” adlı kitabının aynı adlı öyküsünde bahseder:
“Tanrıların doğumundan oldukça önceydi. Derin bir uykudan uyandığımda maskelerimin, benim şekil verip yedi yıldan beri taşımakta olduğum yedi maskenin çalınmış olduğunu gördüm… Kutsa! Beni maskelerimden sıyırmış olan hırsızları bile kutsa tanrım.” *
Bu noktada Halil Cibran’ın panteizm ve Spinoza’dan etkilendiği anlaşılmaktadır. Spinoza giysiler hakkında şunu söylemiştir: “İnsan temiz bir elbise giymekle değer kazanmaz. Fani şeyleri kıymetli bir zarf içine koymak sağduyuya aykırıdır.”
Bazı eserlerinde doğu mistisizminin öğelerini yansıtırken klasik batı felsefesinin sokratik iletişim metoduna başvurmuştur. Doğu mistisizmini Hıristiyan efsaneleri çerçevesinde sunmaya çalıştığı kitapları, dönemin din adamları tarafından oldukça sert tepkilerle karşılanmış, hatta kendi ülkesinde kitapları toplatılıp yakılmıştır. Bu olayın üzerine May Ziyade’ye yazdığı mektupta mistisizmin görünmeyen huzurundan şöyle bahseder:
“Ruhumun mağaraları hakkında ne söyleyebilirim? Başımı dinleyecek başka bir yer bulamazsam ruhumun mağaralarına çekiliyorum. Eğer bu mağaralara girecek cesareti bulan insanlar olursa, orada sadece bir insanın dizleri üstünde ettiği duaları bulacaktır.”
* Kaynaklar:
Halil Cibran, “Deli”, Yön Yayınları, 1997, s. 53
Halil Cibran, “Aşk Mektupları”, Anahtar Kitaplar, 2000, s. 94
Halil Cibran, “Deli”, Yön Yayınları, 1997, s. 9
Halil Cibran, “Aşk Mektupları”, Anahtar Kitaplar, 2000, s. 27
her şey geçer her şey biter
kalmaz aşkların da ortası
sihirler ustası
sözcük satıcısı
bir büyü yap benden herkese
duble olsun
rakıyı mercek yapıp şiire bakan
maviyi buzlaştıran, kayayı dumanlaştıran
ben miyim sen misin her şey mi deliliği berraklaştıran
ah çok yazık deme
acınması gerekmez
birçok tarihi vardır kullanılmamış aşkları olanın
ortadan başlamayı göze alanlara açık kitap
ve son satıra ulaşmayı beceremeyen utangaçlık için
bir duble fazladan için
usta!
kalsın!
bırak!
akmasın benden sözcükler
içinden bi bok geçmeyen bu şehre
bırak kalsın aç gözünü, gör diyen herkes
elinden tutunca o eski sapsarı yazların akşamı sokakların tozlu su kokusu
alır da götürürken seni mavi -belki de maviyi bu yüzden hiç sevmedin- ışıklı gelecek yollara
bırak kalsın
istemeyen birine otostop çektiremezsin aşkın uçurumuna
kumaş desenlerinde art arda çiçeklenen bir ömrü
koyup da gidiyorsun
herkesin geçtiği kimsenin durmadığı o tren yolları kaldı mı?
yoksa şimdi solarken bir gülücük dudağımızda yerini alan o kırışığın faslı mı?
anladım yine bahar geliyor
ondan dayanamayışın bu gri renge
her şey bitiyor herkes gidiyor
utanmadan yine geliyor bu namussuz bahar
usta!
bir şiir çek duble olsun!
gözlerimi verdiğim bilgi tanrısı mademki beni değil annemi doğruluyor
mademki memleketlim Melahat üzerine okuduğum şiirler çoğalıyor
söylenen her sözcük yalnızca bir öncesine yapılmış atıf oluyor
gelişme bu değilse eğer başka hiçbir şeydir diyenler hep kazanıyor
gökgözlüsihirlerinyeryüzlütanrıçası
uyumalı şimdi
uyumalı ve unutmalı
SUNU
Deniz Sarsıntısı adlı kitap, denizin içindeki canlıların ve onun sürekli yenilenmesinin kutsanmasıdır. Neruda’nın Kara Ada’da bulunan evinde, Şili kıyısı boyunca yaptığı uzun yürüyüşler sırasında yazılmıştır ve bu kitabın, Neruda’nın Kumdaki Ev ve Şili’nin Taşları adlı kitaplarıyla çok sıkı bağları vardır.
Şili’li yazar Marjorie Agosin, Neruda için, “Onu sabahları, Pasifik Okyanusu’na saatlerce bakarken görmeye alışmıştık. Burada ozan kocaman defterlere yeşil mürekkebiyle bir şeyler yazardı. Şiiri burada kök salıp denizin her sabah yeniden doğuşunu karşılardı” demiştir.
Deniz Sarsıntısı’ndaki şiirler 1969’da yazılmıştır ve 1970’de İsveçli sanatçı Carin Oldfet Hjertonsson’un gravürleriyle çok az sayıda basılmıştır. Bundan ötürü kitap unutulmuştur ve Neruda bibliyografyalarına katılmamıştır. Kitap, 1990’da, Neruda’nın Santiago’daki evinin kitaplığında yeniden ortaya çıkmış ve 1991’de Şili’de yeni baskısı yapılmıştır.
ALBATROSLAR
Denizin kapısını
deniz diplerinin
iki albatrosu koruyor.
Kapıyı araladılar biraz,
deniz çıkıverdi ortaya,
sonra açtılar kapıyı sonuna kadar.
Iküki’den sesleniyor balıklar;
Valdivostock’a kadar uzanan
ve ayağımın dibinde köpüren
okyanustan geliyorlar.
Nöbetçi balıklar
uzun kılıçlarıyla
kapadılar kapısını denizin,
okyanusun düzeni bozulmasın diye
geçtiler yerlerine.
BALIK PAZARI
Balıklar asılı duruyor kuyruklarından,
sergilenen balıklar parıldıyor,
ortaya koyuyorlar görkemlerini,
ölü yengeçler meydan okuyor yine.
Büyük, değirmi tezgâhın üzerinde
arasında balık pullarının,
yalnız denizin kendisi eksik.
Ölmez o; asla satılık değil.
GECE GEZEN KEDİLER
Bir kedinin kaç yıldızı var diye
sordular bana Paris’te,
ve ben kaplanlar gibi sürekli
yıldızları gözlemeye başladım:
çünkü çevreyi izleyen iki göz
nabız atışlarıdır Tanrı’nın
kedinin soğuk gözlerinde gizlenen,
iki yıldırım fışkırır birden.
Ama bir yıldız, kuyruğudur
tüylerini kabartmış bir kedinin
ve taştan bir kaplanın,
Antofagasta’nın, kara gecelerde dolanan.
Koyu gecesi Antofagasta’nın
yükseliyor köşelerden
büyük bir yenilgi gibi
toprak yiterken
ve yadsınamaz bu, çöl
öbür yüzüdür gecenin,
öyle sonsuz, bilinmeyen,
yıldızların hiçliği gibi.
Ve kaldırılan iki kadehteki
pırıldar mineraller.
Hiç kedi görmedim çölde:
aslında, hiç
uyumadım birisiyle
ama gecenin kumlarıyla uyudum,
çölün coğrafyasında
ya da yıldızlarla uzaydaki.
Çünkü onlar
hem küçük buluşlarımdır
ve hem de buluşlarım değildirler.
“Şiir ancak insana dönük olduğu zaman insanca söz olur.”
Asıl adı Neftali Ricardo Reyes olan Şili’li şair 1904 yılında doğdu. 14 yaşında hayranlık duyduğu Çek şair Jan Neruda’nın adını aldı. Bir demiryolu işçisinin oğludur. Şiir dili İspanyolcadır. 1917-1920 yılları arasında ilk şiir denemelerini yapmıştır. İlk şiir kitabı 1923 yılında yayınlamdı. Santiago Üniversitesi’nde edebiyat ve felsefe öğrenimini tamamladıktan sonra Rangun, Seylan, Singapur, Cava, Arjantin, Barselona ve Madrid’de konsolosluk görevlerinde bulundu. İspanya şairlerinin toplandıkları Cabollo Verde Por La Poesia dergisi yöneticiliğini yaptı.
İspanya İç Savaşı sırasında Cumhuriyetçilerin safında yer aldı. Bu dönemde en önemli dostları Garcia Lorca ve Alberti’dir. Cumhuriyetçilerin safında yer aldığından, hükümet onu Madrid konsolosluğu görevinden aldı. Fransa’ya geçerek İspanya bombalanırken Aragon ile birlikte Yazarlar Kongresi’ni hazırladı. Şili’de Halk Cephesi iktidar olunca ülkesine döndü. Şili’ye başlayan mülteci akınını düzenlemekle görevlendirildi.
2. Dünya Savaşı başlayınca Meksika başkonsolosu oldu. 1943’te parlamentoya senatör seçildi. Arkadaşı Videla başkan oldu. Ancak onun diktatör tutumlarına karşı geldi ve ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı. Videla iktidarı bitince Şili’ye dönüşünde büyük bir halk kitlesi kendisini karşıladı. 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.
Tüm dünyada şiirleri diğer dillere çevrilmiştir. Neruda ile postacı Mario Jimenez arasındaki dostluk çok ünlüdür. Bu dostluğu anlatan “Postacı” adlı film ülkemizde de gösterilmiştir. Paris büyükelçiliği sırasında postacı dostuna şunları yazmıştır: ”Denizi özlüyorum. Kuşları özlüyorum. Bana evimin seslerini gönder. Bahçeye gir ve çanları çal. İlk önce rüzgârın hareketiyle sallanan küçük çanların ince seslerini kaydet, sonra büyük çanın ipini beş altı kez çek. Kayalıklarda yürü Mario, dalgaların patlayışını kaydet.” Dostu bu isteğini yerine getirir ve sesleri kaydederek şaire gönderir.
Pinochet döneminde, “Eylül Katliamı” olarak bilinen 1973 olaylarında Neruda’nın Büyük Okyanus kıyısındaki evi basıldı. Bu sırada hasta olan Neruda’nın bir süre sonra öldüğü açıklandı.
“Ve çekip gidecekse bu can tenden
neden böyle sadık bana iskeletim?”
Soyut deyince aklıma gelenler hep sınırı belirsiz kavramlar oldu; çamur gibi, kil gibi şekil verilmeyi bekleyen. İnsanlığın yüzyıllardır düşünüp de somut kavramlar diye sınırlandırdığı. Bu kavramları, kafamda tam belirginleşinceye kadar, hiçbir zaman olmayacaktı belki ama, onları hep bulanık bıraktım, kafamda belki de insanlığın şimdiye kadar fark edemedikleri vardır diye. Onları hep ilk insanların yaptığı gibi karmaşık düşünüyordum. İlk insanlar da onlara fazla dayanamamış olmalı ki onlara sınırlar koymuş: mitler, efsaneler, tanrılar gibi… İlkçağ filozofları da kendi kafalarındaki bulantıyı korumuşlardı görüntüyü netleştirene kadar. Doğadaki mantığı da böyle görmüşlerdi. Fakat bu bulantının belki de onları körleştirdiğini düşünerek onu sınırlandırmışlar. Ben de kendi sınırımı çizemezsem, belki de çevremin geleneksel düşüncelerini kabullenecektim özgürlüğümü yitirerek.
Salın ey şehir
Kıskandır beni gecelerinle
Nisan yağmurları yıkarken gamsız bedenini
Süzül kendi içine, kedere, sevince.
Şimdi bir utanç duvarıdır benim gecelerim
Örülür içimde.
Kalabalık hayatım buzdağına çarptı
Yalnızlık yalnızlığımla sevişmede.
Yalnızlık dörtnala şehvet
Dörtnala korku yalnızlığım.
Boş yüreklerin soğuk evlerinde
Kaplumbağa sessizliği batışım.
Dipsiz kuyularda “uyuyan güzel” şimdi seher
Kirli sorular çırpınıyor sularımda
Cevaplaması zor yaptıklarımı
Pişmanlıklarım peşimde.
Yıkık bir akşamüstü bıraktın bana
Yazarken ellerim acır
Günden geriye,
Sensizlik kalır…
/Her sonbahar bir umuttur aslında
Açılabilir diye zaman
Hep beklenen
Güneşli bir yaza/
Bilekleri kesilmiş bu şehirde
Kan kaybeder aşk…
Bırakır kendini sayfalara
Bir bilinmez yaratır zihinlerde:
“Gitmek midir çare?”
bilir misin çocuk,
sevgimi dağıttıkça
kocaman olurdu yüreğim.
bir serçe kadar ürkek,
bir umman kadar büyük
Kavrulmuş kumların orta yerinde
Kaktüs gölgesinin sesine gel
Ne su gerek bana, ne hava
Bir çift deli göz yeter
Bil ki hiçbir an kutsal değil
Damlanın düştüğü an gibi
Annenin kuru yası
Kaktüsün kuru dibi.
silme pus
ve buzul
besbelli üşüyorsun
hiç susmuyor
penguenleri
bakışlarının
ah bir dökülsen
çözülecek
sularımda düğümlerin
duyarsın
derinlerde biryerlerde
insanın insana bölünmesidir yalnızlık
in artık iklimlerime
aşksa o
hiç korkma
nasılsa konuşur
bütün dilleri
Ağlayacaksan dudaklarıma ağla
Ki kurumasın sözcüklerin
Dudaklarımı birleştiren ağını parçaladım
aynamda yürüyen örümceğin
Sim suskuyu kendime sapladım gündüzleyin
Sesi dıştalayıp kuruyamadım
Ve hiçbir aşkın içinde kuru kalamadım
Vahiy oldu puslu gök, acı gri
Tenim daha mor, daha gri.
Beynim daha ölgün, yüreğim acı siyah
Ben, bu uzaklık sonrası
gözlerine eriyeceğim
Vahiy oldu gece’sizlik
Ve sensizliğim, bilmem kaç zamanlı tarihli
Secdeye durdu sözcüklerim
buzul dilimin eriyişine sırt
Ben, bu uzaklık sonrası sesine eriyeceğim
Yitirsem rengini bile, yaşamaktır eriyeceğim
ertelensen de o ebedi gülüşünü
Ölmektir eriyeceğim.
Bir mülteci bu kadar benimseyebilir bir kenti; basık bulutlarını, taş sokaklarını, metal mavisi denizini, ışıklarını…
Başlangıçta ikimiz de ihtiyatlıydık. Günlerce uzaktan uzağa süzdük birbirimizi, tepeden tırnağa inceledik sevgisiz. Tanışmıyorduk; o yüzden kaygılıydık, ölçülüydük, tutuktuk. Onunla ne ortak yanımız olabilirdi ki? Ben suydum o kumdu, ben konuşkandım o suskundu, ben esmerdim o beyazdı, ben gençtim o yaşlıydı, ben insandım o kentti. Benim bıyıklarım vardı onun gemileri, martıları, kiliseleri.
Ateşi çalmaya gelmemiştim elbet. Duvarlarına güllerin tırmandığı dar sokaklarında, Astrid Lindgren’in uzun çoraplı kızını arayıp bulmak da değildi meramım. Botanik bahçesindeki binlerce bitki ve çiçeği de görmeye gelmemiştim. Bir kasırgaya kapılıp öylesine savrulmuştum işte.
Sessiz, sakin, rahat, üzgün yıllar geçti art arda ve alıştık birbirimize. Düşlerim karıştı sisine. Geceleri uykusuzluğumu tanıdı; duvarları yumruklarımı, şiirlerimi. Ben ona dilimi öğrettim, o bana dilini. Derken ortak yönlerimizi fark ettik: Ben umutlar savurandım avuç avuç, o güvercinler. Ben kendimi içimde tutmaya çalışandım beceriksizce, o yapılarını surlar içinde. Sonra, ikimizi de aynı güneş ısıttı, aynı yağmur ıslattı, aynı ayaz üşüttü. Sır verir gibi duruşu hoşuma gitti. Kırıp önyargılar testisini, sevdik birbirimizi.
Üç bin yüz kilometre karelik cüssesiyle, Baltık’ın soğuk rahminde bir cenin gibi yatan Gotland adasının en büyük şehri olan Visby’nin evleri kutu gibi, cam gibi; her biri bir kartpostal sanki, her biri bir masal evi. Bahçelerinde serçeler kar tozlarından kuşburnu seçmekte, tavşanlar sokulmakta pencerelerine.
Visby kulağıma, en parlak dönemini bin iki yüzlü yıllarda yaşadığını fısıldamıştı bir ara. O yıllarda tüccarlar, mallarını Gotlandlı yoksul köylülerden korumak için, üç bin altı yüz metre uzunluğunda bir sur örmüşler etrafına. Mahzenleri şarapla dolup dolup taşmış Visby’nin; deriyle, buğdayla, kumaşla. Ben onun yalancısıyım.
Tüccarların malları koruma işlevini tam olarak kaç yıl sürdürdüğünü bilemem ama, tarihin ironisi bu, şimdilerde surlar koruma altında. Gölgesi surların yüzüne düşüyor diye kalemi kırılan bir yapının yıkılışına tanık olmuştum. İki gün içinde zavallı yapıdan eser kalmamıştı. Üçüncü günün sabahı, yapının yerinde yeller, karanfiller ve küçük bir taşın altında bir parça kâğıt vardı. Kâğıtta şunlar yazılıydı:
“Sen sevgili yapı, yıllarca bir balıkçıya barınaklık ettin; kirpilere, kumrulara, karıncalara sığınaklık yaptın. Ama seni acımasızca yıktılar. Kuşkusuz günahsızdın. Tek suçun yanlış yerde bulunmaktı.”
Üç yüz yıl Danimarka’nın egemenliğinde kalmış Gotland. Zengin bir tarihe sahip. Halkın yalnızca yüzde beşinin kiliseye gitmesine karşın, toplam doksan iki kilisesi var. Bunlardan on altı tanesi Visby’de. En görkemlisi Santa Maria’dır.
Mezopotamya’da doğduğumu bile bile, içinde fani sırıtışlı iskeletler, paslı ok uçları ve Vikinglerin çalıp getirdiği madeni Arap paraları bulunan müzesini ikide bir önüme çıkarmasını saflığına verdim Visby’nin.
Bir yüzen bar demirli limanda, adı: Elvis. Kül tablalarında, bira bardaklarında, tuvaletinin aynasında Elvis’in resmi. İçki dağıtan kızın yüzü sevdiğim uzak bir kenti çağrıştırmasa, ne işim var benim orda her hafta. Ucuz şarap içip ülserimi azdırmaya meraklı değilim ya! Üstelik, “Atla bisikletine gel” diyen dostlarım bile var. Tek başıma kalmam dam altında.
Elli sekiz bin Gotlandlının, Visby’de oturan yirmi bir bininden biridir Marie. Her yaz, adayı ziyaret eden yarım milyon turistten birine bir odasını kiraya verir. Halkın, dönemin giysileriyle katıldığı ortaçağ haftası bittikten sonra kent, yavaş yavaş güz rehavetine gömülür. Ve Marie, her yıl olduğu gibi, sütten kesilen bir kuzuyu başından kurşunlatarak bana hediye eder; tam da büyüyüp gri yünüyle mağrur sembolü olacakken Gotland’ın.
“Sokaklarda ölüm heyulası yok” dedi Visby bir keresinde, “Haydi çık kabuğundan Anadolu kaplumbağası. Bak kızlar gül satıyor büyük meydanda; mısra gibi ince her biri, papatya gibi narin.”
Çıktım baktım, sular kararıyordu erken. Bir bulut takılıydı bacasına, şöminesi içim gibi yanan, buz gibi saydam bir evin.
Bir mülteci bu kadar benimseyebilir bir kenti; içinde “dağ” geçmeyen türkülerini, taze bir yaradan sızar gibi gelen sabahlarını, ay yanığı gecelerini…
Bana hüznü getirip bu sonbaharda
Dağıtma saçlarını denizin
Yeni onardım dağılan yelkenlerini
Şarapla sarhoş teknenin
Teni ipek çarşaf gibiydi bir zaman
Kadırgaları durgun
Ne zaman vursam kendimi koyaklarına
İçimi yalardı yeşille şıvgına kalkmış dokunuşu suyunun
Sonra tufandı
Deliren dalgalarında yabancı korsanlar vardı
Ne kısa sürdü ne uzun
Bana hüznü getirip bu sonbaharda
Dağıtma saçlarını denizin
Kaybolduğum koyaklarında
Korsan tuzaklarından uzak
Dil dile
Minik martılar sevişiyordur şimdi
Geceleyin
hangi sevgi senin aradığın
yaprak desenli kaldırım taşlarında bıraktığın
aşkını mı gözlüyorsun?
her geçtiğin yerden
böğürtlen kokuları geliyor
yine mi yırtık
bahardan sakladığın çiçeklerle dolu
pantolonun cebi
hayata hangi umutlar bağlıyor seni
bağcıklarına basıp düşüyorsun
ayakkabının
her baktığında başını kaldırıp
mavi beyaz sonsuzluğa
devamlı atlatıp kedi köpeği
alıyorsun kemikleri
sen
hangi toprağa gömüyorsun
kıkırdak yumuşaklığındaki
anılarını
gece yatarken
kapıyorsun kulübenin kapılarını
deniz görmeyen
ve deniz görenlere yol alıyorsun son sürat
kovalarmışçasına zaman
bedenin
kaçarmışçasına
hangi dünyaya koşuyorsun
bir su damlası düştü eline
sanırsın ellerimde ellerin
yoksa sen
yağmur olup da
bulutlardan
taşıyor musun?
heey çocuk
sesin gelmiyor
yaşıyor musun?
evsiz bir uçurtma
süzülürdü
rüzgârsız gözlerine
saçların
bulutlu ellerime
dokunurdu
ağlardım
ay gibi ışıdıkça alnına
yakamoz
gül kokusu
sinerdi
geçtiğin yollara
bu kurak, güz kokan
mevsim utanırdı
söylendikçe adın
dokunduğun
isimsiz çocuklar
gülücüklere boğulurdu
solardı
senden habersiz
seni seven tutsak yürekler
çoğalırdı
sensizliği öğüten
gözyaşı
Bir gün batımı başını yukarı kaldırdığında gördüğü bu çağrışımsız rengin ansızın eriyip içine damladığı anı düşündü. Sanki aradan mevsimleri vagonlara doldurmuş upuzun tarifsiz bir tren geçmişti. Bugüne kalanları küçük sefer taslarına koyup geçmişe ufak bir yolculuk yapmaya karar verdi. Kendi rengi yoktu, saydamdı, yüreğine akanlar çoğu kez zihnine uğramadan yüzünde buluyordu anlamını. Oysa çok sonra anlayacaktı, öfkesinin köpük köpük olup içini acıttığı, dayanamayıp deli sağanaklarla yine kendine yağdığı, takvimsiz onca zamanın kabına sığamamaktan ileri geldiğini… Leylak rengine karışmış pembenin koynuna usulca giren maviyi gördüğünde şaşırmıştı. Usta bir ressamın paletinden çıkmışçasına anlatıyordu kendisini, bu adını koyamadığı renk. İlk kez gözleriyle dokunduklarında birbirlerine, aynı leylak kokusunun peşinden gideceklerini anlamışlardı. Bileklerindeki zincirleri koparmadan, yeni halkalar ekleyerek başka bir kente doğru yol aldılar. Bilekleri acıdığında birbirlerine sürecekleri merhemleri vardı o zamanlar. Bilmedikleri bir kentte geceleri usulca gökyüzüne kaçıp, boşluktan izlediler dünyayı. Yıldızların arasından kayıp derinliğin içinde kaybolmak istediler. Gözlerini kamaştıran hiçbir şey korkutmuyordu onları ya da öyle sandılar! Daha önce bilmedikleri bir tat vardı damaklarında. Sanki tüm yollar aynı patikaya açılıyordu. Mavinin pembenin koynundan usulca sıyrıldığı anlarda giden geminin köpüğüne gizleniyordu diğeri. Hem yanı başında hem de yitirdiği yerdeydi. Akıp giden, kayıp yiten ve yeniden çoğalan her defasında… Bu çağrışımsız renk belki de bu yüzden sırılsıklam bir şiire gizlemişti onun adını. Kendi adını da gökyüzündeki bir şölenin orta yerindeki melodiye. Oysa parke taşlarına sığmayacak bin bir çeşit geometrik şekle bölünüyordu zaman. Kimsenin aklına gelmezdi o zamanlar, miladı belirsiz bu masalda kendi rengini hiçbir vakit bilemeyecek olan bu genç adamı ayakta tutacak tek şeyin dijital dünyanın renkli sayfalarından gülümseyen bir şiir olacağını. Aklın olmadığı bir düzlükte yaşanırken her şey, gözlerindeki anlamı kelimelere dökmeye çalışırken yapacaklardı ilk hatayı. Geçmişlerine dair ne varsa doldurdukları çıkınları iştahla açıp saçacaklardı ortalığa. Sonrasında her biri başka vakitlerde üzerinden geçecekti yalınayak. Böylelikle taşıdıkları yükün ağırlığını aynı sanıp acılarını eş tutacak kadar ileri gideceklerdi. Oysa herkes özlemini duyduğu o her ne ise zannetmeye devam edecekti. Kendi renginden elbiseler dikiyordu kadın bugüne erken kalmışlığın kokusunu bırakarak her tele. Bu da yetmezmiş gibi kendi elleriyle giydirmeye çalışıyordu O’na. Saydamdı elbiseler ve gizlemiyordu O, kimsenin rengini. O’nu hep pembenin mavide dinlendiği mavinin pembede yaramaz bir çocuk gibi şımardığı bir ufuk çizgisi aralığında göreceğini sanıyordu. İşte bu yüzden korktu bu çağrışımsız renk kendisine armağan edilenlerden. Çünkü ufuk çizgisinde yaşamıyordu O. Daha çok izliyor, arada bir yanından geçip kendi düşüne seçtiği melodileri mırıldanıyordu. İşte merakını gizleyemeyip çok yaklaştığı bir an dengesini kaybedip küçük bir sarsıntı geçirmiş, çağrışımsız rengin kristalleri bulaşmışken üzerine kendimi kurtarayım derken, uçsuz bucaksız bir denizin içine damlamıştı. Boyalı bir düşün peşindeydi ikisi de. Oysa başka mevsimlerden geliyorlardı. Gece korkuturken birini, bir diğerine güven veriyordu. Güneşin kendisini yavaş yavaş tüketeceğini bildiği halde yeniden kendine yağdığında daha da çoğalacağını bilen kadın sarı sıcaklardan korkmuyor, diğeriyse şemsiyelerle dolaşmakta direniyordu. Biri düzlükte çırılçıplak yaşamak isterken o her ne ise, diğeri çitlerle çevirdiği bozkırında korunaklı giysilerle dolaşmak istiyordu. Kadın kendinden yansıyanların çarpıp geri döndüğü bu çok boyutlu tılsımlı zamanı bugüne taşımaya çalışırken ne kadar yorulduğunun farkında değildi o zamanlar. Aslında genç adamın bu dünyanın koynundan çıkıp geldiği o ilk gün anlamıştı gerçeği. Yatak odasındaki aynayla yüz yüze gelmek istemiyordu bu yüzden. Bundan sonra düşlerinin benzer olduğunu zannederek bekleyecekti. Onca zaman bu dünyaya ait olmadığını düşünmüş, günün birinde kendinden izleri yansıtan bir renkle karşılaştığında da yerçekiminden kurtulup ağırlıksız olabilmenin düşüne yatar olmuştu her gece. Üstelik beklemenin tüm acıların anası olduğunu bildiği halde. Köşelerini yuvarlamaya çalıştığı dairesel bir zamanda birbirine en yakın, birbirine en uzak yerlerde evcilik oynayarak geçiyordu zaman. Her şeyin bir oyun olduğunu yine her şey bittiğinde anlayacaktı. Yaşamındaki tüm oyunlarda sürekli ebe olmaktan sıkılmıştı. Bu yüzden çekip gidebilme, kendini koruyabilme özgürlüğü de elinden alınmış oluyordu. Oysa bu tuhaf oyunlara giriş biletlerini veren de her daim kendisiydi. Kıyıları dinginleşirse kimseler yüzmez sanıyordu onunla. Bunun derin bir yalnızlık kaygısı olduğunu yine daha sonra anlayacaktı. Zannedilenin beklenen olmadığını gördükçe daha bir derinleşip kabarıyor, öfkesi kıyıları yerle bir etmeye yetiyordu. Genç adam zaten hep kıyılarda dolaştığından yalnızca öfkeden pay alabiliyordu. Derinlere ancak kıyıya vuran dalgalarla binip gelebildiği o ender zamanlarda, kıyıdayken topladığı tropik meyveleri de beraberinde getiriyor, böylece belki de yalnız aromasıyla avundukları o tadı yaşatmaya çalışıyordu kısa bir süreliğine. Kadın üzerinde arsızca oynaşan yakamozların ay ışığından olduğuna inandırmıştı kendisini onca zaman. Oysa bileklerindeki zincirle yol aldıkları kentin, artık iyice solmaya yüz tutmuş, küskün ışıklarıydı bunlar. Gün ağarmaya yakın usulca gidiyordu genç adam bugünde yaşamak üzere. Kendince haklıydı. Dünü olmayan elbet bugünü yaşamak isteyecekti. Üstelik gece kendi rengine boyuyordu renkleri, bu yüzden güneşin ortasında oturamazdı. Geride kalan kentin solgun ışıkları da ondan yanaydı. Önceleri gidişlere sessiz kalıyordu kadın. Zamanla homurdanmaya yeniden kabarmaya başladı. Bir gün batımı ansızın düştüğü gibi bu kez de dalarsa derinlere boğulacağından emindi genç adam. Böyle bir riski hiçbir vakit göze alamayacağını anlıyordu artık. Onlarca gereksiz sözcük girmişti büyünün içine, bu yüzden de gerçek oluyordu her şey. Kendi rengini bulamadığından bugünden elbiseler giyiyordu genç adam. Hatta bir zamanların davetsiz misafirleri olan kardelenlerden bile sorumlu tutmaya başlamıştı kadını. Üzerlerinden hoyratça geçmeye başladı. Aslında kendisine bir isyandı tüm bunlar. Ayaklarının altından kayıveriyordu her şey. Büsbütün korkmaya başladı. Dahil olamıyordu hiçbir yere. Direndikçe karmaşıklaşıyordu her şey. Paletin içindeki renkler darmadağın olmuş balçık kıvamında bir acıya dönüşüyordu her geçen gün. Düş hiç başlamadan sona eriyordu… Başına ne geldiyse hep dünyayı değiştirme umudunun hiç tükenmeyişinden gelmişti kadının. Sığmıyordu kabına, başka denizlere hatta derin okyanuslara akmak istiyordu. Bunu yaparken çoğu kez yanındakinin kim olduğuna bakmadan, onu da bu tehlikeli yolculuğa katmak için sürüklüyordu yanında adeta. Oysa dingin kıyıların sadık limanlarıyla kalmak istiyordu her karşısına çıkan… O, her yenide yatağını biraz daha genişletiyor, biraz daha büyüyor, belki de okyanuslara daha bir yaklaşıyordu. Bir kanyonunun ağzında iyice kabaran öfkesi bir an önce varabilmenin telaşındandı. Ahhh bir anlayabilselerdi bunu… İşte tıpkı diğerleri gibi paletin içinde kaybolan son adam da anlayamamıştı köpüğün gerçek kimliğini… Onun içine damladığı ilk günden beri korkuyordu genç adam. Kaçarcasına kıyılara gittiği gün de korkuyordu. Ufuk çizgisinin çevresindeki eski kaçak dünyasına dönerken de korkuyordu. Oysa korkarken sevmeye, her şey gerçekken tutkuya vakit kalmayacağını belki de ömrünün sonuna kadar öğrenemeyecekti. Son yaklaşıyordu. Gökyüzü kararmaya başladı. Uçsuz bucaksız bir grilik tepeden tırnağa sarıyordu her yanı. Sevindi toy adam. Ne de olsa arada bir renkti gri. Özgürlük demekti onun için. İşte o an anladı kadın. Artık kendine değil O’na ve diğerlerine inanmanın zamanı gelmişti. Yüreği sıkıştı, sanki avucuna alsa parmaklarının arasında kaybolup gidecekti. Yanılmak istemiyordu bir kez daha. Tüm çabası o rengin O olduğunu görebilmek içindi. Derken griliğin arasından tüm çevikliğiyle bir ışık demeti parladı. Evet, evet bir yerlerde okumuştu “gecenin en karanlık anı ışığa en yakın olan anıdır’’ diye. Sonra homurdanmaya başladı gökyüzü. Ağlamak istiyordu kadın. Oysa yaşadığı her şey boğazına düğümlenmişti. Yalnızca tuhaf iniltiler çıkarmaya yetiyordu sesi. Derken deli bir sağanak başladı gökyüzünde. Gözlerinden bir tutkunun çılgınca isteğiyle akıyordu gözyaşları. Hiç ama hiç dinmeyecekmiş gibi yağıyordu yağmur onun gözlerinden yeryüzüne. Sonra gökyüzünde ansızın başlayan sağanak yine ansızın başlayan başka bir şeye bıraktı yerini. Yağmur birden dindi. Oysa kadın hâlâ ağlıyordu. Güneş bu iki arada bir deredeki sevimsiz griyi kovalamış ve her şeyi yumuşacık bir sarıya boyamıştı. Kadın hâlâ ağlıyordu… Hiç dinmeyeceğini düşündüğü gözyaşlarını düşünüp, daha bir katılarak devam ederken, süzülen ışık demetlerinden geçip yine kendine damlayan gözyaşlarının göğün ortasında bir şölene dönüştüğünü fark etmemişti. Derken başladığı gibi birden durdu göz pınarları. Sadık bir dostu kucaklar gibi çekti içine toprak kokusunu. Bir yerlere akmak, ulaşmak, birilerini kendine katmak gibi şeyler uçup gitmişti hem aklından hem yüreğinden. Peki ama neydi bu ayaklarını yerden kesen duygu? Hiç tanımıyordu bu yüzden de tarif edemiyordu. Tek bir şeyden emindi. Hafiflemişti. Ve o gün batımı başını yukarı kaldırdığında gökyüzünde gözyaşlarının yarattığı şöleni gördü. Birden o çirkin griliği anımsadı. Yaşadıkları öylesine başını döndürmüştü ki, unutuvermişti griliği. Derken O’nu. Grilik yerini yeryüzündeki tüm renkleri koynuna alan muhteşem bir gökkuşağına bırakmıştı. O mu? O’nun bu şölende yeri yoktu ki. Zaten O’nun olmayışı da umurunda değildi kadının. Kadın bu tarifsiz duygunun sarhoşluğundaydı hâlâ. Derken bir işaret gökkuşağının altındaki sihirli o her ne ise bakmasını söyledi. Hiç olmadığı kadar büyük bir güvenle yürüdü bu muhteşem şölene. Derken uzandı ve elleri tarifsiz büyüdüğü bir anda bunun yüzünü ona çevirmiş parlak bir nesne olduğunu fark etti. Gökkuşağının binlerce rengine inat parlayan bu ışık topu kenarlarında gümüş işlemeler olan sırlı bir camdı sanki. Biraz daha yaklaşıp eğildiğinde kendisini gördü bu sırlı camda. Sanki başkasının gözlerinden kendisini izliyordu. Derken hiç tanımadığı tenini acıtan bir gözyaşı damladı aynadaki kendisine. Önce biraz buğulanmış, sonra yine kendi duruluğuna dönmüştü aynadaki yüzü. İşte o an anladı kadın daha önce hiç hissetmediği, bu tuhaf ama sınırsız duygunun ne olduğunu… Yaşam… Yaşam: leylak renginin peşinden koşarken geride kalan yüzlerce rengi göremediğimiz müzikli bir şölendi. Ve “özgürlük”tü adını koyamadığı sarsıntı…
Temmuz 2001 / İzmir
bir ankara türküsü
sen oynarsın
ağaçlar çırılçıplak
senin seyrinde
sana izin vermedim ama
beni bırakıp
gideceksin ankaraya
yine aynı parkta oynayacaksın
yanındaki patikadan
yürüyerek geleceğim
işte o zaman
yağmur da yağacak
yunus bekir yurdakul’a
şiir kokuyor üstün
ıpıslak olmuş palton
çok mu ağladılar omzunda?
anlat bekir abi.
insanlardan kaçıyorum
en çok da kendimden
azalırken güneşin ışıkları
kapatırken kapılarını israil
cesetler üzerime geliyor
yardım et bekir abi,
çocuklar ölüyor.
ne çok doğuyoruz
onlarca yüzlerce doğuyoruz
bir katliamın fotoğrafını çekiyor gözlerim
bu çocuklar kimin bekir abi!
gidiyorum bekir abi
korktum! belki bir durak sonra
beni de kurşun yağmuruna tutarlar,
baba olmadan ölürüm.
Mektup almış bir mahkûm yüreği
Su sesi duymuş bulut korkusu
İnadına İstanbul
İnadına hasret çektiğim
Alışamadım kendi sesimi duymaya
Alışamadım suçluluğun ağırlığına
Masum olmayı özledim
Sahip olamadığı şeyleri arayan bir gezginci gibi
Sen
Bir fil ölüsü bana
İlgi çekici bir iğrençlikle bakıp
Asaletimi kemiklerimde aradın.
Okuduğun şeyden başını kaldırıp bakıyorsun. Seni yeterince tanımıyorum henüz. Şöyle bir uzanıversem saçına, yırtıcı bir fırtına mı olur gözlerin? Bilemiyorum. İçimde biriktirip durduğum o terk edilmiş bakış açısını sunsam sana, sen de görebilir misin oradan dünyayı benim gördüğüm gibi? Bilemiyorum. En derin türkülerimi vermeli miyim sana? Tanımıyorum seni, korkuyorum… Korkuyorum türkülerimi kirletmenden. Türkülerim, kayboluş anlarında elimden tutan, koşulsuz güven duyan biricik dostlarımdır. Onları küçümsemeye kalkarsan, anlamsızlaşıverir gözlerinin parlaklığı, geçip gitmek zorunda kalırım yanından senin. Çünkü gitmezsem, eriyip yok olurum. Ölürüm. Tüm düşleri çalınmış bir adam, ne için yaşasın ki? Tutunacak bir dalım kalmalı benim de daima! Eğer kirletirsen türkülerimi, kendini kirletirsin, beni kirletirsin!
Seni kendi kalıplarıma sokmaya çalıştığımın farkındayım. Seni tanımıyorum, ve tanımadığım için daha kolay ve zevkli oluyor bu iş! Beynimin içinde dilediğimce çiziyorum hatlarını, tüm kurallarını koyuyorum oyunun, gönlümce… Sonra birden düşünüyorum, ya sen de beni tanımlıyorsan kafanda? Ya altından kalkamayacağım roller veriyorsan bana? O halde birbirimizi tanımamız, kafalarımızdaki “birbirimizi” öldürmemiz demek değil mi? O her şekle sokabildiğimiz, bize hem uzak, hem yakın duran “özelimizi” fırlatıp atmak değil mi?
Beynimdeki “sen” usulca bakıyorsun şimdi bana. “Haklısın” diyorsun, kanımı donduruyor gözlerinin titreşimi. Bana “sev” diyen tüm ağaçları, tüm türküleri, tüm sesleri avuçlarıma yükleyip uzatıyorum sana. Pembe bir rüzgâr esiyor, bir mısra getiriyor yüreğime: “Öteki kapımdan gel bunu açamazsın.”
Bu beklenmedik armağanımdan sonra ne yapacağını şaşırıyorsun, gözlerin uzaklara saplanıyor bir an. Neden sonra bana gülümseyip, “Teşekkür ederim ama…” diye başlıyorsun söze. Yo hayır, duymamalıyım! Susturmalıyım seni. Kafamdaki “sen”, neler diyeceksin bana öyle? İçimdekine sonsuz güven duyan ben, hazır değilim ki böyle bir yenilgiye, gözlerinin acımasızca yanan soğuk maviliğine… Susturmalıyım seni, ve gerisini duymadan cümlenin, “Çok kötü bir oyuncusun” diyerek gülmeliyim sana, “Hiç iyi oynayamadın sana biçtiğim rolü… Ama olsun, ziyanı yok!”. İçimde biriktirmeliyim gözyaşlarımı, alıp yere çalacağım o rüzgârı, ağaçları, türküleri sonra. Derken kesmeyi beceremediğim cümlenin geri kalanı dökülüyor dudaklarından: “Bu kadarı nasıl olur? Nasıl, nasıl böylesine benzer iki insan? Baştan beri, tüm çırpınışların, tüm devinimlerinle beni anlatıyorsun aslında, ağaçlarımdan, türkülerimden bahsediyorsun. Özellerimden!”
Cümlenin sarsıcılığı bir yana, beni asıl şaşkına çeviren, sesin geldiği yer oluyor! Kafamın içinden gelmiyor bu kez, tam karşımda dikilmiş, bakışlarıyla içimi ısıtan “gerçek sen”den geliyor!! Ne yapacağımı bilemez haldeyim şimdi, söz sırası gözyaşlarımın…
Söz geçirmez yeleğinle oturmaktayız hâlâ
Her düşten eğitimsiz acılar çalan yeleğin; yüzün bir de
Sargı bezlerin, merhemlerin…
Her yarayı kapatabilecek şeylerinle
Kim bilir, hangi zamandayız, hangi yüzyılda,
Hangi anlamsız kişileriz sessiz ve karanlık düşünen?
Çiçek Pasajı’ndan aşağılara, daha aşağılara iniyoruz.
Tünelden bir tramvay kalkıyor yalnızlığıma
Ve sonunda oluyor olan, ay kümbeti ile yalınayak kalıveriyorum masamda
Bir de arsenik oturuyor
Profilden görünüyor gece, rakı bardağı, salata tabağı; bizim çocuklarlayız
Durmadan konuşuyor tepemde. “Sus” diyorum “artık sus!”
Mırıldanıyor yeniden, karalıyor kantocuların göğüslerini;
Düşünüyorum, düşümde fotoğraf albümleri, yalnızlık resimlerim
Kim bilir kaç günah işledik, nasıl yalnızdık, nasıl barksız,
Kaç gece, nerelerde, ne vakte kadar seviştik?
Ve sonunda oluyor olan, sen gelmiyorsun, kapıda bakışlarım
Bir tek arsenik konuşuyor
Uygunsuz oynuyoruz, bir orada, bir burada
Bütün Cihangir karelerini ezberliyoruz kavak ağaçlarıyla
Diyorum ki elini tutmak demek her şey,
Sessizlik falan yalan diyorum, düşlemektir asıl olan
Aksaray’a doğru düşüyorum bir vakit
Bir şeyler ittiriyor beni her nasılsa
Susuyor gece, susuyor dostlar, susuyor rakı kadehi
Bir tek arsenik susmuyor
Bak diyorum, biraz hayvancılsın, korkak ve tutkusuz,
Sarılmıyorsun boynuma doğru, hep susuyorsun.
Senden öğreniyorum, düş akıyor gözümden,
El çek diyorum tanrı şiirimden, el çek ve bulan yalnızlığına
Bak diyorum, her insan gibi sen de maymundan geliyorsun
Zaten kulakların kepçe, dudakların kocaman…
Dudakların… biliyorum kimse bilmez onların bana anlamını
Oysa söz geçirmez yeleğin yanımda duruyor, konuşmuyor
Herkes susmuş… kimsecikler yok…
Ah arsenik! Arsenik susmayı bilmiyor.
Öldürüldüğünü bilmiyordum. Bugünlerde kimse de senden söz açmıyordu ki nereden bileyim!
Geçenlerde, pırıl pırıl bir gündü. Hazır annemden izin koparabilmişken ve sessizlik ihtiyacım için vakit ayırabilmişken şehir mezarlığına gittim. Bu mezarlıkta hiç ölüm yok benim. Yani yoktu.
Dalgın ve yarı meraklı mezar taşlarının arasında dolaşırken birden adına rastladım! “Yok” dedim içimden, “bir isim benzerliği olmalı.” Sonra doğum tarihine baktım, aynıydı ve tam ölüm tarihine bakmaya çalışırken fark ettim ki, senin mezarının taşı daha yapılmamıştı. Geçici bir tahta parçasına adını, doğum yılını ve okuyamadığım ölüm tarihini çiziktirivermişlerdi yalnızca. Toprağın daha kabarık ve koyu kahverengiydi. Belliydi daha taze ölüydün! “Hay Allah” dedim seslice “bir şaka olmalı.”
Ben pervasızca dolaşmak için tanımadığım mezarlıkları seçmişken bu nasıl bir şakaydı böyle? Mecbur yarıda kesip sessizlik ihtiyacımı çıkışa yöneldim. Tam kapının yanında bekçi kulübesi vardı. “Sakın” dedim “sakın girip sorma.” Girip bekçiye sordum. “Abla vallahi geçenlerde gömdüler onu, cemaati de pek cılızdı, öldürülmüş mü ne… Katilini bulamamışlar!”
Allak bullak olmuştum. Hemen eve gidip son günlerin bütün gazetelerini karıştırdım. Senden haber yoktu. Anneni arayayım dedim. Cesaretim yoktu. Karar verdim kendimce Sherlock Holmes’cilik oynayacaktım. Senin anına katilini bulmaya karar verdim. Zaten bu aralar pek işim gücüm de yoktu ve senin ölümüne hâlâ inanamıyordum. Hem belki bu sadece bir rastlantıydı, belki sadece isim benzerliği. Seni aradım. Hattın kapanmıştı. Son telefon konuşmamızı hatırladım. “Artık beni aramazsan seni aramayacağım” nasıl da rest çekmiştim sana… O günden sonra bir daha aramadın. Eh gerçi ben de seni aramamıştım!
O gün tüm zamanımı seni ve olmuş/olabilecek her şeyi düşünerek geçirdim ama bir türlü senin ölmüş olabileceğini doğrulayacak bir şey bulamamıştım. Saate baktığımda gece çoktan güne dönmüştü. “Eh bu kadar yeter bugünlük” dedim kendi kendime ve yattım… Uykusuzluğu uyumak kolay olmamıştı elbette.
Yeni güne gözlerimi açtığımda artık katilini biliyordum. Seni BEN öldürmüştüm, hem de hiç farkına varmadan, anlamadan ama işinin ehli bir katil edasıyla… Sen benim öldürdüğümü fark ettiğim ilk (l)eşimdin, eh sonrası kolay artık!..
Pencereni aç.
Bu gece üşü benim için.
Rüzgârın içinden sesleniyorum,
sesim ay ışığı.
Kapın çalmayacak bugün.
Kalkamadığın yatağının
en sıcak boşluğuyum.
Al beni odana.
Sana bütün arabeskliğimle
gelmeliyim, anlayacaksın.
Bu gece sesimi şiire gömdüm,
tozunu aldım imgelerimin.
Pencereni aç,
perdeni arala,
arada bir defterini karala,
bu aşk en dağınık karyolada,
yaz hepsini bir bir,
gerçeği bugün oyala.
Ben yürüdükçe yürüyor içimdeki bahçe
-Çok öncesi-
farkında değilim hayatın
yosunların, bahçe duvarlarının
sözcük oyunları, bakımsız ağaçlar
aynalarda bir hiçim
yüzsüz… yüksüz
tekhücrelilerin ilki
doğanların, ölenlerin ilki
denizlerin, rüzgârların ilki
Litany! Litany! Litany
henüz sen de yoksun
* Litany : 1-Öncesi. 2-Vasilis Saleas’ın bir albümü. 3- Bir Hıristiyan ölümünden sonra eş, dost ve akrabalarının bir araya gelerek yitenin sağlığındaki ve öncesiyle ilgili anılarını anlattıkları bir tür tören.
Ekmek ve bıçaksın sen,
kristal kadeh ve şarap
- Jacques Crickillon
Ekmek ve bıçaksın sen,
kristal kadeh ve şarap.
Sabah yeşilliği üzerindeki çiysin
ve güneşin yanan çarkı.
Fırıncının beyaz önlüğüsün
ve aniden uçan bataklık kuşları.
Ama, meyve bahçesindeki rüzgâr değilsin,
tezgâhın üzerindeki erikler,
ya da kâğıttan yapılmış ev.
Ve sen kesinlikle çam kokulu hava değilsin.
Çam kokulu hava olman mümkün değil.
Köprünün altındaki balık olman mümkün,
hatta belki de generalin başındaki güvercin,
ama alacakaranlıkta peygamberçiçeği tarlası olmanın
yakınından bile geçemezsin.
Ve aynaya şöyle bir bakman gösterecektir ki
ne köşedeki çizmelersin
ne de kayıkhanesinde uyuyan kayık.
Belki bilmek ilgini çeker,
dünyanın sayısız imgelerinden bahsediyorken,
benim çatıdaki yağmurun sesi olduğumu.
Ben aynı zamanda göktaşıyım,
dar bir sokaktan aşağı sürüklenen akşam gazetesi,
ve mutfak masasının üzerindeki kestane sepeti.
Ben aynı zamanda ağaçlardaki ayım,
ve kör kadının çay fincanı.
Ama üzülme, ekmek ve bıçak değilim.
Ekmek ve bıçak hâlâ sensin.
Sen her zaman ekmek ve bıçak olacaksın,
tabii bir de kristal kadeh ve -her nasılsa- şarap.
“Ozan; bulunduğu halkın tarihini, mevcut yaşamını ve geleceğini ince, çok hassas bir mesuliyetle sazlı kültüre döken insandır.”
1940’ın başlarında Afşin’in Berçenek Köyü’nde doğmuştur. On iki yaşından bu yana halk ozanlığı geleneğini devam ettirmiştir. Toplumsal sorunların neden ve sonuçlarını sorgulayan, toplumsal hemen her konuyu eserlerinde bilinçlendirici bir şekilde dile getiren halk ozanlarımızdandır. 1956 yılında Berçenek’e gelen ilkokuldan mezun olur. Berçenek’in okulsuz yıllarında, Elbistan’ın Alembey Köyü’nde, Lütfü Efendi Medresesi’nde Kuran eğitimi almış, Eski Türkçe okumuş ve yazmıştır. 1957 yılında Mersin Astsubay Okulu’na gider. 1960 yılında Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu’nu başarıyla bitirir. Başarısının gereği Kuleli Askeri Lisesi’ni aynı yıllarda hak eder, ancak aynı dönemde ordudan ihraç edilir. 1961 yılından itibaren, sevip gönül verdiği yoldan giderek, yüzlerce plak ve kaset yapar. Hakkında yazılan ve yazdığı kitaplar uluslararası edebi tartışmalara konu olur. 1972’de Gaziantep’teki evi kundaklanır. Ozanın tüm ödülleri ve arşivinin yandığı söylenmektedir. 1962-1988 yılları arasında çeşitli saldırılara uğrar, hapse girer. 1989-1991 yılları arasında ‘Halk Ozanları Derneği’ genel başkanlığını yapmıştır. 1997 yılının Haziran ayında Almanya’da beyin kanaması geçirip, Almanya’nın Ulm şehrinde tedavi görür. 1998 yılına gelindiğinde elli sekiz kaset sahibidir. Dünyanın yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci sırayı alır. Birçok yabancı ülkede deyişleri değişik dillerde okunmuştur. Tüm türkülerinin yer aldığı sekiz kitabı bulunan ozanın, Bektaşi Kültürünün ve Anadolu Ezgilerinin dünyaya tanıtılmasında önemli bir yeri vardır. 2001’in başlarında rahatsızlanarak, kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle, JFK Hospital’da yoğun bakım altına alınmıştır. 2001’in Mayıs ayında, günümüzün Pir Sultan’ı Aşık Mahzuni Şerif, bir kez daha ölümü yenmeyi başarır. ‘Pir Sultan Abdal Dernekleri’ genel merkez disiplin kurulu başkanlığı, ‘Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’ yönetim kurulu üyeliği ve ‘Ozan-Der’ onur kurulu başkanlığını yapmıştır. Sekiz çocuk, dört torun sahibi ozan, 17 Mayıs 2002’de vefat etmiştir.
İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım
İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da
Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da
Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline
Güldün Mahzuni’nin berbat haline
Mervanın elinde parelense de
Ağlama
Kader böyle imiş böyle yazılmış
Gidiyorum kara gözlüm ağlama
Mezarımız gurbet ele kazılmış
Gidiyorum dudu dilim ağlama
Ceylan bakışını üzme boşuna
Kurbanlar olayım gözün yaşına
Keder yakışmıyor hilal kaşına
Gidiyorum kara gözlüm ağlama
Emanet eyledim benli kuzumu
Arkalarda koyma benim gözümü
Getir ver çalayım kırık sazımı
Gidiyorum kara gözlüm ağlama
Mahzuni Şerif’im yollar göründü
Garip başım dertten derde büründü
Fadime’m duvağın yerde süründü
Gidiyorum kara gözlüm ağlama
“İşte ben böyle bir Halk’tan geldiğim için tükenmiyorum. Kaynak olarak Halk’ımı gösteriyorum.”
Not: Biyografide yer alan bilgiler http://www.mahzuniserif.com sitesinden alınmıştır.
I
Ne kadar çok umutsuzluğu anlatan
Gergin ve mutsuz bir yüzün olmuş…
Temmuzdan kalma bağ toprağı gibi kurumuş.
Doğum günün değildi temmuz…
Bu şehrin arka sokaklarına benzerdin o zamanlar.
Aynı anda kanardı bilekleriniz
Ve kış gününü anımsardım üstünüzde
İs kokan bir karanlıkta saklardınız,
Sevdaya ait mazinizi.
Sokaklar hep pis sularla yıkanırdı.
Heyelan yemiş çocuk bahçelerinde
Bozacı bağırışlarının hüzünlü yankısındaydı,
Sana kavuştuğum mevsim.
Temmuz değildi biliyordum.
Dokunmaktı belki de, suya dokunurdu dudaklarımız.
Tertemiz ‘bir beden’ olurduk;
Benlerimizden doğururduk bizlerimizi.
Lacivert satenler gibi kayardı
Ayak bileklerinden dudaklarım.
Suya dokunurdu kanarcasına,
Kanardı bir ihtiyarın dudaklarından, sözlerinden…
Gece yarısı çöpün başında ağlardım.
Sokaklarda lüks otomobiller dolanırdı.
Duraklarda beklerdik saat başları
Ve o lastikler ezerdi yüreklerimizi.
Yoksuldum; yokluk adımız oluyordu.
Lüks hayatlar kanını emiyordu duyguların.
Temmuzlar değildi doğum günün…
Sen ki bir muhtıradan yıllar sonra doğmuşsun;
Bu hikâyenin şaşkın kahramanı olmuşsun…
II
Ortak bir yanımız vardı seninle
Bir kemanın kopan teli gibi…
Geldiğinde ayrılık vakti,
Yüzüne vurur şamarını.
Anımsarsın o zaman keman tellerini:
Herkeste bir kamçı.
Sana vurur; bana ve ona…
Başın ellerinin arasında, derin düşüncelerde.
Hayatını kuracağın yollardan geçersin öylece
Ve tetik düşürür ölümüm,
Eski bir andan kalma alıntılarla.
Yaşıyoruz gene,
Karşılaştığımızda görüşmek üzere.
Çok önceleriydi, ne kadar zaman önceydi ?
Ve az önceydi buradaydın.
Sanırım bir hastalıktaydım, anlamalıydım.
Martı çığlıklarıyla uyandım, deniz uzaktaydı
Ve keman sesini duyan birileri gibiydim biraz da.
Dört duvar gibisin:
Mahkûmun üstüne gelen,
Geldikçe gelen,
Geldikçe gelen…
Temmuz değildi biliyordum.
Yazılarım gibiydi yazdıklarım, yazamadıklarım.
Sonra diğerleri gibiydi.
Senin onları gördüğün, onların seni gördüğü gibi.
Benim bildiğim gibi seni…
Bitirmek istediğin yok etmek.
Tarihinde mızraklarıyla savaşan
Asil askerler gibi,
Terli yüzleri, kanlı elleri,
Ve evleri…
Evlerinde gözleri,
Yitirilmiş bir meydanda erkeklikleri…
Bir kadının düşünde o anda,
Beyaz bir mendile kanayan elleri…
Temmuz değildi biliyorum;
Ama hâlâ
Direniyorum…
zamanın birinde, uçlu bucaklı ege denizi ortasında küçük bir ada vardı. deniz ve taze meyve kokusuyla süslenmiş bir masaldı o uzak adada yaşadığım. (masallarla büyütülmüş çocuklar inanır ancak masallara, o çocuklar yaşar masalları.) bahçeler içinde büyütülmüş bir prensestim, sabahın en erken saatinde toplanmış, uyandığımda beni en çok sevindirecek şeyler olan, taze incir, erik ve armutla beslenen. çilek rengi yanaklarım vardı o zaman, sonradan sarardım böyle. kocaman bir adam vardı, yaralarıma bakardı. hiçbir yaranın izi kalmazdı. ama sonra o gitti. kimseyi istemedi. yaralar bir bir açıldı ellerimde.
beni istemediğini sanmıştım bir süre, ne kadar kötü. o da beni istemediğini sandı ki bu her şeyden kötü. ama geçti şimdi. yanlış anlaşılmalar, batıdaki bir deniz kentinden, güneye doğru giderken çözüldü. ısrarcıydım. bunu anlatmam imkânsız. kelimeler var bunu anlatmak için, çağrışımlar var ama cümle kurmak çok zor. limandan eve gelen bir motorun sesi var, mazot kokusu var. dağlardaki sessizliğin aksine limanda çok konuşan insanlar var. çok konuşan insanları sevmeyen bir adam var dağlarda. hayvanları sevmeyen insanlarla anlaşamayan bir adam var. ve ben de onun gibiyim biliyorum bunu. mavi gözlü bir adama benziyorum. hepimizin mavi gözlü olmasını istemiş bir adam. hayal kırıklığına uğramış bir adam. gizli mektuplar yazıp da gönderemediğim o adam. bugün kimse farkında değil ama ben de mavi gözlüyüm. kimse farkımda değil ama ben de barışamadım insanlarla. sürekli patlamaya hazır bir bomba gibi dolaşıyorum ortalıkta. her zaman anladım, artık daha fazla anlıyorum o adamı. denizin kokusunu duyunca onu düşünüyorum yalnız zamanlarımda. onunla olmak ne kadar uzak şimdi. o adada, rüzgârın karşısında oturmak, rüzgâra karışmış anason kokusunu duymak… (masalıma konu olan o rakı, içtiğiniz her rakıdan başka kokardı. onun her yaraya sürdüğü tentürdiyot da bambaşka kokardı.) o, bir çırpıda dağlara tırmanırdı, ayaklarına ellerine batan dikenlere aldırmazdı, nasıl olsa yakasında hep o yeşil iğne vardı. yakaları, ceketleri takmazdı ama her zaman tıraşlı suratı, bildiğim hiçbir erkeğe benzemezdi! kimse ona benzeyemedi.
istanbul’un sokaklarında dolaşıyorum, dünya üzerinde dolaşmadığım hiçbir sokak kalmasın isteyerek. izmir’in dünyanın en güneşli memleketi olduğunu hissederek, aydın’ı hiç bilemeyerek, onun hatırasını her yere yanımda götürüyorum. hayatımda sayfalar açılıyor, sayfalar kapanıyor onun haberi olmadan. oysa o, masmavi sularda attığım ilk kulaçları bilen adamdı. o, kışın denizi kapatan, yazın, ağır kepenkleri kaldırıp, denizi benim için açan adamdı. o, kendine göre sevip, sevdiğini anlatamayan adamdı. ben şimdi insanlara derdimi nasıl anlatayım? sesini duymanın hiçbir şeye yetmeyeceğini, onu her zaman öyle garip seveceğimi, onunla geçirdiğim kehribar rengi günlerin aklıma hep mutluluğu getireceğini…
mutluluk, çocukluğumdan aklımda kalan güneşli bir kelime. tepelerden denize bakarken, rüzgâr yüzüme vururken, deniz kokusunu duyarken, onunla birlikteyken, bir kenarda durup onu izlerken her şey ışıl ışıldı. ama saf, meraklı çocukluk günleri bitti artık. bundan sonrası hep aynı. ama öncesi… öncesinde o vardı.
hangi güneşi kararttık biz
hangi bataklığı kuruttuk
hangi anahtar kilidi
ve hangi balkon ölümü!
bu şiirler içimin müsveddeleri
karbon kâğıtlarıyla sendeki izdüşümleri
ve imge imge ölüyorum, gör beni…
bak! bu nehirlerin nereye akacağı belli
çünkü bir balkon sanrısında her şey…
bak! tüm alkışları size ömrümün
ne güzel oynuyorsunuz
içimin müsveddeleri
sırılsıklam oldum
daha yeni kuruyorum aşkına
bir yokuştan indim
bu ikinci yağmur!
ayaklarım çamur içinde
yine yağmurun esiriyim
şiire çekiyorum içimi
bu kaçıncı yağmur
bu kaçıncı ıslanış!
hangi merdivenleri indik biz
hangi denizde boğulduk
hangi anahtar ölümü
ve hangi balkon kilidi!
bu şiirler içimin müsveddeleri
karbon kâğıtlarıyla sendeki izdüşümleri
ve imge imge ölüyorum, gör beni…
bak! nasıl imkânsızım yine
biletsiz bir yolculukta boğuldum…
bak! ne güzel boğuldum
bari kuliste tanışın
içimin müsveddeleri
ne kadar sığdınız
ne kadar taştınız
hiç bilmeyeceksiniz
yaz günü üşüyecek
üşürken terleyeceksiniz
şiire çekiyorum içimi
bu kaçıncı infaz
bu kaçıncı gidiş!
hangi sorguları sorguladık biz
hangi cevapları tükettik
hangi balkon anahtarı
ve hangi ölüm kilidi!
içimdeki çocuk içinizdeki nehirlere işeyecek!
ah! siz bilmeyeceksiniz
Teoman çalacak kasetçalar:
“tuttuğum balıkları denize attım”
içimden bir şeyler çalınacak dinlerken
ve siz hiç bilmeyeceksiniz
içimdeki çocuğun sidikli düşlerini
Dünyanın en güzel, en büyük ve en mütevekkil şehri… Şehirde park, parkta insanlar… İki genç İstanbul’un zehirli havasına, içlerine körüklemesine çektikleri sigara dumanını üflüyorlar.
- Aşk diyorum, diyor genç kız, nasıl bir şey olmalı ki insanlar bir ömür boyunca peşinden koşabiliyor?
- Bana kalırsa bedensel bir istek daha çok. İçimizde var olan, oysa birçoğumuzun tanımak istemediği, birlikte yaşamaya cesaret edemediği doğaya bağlı kişiliğimizin yaramazlıklarından biri.
- O halde duygu diye bir şey yok mudur sence?
- Bilmiyorum.
Var, demek içinden gelmemişti. Olumsuz bir cevaptaysa karşısındakini kıracağını biliyordu.
- Bize umuttan gayrısı gerek değil. İnsanlar sürekli bir şeyleri kurcalayarak kendilerini acılara sürüklediklerini bilmiyorlar. Üstelik bazıları da insanların gözlerini açıyoruz diye onları aynı acılı kaderi paylaşmaya zorluyorlar. Oysa onlar kendi dünyalarında eylemsizlikleriyle mutludurlar ve yaşadıklarına zaten alışmışlardır.
- Yani bu dünyadaki her acının, aşk acısının, ölüm acısının, işkencenin, her türlü pisliğin bir süre sonra alışılabilecek şeyler olduğunu düşünüyorsun.
- Ya da en azından hepsinin bir gün sona ereceğini… Zaten umut da bunu düşünmek değil midir?
- Sanırım.
- Bak, bu kâğıdı bana umutlarımın kaynağı vermişti.
Cebinden bir kâğıt çıkardı ve kıza uzattı. Kâğıt buruşuk, çizgili bir kâğıttı. Oğlanın eskiden umutlarını süzüp baskısını aldığı kâğıtlara benziyordu. Yazı, şiirin gelmiş geçmiş en büyük isminin mürekkebiyle sonlanıyordu:
güzel günler göreceğiz çocuklar
güneşli günler göre-
-ceğiz
motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
ışıklı mavilere süre-
-ceğiz
- Bir şey isteyeceğim senden, dedi oğlan, sana âşık olmamı engelleyebilir misin?
- …
Duygular ölmeli, öldürülebilmeli!
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: ulaş nikbay
genel yayın yönetmeni: vedat kamer
editör: özgür macit
yayın kurulu: vedat kamer, özgür macit, ulaş nikbay, zafer yalçınpınar
düzelti: akın demirci
“Şiir bir umutsuzluktur. Elbette bir umutsuzluktur. Niçin mi? Umutsuz olmayan adamlar şiir yazamaz. Umutsuz olmayan adamlar resim yapamaz, mimar olamaz. Yaratıcı olamaz. Bu dediğim elbet yaşadığımız dünya için bir söz. Çünkü kâğıt bir umutsuzluktur. Boş kâğıt… Tuğlalar, briketler, çimentolar, hepsi umutsuzluktur. (…) Onların içinden bir umudu bulmaktır şiir. Onu bulmak için yazıyorum ben de… Birdenbire, bütün bu dünyada, deli olan bu dünyada tek akıllığı, uslanmadan akıllığı anlamaktır şiir. Ben haberciyim, deprem habercisiyim.” - Can Yücel
eller:
…onu bu kadar çok sevdiğini hep gizlemişti. Bu düşüncelerle yanaşmıştı Kadıköy İskelesi’ne. Yürürken onu gördü. Güvercinlere yem atıyordu. Soğuktan yüzü kızarmıştı. Ona doğru koştu. Tüm hasretiyle sarıldı, saçlarını kokladı, öptü. Elini tuttu, soğuktu. Her zamanki gibi avcunun arasına aldı ellerini…(6 Ekim 2001)
Konuştuğumuz her şeyi hatırlıyorum. Görüştüğümüzde mektubunu okudum ona. Gurbete çıkacağını anca öyle öğrenebildi. O buz kesmiş sözcüklere rağmen gözleri parlıyordu. Elini tutuyordu elliyle. Ne kadar da yalnızdık. İstanbul’da kaybolmak istediğini anlatmaya çalıştım ona. Anlıyor gözüküyordu… Seni aramayacağını biliyorum ama kaybolduğunda, kendini bile unuttuğunda şaşırtacaktır seni. Geçmişe ihanet edemez asla. Uzaklık gururunu yüceltiyor belki de, ama yola koyulduğun vakit yarını dünden ayıramayacaksın.
O elleri her kış sabahı ısıtmaya çalışıyorduk. Hatırlıyor musun? Bir anı kalsın diye ifşa ettik onları yaz sıcağına.
şairin ölümü:
Ece Ayhan öldü, bir şair öldü. Sanki gökten bir yıldız kaymış gibi. İnan konuşamaz oldum, sesim çıkmıyor. Ağlamak neye fayda, elinde kitabını tutabiliyorsun ancak. Tabutunu kimler taşıyacak, yine şairler. Şimdi her şairin içi buruk, çoğu ağlıyor, bazıları da yazıyor. Elinden başka türlü bir şey gelmiyor belki. (mektup, 12 Temmuz 2002)
Gece karanlık
deniz geceden siyahlık
tek tük balıkçı tekneleri
toprak geri istiyordu onu
Topraktan ağaç
ağaçtan kâğıt
kâğıttan şiir
şiirden şair
şairden insan
gerildi, gerildi, inceldi
bir yıldız daha kaydı
- Zafer Yalçınpınar
istanbul:
Tüm kahpeliklerine rağmen vazgeçemediğimiz kadın.
peri:
Güzel bir gülümsemesini görüp gitmek zorunda kalmanın hüznünü taşıyorum. Şarkıları özlem taşıyor. Mektuplarını okuyorum, neredesin? Yazarak acılarımı tüketemiyorum.
mavi:
Her cuma telefon açardın. Arayacağını biliyordum. Bana acılarını anlatırdın, hep ağlardın.
Artık aramıyorsun. Acılarımızı mı tükettik mavi?
fenerbahçe vapuru:
İkidir görüyorum, Eminönü’ne çekmişler seni. Artık Kadıköy’e uğramıyormuşsun. Mavi masallar anlatırdık üçüncü katında, artık o da yok. Akşam Yıldızı hâlâ yolunu gözler…
umut:
Eminönü İskelesi’nden Fenerbahçe Vapuru’nu bekliyorum.
kuzey yıldızı:
Kafamı gökyüzüne kaldırdığım vakit görünce Akşam Yıldızı’nı, dostuma “Bu hangi yıldız?” diye sordum. Onun “Hangisi olsun?” cevabına şaşırmadım. Biz hangisini istersek o olurdu Kuzey Yıldızı.
zaman seninle
hiç olmadığı kadar hızlı
geri dönüşümsüz tüm umutlar
bir tekneydi yaşadığımız
köpükler arkada bıraktığımız
sevincimizdi
kim bilir
yolumuzun üzeriydi tüm acılar
ama unuttuk
ama “umut”tuk…
attım gemilerimi sularına
hâlâ özlüyor musun?
İnsanlar arıyorum,
dolunay karanlığında ışıldak!
çözülüyorum…
insanlar arıyorum,
yakınları arıyorum!
uzaklara yarenler arıyorum…
düşler arıyorum,
görünenlerden geçtim,
arananlara gark,
düş(kün)üm
düş(üş)ler arıyorum…
soluk benci(l)lik
geniş dövmeli gövdelere hapis,
kapılar arıyorum
kulpsuz!
ses makamında şarkılar söyleyenler var
ben
ARANIYORUM!
hiç bitmeyen öyküler biliyorum…
bu öykülere
başlangıçlar arıyorum;
telaşsız,
tenha,
tedarikli,
kesinlikle tebaasız!
kalıyorum…
saat zembereğinde
tellal edalısıyım
kalıyorum!
insanlar arıyorum
muhtelif gazetelerde
‘düzeltme’….
İNSANLAR,
arıyorum
aşk hakları
kösnüllüklerde baki!
arıyorum!
nakaratlarla yaşayanlardanım
kendime
NAKARATSIZ
Muhtar Özkaya Halk Kütüphanesi’nin kuytu sessizliğinde bitirdiği romanı raflardaki yerine geri koymak amacıyla radyatörün yanından kalktı Süleyman. Sert kış, insanın hem vücudunu hem de ruhunu donduruyordu.
Günlerdir kütüphanede roman okumaktan ve yaşlı şiirseverlerin melankolik sohbetlerini dinlemekten başka bir şey yaptığı yoktu. Edebiyat Fakültesi’nde son sınıf öğrencisi olmasına rağmen hâlâ geleceğini belirleyememiş, güzel ve tutarlı planlar yapamamıştı. Cezmi Ersöz’ün dediği gibi hayallerini yakıp evi ısıtamıyordu. Çok çabalamasına rağmen beceremiyordu hayallerini yok etmeyi. Olmuyordu. Çok küçük yaşta başlamıştı edebiyat sevdasına, yazmaya, okumaya, şiirlere, öykülere, Nâzım’a, Edip Cansever’e, Turgut Uyar’a, Oğuz Atay’a… Beceremiyordu işte. Bu büyük şehrin karmaşıklığında yaşayan insanların arasında, bir tek Süleyman vardı hayallerinden arınamayan.
Oysa şehir acımasızdı. Süleyman çalışmalıydı, koşturmalıydı. Rekabet ortamı bu, can pazarı bu… Fakültede yüksek ortalamalar yapması, yabancı dilini geliştirmesi, yüksek lisans için hazırlanması gerekiyordu. Donanımlarını artırmazsa iş bulamayacağını biliyordu. Ama bırakın çalışmayı, koşturmayı, Süleyman sabahları yatağından kalkmaya, okula gitmeye ve arkadaşlarıyla buluşmaya bile üşeniyordu. Belki de istemiyordu.
Süleyman yalnızdı. Bütün eski arkadaşları “üflüyordu”, ama Süleyman üflemezdi. Çünkü Süleyman babasının deyimiyle “efendi adam”dı ve bu zaman döngüsünün ortasında, yaşamın kıyısında bir balıkçı kadar yalnızdı. Zaten bu “üfleme” işini bir türlü aklı almıyordu. “İnsan, beynini yok etmeye, boşaltmaya ve uyuşturmaya nasıl bu kadar hevesli olur?” diye düşünüp duruyordu. “Üfleme” ortamlarında yabancılık çekiyor ve dolayısıyla sıkılıyordu. Belki de üflemekten korkuyordu. Nerden buluyorlardı bu kadar üfleyecek malzemeyi? Bu “üfleme” işi, yasadışı değil miydi?
“Ne olacak bu işlerin sonu?” gibi ölümcül sıkıntılardan sadece edebiyat dünyasının sarmalında yaşayarak kurtulabiliyordu. Karakterlerin, yazarların ve olayların yerine kendini koyarak… “Başka yolu yok mu?” diye yakındığında aklına yalnızca “aşk” geliyordu. Bir sevgilisi olsaydı ve birçok zevkle tanışabilseydi, rahatlayacak, sıkıntılarından kurtulabilecekti. Ama ne yazık ki Süleyman’ın bir sevgilisi yoktu, ayrıca hiç olmamıştı. Olamıyordu. Kitabı yazılmadığı için Süleyman aşkı öğrenemiyordu bir türlü. Romanlardan bildiği kadarıyla aşk güzel bir düelloydu. Rulet masasındaki rakamlardan başka bir şey değildi, yüzyıllardır arkasına sığınılan o aşk büyüsünün tatlı masalları. Kostümünü çıkartsak şehvetin tilki bakışlarıyla gülümseyecekti aşk büyücüsü…
Elindeki ciltli kitabı İngiliz romanlarının bulunduğu rafa yerleştirdikten sonra “Dorian Gray’in Portresi de bitti” diye düşündü. Oyalanmak ve içerisinde kaybolmak için yeni bir kitap bulmanın zamanı gelmişti. Sakince rafları süzmeye başladı.
“Oscar Wilde’ın ardından üzgün ve dalgın görünüyorsunuz.”
Orta yaşlı kütüphane görevlisini fark etmemişti Süleyman. Her zamanki dalgınlığı bir an için kendini rahatsız etti. Yaşına rağmen çekici bir şeyler vardı bu kadında. Garip, iç kıpırdatan bir şeyler…
“Bugün biraz yorgun hissediyorum kendimi, hava da sıkıntılı bildiğiniz gibi…” diye cevapladı çekici orta yaşlı kadını.
Kadın Süleyman’ın umutsuzluğunu fark etmişti:
“Size birkaç ilaç vereyim o zaman.”
Rafların arasında biraz gezindikten sonra bir kitap çıkardı orta yaşlı, çekici kadın…
“Pablo Neruda” dedi, “sever misiniz?”
“Neruda’nın şiirlerini severim. Ama ben bu ilaçlardan yeterince kullanıyorum zaten” dedi Süleyman gülümseyerek.
“Bu çeşit ilaçlardan ne kadar kullandığınızı biliyorum. Sana göstereceğim özel bir ilaçtır.”
Sayfalar aralandı, o eski kitap kokusu, Neruda’nın 1971’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmanın son satırları:
“…Son olarak, iyi niyetli tüm insanlara insanın geleceğinin Rimbaud’un deyişinde ifade bulduğunu söyleyeceğim: Yalnızca ateşli bir sabırla tüm insanlara ışık, adalet ve onur saçacak mükemmel şehri kazanacağız. Böylece şiir boşuna yazılmış olmayacak…”
Süleyman kendini daha iyi hissediyordu, “Tabii ya… Neruda’dan daha iyi kim bilebilir yaşamı!” diye düşündükten sonra kütüphane görevlisi kadını süzdü:
“Daha ne kadar bekleyeceğim sizce?”
“Beklemeyeceksiniz. Sabretmeyi öğreneceksiniz.”
Süleyman kızmıştı, ne de olsa Edebiyat Fakültesi öğrencisiydi:
“Kelimelerle oynuyorsunuz ve bana mantıklı bir çözüm sunmuyorsunuz. Beklemekle sabretmek hemen hemen aynı şeydir.”
“İkisi aynı şeyse neden ayrı kelimelerle ifade ediliyor? Size mantıklı bir çözüm sunmamı ister misiniz?”
“Yapabilirseniz…”
“Sandviç adam nedir biliyor musunuz?”
“Ne yazık ki bilmiyorum!”
“O zaman size sandviç adamdan bahsedeyim. Sandviç adam bir çeşit reklamcıdır. Biri önüne öbürü arkasına gelecek şekilde kayışlarla asılmış iki reklam panosunu sokakta gezdirenlere eskiden sandviç adam denirdi. 19. yüzyılda çok gözde olan bu ucuz yöntemle yoldan geçenlere reklam yapılırdı.”
“E, benim umutsuzluğumla ne ilgisi var bunun?” diye çıkıştı Süleyman.
“Üzerindeki reklam panolarında UMUDU ARIYORUM yazan sandviç adamlar gibi sokaklarda dolaşarak olmaz bu iş. Umudu kendi içinizde yaratmalısınız. Çünkü başkası size umut veremez bu devirde. Eğer umutla beslenmek istiyorsanız, yaratabileceğiniz şeylerin farkına varın. Umut dolu şeyleri gözlemlemeli, içine sıkıştığınız kalıplaşmış karanlığınızdan umudu yaratmalısınız. Biri şöyle demiş: ‘İçine koyacağınız bir karanlığınız olmadığında, ışık neye yarar ki…’ ”
Bu armonik kelimeler sona erdiğinde Süleyman kütüphaneci kadını düşlemeye başlamıştı.
“Arzu da bir çeşit umut olsa gerek…” dedi ve gülümsedi.
İçimde köprüler yandı kimse bilmedi
Aklımdan neler geçti, tuttum kendimi
Koca bir fırtınaydı, geç kalmıştı,
Ne ateşler kaldı bende köprüler tutuşturacak
Ne aklım, bir görüp bin rüyaya dalacak
Çağıran bir deniz kızı gibi yolculuklara
Bu şarkı kimden kaldı dudaklarıma
Neden öptü bilmem durduk yere beni
Güzel gözlü bu rüzgâr, bu açık mavi?
Kara asfaltı sırtlayıp kaçırmalı buralardan
Çıplak çocuklar küsmeden yağan yağmurlara
Ve henüz hiç köprü yokken yanmaya,
Bir çığlık gibi dağılarak gitmeli buralardan.
benim bir yalnızlıktan ötekine
sonu gelmez sokaklar döşediğim günler
meğer o’ymuş
ürkek adımlarıyla ardımdan gelen
geçip karşısına içimdeki çocuğun
olur olmaz masallar söylerken
bilsem
ne olur beni de yangınına ekle
der miydim hiç
mırıltılarla tırmanırken gecelerime
nasıl da anlamamışım
o’ymuş adına aşk denen
biz şimdi onunla
devrildi devrilecek bir ağacın
nice ölümlere aday
iki dalıyız
artık kimseler sokulamıyor yanımıza
pür telaş bir çocuk sesinden
ve şiirden başka
Ben, hep hüzün yüklü şiirler yazdım
Çok acı çektiğim için ayrılıklardan
Geçen mevsimler ve seneler gibi
Gidenler bir daha dönmedi geri
Öylesine mahzun yüzüstü kaldım
Mahur şarkılarda kanadı yaram
Her Allah’ın günü, bakmaktan bıktım
Sonsuza uzanan, ıssız yollara
En son yoldaş oldum, bahtımca kara
Geceyi kuşlardan, daha çok sevdim…
Ben, hep hüzün yüklü şiirler yazdım
Artık bıktığım için ayrılıklardan
Gözleri sürmeli ceylanlarıma
İz, geçit vermeyen dağlara küstüm
Bağlarım bozuldu, fırtınalardan
Rüzgârla selamı sabahı kestim
Göğümü terk edip, yad ellerine
Geçen turnalara, sitem gönderdim
Edası nazenin, her akşamüstü
Can evimden vurdu, türküler beni
Her şafak vaktinde, çekildim dara
Gerçeği, düşlerden daha çok sevdim…
Ben hep hüzün yüklü şiirler yazdım
Gözyaşı döktüğüm için ayrılıklardan
Hayata bir türlü tutunamadım
Artık bundan böyle, harap beldeler
Sisler içindeki, tenhalar yurdum
Yalnız ve umutsuz, nihayet bir gün
Üzeri sevdiğim, lale ve çiğdem
Merhameti sonsuz bir anne gibi
Ölünce bağrına basacak beni
Toprağı, taşlardan daha çok sevdim…
“İlk söz en zor sözdür” diye başlıyor Attilla Erdemli kitabının İlk Söz’ünde. Yine burada da sözün doğruluğunu ortaya koyuyor.
Avuçlarımdaki Cennet kitabı beş denemeden oluşuyor. Bu kitaptan düzyazılar beklemeyin. Karşınıza mısralar biçiminde yazılmış metinler çıkacak. Denemeler şiir değil ama bu şekilde düşünülmüş. “Anlatıda güzellik önemlidir” diyen Erdemli’nin asıl kaygısı bilgi’de.
Kitaptaki ilk denemenin adı “Kirlenmek”. Bugünü kurtarmaya çalışan politikaya; bilgi, kültür ve erdem ile gerçekleşmeyen devlete; sporda hileye, şikeye, dopinge; silahla sağlanan adalete; ün için yapılan sanata; aydınlatmayan, sorgulamayan felsefeye; aileye, çevreye; kısaca her pisliğe değinmiş Erdemli. Pislik her yere bulaşmış. Sustukça nasıl da pisliğe alet olduğumuzu haykırıyor ilerleyen sayfalar.
“Uygarlık pisliğe karşı yükselir” diyen Attilla Erdemli haklı olarak pisliğin bizim daha iyisini, daha yetkinini istememizi sağladığını anlatıyor. Pislikle bu kadar yoğrulmuş bu dünya ile savaşmadaki en büyük silahı işaret ediyor: Eleştiri.
“Sanı ile Bilgi Arasında” adlı ikinci deneme ise “Dünyada bilmek zorunda olan tek varlıktır İnsan” diye başlıyor ve “Bilgi olmadan İnsan olanaksızdır” sonucuna varıyor. Bu dünyada bilgi dediğimiz mükemmelliğe çoğu zaman ne kadar uzak olduğumuzun farkına vardıkça, eyleme dökemediğimiz bilginin söndüğünü gördükçe bilgiyi bulmak için ölçütlerimizi tekrar elden geçirmemiz gerektiğinin altını çiziyor Erdemli. Bu yaşama sorunu, sanı ile bilgi arasındaki varlığı bir anlamlandırma denemesi.
“Tarihli Yaşamak” imkânının başlangıcını “Neden?” sorusunda görüyor Attilla Erdemli; bunun olabilmesini ise dün–bugün–yarın bilincine bağlıyor. Sonsuza akan süreye eş kabul ediyor tarihi. Bu üçlünün bir araya gelmediği her an tarihli yaşamaktan ne kadar uzak kaldığımızı gözler önüne seriyor. Belki de kendisini anlayıp anlamadığımızı sormakta haklı…
Spor Felsefesi üzerine yaptığı çalışmalar ile adını duyurmuş Erdemli’nin dördüncü denemesi spor üzerine. Sporu günlük yaşamın üzerinde görüyor. Spor sözcüğünün tarihsel gelişiminden yola çıkarak “Spor nedir?” sorusuna cevap arıyor. Spor bir haktır İnsan için. Haklarımızdan nasıl da kolayca feragat ediyoruz…
Kitaba adını veren beşinci denemede, yaşatılmamış çocuklarla avucumuzdakilerin nasıl kayıp gittiğinden bahsediyor Erdemli. Her şeyi bir kuvve olarak insanın içinde görüyor, avuçlarımızdaki cenneti gösteriyor. Ona sahip çıkmak ancak kendisindeki insanı bulduracaktır kişiye.
Yazar İlk Söz’de bu kitabın ikinci baskısı yapılırsa birincisiyle aynı olmayacağına değiniyor; lakin isteği, okuyucunun da artık aynı olmaması, belki de onun da yazması olsa gerek. Bu kitaba kayıtsız kalamayacaksınız.
Kuzey Yıldızı: Son şiirlerinizde ölüm temasını işlemişsiniz. Bu hüzün, bu küskünlük neden?
Nurullah Can: Ben küçüklüğümden beri hüznü ve karamsarlığı yoğun olarak yaşamış biriyim. Önceleri siyasal kargaşa içinde ölen genç arkadaşlarımızı şiirlerime alıyordum. Seksenli yıllarda yazdığım şiirleri bu gruba alabilirim. Doksanlı yıllardan itibaren ilerleyen yaşımın getirdiği ölüm ve yaşlanma konuları şiirlerime egemen olmaya başladı. Bu eğilim şiddetlenerek devam ediyor.
KY: Yazma eyleminizin hayatınıza yansıması ve hayatınızdaki önemi nedir?
NC: Çok küçük yaşlarda okumaya, hem de sistemli okumaya başladım. Edebiyat, felsefe, tarih, coğrafya, bilim alanlarında ayırt etmeksizin okuyordum. Ama yazmak hiç aklıma gelmiyordu. Sonra bir gün kahvede otururken önümdeki kâğıtlara bir şeyler yazmaya başladım. Daha sonra yazdıklarım üzerinde daha çok çalışmaya ve işlemeye başladım. Bu yazma eylemi benim için önemli bir yaşam biçimi haline geldi. Yalnız ben çok az yazan bir şairim. Yirmi yedi yılda sadece yüz kırk beş şiirim oldu. Bunun da yüz otuz beş kadarı yayımlandı. 2001 Ekim ayından beri bir dize olsun yazamadım. Sanki şiir beni bıraktı gibi bir şey. Bu da beni çok korkutuyor.
KY: Şiirlerinizde kendinizden sokak şairi olarak bahsediyorsunuz. Sokak şairi olmanın farkı nedir?
NC: 1979’da iki kitabım birden yayımlandı. Şiirlerimi hep kendim bastırdım, hiç yayınevim olmadı. İlk iki kitabım yayınevi etiketi altında basıldı ama onların da maliyetini ben karşıladım. Kitaplarım çok az dağıtılabildi. Sonra 1989’da bir kaldırımda oturmuş satılmayan kitaplarımın sayımını yapıyordum. Böyle böyle satmaya başladım. Önceleri sadece pazar günleri bu işi yapıyordum. Emekli olduktan sonra hemen hemen her gün sergi açıyorum. Bu işi izin verdikleri sürece ya da sağlığım elverdiği sürece yapacağım. Ya da yorgunluk ve bıkkınlıktan bırakacağım. Bazı kitaplarımı zaman zaman sahaflarda görüyorum. İmzalanmış kitapları satın alıp bana tekrar imzalatanlar da var.
KY: Dergiler sergiliyorsunuz, insanların bu dergilere yaklaşımı nasıl?
NC: Önceleri yalnız eski dergileri satardım. Kütüphanemde birikmiş ve gönül bağım kalmamış eski dergileri birer birer satmaya başladım. Ama gerçek değerlerinin çok altında bir fiyata satıyordum. Başka türlü alıcısı olmaz zaten. Son zamanlarda yeni dergileri satmaya başladım. Bu yeni dergilere haliyle gençler ilgi gösteriyor. Şiirlerini yayımlamak için bu dergileri haliyle bir araç olarak görüyorlar. Gençler amatör dergilerde işe başlamalı ve daha sonra ünlü, çok satışlı dergilerde boy göstermelidirler.
KY: Kadıköy’ün sizdeki önemi nedir?
NC: Kadıköy’ün benim yaşamımda önemli bir yeri var. Çok küçük yaşlarda bu semte ısındım. Toprak yollarını, tahta köprülerini, meyve ağaçlarını, tramvaylarını, denizini, insanlarını çok sevdim. Bu sevgim doksanlı yılların başına dek sürdü. Kadıköy’ü artık sevmiyorum desem yeridir. Yukarıda saydığım yerleri çok değişti ve yozlaştı. Sevilmez artık, terk edilen bir sevgili benim için.
KY: Hayatın şiire aktarılması nasıl olur?
NC: Hayat, şiire ya doğrudan ya da metaforlarla aktarılabilir. Bu şairine göre değişen bir disiplindir. Bence her iki durumda da önemli olan şiir dilini iyi kullanabilmektir. Şair hep sözcüklerle iç içedir. Sözcüklerini ve imgelerini hemen kâğıda dökmelidir. Sonra yazarım diye ertelerse ya unutur ya da o kişi iyi bir şair değildir.
KY: Sizi şiire iten durumlar nelerdir?
NC: Bir şairin dağarcığında nesi var nesi yoksa her şey şiire aktarılabilmelidir. Evi, çevresi, ailesi, sokakları, sevdikleri, toplum hemen şiire aktarılabilmelidir. Bende de bu yaklaşımdan farklı bir şey yok. Şiir dilimin ucuna gelirse onu önce mırıldanırım sonra kâğıda dökerim.
KY: Sanatın iyi-kötü, eski-yeni, şekil-içerik gibi davası olmalı mıdır? Sanat toplumsal hakemlik yapmalı mıdır?
NC: Sorunuzun yanıtını zaten sorunuz içersinde vermişsiniz. Sanat güzeli kullanmaktır. Güzel olmak zorundadır. Biçim-içerik tartışmaları da yüzyıllardır yapılmaktadır. Bu tartışmalar daha da süreceğe benzer. Çünkü toplum ve uygarlık sürekli değişmekte, yeni biçimler almaktadır. Sanatın toplumsal hakemliği belli belirsiz bir olgudur. Çok belirgin bir toplumsal işlevi yoktur. Toplumsal olayların hemen peşinden gelir ve sonra dönüştürür.
KY: Genç şairlerin önündeki olumsuzluklar nelerdir?
NC: Genç şairlerin önünde görebildiğim kadarıyla bir olumsuzluk yoktur. Olsa da bir deneyim eksikliğinden ve kültürel yetersizlikten söz edilebilir. Bu da zamanla giderilebilen bir eksikliktir. Genç bir şair kendinden önceki şairleri çok iyi okumalı ve özümlemelidir. Ama asla kötü bir taklitçi olmamalıdır. Kendi dilini bulmalı ve sunmalıdır.
KY: 1974’ten beri şiirinizle varsınız. Bu serüveni bize kısaca anlatır mısınız?
NC: 1974’te yazmaya ve 1975’te yayımlamaya başladım. Evvelce söylediğim gibi yüz kırk beş şiirim var. Şiirlerim altı antolojide, dört yıllıkta yer aldı. Altı ansiklopedi ve sözlükte biyografim yayımlandı. Dört kitabım var ve beşincisi birkaç ay içinde çıkacak. Ama ben kariyer endişesiyle hiç yazmadım. Ödül de aldım ama bunu şöhret için hiç kullanmadım. Şiir benim hiç ölmeyen annem ve babamdır. Öldükten sonra da şiirlerimin okunması olasılığı beni heyecanlandırıyor. Teşekkür ederim.
Serin bir sonbahar günüydü. Bir çocuk edasıyla, kaldırım kenarlarına biriken kuru yaprakları eziyor ve çıkan hışırtıların içindeki çığlıkları bastırmasını umuyordu. Oysa yorulmuştu umut etmekten, geleceği düşünmekten. Artık sadece yürüyordu, nereye gittiğini bilmediğini umarak. Aslında düşlerini kaplayan bilinmezlikte kaybolmaya gittiğini çok iyi biliyordu.
Suratına çarpan sert rüzgâr beraberinde getirdiği ılık kestane kokusuyla kışın yaklaştığını haber verirken, fonda da balıkçıların rüzgârdan kırmızıya kesen dudaklarından çıkan haykırışlar duyuluyordu. Solundaki geniş caddeye saptığında büyük istasyon binasını gördü. Yolculuğun en uzun süreceği bir yere almalıydı biletini, öyle de yaptı. Önce trene ilk bindiği günü unutmak istercesine etrafını süzdü. Sonra camın buğusunu silerek yaşadığı kentin manzarasına armağan etti anılarını. Artık yalnızdı…
Trenin ilk düdüğü ve hareketiyle yorgunluğunu da bıraktı çürük yapıların ölü kalabalığına. Trenin rayların üstünde kaymasıyla oluşan melodiydi işte özlediği. Huzurluydu… (Tekerlekle rayların arasından sızan kanı görmediğinden olsa gerek) Kaçış nedeni yalnızca martılara söylediği bir yalandı. Şimdi sadece bulutlar ağlıyordu bu terk edişe. Rengini yitiriyordu kan, düşen yağmur damlalarını karşılamanın verdiği yorgunlukla. O artık taze bir ölüydü kendi yarattığı boşlukta boğulan…
Saymadım kaç zemheri geçti
Gözlerinden uzak düşeli
İçimde bir sürü davetsiz misafir
Zehirlenen benliğimin yok panzehiri
Özlemini iklimlere ilikledim
Yüreğim metalik griye çaldı
Kendimi adadım anasona
Bir demlik umudum vardı
Sen gidince o da alabora…
Philip, Boston’daki lise günlerinden beri şiir yazmış ve yayımlamıştır. Şiirleri Arapça, Çince ve Japonca da dahil çeşitli dillere çevrilmiş, ABD ve denizaşırı ülkelerdeki sayısız dergide, gazetede ve öteki süreli yayınlarda çokça yayımlanmıştır. Şair olmasına ek olarak, şair arkadaşlarının ve onların ürünlerinin tanıtımını yapmaktadır. Bunları başlıca, yaptığı yerel, ulusal ve uluslararası okuma serileriyle gerçekleştirmektedir. On Şiir (1974), Niye Telefonum Kesildi (1978), Klavyedeki Yüreğim (1981), İki Amerikalı Şair (1987), Seçme Şiirler (1988) adlı kitapları vardır. Ayrıca ders vermekte, çeşitli ödüllerde seçici kurullarda yer almaktadır.
ÖTEKİ TEPE
kalıt sözcüğü
kaygılandırıyor sizi
her şeyi tüketen
bir takıntı
olmuş o
piramidin üstündeki
yıldız
kesti
işaret ateşi olmayı
ve silikon
vadisi
kaplıyor sokakları
fiber optiklerle
bizler
bir zamanlar olabileceğimizi düşündüğümüz
kişiler değiliz artık
gözlerimiz
şeffaflaştı
yeşim taşının yeşili gibi
atalarımızın
görünüşleri
önüne geçiyor
mutluluğunun
kendi
Sefiller’imizin
sen
olabilirdin yine de
uygun
değişmiş
seven
ve acımalı
Anka kuşu
tüketilmiş
yükselen
yenilenmiş
YÜKSEK ÇÖLDE
yüksek çölde
hızla geçti dört yıl
anımsarım hızını
yeşil Mohave çıngıraklıyılanının
sarı üzerine siyahlı yabanarısını
deneyimli kızılderilileri
ve volkanik kızgın hendekleri
katıldım operaya
ölüm vadisinde
arasında renkli bir boyutlu dinleyicilerin
ve işaretli yaya geçidi
imledi yolunu
kokmuş suyun
toprak kavruldu ve çatladı
altında pabuçsuz ayaklarımın
çıplak bir sarışın vardı
görüngümü bulandıran bir düş
dürbünümün merceğindeki kesişen tellerde
bir erkek tavşan
ama aç değildim ben
ırmak kıvrılıyor beni yuvarlayarak
geldim sonumun en yakınına
şimdi anılar yan yana kondu
şimdi ve sonra arasında
kapsülünden fırladı gece
sarnıçlar dedikodusunda günün
seyir defteri son sayfaya kampana çalıyor
bir adam zerdüşt’ü selamlıyor
kentin
başka bir köşesinde
kendi renginde gecenin bedeni kadın
biraz tanıdık
sarhoşun biri çay ısmarlıyor
demlenmiş alkolüne arkadaş
acı fren sesinde sabitleşiyor
moruna çatlıyor çekirdek
cenin düştü
kent ağırlaştı
son fotoğraf gülümsüyor!
sabah şakaya gelmezdi o vakitler
gecenin yangın yerinde
elzem günahların hesabını vermek
tanrının yokluğunu
vicdana terk etmek olmazdı
aradığım sayfalarda dirilip
nesnelerin kılçıklarını sıyırıp
ısırana kadar etimi
tanrı şakaya gelmezdi
şafağın bağışlayıcısı
umut öylece ciddiydi
kaşlarını çattı, korktum
çağırdım birilerini umutsuzca
dua ettim birilerine
şafak arandım kayboldum
şarap şakaya gelmezdi
kanımın elçisi
gülmeye gelmezdi hayat
ortalıkta bıraktığımız çöpleri
gri çocuklara toplatmak
şakaya gelmezdi bakmak
gözleri açmak sabaha
Etimin kurtuluşunu ruhumun
çaresiz zehirlenişine borçluyum
- André Gide
Bir sonsuzluk balkonda
Eski aşkları mı anlatır
Aşk ki konsül bir at gibi
Hep önde gider; biz onun kuyruğuyuz da
Bir güvercin bir serçeyi nasıl kovarsa
Öyle dövüyor bakışların beni
Bir kaplan bir kaplanı izlerken
Bir kedi bir kediyi mi yoksa
Sen bir kaplansın da
Ben bir kedi miyim
Fazla konuşamayacağım
Beni unutma
Ellerimdeki sonsuzluğun
Beni yorduğunu unutma
Ve şunu: Kadın bir beyittir benim için ancak
Ben sonsuz bir şiirin peşindeyim oysa
Uyuyor musun
“Hafiften, yavaş yavaş, evet”
Ölüyor musun, ölüyor muyuz
Ölüm uykudan daha hızlı elbet
Sen bir at gibi bana koşuyorsun rüyanda
Gece koşuyor, ölüm koşuyor şuramızda
Söyledim yeniden söylerim
O atların buharlaşan soluğuyuz biz havada
Uyuyor musun uyuyor muyuz
Duyuyor musun taşların uykusuzluğunu
Dünya peşimizi bırakmıyor
Biz bıraksak da peşini
Ömrümüzü işgal eden bir şey var
Sevmeden meşgul olduğumuz
Ölmüşüm ama diyorlar ki
“Osman Serhat yalnızlıkta ısrar ediyor hâlâ”
Uyuyor musun uyuyor muyuz
Duyuyor musun taşların uyumadığını
Tanrı ki kendinin yoksuludur
Taşlardan daha zengin değildir belki
Eserimin adı çocuğumun adı sitemdir benim
İhmal et beni ama unutma
Ben gideceğim bir gün, sen
Bir yılana sarılır gibi yalana sarılacaksın
Ben gideceğim bir gün ama
Farz et ki yaşıyorum
Kadıköy’deyiz ve
Çay içiyoruz
Unutma tahammül edilmez bir kartal olduğumu
Olduğumuzu
Ki serçeler çarmıha gerdi bizi
İkimizi
Sevincim, sevincimiz
Serçelerin felaketiydi çünkü
Bize nasıl ölüneceğini öğretmedi öncekiler
Nasıl sevileceğini
Tırnaklarımızla kazıdık, oyduk
Hayatımızı nankör bir mermerden
Kum kumu nasıl sever
Kum saatinin içinde
Belki zamanı sevdik yalnızca
Eski hayatlarımızdan bugüne yenilenen çığırımızı
Bir çığ gibi döküldü üstümüze
Sapkın eğilimler
İki avcı kar altında
Dondu diyecekler
Paul Arthur’u niye vurdu anlıyorum
Erkek mi dişi mi bu kumru
Bulutların cinsiyetini
Karıştırıyorum
Büyük adamlar büyük adımlar
Küçültür mü aşkları yüceltir mi
Bir gün elbet hoş görülecek Puşkin’in gizli güncesi
Sade’ın yaşadıkları
Gölge ki bir hayvandır
Dolaşır ahlak denen sıradanlığın üzerinde
Bir tek mısramı bile değişmem mi dedin
Her uykusuzluğa, her hazza
Ne demiştin:
“Uyuyor tanrı! Uyuyor aşk!
Uyuyor rüya! Uyuyor mutluluk!
Uyuyor haz! Ama daha da büyüyor
Gözkapakları acının”
Kırılan camlarıyla baktık gözlerimizin
Gördüğümüz suskun bir körlük, sağır bir çağ
???
Kanatlarım fazla geliyor artık bana
Manukyan öldü
Bütün genelevlere kara bayrak çekildi
Biz biricikliğimizin
Soylu bayrağını taşıyoruz gizli çekmecelerde
Unutma
Denizlerin sesini getirdiğimi sana
Lanetli bir denizci
Kendi kayığında boğuldu diyecekler
Farz et ki yaşıyorum ve
Kadıköy’de çay içiyoruz
Ömrüm parçalanmış, yitik yıllar
Artık kimse yapıştıramaz
Tanrı bizim için yakıştırdığı evreni
Ters giydirdi ruhlarımıza
Yoksa biz de ölümsüz olacaktık
Melekler gibi
Ne diyordu gazete haberi
Ressamlıkla geçinen ve Van Gogh adında biri
Auvers yakınlarında bir tarlada
Tabancayla vurmuş kendini
Farz et ki yaşıyorum ve
Kadıköy’de çay içiyoruz
Yılların defterini dürüyoruz belki ama
Zaman denen şey de bizim defterimizi dürüyor
Doğduğumuz yılı uzatıp duruyoruz işte
Uzayan uzanan bir çocuğuz ölüme
Ben 1968’i uzatıyorum daha çok
…
Bir kış günü, İstanbul’da, Beyoğlu’nda
Elleri cebinde yalnız gezen bir çocuk
Öncesiz ve sonrasız duyumsuyorum
Kendimi bir tanrı gibi, birer tanrı gibi
Değişmeyen şeyler de var dünyada
Mum, çakmaktaşı ve kibrit ve tekerlek
Perde ve şemsiye, kadınların peçesi
Senin gözlerindeki ışık
Aşk, yalnızlık, ölüm
Ve birer tanrı olan bizler
…
Değişmiyoruz
Hayatımız parlıyor ve sönüyor yine de bir kibrit alevi gibi
Biz birbirinde yansıyan gölgeleriz
Ve bir sakız gibi uzuyor şehir
Bizler o sakıza bulaşmış karıncalar misali
Aynı denize dökülen nehirleriz
…
İnsanlar ve hayvanlar beni garipsediklerinde
Kanatlarımı göster onlara
Erimiş mumdan kanatlarımı
Naif bir şiir belki, doğuştan mumya
Tanrı takmıştı kanatlarını da
Bir zamanlar bu adama
Ben cahil bir gövde, nafile bir şiir
Belki mumya
Bu şişman adamlar arasında
Gittikçe cılızlaşan ruhlarız
Farz et ki yaşıyorum ve
İstanbul’da, Kadıköy’de çay içiyoruz
“Ben hapishaneden yeni çıkmışım
Sait’in karaciğeri sancılar içinde”
Rüzgâr, bir kapı durmadan çarpıyor
Sarıldığım mısraı Nâzım’ın ta çocukluğumda:
“En yalnız dalganın üzerine
Boş bir konserve kutusu”
Farz et ki yaşıyorum
Yaşıyoruz
Sabah mahmurluğundaki vücudu döşemenin çıplak soğukluğuyla ürperdi. Bilincinin yerini, çok derinlerinden ilkel bir benliğin aldığı bir geceden önce, ayakları döşemeleri yakıyordu. Ateşe yürüyordu ayakları bir gece önce. Günün karaltısının kim bilir kaçıncı saatiydi o sıralarda. Hiç de önemi yoktu geçen zamanın başucunda duran saat için ve saatin ritmiyle yarışan bedeni için. Birinde saatçinin bakır yağdanlığından çıkmış makineyağı devinir, diğerinde ılık ılık can.
Terk edilmiş benliklerin sığındığı insan bedenleri, neon lambalarının renkli ve damgalı parlaklığından, loş sokaklara, karanlığın insan vücudunu yadırgamadığı otel odalarına doğru yol alır. Buralarda da özensiz gibi görünen oysa ince ince işlenen bir günlük yaşam vardır. Sizi şarapçılar, tinerci çocuklar karşılar. Bu kendi hayatlarını işleyen veya böyle bir hayatı işlemek zorunda kalan kişileri yabancı benliğin yadırgar belki. Geçersin… Otelin sahibi, İstanbul’un sıkışmış tarihinden bir Rum kadını, buradaki rengi soluk bir kaldırım taşı kadar parçası olmuştur bu sokağın. Besbellidir zamanın birinde bu sokakta öleceği. Mahallesinin müslüman fedaileri, yüzlerinden gülücük eksik olmayan, onunla birlikte kaybeden insanlar cenazesini bildikleri bir Rum mezarlığına götüreceklerdir. Kuyu dibindeki su kadar az ışık gören fakat parıltılı mor menekşeleri sularken, onlarla konuşurken yaşam anlam kazanır bu yerde. Bu kuyunun duvarlarını oluşturan iki bina daha vardır. Üçüncü katta yaşayan Hayri Amca’nın karısı seneler önce ışığa doyamadan bu kuyunun içinde can vermiştir. Her işini kendi yapmaya başlamıştır o zamandan beri. Küçük tahta çerçeveli penceresinin önündeki tellerdeki çamaşırları, kuyuya inen ışığa renk veren tek şeydir. Eğreti tutturulmuş mandalların biri fırlayarak otelin camlarından birine çarpıp yere düşer. Yamalı bir pantolon gökyüzünden süzülerek menekşenin üzerini örter. Menekşe boynunu büker…
Odanın bir ucundaki cama çarpan karartının sesi, henüz alışmamış kulaklarda bir şok etkisi yaratıp soğuğun ürpertisini bacaklardan bütün vücuda taşıdı. Sesle beraber odanın ortasındaki büyükçe yatakta yarı çıplak bir figür öbür yanına döndü. Perdeden sızan aydınlık, bıçak keskinliğinde dar bir huzmeyle yataktaki kadının boynundan saçlarının arasına süzülüyordu. Gününün ilk sigarasını yakıp banyoya ilerledi. Kapıdan girer girmez karşısına çıkan aynayı kendi yaptığı bir tabloyu inceler gibi inceledi. Başkalarının oluşturduğu tuvalin üzerinde gezinen onun renkleri. Dumanı yaşam gibi karışıktı, tabloyu şekilden şekle sokuyordu. Gözlerinin altında oluşan torbaları parmaklarıyla ovdu. Kendisini değiştiremiyordu, morluklar kalıyordu öylece. Morluklar gözlerinde, beyninde, ve hâlâ daha kendisiyle hırsız-polis oynayan benliğinde… Hayat farklı yüzlerini gösteriyordur; kimi zaman kendini alamazsın onun kollarından, çekip götürür seni bilmediğin bir yerlere ve bir gün menekşenin nefes alamadığı bir yerde nefes almaya çalışırsın. Sevgisiz döşenmiş yollara sevgisiz basan bir ayak da sen olmuşsundur.
Sevgi onun hayatında su yüzünde seken bir taş gibidir. Aşkı öncelerden beri çok da alışamamış olduğu varlığından ırak bir duygu kabul etmiştir. Sanki aşk sadece televizyonda veya raflarını dolduran yalnız kitaplarda olabilecek bir şey gibidir ve bir türlü o camı kırıp da onun tarafına geçemez. Bu yüzden kadınlara da insanın hayvan yanlarının hava, su gibi bir ihtiyacı gibi bakardı, başka bir şey değil. Arkadaşlarının delikanlılık aşklarıyla pervasızca alay ederdi.
Sevgi bir gün onu da ele geçirdi oysa. Köşeye sıkıştırmıştı onu. Beylik söylemleri arkasında çivili bir duvar gibiydi. Sevgi üstüne geldikçe çiviler vücudunun derinlerine işliyordu. Çok uzaklarda bir sesi duymaya çalıştı aylarca. Sabah rüzgârlarından tenini kokladı. Karşılıksız bakışları kanadı yüreğinde. Bir sokak kedisi kadar özgür olmak vardı ona yaklaşırken. Zaman bir idamlığın, idam sehpasına yaklaştığı anlar gibi geçiyordu, boşlukta süzülür gibi. Odasına döndüğünde yaşam, etrafında devinen uzak olduğu bir kavram gibiydi. Beyni güçsüz kalıyordu bir şeyleri yargılamaya, olan biteni izliyordu rahatsızca. Zaman uzuyor, kararıyor ve acı veriyordu.
En çok gecelerin gelmesini istemiyordu. Geceler, kendisiyle baş başa kalıp cehennemlik işkenceler çektiği ve hep kaybolduğu zamanlardı. Bunlar alışıldık çileleri olmuşken bir gün caddeler boş kaldı. Kediler onun yokluğundan habersiz umursamadan ortalıkta dolaşıyordu. İnsanlar hiçbir şey ifade etmiyordu; cadde boştu. Her şey durgun, görüntüler dönmemekte ısrar eden bir film şeridi gibiydi. Varlığı gözlerinden ibaretti ve gözleri de boş caddede bir arayıştan. Bu günler ilelebet devam edecek kâbusun habercisiydi. Caddeler öylece boş kaldı. Aylarca o gün onu tekrar görebileceği umuduyla alkol gecelerinin sabahlarında güne gözlerini açtı. Zaman sonsuzluğuna acıları katıp aldı götürdü sonra. Eski benliğine çabuk bir geçiş yaşadı. Uzun zamandır uğramadığı ortamlarda değişiklikler olmuş, yeni insanlar kaybolanların yerini almıştı, onun yokluğunda da olduğu gibi. Aşkı tatmış benliğindeki acıları yine terk ettiği ruhla sahiplendi.
O, aynadaki bulanıklığı çözmeye çalışırken, sabahın hafif rüzgârının aralamaya devam ettiği perdeden ışık, artık odanın daha derinlerine doğru ilerlemeye başlamıştı. Aydınlık bütün korkularını aydınlatıyordu, rahatsız oluyordu. İşte kapana sıkıştın, dedi. Kendi kendisini bir kuyunun görünen dibinden çok daha derinde bir yere hapsetmişti, kendi iç zindanlarına. Küçük bahçeye bakan pencereye gidip, pencereyi açtı. Düz beton duvarların vurguladığı derinlik ona ölüme son uçuşa kurduğu senaryolarını hatırlattı. Bir ses onu beyninin derinliklerinden dışarı çıkardı. Hayri Amca yaşlı bir gülümsemeyle karşı pencereden günaydın dedi bu bilmem kaçıncı komşusuna. Cevap verdi ama bir insanla konuşup insanlığıyla yüzleşmek, celladıyla yüzleşmek gibiydi. Vücudunu odanın neminde yüzmeye bıraktı tekrar. Odada yüzüp bir kayaya sığınırcasına yataktaki figürün yanına sığındı. Kapanda kalmıştı benliği artık. Yanı başında duran fahişenin saçlarını okşuyordu. Saçları parmaklarını kanatıyor, acılar içinde sessiz sessiz kıvranıyordu. Ona sarıldı. Kapandaki son bir debelenmede içindeki duygusuz ve sevgiye susamış yanlarını hissetti. Bomboştu…
Başka renkler düşerse pay diye
Paylaş diye yaşam paydana
Senden önce söylenmişse saman sarısı
Ya da seni hiç sevmemişse ahmak ıslatan kırmızı
Yanlışsa geçmişin
Yanılmışsa içindeki gökkuşağı,
Yürümek çok mu zor suyun akışında
galibi yok bu savaşın
yorgun kader
eski bir aldanışın kanattığı ellerim
yalın bir sükûnetle
çekilmeliyiz
ateşkes!
yağmurla
yağmalanmış toprak kadar
sancılı akmalıyız bulanık sulara
eskici sepetinde gözyaşı
ikindide ağır düşünce
olmalıyız
yürümeye devam et ve sevişmeye
zaptı zor isyan
rüzgârda üşümüş zarafet
hiç konuşulmamış sözlerinle
utangaç kırmızı
rengi kor yürek
Zamansızlığımdandır güzelliğim.
Yol kenarını mesken tutan papatyalar,
kurtaramazlar canlarını,
dikkatli çocukların tutkularından.
Bütün yapraklarım “sevmiyor” diye,
ucuz bir hediye olamam gerçi,
ama bilinir ki;
ne zaman bir çiçek dalında kurusa,
bir sevgili daha çok üzülür.
Yüzünü görünce onun,
ne de çok isterdim incinmesin.
Benden önce sen ispiyonlasaydın keşke
başka bir adama harcadığın sevgini.
Kırmızıyı esirgemeyen çay bardaklarının
ince bellerine dayanamadan,
beni de aldatıyordur belki,
sevinince terleyen parmakların.
Şubat 2002
balkan/kasım:
toros gibi dağlıktır
kalbe giden yol
sarptır:
balkanda yaşamak gibidir
seni sevmek
karakış:
benim dağlarımda
ne tipiler vardır
bilirsin
işte
suratıma çarpan her kar tanesi
senin sevgini hissettirir
terör:
isyansa eğer
dudaklarına dokunmak dağlarımın
asiyim
mart ayında saldırı:
ve gelir
el değmemiş mitralyözlerle
sınırlarını tararım
haziran ve hasat:
yaz geldi sonunda:
ürünü kaldırmadım tarlalardan
ve armut ağacının gölgesinde içilen
son dal sigaranın bile
tadı yok
sensiz
eylülden sonrası:
seni sevmek
engin marmara’ya bakıp
ufuktan ötesini görmek yerine
sahildeki yosunları
seyretmek oldu
sonra
Yalınayak salınıp sardunyalar diyarında
Kalbimin gelinine yüz aradım;
Daraldığım da oldu gelincikler arasında
Ve kanadığım da güllerle.
Her duayı kanadında taşıyan melek,
Şimdi yine aziz ve gelin,
Kan taşından çanak içinde yitik,
Kendi suretinden bir dünya yaratmış belki
Ama
Daima kazanan aşktı ve kadın;
Yarısında gömülüp kaldığı çöplükte
Bir bataklık tadını almaya çalışırken
Düştü elinden
Hayatının kendisine adadığı tek anının
Takviminden kayıp gittiği gibi
Kristal gül
Ve
Havalandı geceliğinin eteği kadının
Uçmak hevesinde kırılan
Saydam yeşil yaprak gibi…
Durdu ve,
Ve kendini kendine boğdu
Ağıtı
Dağılan gül dilinde…
Garaj kapısı açık… Tam düşündüğüm gibi… Cebinde beş kuruşun kalmadı, diğerleri gibi para sayarak giremezsin içeriye… Farkına varmadığın tüm açık kapılar, boğazında düğümlü kalan çıkmaz sokaklar adına sesleniyorum sana: Bu fırsatı kaçırma. Şu sokağı geçivermen yeterli. Hadi zorla küçük bacaklarını, annenden aldığın o biçimli bacaklarını, sigaranın kararttığı akciğerlerini çalıştır, koş, öncesini sonrasını düşünme, koş. Aman arabalara dikkat et, koş, koş… Oldu işte içerdesin. Başardın. Çalan şarkı senin için. İyi hissediyorsun kendini, dünyayı kurtarabilirsin. Tüm şarkılar senin için. Çocuklaşıyorsun, bisikletin üzerinde bağıra çağıra şarkılar söylediğin o büyülü günlere dönüyorsun. Onlar paklar seni. O zaman bu zamandır neler geçti başından, hangi kuytu köşelerde karnını tutup hıçkıra hıçkıra ağladın, kimler üzdü seni, kimler gitti sen kaldın… Sen kaldın. Oysa göçebeydi ruhun. İşte o şarkı çalıyor, kulak kesil. Kayan bir yıldızı anlatıyor. “Tıpkı benim gibi…” diye geçiriyorsun içinden. Kendini kandırıyorsun. Bir yıldız değilsin ki göz kırpan, kayasın. Yükselmeden düşemezsin, düşmeye ne kadar meyilli olsan da.
Güneş insanda sarılma arzusu uyandıran küçük bedenini ısıtıyor. Müziğin yakınındasın. Yosun tutmuş merdivenlerden iniverdiğinde kalabalığa karışacaksın. Duvar köşelerinde çöreklenmiş olanların bakışlarını üzerinde topluyorsun. O gözlerde kendi yansımanı arıyorsun. Şirin bir kız olduğunu söylüyor biri, bir diğeri bacaklarının çok düzgün olduğunu; biri seni umursamıyor, kaçırıveriyor gözlerini. “Neden yalnız?” diyor biri, “Yalnız olmaması gerekir onun gibi bir kızın…” Bilmiyor ki sen yalnızlıksın, özlenensin, kaçılansın, hak edilen mahkûm olunansın. Yalnızlık gibi yitiksin. Sessizliksin. İsimsizsin. En çok da hüzünsün.
Kalabalığa karışıyorsun, arkadaşlarını buluyorsun. Gülüyorsun, bağırıyorsun, dans ediyorsun. Kendini var ediyorsun. Var olan sen misin gerçekten, emin değilsin. Bedenin, tavırların, gülüşün, bakışın… “Ben” dediğin bu mu? Sen misin? Sen kimsin, dedim ya, isimsizsin. Anonimsin. Sevdiğin her şarkıda saklı o küçük, yalnız kızsın. Gün senin günün. Dünyayı kurtarabilirsin, kendini kurtarabilirsen eğer.
“Sana âşık olmayacağım” diye mırıldanıyorsun dansını izleyen donuk, mavi gözlere karşı. Bambaşka şeylerin peşindesin, o gözlere “Sigaran var mı?” diye sorarken. Kim üzdü seni bu kadar, söyle bana… Kim üzdü seni, sigaraya, saçma sapan şarkılara, bakışlara bağımlı kılacak kadar? Dans edemiyorsun, biliyorsun. Belini kıvıramıyorsun, adımların uyumsuz, kendinden geçmiyorsun saçlarını yapmacık bir cesaretle savururken. Yine de güzelsin. Endişelenme, güzelsin.
Mavi gözlü adam uzaklaşıyor senden. “Bir arkadaşımı gördüm de… Sonra bulurum ben seni.” Bulurmuş, nerde olduğunu biliyor mu ki bulacak. Nerdesin? Soruyorsun kendine, nerdesin… Sorulardan bıkmadın mı artık? Arkadaşların eline bir kutu dolusu dondurma tutuşturuyorlar. Kahve aromalı dondurmalar. Konser bitmek üzere, gece çökeli çok oldu. “Dondurma meleğimizsin sen bizim” diyorlar. Öpücüklere boğuyorlar seni. Dondurma meleği, işte sen busun. Her melek gibi bir amaç uğruna buradasın. Kimi kurtaracaksın? Dünyayı deme, dünya çok büyük, küçük bir melek için. “Bir şarkı söyle bize” diyorlar. Naza çekmiyorsun kendini, sana göre değil; çocuksu sesinle bozuk bir melodi mırıldanıyorsun: “Bir melektin sen, gecenin karanlığında yitip gittin. Günahlarınla gittin.” Alkışlıyorlar: “Dondurma meleğinin şerefine içelim!” Vişne votka içiyorsun. İçtikçe kanatlanıyorsun. Gerçek bir meleksin sen. Bağışlıyorsun gidenleri, kalbindeki katılık çözülüp dağılıyor. Hafifliyorsun. Bembeyaz düşlüyorsun kendini, anlık köpükler, saf eroin, kar kadar beyazsın. Gözleri kör edecek kadar…
Sokağa çıkıyorsun. Geçtiğin geçmediğin tüm sokaklar vatanın senin. Dondurma kutusuna sıkı sıkı sarılmışsın. Yaşlı bir eskici görüyorsun. “Dondurma ister misiniz?” Gülümsüyor adam, sarı dişleri ortaya çıkıyor. “Dondurma ister misiniz?” diyorsun çekinerek lüle saçlı genç bir adama. Çekiciliğinin bilincindeki tüm adamlar gibi imalı konuşuyor: “İşte aradığım buydu.” İçinden “Dondurma mı, ben mi…” diyorsun. Melek olduğunu anımsıyorsun; melekler cinsiyetsizdir. Kibarca iyi geceler dileyerek terk ediyorsun onu. Bir apartman girişine çömelmiş küçük bir çingene görüyorsun. Kanın kaynıyor ona, yanına varıyorsun. “Dondurma yer misin?” Şaşkınlıkla gözlerini kaldırıyor çocuk. Senin gibi bakıyor, hüzün dolu, iri iri… Ürperiyorsun. Aceleyle ona bir dondurma uzatıp uzaklaşıyorsun oradan. “Abla bırakma beni!” diye peşinden koşuyor çocuk. “Dondurma istemiyorum bir ekmek parası ver bana! Babam beni dövüyor abla, bırakma beni…” Duymuyorsun, duymak istemiyorsun. İçin yanıyor, dondurma basıyorsun. Baban seni de dövüyordu. “Babam beni dövüyor abla, bırakma beni…” Bıraktın onu, seni de bırakmış oldukları gibi.
O adama rastlıyorsun, bebek yüzlü esrarkeşe. Yalnızlık onu da bürümüş. “Belki de o da bir melektir” diyorsun içinden. Melek olduğunun farkına varmış bir melek. “Hey, dondurmam var” diye sesleniyorsun. Duruyor, yanına gelip yanaklarından öpüyor. “Nasılsın? Uzun zamandır görmedim seni.” Yavaşlayan metabolik ritminden, dalgınlaşan tavırlarından onun son durak olduğunu biliyorsun. “İyiyim, orda burdayım işte… Ya sen?” “Ben de” diyor, “Gidenlerden değilim.” Gülümsüyorsunuz. Ne güzel, aynı dili konuşuyorsunuz. Birdenbire üzülüyorsun onun için. Kendin için üzülüyorsun. Düşmeye meyillisiniz, siz melekler. “Biliyor musun” diyor, “yaşam sonsuzmuş gibi geliyor bana.” “Değil…” diyorsun, oysa sana da öyle geliyor.
“Bazen kendimi bir filmde zannediyorum. Düşük kalite bir film ve fon müziği öyle yüksek ki söylenenleri duyamıyorum. ‘Seni seviyorum’ diyorsun, bense ‘Susuzluktan ölüyorum’ diye anlıyorum.”
“Seni seviyorum” demek istiyorsun, diyemiyorsun. Gözlerini eğiyorsun. Gece yanağından süzülen yaşları gizliyor. Dondurma meleğiydin sen, tüm dondurmalarını dağıttın. Kesin artık şu fon müziğini.
27/05/2002
yalnızlığının bitişinin mutluluğu
dönüştü yıldızların ışığına
kan gözyaşları ise bitmişti
rüzgârın onları uzağa götürmesiyle
umutlar yeşermişti kuzey yıldızının ışığıyla
gümüş bir ağacın gölgesi kadar huzurlu
sessizliğin sözcüklere dönüşmesi kadar güzel
ve dostluğumuz kadar ölümsüz
3 Ocak 2000
Elimde kan kokusu, tütünle karışık
Yitik bir ömrün enkazına dokunmuşluk
Acıyla doğan güne, kaldırdığım kadehler…
Her girişinde odaya güneşin,
Sen misin diye ayağa kalkmalarım.
Nerdesin, canımın suyu nerdesin,
Yetti artık kaçmaların, gitmekliğin
Ben burdayım sen, sen nerelerdesin
mavisel yener’e
kalk gidelim anne, bak daha şiir bile başlamadı
kalk gidelim!
tut ki bir ipin ucuna asılmışız
üstelik daha yaşanacak onca gün var
bir hastane köşesinde sırtımızı ormana dayayıp
umut biriktiriyoruz yok olan hayatların arasında
kanayan yaralarımızda daha kurumamış
ölümler görüyoruz yanımızdaki odalarda
acımızı çekip, kalanlara ağlıyoruz
çığlıklar atılıyor bolca, bir o kadar da gözyaşları
sabahında umudun, birkaç kişi daha ölüyor
söyledim anne ben bayramları sevmem
limon kokulu, tıraş losyonlu muhabbetler
— oldum olası sıkar beni
kan görmeye dayanamam
bilyeler biriktirdim allı morlu
— parklar bahçeler yaptım içine
bu yabanıl şehir üzdüyse seni
— kalk gidelim anne
bir şehre daha borçlanıyoruz
yüreğimiz yeldeğirmeni
nerede duracaksa oraya kadar
var mı ötesi?
Sözcüklere asarsın saksı diplerinde yeşeren lanetli vücudunu
Çıkarıp yeşillik tadına gebe duygularını
Ahşap binaların cumbalarına peşkeş çekersin
Önemlidir
Çiğnediğin gölgelerin üzerinde kalan ayak izlerin.
Parmak hesabıyla kanatılır geçmişin izdüşümü.
Ansızın bahar düşebilir üzerine
Tüm yabaniliğine rağmen ayaklarının dibinde
Küçük bir kız çocuğu açabilir.
Ellerin yabancı bir ülkenin renklerinde
Uysal resimler doğurabilir.
Tanımadığın kokulara yaslanıp
Uçurtma kuyruklarında dans edebilirsin.
Mahkûm olabilirsin soru işaretlerine
Aynadaki çizgilere bakarak buruşturup atabilirsin ölümü
Özgürsündür ne de olsa
Ağaçların özgür olduğu kadar.
Evimiz tek katlı, eski bir demiryolu lojmanıydı. Misafirsiz günümüz yok gibiydi. Tren yolcuları beklerdi bizde.
Evimiz daracıktı, ama gönlümüz genişti. Gecenin herhangi bir saatinde kapımız çalar, birkaç uzak akraba ya da köylümüz damlardı içeri. Annem uyanır, üşenmeden onlara yemek hazırlar, yataklarını yapardı…
Yine bir güz akşamının ilerleyen saatleriydi. Acı kömür dumanı kâbus gibi çökmese, kent sisi beyaz bir atkı gibi boynuna dolayacaktı. Belki o zaman sokaklar, kör bir ressamın fırçasından çıkmışçasına renksiz, biçimsiz ve kasvetli olmayacaktı. İyi ki sokak lambaları vardı. Sokak lambaları, en iyi gündelikçi kadınların bildiği türküler gibi yanıyordu. Türküler ki, olmasa hepten korunaksız kalacaktı dünya, bomboş…
Evimize en yakın sokak lambasının altında bir adam duruyordu. Sırtında yük mü vardı, birini mi taşıyordu, duman ve sisten seçemiyorduk. Kapımızı çalıp çalmamakta tereddüt ediyordu. Camdan kendisine baktığımızı görünce kapıya yöneldi, çaldı. Annem açtı.
“Tren tehir yaptı, geceye kaldık. Bu saatte köye araba yok, o yüzden size geldik… Kızım hasta; kızım ölüm önünde. Tanrı misafiri dedim çaldım kapınızı… Ağzına bir lokma yiyecek sürmüyor. Bunlar yolda aldığım haşlanmış yumurtalar; o yemedi, siz yiyin.”
Adamın sesi bir var, bir yok; sesinin tırnakları tırmalamaktan kırık. Adam çığ gibi çöküktü.
“Bizim hikâyemizi hiçbir kitap yazmaz oğul. Hiçbir dile çevrilmez çektiğimiz. Acımız taş gibi kalır düştüğü yerde.”
Annem yatak yaptı, kızı yatırdılar yatağa. Şiddetli kumral bir kızdı, nerdeyse sarışın. Saçları sonsuza dek uzayacakmış gibi dökülürken, nedense omuz başlarına yetişir yetişmez, ‘kırt’ diye kesilivermişti. Kirpikleri kömür isi, gözleri ışıksızdı. Beyaz bir bayrak gibi dirençsizdi kız. Beyaz bir bayrak gibi kirli ve titremekteydi. Dudakları dudak değil, mor bir mühürdü zarf sarısı yüzünün ortasında.
Her akşam ben resim yapardım, deprem bile olsa resim yapardım. Peyzajlarımda hep kavak ağaçları olurdu. Uçlarına leylekler yuva yapardı kavakların. Bir nehir geçerdi mavi, balıkları olağanüstü büyük olurdu. Bulutlar buluttan çok pamuğa benzerdi. Şehirler yapardım surlar içine, ama hep surların dışına taşardı evler. Çatılarına güvercinler konardı evlerin. Çocukların sapan lastiklerini müthiş sağlam yapardım. Siyah iskarpinli kadınlar yapardım, ellerinde filelerle pazardan dönerlerdi. Metruk bir han yapardım, yeşil bir bahçe içinde. Boş bir hamak, kırmızı karanfiller yapardım. Lacivert denizler yapardım mor dağların ardına. Martılar konardı gemi güvertelerine…
Resim defterim, boya kalemlerim önümdeydi. Bir şeyler çizmeye çalıştım, olmadı. Çocuk aklım allak bullaktı.
“Benim kızım okulunda birinci. Türkçesi sağlam. Benim kızım geyikkız… İçi oyulup bitmiş kızımın, anlamamışız. Birden düştü, aldım Elazığ’a götürdüm. Hastane koridorunda üç gün yattı. Yatak yok, ilaç yok… ‘Yedi tane baş taksak bile yaşamaz’ dedi doktor, ‘geri evine götür.’ ”
Annem, kardeşlerimi yatırmaya götürdü. Ben uyumadım. Babasıyla birlikte başında bekledim kızın. Ağır ağır, acele etmeden resmini yapmaya başladım. Resim belirginleştikçe kız kötüleşiyordu. Yanaklarını allandırdım, ışık verdim gözlerine…
Babası bir şeyler mırıldanıyordu. Dua mıydı, ağıt mıydı, anlayamıyordum.
Sabahın ilk ışıkları belirmeye başlarken resim bitmişti. Öyle güzel, öyle güzel bir resim olmuştu ki, kendim bile inanamamıştım yaptığıma.
Su istedi, babası dudaklarını ıslattı kızın. İnce çiy tanecikleri gibi kaldı su, mor yaban lalelerinde. Derin bir iç çekti. Gözleri, bir mumun biterek sönmesi gibi kapandı. Başı ikindi vaktinde bir ayçiçeği gibi yanına döndü.
O gün bu gündür saklarım o resmi. Her gün bakarım, baktıkça yaşatırım onu. Ve bir aşk yaşar içimde. Aradan sanki yüz yıl geçti. Kendimi geliştirdim, resim eğitimi aldım. Çok âşık oldum, sevgililerim oldu. Ama ben ne daha güzel bir resim yapabildim, ne de kimseyi daha çok sevebildim.
Bozulmuş saatime bakıyorum. Çizik içinde… Kısa olanı neydi? Hangisinin hangisi olduğunu bilmeden onlardan bir şey beklemek saçma. Uykum var. Saniyeler gözlerime batıyor. Göz açıp kapayıncaya kadarla dinlenilmiyor. Sırtımdakileri kenara koyup tabureye oturuyorum. Bir an bedenim yokmuş gibi geliyor, bedenim yokmuş ve ben nedensiz bir varlıkmışım gibi… Büyük boşluk… Birileri gitti, birileri günü –bu en olmadık zamanda; en göz kamaştırıcı, en akıldan çıkmayacak saatte– caddenin ortasında bıraktı ve çekip gitti. İnanılmazdı tüm olanlar; özellikle bu kadar ferahken, tam da bu zorunlu birlikteliğe alışmışken bu olanlara inanılmazdı. Kulağa hoş gelen kelime oyunlarına bağımlı olmak, terk edilmekten daha çok kırardı kalbini. Ama ikisi de kendilerine birer yer bulmuştu saatlerin arasında. Aralarında geçenleri kimseye anlatmazdı. Hayatında çok güvendiği candan varlıklar yoktu.
Gittikçe fazlalaşan yerçekiminin insanı boğduğu zamanlar en zor geçenlerdir. İçinden çıkılmaz bir karton kutunun içinde, kollar, bacaklar bağlı debelenmek kadar anlamlıdır sakinleşmeye çalışmak. Sinirli saatler zor geçer dedim.
Yoğurtçu geldi. Mavi olanlar sağda dursun, hafif olanları üste koy, ayrı rafa yerleştirilecekler. Abi, bu insanlar kendilerini kandırıyor. Test ettirseler bunlar da normal yoğurt çıkacak. Ama düşün biraz kim ister kandırıldığını birinden öğrenmeyi, onlar bilerek kandırılıyormuş gibi yapmayı seçer, boş ver sen… Yoğurtçu gitti.
Buyurun efendim, istediklerinizi hazırladım. Peki, iyi günler efendim. Gönül rahatlığıyla çıkıp gittiğiniz şu dükkânda sizin hesabınıza bir şeyler döndüğünü fark etseydiniz ne olurdu acaba? O her defasında aldıklarınızı yüklediğiniz defteri hiç tutmadığımı, bana olan borcunuzu her ay kendi kendinize belirlediğinizi bilseydiniz ne hissederdiniz? Hayal kırıklığı mı? İşlerin istediğiniz gibi gitmesinden kaynaklanıyordur herhalde! Kızgınlık mı? Size seçme şansı verdiğim, kendi üzerinizde hak sahibi yaptığım için mi? Tüm olan biteni size anlatıp sonra yüzünüzün alacağı o anlatılamaz ifadeyi seyretmek isterdim. O çok istediğiniz egemenliğe, bilmeden her gün sahip olduğunuzu fark ettiğiniz an çok değerli olurdu benim için. Sizin hayatınızın şaşkınlığı, benimkinin zaferine dönüşürdü çalan çanların eşliğinde. Ben, akrep ve yelkovan dans ederdik karşınızda, kısa olanı hangisiyse onun üzerinde zıplar, uzununu yakalardım. Size bunu da yapabileceğimi kanıtlardım. İyi günler efendim.
El titremesi, erken saatlerden kalma huzursuzluk, kalıba karşı çoğalan kütle, baharın savurup uzaklaştıramadığı turuncu, yakıcı öfke, herkesin bildiği, kimsenin görmediği garip, ucube, kangren kin, ağlama hevesi, kimsenin olmamasını beklerken, kaynaksız ağrı, kaldırılamayan çuval, açıklanamayan giz, gizin görünmeyen gereksizliği, iskelenin mutlaklığı, suyun değişkenliği, çabuk, keskin bir çığlık; geldiği yer önemsiz, buraya gelmesi değerli, önüne bak, kafanı kaldırma sakın! Seni kimse… El titremesi…
Dükkân kapısı gürültülü bir biçimde ayağıma indi. Suç bende, ayağımı çekmeliydim yolundan. Benim dükkân kapım da olsa belirlediği bir yolu var. Benzemiyoruz. Sokağın köşesinden bir kadın saptı, dükkâna yöneldi. Bir paket un ve bir şişe yağa ihtiyacı vardır belki günlük sıkıntısını gidermek için ya da ‘onun herif’ birden anason krizine girmiştir. Öyle ya da böyle dükkân kapalı ve ben pek sayın kapımı bir daha rahatsız etmek niyetinde değilim. Acımayla karışık bir sevecenlikle kafamı sallıyorum (laf aramızda artık yüzümdekini düşürmeden kafamı sallayabiliyorum). Kadının sözleri boşlukta bir yerlerden geri geliyor. Tüh, çocuk patlayacak ağlamaktan. Doğru tahmin edememişim, önemsiz. Eve yürüyeyim.
Ben yokken bir şeyler dönmüş olmalı. Ev darmadağın. Kedi girmiştir herhalde, çok yüz verdim zamanında. Çok yüz verdim. Şimdi her geldiğinde defolmasını istiyorum. Sıkıldım onun gözlerinden. Salak hayvan bütün gün akrep kovalamıştır yine. Bütün gün kovaladığı, küçük gördüğü o yaratığın kendi için oluşturduğu tehlikeden habersiz yaşayıp gidiyor. Ama nasıl olsa bir gün akrep onu da sokacak. Önce kırılanları toplamalı, işin en can sıkıcı kısmı da bu. Bir dakika, şu yerdeki siyahlık da ne? Anlaşılan bizim kedi haklamış bu defa. Düşündüğüm gibi olmadı, neyse…
Kendi parlaklığının farkında olmayan yıldızın titrek alevinde önümü görmeye çalışıyorum. Ben yokken bir şeyler dönmüş olmalı, yoksa bu kadar yabancılamazdım dünyayı. Şu anda duymak istediğim son şey onun nefes almayışının sesi -ki onu da tümden kulak kesilip başarılı müzisyenlerim örs, çekiç ve üzengiye yolluyorum yokluğu bestelemeleri için-, bu bana çok acı veriyor. Acı çekmeyeli uzun zaman oldu. Üç saat var mı? Gülmeyin efendim gülünecek tarafı kalmadı hayatımın. Beşer dakikalık gerilimlerle, elverişsiz kıyı tipinde oluşmaya çalışan gelgitlerle sürükleniyorum. Büyük bir şeylerin yokluğu da hissettiriyor kendini. Mavi, yeşil, kırmızı olması fark etmeyen büyük bir renk gerekiyor bana. Olanaklıysa üzerimden aşıp beni boyasın ya da hiç değilse giysilerim ıslansın. Yetsin beni uyandırmaya ya da uykumu derinleştirmeye…
Ne yapacaktım ben, bütün gün düşünmüştüm. Kayboldu. Çay demleyeyim bari, içimi ferahlatır tıpkı kışın ısıttığı gibi. Çok işlevli geleneksel içecek; çay… Aklıma geldi de savaştan galip çıktıysa kedi nerede? İçimden bir ses yorum yapma diye böğürüyor. Üst komşuya çıkmıştır. Cam çarptı. Kaldırımın kenarına sıvanmış, durmadan akan aptal gözleri…
Ne demek bu şimdi? Mümkün değil mi bir şeyleri kazanmak? Can sıkıcı, fazlasıyla can sıkıcı. Şerefine bir bardak çay kaldırıyorum; tüm arada kalmışlara içiyorum. Merak etmeyin astarım yüzümde değil. İkisine bir tören hazırlamalıyım. Eğilme sakın! Akrep kendini sokmuş. Koş dışarı, söyle herkese…
* 4 Temmuz günü Dünya’nın Güneş’in yörüngesinden en uzak olduğu, dolayısıyla dönüş hızının en yavaş olduğu gündür.
ışığını yatıracak başkasının
gecesinde
o dul
fitilini çekip
yağında sönmeye kalacak
dolunay çıkınca uçsuz dolanmaya
kokusuz
nefesini kaplayan balon yüzünde
ustura ağzı
öteki bacağının üstünde
sürüklenen bacağı
vahşi atlar gibi
tutulamıyorsa hâlâ
süvari bozgunlarındandır
kırık toynakları kaldı ezilen
t a ş l a r d a
yaşaran rüzgârı kurutur
yelesini savurup
lambaları devirir
dizgininden kurtulup
Şubat 2001 / Kadıköy
içimde sonsuz bir gece karanlığı
bulabilirsem sesimi,
bağıracağım arkadan,
çek çıkar beni…
gözleri bağlı bir çığlık,
dudaklarımda
sorgulardan geliyorum,
“aç kapıyı bezirgânbaşı, aç kapıyı bezirgânbaşı”
kapı hakkı ne verirsin?
yekesi kırılmış bir kayık
Edebiyat ve sanat dünyasından tanınmış kişiler tarafından yazılan günlükler, tüm gerçekliğiyle yaşamı yansıtan birer ayna olarak karşımıza çıkmaktadır. Günlükler, yazarlarının iç dünyalarını kurgusuz bir biçimde sergileyerek günlüğün sahibine ilişkin ayrıntılı bilgilere birinci elden ulaşmamızı sağladıkları gibi, yazıldıkları dönemin önemli olaylarına ilişkin tarihsel belgeler olarak da önem kazanırlar.
Günlük isimli yazın türünün tarihsel gelişimini ve geçirdiği evreleri incelemek istediğimizde bu yazın türü için iki ayrı dönem olduğunu fark ederiz. Bu dönemlerden ilki günlüklerin edebi bir nitelik kazanmasından önceki dönemdir. Tarihte ilk defa Romalılar günlük kullanmıştır. Edebi içerikten yoksun, birtakım kamu kuruluşlarında yapılan işlemlerin unutulmaması amacıyla tutulan ve “commentarii” adıyla anılan bu ilk günlükler, duygusallıktan uzak notların kabaca birleşiminden oluşmaktadır. Tarihte bu çeşit günlüklerin savaşlar ve askeri hareketleri not etmek amacıyla kullanıldığı da görülmüştür. Bu günlükler şüphesiz tarihçiler için önemli kanıtlardır fakat içtenlikten uzak ve sıradan notların bir çeşit üstünkörü birleşimi oldukları için edebi açıdan değer taşımamaktadırlar.
Günlükler -Leonardo da Vinci’nin bilimsel notlarını saymazsak- edebi değer kazanmaya ancak Rönesans sonlarına doğru başlamıştır. 1768-1840 yılları arasında İngiltere Kraliçesi’nin nedimesi ve roman yazarı olan Fanny Burney, saray dedikodularına ve pek çok olaya kendi duygusal izlenimlerini ekleyerek yazdığı günlükle İngiliz edebiyatında önemli bir yere sahip olmuştur. Fanny Burney’in günlüğünün ilk satırlarında karşılaştığımız şu sözlerde günlüklerin edebi içerik kazanması ve zamanla karakterlerinin değişimi açıkça ortaya çıkar:
“Düşüncelerimin, yaşantılarımın, tanıdıklarımın, hareketlerimin hikâyesini, zamanın hafızadan daha çevik davrandığı saatte elimde bulundurmak istemem beni günlük tutmaya zorluyor. Bu günlüğe her düşüncemi geçirmeliyim, tüm kalbimi açmalıyım.”[1]
19. yüzyılın ortalarına doğru, romantizm akımının en yoğun dönemini yaşamasıyla birlikte edebi değer taşıyan günlükler çoğalmaya, yaygınlaşmaya ve yazarlarının iç dünyasını yoğun duygularla yansıtmaya başlamıştır.
Günlüklerin edebi değer kazanmasıyla başlayan ve günümüzü de içeren ikinci döneme ait eserler incelendiğinde içerik ve anlatım açısından iki çeşit günlük olduğu görülmektedir. Günlükleri sahip oldukları içerik açısından ayırt etmeden önce anı yazılarıyla arasındaki farkları belirtmekte fayda var diye düşünüyorum. Gerçekte anı yazıları birçok özelliğiyle günlüklere benzemektedir. Anılar, yazarların yaşlılık çağında yazdıkları ve yaşamları boyunca karşılaştıkları olayları nesnel bir şekilde ortaya koyan yazılardır. Üstelik anı yazılarının anlatım açısından kurgusal niteliklere sahip olduğunu da söyleyebiliriz. Günlükler ise daha öznel, derin, içten ve ruhun derinliklerinden kopup gelen kurgudan uzak yoğun düşüncelerin toplamıdır.
Edebi değer taşıyan günlükleri içerikleri açısından incelediğimizde karşılaştığımız iki türden ilki, ruhsal çözümlemelerle dolup taşan, yazarın içsel karmaşasını ya da dinginlik arayışını sayfalara döktüğü, monologlarla ifade edilmiş yoğun metinlerdir. Bu metinlerde yazarın yaşadığı duygusal coşkunluğu bulabileceğimiz gibi, çeşitli kavramlar hakkındaki düşüncelerin yazarın bilincindeki açılımlarını da bulabiliriz. Bu gibi metinler edebiyat dünyasında “içedönük günlükler” adıyla anılmaktadır. Stendhal’in günlüğü bu metinlere örnek gösterilebilecek niteliktedir. İçedönük günlükler deyişiyle anlatılmak istenenler Stendhal’in günlüğünden yaptığım aşağıdaki alıntıyla daha da netleşecektir:
“Nosce te ipsum, kendini tanı. Benim bu amaçla kullandığım araç, bu günlük… Günlüğüm, varlığımın durumunu kesinlikle ve sadakatle yansıtmak amacını güdüyor. Olanları ne iyi göstermeye çalışıyor, ne de olduğundan kötü. Yer aldığına inandıklarımı apaçık, kesin, düpedüz anlatıyor, o kadar…Bilincimin gizli ve derin taraflarının yazıya dökülmüş şeklidir bu günlük…”[2]
Bu alıntının son cümlesinde geçen ‘gizli’ kelimesinin üzerinde durmak gerekir. Çoğu yazarın, açığa çıkması ahlak açısından mümkün olmayan mahrem düşüncelerini ve eylemlerini günlüklerine oldukları gibi geçirdiklerini görebiliriz. Bu duruma en iyi örnek edebiyat dünyasında çok önemli bir yere sahip olan Rus yazar Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in “Gizli Günce”sidir. Bir düello sonucunda öldürülmesinden(1837) bir sene önce şifreleme kullanarak yazmaya başladığı bu günlük, müstehcen deneyimlerle, bitmek tükenmek bilmeyen aşk kumpaslarıyla doludur:
“(…) Hayat ya huzuru, ya da özgürlüğü verir. İkisi yan yana olmaz. Huzur alçakgönüllü bir şekilde teslim olmayı gerektirir ve bu huzurun özgürlükle bir ilişkisi yoktur. Özgürlük tutkum, beni içinde huzurun bulunmadığı sonu olmayan ilişkilere sürüklüyor. (…) Eş ve sevgili arasındaki fark, eşinizle şehvet olmadan yatağa gitmenizdir. (…) N.’nin sosyetedeki başarısı arttıkça, sosyetedeki daha çok kadın beni taciz ediyor. Bana teslim olmak onları olduklarından daha güzel gösteriyor. Çünkü benim onları karım gibi bir güzelliğe tercih ettiğimi görmek onları kendini beğenmiş bir hale sokuyor. (…)”[3]
1947 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen ünlü Fransız yazar André Gide’in 1889-1949 yılları arasında tuttuğu günlük, edebiyat dünyasında romanlarından daha büyük bir ilgiyle karşılanmıştır. André Gide, iki bin sayfayı aşan bu uzun günlükte öz benliğiyle hesaplaşmasını, çalışmalarında uyguladığı disiplini, çeşitli olaylar ya da eserler hakkındaki düşüncelerini ve teolojik çıkarımlarını büyük bir içtenlikle anlatmıştır:
“(…) Hıristiyanlığın esas niteliği, nefsinde birtakım savaşlar hayal etmektir. Fakat kısa bir zaman sonra bunun neden gerektiği pek anlaşılmaz olur… Çünkü sonunda yenilen kim olursa olsun, ezilen hep insanın kendinden bir parçadır. İşte gereksiz bir yıpranma. Bütün gençliğimi belki aralarında anlaşmayı tercih eden, kendimin iki parçasını, birbirine karşı koymakla geçirdim. Savaş aşkıyla mücadeleler hayal ediyor, tabiatımı ikiye bölüyordum.”[4]
André Gide’in içedönük günlüğünde, felsefi anlam taşıyan söylemlerin yanı sıra kendine ve dostlarına yol göstermek amacıyla yazılmış “Pusulalar” isimli bir bölüm bulunmaktadır. Günlüğün genelinde o dönemin popüler felsefi akımı olan ‘varoluşçuluk’ ve bu akımın içerdiği ‘nedensiz eylem’ ile ilgili düşünce düzeneklerinin, akımın genel karakterini oluşturan çeşitli argümanların izini görebilmemiz mümkündür:
“(…) Her hareket sebebini ve sonucunu kendinde bulmalıdır. İyiliği veya kötülüğü bir mükâfat karşılığı, sanat eserini bir maksatla, sevişmeyi para için, mücadeleyi para için yapmamalı; fakat sanatı sanat, iyiliği iyilik, kötülüğü kötülük için; sevişmeyi sevişmek için; mücadeleyi mücadele, yaşamayı da yaşamak için yapmalı. (…)”[5]
İçerik açısından incelendiğinde karşımıza çıkan ikinci günlük çeşidi “dışadönük günlükler”dir. Bu tip günlüklerde yazarlar, alaycı bir tavırla dönemin olaylarını, siyaset adamlarını ya da gündelik sıkıntılarını öykü tekniğini kullanarak anlatmaktadır. Bu günlükler anı yazılarına yaklaşır ve aynı zamanda yazarın duygusal ve ruhsal çözümlemelerinin uzağında kalır. Ünlü ressam Paul Gauguin’in o dönemde Fransız kolonisi olan Markiz Adaları’nda yazdığı günlük, dışadönük günlüklere örnek olabilir. Bu günlükte özellikle Markiz Adaları’nın insanlarına ve değişik özelliklerine ilişkin notlar ve hikâyeler bulunmaktadır. Bu hikâyelere ek olarak dönemin ressamları ve eserleri hakkında sanatsal yorumlar, resim tekniğinin incelikleri, üçüncü şahısların bu metinleri okuyacağının bilincinde olarak yazılmıştır:
“(…) Biz Avrupa’dakiler Markizliler ile Yeni Zelanda’daki Maoriler arasında yaygın, çok gelişmiş bir süsleme sanatının varlığından habersizizdir. Sanat eleştirmenlerimiz bunların tümünü Papua sanatı başlığı altında topluyor, hataya düşüyorlar oysa. Özellikle Markizli’de benzersiz bir süsleme anlayışı vardır. Markizli’ye en hantal geometrik şekli taşıyan bir nesne verin, o bütününde uyumu yakalamakta, göze hoş gelmeyen boşlukları doldurmakta hiç zorlanmayacaktır.”
“(…) Gençleri keşfetme yönünde ilahi bir yeteneği olan Degas, her şeyi bilirdi ama bilgi eksikliğini kusur diye saymazdı. Kendi kendine, ‘Daha sonra öğrenir’ der, karşısındakine de iyi bir baba gibi, başlangıçta bana yaptığı gibi davranırdı. (…)”[6]
Öykücümüz Tomris Uyar’ın günlükleri de dışadönük niteliğe sahiptir. Yaşadığı hayat kesitlerini, çeşitli konulardaki izlenimlerini öykü tekniği ve zengin betimlemeler aracılığıyla günlüğüne yansıtmıştır:
“Kınalar Köyü’ne giderken bir boğaz vardır. Her yaz bir kere uğramadan edemediğim bir yer, bir çeşit ‘yılın nirengi noktası’ benim için. Bu yıl bahar selleri yüzünden suları artmış boğazın. Eskiden üstüne çöktüğümüz taşlar, arkasında giyinip soyunduğumuz çınar, silinip gitmiş. Su, kayaları tarayarak inmiş aşağılara, koca parçalar kopararak tabanına yığmış, ağaçları köklerinden söküp ters çevirmiş.”[7]
Türk edebiyat tarihi düşünüldüğünde, Divan Edebiyatı döneminde tutulan “Ruzname” isimli savaş notları ile Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”si tam bir günlük niteliği taşımasa da içerdikleri bazı bölümlerle bu yazın türüne yaklaşmakta ve tarihimizdeki ilk günlük örneklerini oluşturmaktadır. Asıl olarak günlüklerin, Batı edebiyatındaki biçim ve içeriğiyle Türk edebiyatında yer alması Tanzimat dönemine denk gelmiştir. Direktör Âli Bey’in “Seyahat Jurnali”(1897) adlı gezi kitabı Batı’daki anlamıyla Türk edebiyatında görülen ilk günlüktür.
Günlükler, 1950 yılında Nurullah Ataç’ın bir gazetede günlük yazıları yazmasından ve yoğun ilgi çekmesinden sonra önem kazanmaya başlamıştır. Nurullah Ataç bu yazılarına başlık olarak “Günlük” yerine “Günce” deyişini kullanarak bu deyişi yazın hayatımıza kazandırmıştır. Nurullah Ataç’ın günceleri içedönük ve dışadönük içeriğin uyumlu bir sentezi olarak edebiyat dünyasına bu türdeki en bilinen eser olarak geçmiştir.
Türk edebiyatındaki en seçkin günlüklerin başında Oğuz Atay’ın günlüğü ile Cemal Süreya’nın “Günler” adlı eseri gelmektedir. Oğuz Atay -tıpkı romanlarında olduğu gibi- bilinç akışı tekniğini ve karmaşık iç dünyasını günlüğüne yansıtarak, içedönük günlük türünün edebiyatımızdaki en derin örneğini bizlere sunmuştur. Günlüğünde, yazmakta olduğu romanın oluşum sürecini, karakterlerin ve olayların seçimi üzerine çalışmalarını tüm titizliğiyle aktararak günlüğünün bir çeşit edebiyat laboratuvarı olarak değer kazanmasını da sağlamıştır. Roman türünün kurgu sürecinde içerdiği tüm zorlukları ve bu zorlukların üstesinden gelebilmek adına yazarın verdiği mücadeleyi Oğuz Atay’ın günlüğünde görmekteyiz. Aşağıdaki alıntı Oğuz Atay’ın karakter yaratırken günlüğüne aldığı notlardan kısa bir parçadır ve yazarın kurgu sürecini açıklamak adına güzel bir örnektir:
“(…) Hikmet ve Sevgi’nin hikâyesinde, daha çok Hikmet anlatacak. Sevgi’nin konuşmalarını hatırlayacak. Çocuklukları, aileleri, yaşadıkları ortam ve birbirleriyle karşılaşmadan önceki düşünceleri ortaya çıkacak. Şehir ve yer isimleri gene uydurma olmalı. Taşrada yetişmiş olacak ikisi de. Aileleri arasında benzerlikler var. (…)”
“Sevgi, insanlarımızın “irrational” ve “çocuksu” yorumlarıyla ortaya çıkan yönünün temsilcisi. Bir de çocuksu gururu ifade edecek bir tip olmalı. Sevgi’nin ya da Hikmet’in bir akrabası. Adı Erol olsun. Bir kadın daha. Toplumun sağduyusu ve batıya yakın bir tip. Gene de mahalli. Tutucu. Kitabın tek gerçeklere yakın kahramanı. Adı:Bilge (…)”[8]
Bu kısa inceleme yazısına beğenerek okuduğum ve Türk şiirinin en önemli, en büyük isimlerinden biri olduğuna inandığım Cemal Süreya’nın “Günler” adlı günlüğünden yaptığım bir alıntıyla son vermek istiyorum. Cemal Süreya’nın günlüğünde yer alan aşağıdaki sözler günlük türünün, gelişmesi ve yaygınlık kazanması adına daha büyük bir titizlikle ele alınması, incelenmesi gerektiğinin en önemli kanıtıdır:
“Yazdığım nedir? Yazmam gerektiği için mi yazıyorum? Öyle bir gerek gördüğüm için mi? Yol arıyorum, ama zaman zaman yolumu yitirmeli de değil miyim? Günlük - mektup - deneme - hayat öyküsü - anı - polemik karışımı bir şey bu benimki. Günlüğün kişisel günlük olabilmesi için hayat öyküsünün uç sınırında devinmesi, derin ben’e iniş yapması gerek. Yapıtlardaki gibi gerçeği yeniden kurması değil, hayatın kesikliğinde var olması gerek”[9]
[1] Türk Dili, Sayı 127, Günlük Özel Sayısı, 1962
[2] A.g.e.
[3] Aleksandr Puşkin, Gizli Günce, Çivi Yazıları, 2000
[4] André Gide, Günlük, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1962
[5] A.g.e.
[6] Paul Gauguin, Mahrem Günlük, İthaki Yayınları, 2001
[7] Tomris Uyar, Gündökümü 75, Koza Yayınları, 1976
[8] Oğuz Atay, Günlük, İletişim Yayınları, 1987
[9] Cemal Süreya, Günler, Yapı Kredi Yayınları, 1996
Her şiir ayrılıktır,
Bedenim tutsak
Bu kentte…
/”Gitmek”, her akşam biraz daha
Güçlü bir istek/
Yollar özgürlüğü gizler
Beyaz çizgilere.
İçimden gelen: yalnızca koşmak!
Beni bekleyen denizlere…
(“gitmek” umuttur, farkında olanlara…)
denize gireceğim gece yarısı
gözler çekilmiş olacak
kapılar kapalı
bir ben
bir deniz
bir de gecenin esrarı
yıldızlardan balıklar uçuşacak
kelebek kanadından renk
dudaklarda tuzun öpüşü
denize gireceğim gece yarısı
güneş suya düştü
Marmara çırası…
Asıl adı Ece Ayhan Çağlar’dır. 1931 yılında Datça’da (Muğla) doğdu. Ailesinin asıl memleketi ise Çanakkale’nin Eceabat İlçesi’ne bağlı Yalova Köyü’dür. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da gördü. 1959 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. 1962-1966 yılları arasında Gürün, Alaca ve Çardak ilçelerinde kaymakamlık yaptı. Sonra İstanbul’da çeşitli yayınevlerinde redaktörlük ve editörlükle uğraştı, bir süre Türk Sinematek Derneği’nde çalıştı. Üç yıl süre ile İsviçre’de tedavi gördü. Dönünce bir süre İstanbul’da ve Bodrum-Gümüşlük’te yaşamını sürdürdü. Çanakkale’ye yerleşti. 12 Temmuz 2002’de İzmir’de hayata veda etti.
Kapalı ama gizli olmayan, kuraldışı ama gelenekseli soğurmuş, toplumsal tarihi ve insanı inanılmaz bir eleştiri cenderesine sokan, dilin uçlarında dolaşan, ortalamaya ve sıradanlığa teslim olmamayı ilke edinen ve aykırı biçem taşıyan şiirleri, Ece Ayhan’ı İkinci Yeni akımı içinde en çok sözü edilen şairlerinden biri yapmıştır.
Not: Biyografide yer alan bilgiler www.siir.gen.tr sitesinden alınmıştır.
YALINAYAK ŞİİRDİR
1. Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim
Emrazı Zühreviye Hastanesi’ne kapatıldı anamız
Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır
Şeker atar hâlâ mazgallardan Cankurtaran’da
Acı Bacı’nın acı bilmez uçurtma çocuklarına
Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?
2. Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim
Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede
Acaba halk nedir diye düşünür arada işittiği
Dudullu’dan ta Salacak’a koşarak alkışlayalım
Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları
Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?
KILIÇ
M. Ç. için
Ey serseriliğin denizleri! Ey ahtapotları atılmışlar kıyıya mutsuzluğun! Bir kraliçedir oğlum kanatlarını açmış. Örtünür canfes. Unutur gitgide yıkılmış babası büyücü. Selanik’te geçirir kışı.
Gelmiş bir kadınla konuşur. Mısrâyım’den. Yorgunluğu kusursuz bir at mor. Uyuyakalmış kayalıklarda. Yükselir niçin bilinmez deniz. Ey batık gemiler! Ey sürgün karaltıları! Ağlayan bir melez ben.
Anlatılmaz bir kılıçtır kuşanmış taşırım belimde karaduygululuk.
FAYTON
Erol Gülercan’a
O sahibinin sesi gramofonlarda çalınan şey
incecik melankolisiymiş yalnızlığının
intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam
caddelerinden ölümler aşkı pera’nın
Esrikmiş herhal bahçe bahçe çiçekleri olan ablam
çiçeksiz bir çiçekçi dükkânının önünde durmuş
tüllere sarılmış mor bir karadağ tabancasıyla
zakkum fotoğrafları varmış cezayir menekşeleri camekânda
Ben ki son üç gecedir intihar etmedim hiç, bilemem
intihar karası bir faytonun ağışı göğe atlarıyla birlikte
cezayir menekşelerini seçip satın alışından olabilir mi ablamın
Tepeler bembeyaz gelinlik giymişti. Kar İstanbul’u alabildiğince sarıp sarmalamış, tüm yolları kapatmıştı. Gökyüzü gri ve siyaha hapsolmuştu. İnsanlar evlerine kapanmış, kent sessizliğe boğulmuştu.
Sokaklardaki boğucu sessizlik insanı yalnızlığa sürüklüyordu. Kadın yol boyunca sendeleyerek yürüyordu. İçinde bitmek bilmeyen bir ızdırap vardı. Yolun ayağının altından kayıp gittiğini düşündü. Başı dönüyor, düşmemek için kendini zor tutuyordu. Kendini tutmanın zorluğuyla baş etmeye çalışıyor, yorgunluğu onu hapsediyordu.
Uzun siyah bir kaban giymişti. Karda hüznün dansını yapıyor, ayak sesleri ve rüzgârın uğuldayan sesinin dışında hiçbir şey duymuyordu. Durdu! Birdenbire durdu! Etrafındaki her şey onunla durdu. Sadece rüzgârın çığlığı…
Bir de nefes alışı durmadı! Etrafında onca insan… Onları görüyor, duymuyor, sadece bir zamanın içinde gidip geliyordu. Yaşadığı coşkuları, sevdiği, sarıldığı, kavga ettiği tüm anları düşünüyor, her şeyin bir an önce durmasını istiyordu. Gözlerinden akan gözyaşları adeta yanağında donmuştu. En arkada tek yürüyordu. Yanına gelen bir kadın koluna girmek istedi. İzin vermedi, kolunu böğrüne bastırdı. Tek yürüyecekti! Yalnız, hep yalnız.
Kar yeniden hızlanmıştı. İnsanlar fısıltıyla konuşuyor, bir an önce bu yürüyüşten kurtulmak istiyorlardı. O hiç istemedi bu yürüyüşün bitmesini. Bazıları çok üşümüş olmalıydı ki “Oh! Geldik” dediler.
Herkes çember oldu, tabutu yavaşça indirdiler. Tabut açıldı, önceden kazılan mezara dikkatlice ölü yerleştirildi. Kadın yavaşça geldi. Sanki çok uzaklardan gelmiş gibiydi. “Elveda” dedi… “Elveda.” Çığlıklar duyuldu. Düştü, mezara düştü. Bayılmıştı. Onu ölünün yanından güçlükle çıkardılar, kendisine gelmesini sağladılar. İnsanlar fısıltıyla konuştu. Ölüyü gömdüler.
Kadının koluna kadınlar girdi. Sürükleyerek götürdüler onu. Kar çok hızlı yağıyordu. Kadın yürümeye çalıştı. “Kızım” dedi… “Kızım.”
Tepeler bembeyaz gelinlik giymişti!
bulutun kırıldığı noktayı
öperek başlar
çocukluğum
ilkin küçük bulutlar peşindeydim
sonsuzluğu çıkmaz sokakta
unutmuştu tanrılar
-git git bitmeyen-
geceyle birlikte çıkagelen balık
neden artık param
parçalı hava
kaç adımdır
şimdilerde sonsuzluk
Ay ışığı; yakamozda saklı,
Ne hayaller var içinde yaşattığı
Bir yıldız kadar uzak,
Güneş kadar yakıcı.
Ey tanrım! Nedir bu gökyüzünde saklı?…
Başka türlü yaşanıyor belli ki senin İstanbul’unda.
Galata Kulesi kalemdir göğüs cebinde taşıdığın,
Marmara güzelliğini yansıtan ufarak bi ayna.
Akşamları koynuna giriyorsun büyük ihtimal,
Beyoğlu insanlarıyla yıkanmış şehir ışıklarının.
Öz çocuğusun bu şehrin, bu sersemletici sokakların.
Oysa tıklım tıkış otobüslerde geçiyor hayat benim İstanbul’umda,
İşe gidiyor ve eve dönüyorum, burnumda egzoz kokusu.
Koltukları yırtan çakı değil aslında, yarım yaşamışlık korkusu.
Caddelerdeki hengâmeyi görüyorum, trafik ışıklarını kimse sevmiyor.
Mesleği beklemek olan dilencide bile bir telaş var.
Gözümü acıtıyor hayata yetişmek için sığınaklarına koşan insanlar.
Oysa kaderi bu kentin, “Bir ihtimal daha var” diyen bir şarkıdır ki,
Gökyüzüne yazılmıştır, her İstanbullu bilir. Bu şehrin dokusu gevşektir.
Kafanı kaldır biraz, bak şu göğe, sokaklarımız olmasa da bulutlarımız kardeştir.
meleklerin geldiğini görebiliyorum. bütün gün pipetle nefes alıyorum yerin yedi kat altında. okyanusun dibindeyim. sadece geceleri çıkmama izin veriliyor. çıkıp sokaklarda dolaşıyorum. mutlu sokak çocuklarıyla konuşuyorum. mutsuz insanları sevmiyorum. sonra hep onu düşünüyorum. yanaklarımın üzerinde ellerini. mutluluk böyle bir şey mi diye soruyorum kendime gündüzleri. pipet ağzımdan düşüyor. nefes alamıyorum bir süre. yoğunlaşmalıyım. nasıl olsa gece yine çıkacağım sokaklara.
beni bağla
ağustos ortasında
yuvasız karınca olmadığıma
ölecekmişim gibi bakma
yazarken aldırmıyorum hala
elimden sızan kana
seni bağla
betonarme bir aşkın
tuzlu sıvası olmadığına
bizi bağla
tüm bağlaçlarla
basarak gerçeğin yakıcı notasına
içini ferah tut dışını da
Gözlerinizin etrafında tanrı çizgisi siyah çerçeve
Bakışlarınız geçtiğiniz yerlerde kahverengi mozaik
Söyleyemediklerimin ağırlığıyla dönerken eve
Issız yollarda hep siz… siz gelirsiniz aklıma, ilk…
İlk siz gelirsiniz aklıma, sonra yine siz, siz yine
Ay koynuma girer sessizce, geceler günah çukuru
Hayali gözlerinizde dalarken, tek kişilik ayine
Kalbimdir, göğsümün ortasındaki buzul yumru…
İçi dolar birden çerçevenin, yalnız resim “biz”lenir
Gözlerimiz dost nicedir, kirpiklerimiz kuru kalabalık
Bakışlarımızda mahcup bir hal, ki boşluklara gizlenir
Pembe heyecanlar çöker üstümüze, siyahtan ılık…
Akrebin soktuğu yelkovan dörtnala, zaman sinirli zaptiye
Kuşlar kurtarır sabahı zindanlardan, vakit gün olur
Gözüme ilk değecek bakış yalnız sizinkiler olsun diye
Dualar ederken içimden, aşkın adı hep, Nilgün olur…
1. Emek - lemek:
Doğumum güneşin Ağrı Dağı’ndan doğumu kadar sancılı oldu. Ebemin kanlı ellerinde –dağların berekete gebe bacak araları olan vadilerden kan kırmızısı bir sabaha yükselen güneş gibi– ağladım. Ahbın ayıydı nitekim hâlâ burnumda hissederim o zamandan kalma taze tezek kokusunu.
Göbeğim bozulan kanla düştü. Anneme âşık oldum henüz beşikteyken. Tüm aşklarım gibi bu da kısa sürdü.
Başımı kaldırmaya gücüm yettiğinde kundağa girmeye direndim. Sonraları –insan olduğumda– anladım hayatın da bir kundaktan ibaret olduğunu ve aşkı kundakladım düşüncelerimde.
2. Kale - m:
Okumayı – yazmayı yulaf tarlalarında davar yayarken ağaç kabuklarında ve kurumuş, çatlamış toprakta öğrendim. A’dan evvel Elif’i benimsedim. İlk kalemim dedemin kılıcıydı ve o zamanlar benim de kendime ait gizli bir alfabem olmasaydı insan olduğumdan da şüphe edecektim.
Kâğıda mürekkep yaymayı öğrendikten sonra ona acı çektirmeyi sevmeye başladım. Bu yüzden –ve hâlâ– yazarken kalemi öylesine bastırırım ki kâğıdın inlemelerini duyarım.
3. Kelebek:
Arabesk hayallerim oldu ve sekizimde aşkı merak ettim. On yedimde ilk defa bir çam ağacının bağrına kalbimi kazıdım, kelebek çakımla. Bundan sonra kalbim hiçbir zaman bi kelebek kadar özgür kılamadı kendisini.
Parmağımı kesip kan akıttığımda on sekiz yaşımdaydım.
4. U - ç - u - r - u - m:
Ben ki bugün dudaklarım prangada yaşarım ve gözlerimde fer kalmamıştır artık, sevgiye dair bir söz söylemeye dilim varmaz.
Yüreğimde kör bir kuşun hüznünü taşırım. Her yaşımda ayrı bir iş uydururum. Bu sene kendime iş olarak düşünmeyi seçtim.
Oysa yarın rakı sofralarından eve küfelerle taşınacağım.
5. Sonra:
Sonra idama mahkûm olacağım. Bir de başkalarını kalbimin içinde taşımaya…
Ve vakti geldiğinde bile beklemiyor olacağım güneyden esen rüzgârı. Bir su damlası olacak boğazımdaki, bir kör düğüm olacak dudaklarım.
Kar mı özlem mi yağıyor, anlayamayacağım.
6. Ölü - m:
Ben ki öldüm ve sonra umuda yeniden doğdum –dağların berekete gebe bacak araları olan vadilerden kan kırmızısı bir sabaha yükselen güneş gibi– Oysa âşık olmamayı hayatımda bir kez başarabilmiştim. Âşık olmayı da…
Ve siz ki belki bugüne kadar umutlarınızın farkında olmadınız, belki umudun ne demek olduğunu bile öğrenemediniz… İşte siz, gözlerimde korkuyu göremeyeceksiniz yastığım yerinden kalkıp yürümedikçe.
7. Umut:
Benim kitabımda umut yazılıydı eskiden ve şimdi yine umutlardır bana ölçü, sonsuz ise dar.
Umutlar ki zifiri karanlıktan ışığı, ışıktan sevgiyi özümlemektir. Umutlar ki insan doğasından şiiri okumak, şiiri yaratmaktır.
Umutlar ki biz tüketmeye çalıştıkça onlar kedi encikleri gibi türeyecekler.
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: ulaş nikbay
genel yayın yönetmeni: vedat kamer
editör: özgür macit
yayın kurulu: vedat kamer, özgür macit, ulaş nikbay, zafer yalçınpınar düzelti: akın demirci
“Yaşamın en mutlu anlarında da aynı güçle acıyı duymadım mı. Ve acıların ötesinde bir beklenti vardı: Kendi dünyamın beklentisi. Kendi odamda içebileceğim sabah çayının beklentisi. Sinir hastanelerinin kantinlerinde, teneke çayı, kendi odamda içmek istiyordum. Kimse senin kadar güzel, hiç kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme.” – Tezer Özlü
yağmur: Yağmur yağıyordu, geldin. Yağmur seni getirdi bana. İlk başta anlamadım, oysa sen güvenmediğin her sözcüğün yerine bir şeyler ekliyordun elinle. Ellerini seyrettim, seni seyrettim. Sonra bir vakit köprüaltındaydık. Birazdan gidecektin, sana sarılmayı düşündüm. Sen benim düşündüğümü yaptın. Kimse bana bu kadar sıkı sarılmamıştı. Daha sonra kalktık. Köprüüstünde yürüyorduk. Ellerini, ellerimin içine aldım; yorulmuşlardı. Acılarına saygı duyuyordum ve seni yağmura bıraktım. Gittin.
Şimdi yağmur tane tane yağıyor. Sen yağıyorsun. O ufacık damlalara sarılamadıkça kahroluyor içim.
mavi: Bulutlar gölge yaparken güneşin batışına, o renk cümbüşü sana aitti. Güneşi batırırken eğleniyordun. Mavi odamızda senden ezgiler vardı, sen yoktun.
karşıtlık: mavi odamızdaki
karşıtlığı yok sayan düşlerimizde
sonsuzluğu arar
seni öpmelerim
akşam yıldızı: Ben yalnızken —sen— yoktun. Neden beni unuttun.
kaldırımlar: Kaldırımın iç tarafından yürüyordum. Yağmur yeni dinmişti. Senelerdir aynı sokaklarda yürüyorum. Tüm sokaklar bizi denize çıkarıyor.
dost: Fırtına öncesi sessizlik… Sözler(in)den farksız.
yeti: Kesitler olursa bir yerlerden başlanabilir sanırım. Faydalanabileceğimiz kaynakları masa üstüne çıkartalım şimdi: senin mektubun, mavi… Mektubunu hatırlamıyorum. Bundan dolayı tekrar okumam gerekiyor. Açık havalar en büyük gizemi taşır fırtına öncesi. Adım adım sona yaklaşırken daha güçlenen tek yeti şaşırtmak gibi gözüküyor. Şu anda hiçbir şey için çabalamıyorum, kendimden başka. Belki de bu seni şaşırtıyor. (5 Mart 2002)
kehribar: Ti voglio bene.
Ben ellerini düşlerken dingin bir deniz gibi
ellerimde
ve seyrederken
sis saçlarında sessiz bir ormanı
bugün de ağlayarak döndüm
gözlerinden
çünkü bir düşken
o yağmurlu haziran kadar seni gördüğüm ilk
ve gözlerin o dalgalı kıyı kadar masumken
şimdi bir yabancısın
utancım, kahrım ve firarım kadar
seni her görüşte boğazıma akan acı zehir
kollarında kaybolduğum bu şehir
ve ağustos böceklerinin ötüşüne inat
sessiz direnişin kadar
şimdi dönemecinde vazgeçmelerin
sensizliğin uçurum akşamlarında
şu asi yüreğime
acılar süitinden bir şiir çalıyorum
sabah seyreder gibi şehri camın ardından
tek yönlü bir anlaşma içindeyiz
sen susuyorsun ben susuz yaşıyorum
yadırgadığın öğlen ölümleri gibi
tek kanatlı özlemlerin göçtüğü mevsim
daha acı daha kurak
çaldığım şiir ve susuzluğumdan
bekliyorum
tek taraflı sükûnet içinde
ve dumansız sevda ateşinde
ölümünü
annesi karşılıksız sevdalara gebe şair
sarı gözbebeklerindeki görkem
güneşle yarışır güneş batarken
esmer teninde boylam başlar
kalbinde biter enlem
geç vakitlerdir çağırır seni
saçların ilkçağ hatırası
buzul gözlü sevgilim, gölgem
kalbimin yıldız alacası
gece biter gündüz başlar
gündüzle gitmeler başlar
bilirim kalmak istersin ama
gitmektir alnının yazısı
güneş göğünün ortasında ışısın
kuşlar geçsin parmak diplerinden
kalmadan gitmeler kalbime köprü
yolcular geçsin diye üzerinden
Arzu Çur:
Taze ekmek. İnceden mayalanma izlenimi. Kabarık minderler, temiz örtüler. Pufla yatak: Yünlü. Bol kabartılmış. Yazdan kabartılmış o. Yağmura kalmadan. Güneş içini ısıtmış. Elinde yaya benzeyen zanaatkârlık asası. Ustaya evde yapılmış limonata sunulmuş. Yanında bisküvi. Hafif bayat, yumuşamış, daha lezzetli. Ağzına dantel örtü geçirilmiş reçel kavanozunda saklanmış. Fabrika yapımı tadına ev kokusu sindirilmiş. Böylece. O bisküvilerin attarın boğazına gitmemiş kardeşleri, daha sonra üç kez daha yumuşar. Bir. Çaydanlığın tiz fısıltısıyla. İki. Yağmur tıpırdayışıyla. Üç. Çaya banılarak: üç kere yumuşama. Geçiş hali.
Yağmur. Dolu, kar, su buharı değil. Suyun su hali. Düz hali. Kendi halinde.
Bedenlerin başları pencereye taşıması içgüdü. Yağmurda. İki iş yaparım. Ondan kaçarım. Ona bakarım.
Fatih Özcan:
yağmur yağarken çinko tavanlarına uzak
evlerin
uzak insanlara sığınıyor sesim
nefesim üşüyor konuştukça
bulanıyor içimde akarsular
bulanık sulara saklanıyor iç organlarım
çise: menderek taşlarına telaş düşüyor
mavi yüreğime hırçın kıpırtılar
boş dönüyorum yırtık ağlarımla
avlanıyorum
içime kaçıyorum yağmur kayganlığından
kapalı, sade, sessiz, mağlup kendimi
yaralı ellerimle sarıyorum. Nihayet!
pencereleri kapatıyorum
duvarlar örüyorum kâğıttan
sağanak duvarlarımı yıkıyor
ses tellerimi bırakıyorum sulara
umutlarımı, şarkımı, aşkımı
sana utangaç bakışlara…
Özgün Ulusoy:
Hiç bilmediğim, uzak bir kentin rasgele seçilmiş bir sokağı burası. Sen karşı kaldırımdasın ve sonbahar parlıyor gözlerinde; bakışların sapsarı. İçim boyanıyor birden, ve bir şey kanatlanıp sarıyor seni, beni, tüm sokağı! Hayır… Hayır, bu mevsimin kötü bir şakası olmalı! Bu bir şaka olmalı! Çünkü en tehlikeli şeydir âşık olmak böyle apansız, üstelik sınırların denizlerce ötesinde! Ve üstelik bu delice yağmur mevsiminde!
Gözlerine bakıyorum… Gözlerine bakıyorum… Kimsin sen? Ben kimim? Roma neresinde dünyanın, neresinde benim evrenim? Gözlerine bakıyorum… Tüm bunlar gerçek mi, yoksa savruk bir düşte miyim? Gözlerine bakıyorum… Yağmur başlıyor! Tablo şimdi tamamlandı işte, düşen sonbahar damlaları hem saçlarını, hem yerdeki yaprakları ıslatıyor! Saçların ve yapraklar ıslandıkça bu sokak aşk kokuyor…
Yıllardır ardımda biriken geçmişimi terk edip, senin kaldırımına yürüyorum şimdi… İçimde heyecanlı bir çocuk, ve yağmurun o sapsarı sesi…
Özgür Macit:
boydan boya bulutlarla süslü, mavi olamayan bir gökyüzü görüyorum. hemen altında başları tanrılara, başları yıldızlara yakın dağlar ve altına serilen durgun ve parlak bir deniz… dağları mı yoksa denizi mi çok sevdiğimi bir türlü anlayamıyorum. dağların çocuğuyum evet ama denize de evlatlık verildim doğmadan evveli. onu ana-baba belledim uzun zamandır. aslına ihanet etmek ağır, denizden geçmek imkânsız. küçük bir toprak parçası var. belki bir ada. bir çadır kurulu üzerine mavi. yanında bir köpek uzanmış. uyuyan küçük bir çocuk gibi, o denli masum, o denli sessiz. ve bir kayık. istediğimde başımı alıp kaçabilmem için kuzeye doğru. ama bir tek kürek var. tek kürekle sandala binilir mi? daire çizmekten başka bir şey yapılamaz. yerinde sayarsın ancak. ne eksik bu düşüncede? neden çok sevemiyorum onu? yıldızlar mı? hayır, onları özlemedim henüz. yoksa kız kulesi mi? onun da sevdiği var kendine göre… evet yağmur, yağmur olmalı… işte ben yağmurdan yoksun bir düşünceyi sevemem, yağmurdan yoksun bir hayatı sevemediğim gibi…
Dışarıda kurtlar kuşlar uyudu,
Gece ki, zifiri katran bir gece,
Gece ki, bilmiyor sana sevdamı,
Asılıp duruyor kirpiklerime,
Aklım gözlerime uyuma diyor,
Gözlerim cevapsız dalıp gidiyor,
Sözde yollardasın, sen geliyorsun…
Nihayet hasretin baskın çıkıyor,
Sabahı sevinçle selamlıyorum,
Elimde bir kitap, çay demliyorum,
Radyoda hafif bir müzik çalıyor,
Dalıp gidiyorum eski günlere,
O günler ne kadar güzel günlerdi,
Nasıl sevdiğimi sen biliyorsun…
Nicedir unuttum gamı, tasayı,
İçim ürperiyor, seviniyorum,
Bahçede küpeli, şebboy kokusu,
Gökte avare bir bulut geziyor,
Üç kere çalıyor kapının zili,
Bir uzun ayrılık nihayet bitti,
Ben şaşırıyorum, sen gülüyorsun…
küskün değilim size ademin çocukları.
hansel ve gretelin masalındaydık sadece,
sizler pastadan evimi kemirdiniz.
usulca sokulup tüm iştahınızla,
masumiyeti kirlettiniz.
usulca gülüyorum şimdi!
kazanımda kaynatıp, size dair tüm heveslerimi.
içimin ateşiyle körüklüyorum,
gözyaşlarımın şiddetini.
Kuzey Yıldızı: Toplumumuz genellikle felsefeyi yadsıyan, ona dudak büken bir tutum içinde, felsefe ile delilik arasında bağlantılar kuruluyor. Sizce bu neden kaynaklanıyor? Gerçekten de felsefe ile delilik arasında bir yakınlık var mıdır?
Oruç Aruoba: Türkçe’de “deli saçması” diye birşey vardır — gerçekten de felsefi düşünceler, uzaktan bakınca, deli saçması gibi gözükür. Toplum, sağlıklı, aklı başında bireyler topluluğuysa, bunun içinde felsefeyle uğraşmak, gönüllü olarak tımarhaneye girmek gibi birşeydir. Öte yandan, felsefe yapmak, insan beynini hiç de alışık olmadığı bir yönde pek fazla zorlar; bu yüzden, bir noktada sigortası atabilir beynin. Felsefe tarihinde sahiden çıldırmış epey düşünür vardır; zihinsel bunalım geçirmemiş düşünür ise yok gibidir.
KY: Sizce felsefenin günümüzdeki yeri nedir?
OA: Felsefenin hiçbir ‘gün’de ‘yer’i yoktur — yersizdir felsefe. İşlevi ne olmalıdır, anlamında soruyorsan; insanların kafalarını karıştırmak. Ama bu hep böyleydi; bizim ‘gün’ümüzün bir özelliği değil; çünkü insanlar —hani şu sağlıklı toplum— hep yeniden kendine sahte düzenlilikler kurar; felsefenin işi de bu düzenlere çomak sokmaktır — koyunu sürüden çıkmağa ayartmak…
KY: Türkiye’deki felsefe bölümlerinin eğitimini nasıl buluyorsunuz? Bu bağlamda felsefe okumak isteyen birine ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?
OA: “Eti nasıl buldunuz?” diye soran garsona müşterinin verdiği yanıttaki gibi: “Patateslerin arasında zorlukla”… Türkiye’de felsefe hocaları hep bir ‘dışarlıklı’ akımının ‘Türkiye acentesi’ oldular, yani felsefeyi ‘ithal’ ettiler. ‘İthal felsefe’ felsefe değildir. Tabiî ki ‘etkilenme’ denen şey vardır; ama, felsefe tarihi okumaları ancak kendi düşünceleriniz için hareket noktaları oluyorsa bir işe yarar — ya da, kendi düşündüğümüz birşeyler varsa, kendinize yakın düşünürler bulursanız; yoksa, birilerinin kötü bir kopyası olarak kalırsınız. — Felsefe okumak isteyene bulunabileceğim tek tavsiye, kendisi, okumak… Yıllar önce, bir öğrencim doktora yapmak için yurtdışına gidiyordu; bana, ne yapmasını tavsiye ettiğimi sordu. Şöyle birşey dedim: “Git, kendine yakın bulduğun bir filozof bul, seç, onu ıcığına - cıcığına varasıya oku, anla, öğren; sonra da, unut.”
KY: Özgür Üniversite’de “Marx ile Nietzsche” adında bir ders vermiş olduğunuzu duyduk. Bize biraz bu dersten bahseder misiniz? Özgür Üniversite gibi oluşumlar hakkında görüşleriniz nelerdir?
OA: Marx ile Nietzsche, aynı yıllarda, ama biribirinden habersiz, çok benzer sorunlarla uğraşmış ve biribirlerini birçok bakımdan tamamlayan görüşler geliştirmişlerdir; oysa, son yüzyılda, çok ayrı, hatta karşıt akımlar içine sokuldular, akrabalıkları gözardı edildi. Bu yakınlığı anlatmaya çalıştım, o derste.
Özgür Üniversite (daha önce Bilar) gibi girişimleri önemli buluyorum; çünkü 12 Eylül’den sonra Türkiye’de üniversiteler YÖKedildi — Tapu-Kadastro Kâtipliklerine dönüştürüldü. Gençlerin ufuklarını açmak; bağımsız düşünmeyi aşılamak da, böylesine özel girişimlere kaldı.
KY: Türkçeyi felsefe dili olarak nasıl görüyorsunuz?
OA: Türkçe olağanüstü bir dildir — barındırdığı olanakları daha yeni yeni anlayıp kavrayabiliyoruz. Türkiye üzerine yaptığım bir konuşmada “esnek çelik” eğretilemesini kullanmıştım. Felsefe açısından da, gizilgüç olarak, son derece zengin bir dildir; ama, bu açıdan, pek az işlenmiş, düşünce dilegetirme olanaklarının pek azı gerçekleştirilmiştir.
KY: Felsefi düşüncelerinizi edebi ortama aktarmak için kullandığınız özel bir yöntem var mı? Kitaplarınızda edebiyat ve felsefenin yeri, ağırlığı nedir? Edebiyat-felsefe ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?
OA: Öyle bir yöntemim yok, çünkü öyle bir ‘aktarma’ işi yapmıyorum. Yalnızca, felsefe ile şiir arasında bir ‘kimsenin-olmayan-bölge’ vardır — o bölgeye önem veriyorum ve orada ‘barınmak’ istiyorum; ama bunu herzaman beceremiyorum. Bunun ‘yöntem’i —ille de bir ‘yöntem’im olsun istiyorsan— verimli bir eğretileme bulup işlemektir.
KY: Ne zamandan beri yazıyorsunuz? Kitaplarınızın yazılma sürecinden bahsedebilir misiniz?
OA: Yazma konusunda ‘tarihleyebileceğim’ ilk çabam Orta II yılıma geri gider. Sonradan, üniversiteye kadar, daha çok bir okur —edebiyat, özellikle de şiir okuru— oldum. Felsefeyle —hocam İoanna Kuçuradi ve Nietzsche aracılığıyla— tanıştıktan sonra yazdıklarım akademik nitelikte oldu. 1973’te başlayarak yazar olma yoluna —ürkek adımlarla— girmeğe başladım. 1979 bir dönüm noktasıdır; 1981’de de becerebileceğimi düşünmeye başladım. 1983’de akademisyenliği terk ettim. 1986 da ikinci dönüm noktasıdır — sonra yazdım…
Başlangıçta amacım hiçbirzaman ‘kitap’ yazmak olmadı. Birşeyleri anlamağa çalışmak; eğri okuduğunu gördüğüm birşeylerin doğrusunu bulmağa çalışmak; birşeyi tam olarak olarak dile getirmeğe çalışmak — yazma çabam buna benzer şeyler oldu. Sonradan, yazdıklarım, kendileri bir bütün hâline geldiler ve bana bir ‘kitap’ olduklarını bildirdiler — o zaman, ‘kitaplaştırdım’ ben de onları… Yani, ben kitap yazmadım: kitaplarım kendilerini yazdırdılar.
KY: Kitaplarınızla okura vermek istediğiniz bir şey var mı? Varsa nedir? Bu bağlamda okurlarınızdan beklentileriniz nelerdir? Neden Oruç Aruoba okuyoruz?
OA: “Vermek istediğim” birşey yok — ama, tabiî ki, “veriyorum” — yayınladığıma göre… Pek fazla ‘beklenti’ beslememeğe çalışıyorum — Nietzsche ve Wittgenstein gibi, “başkaları gelse de daha uzağa uçsa”; “başkaları gelse de daha iyisini yapsa”, gibi ‘dilek’ler tabiî ki güçlü, ama bunların nasıl aldatıcı olabileceğini de biliyorum. Hele ‘hayran-okur’ sahibi olmak, çekilir bir düşünce değil. Yıllardır umduğum birşey var, ama hiç olmadı — birisinin çıkıp, “Neler saçmalıyorsun hemşeri” diye başlayıp, yayınladıklarımın köküne kibrit suyu sıkması… “Neden Oruç Aruoba okuduğunuz” beni nebze kadar ilgilendirmiyor — her seferinde binlerce parça olarak çoğaltılıp kimlerin benimle neler yaptığını bilmediğim biryerlere gitmek ise sonuçlarını düşünmek bile istemediğim birşey. Üstünde “Oruç Aruoba” yazılı kaç tane nesnenin nerelerde, kimlerin elinde olduğunu düşünmeğe çalıştığımda, üzerime ürperti geliyor. “Peki, niye hâlâ gönderiyorum onları?” diye sorarsan — ne yapayım; birşeyler bitiyor, yenilerine başlarken de eskilerini ‘sistemimin dışına çıkarma’m gerekiyor.
KY: Metis Felsefe’den çıkan kitaplarınızda yazdıklarınızın ne kadarı özel, ne kadarı genel?
OA: Hepsi tümüyle özel ve hepsi tümüyle genel… Yazdıklarım, belirli durumlarda belirli şeyler üzerine düşünerek yazılmıştır; ama, yazılırken, benim ‘özne’m dışarıda tutulmuştur. Örneğin , ile’de tırnak içinde verilen sözlerin hepsi gerçek kişilerce gerçek durumlarda söylenmiş sözlerdir; ama, metinde geçen “ben” ve “sen” birer gerçek kişi değildir, çizilen gelişme de, o biçimiyle, kurmacadır.
KY: Çengelköy Defteri’nde şu sözler geçiyor: “‘Yalnızlık ömür boyu’diyor, gerzek bir şarkıcı — ‘delice kıskansam seni’!… ‘Hep yalnızlık var sonunda —’” Bunu açıklar mısınız? Oruç Aruoba ne dinler?
OA: Yazdıklarımı açıklamak gibi bir kötü huy edinmedim. —Müzik anlamında soruyorsan, sahicilik taşıyan herşeyi dinlerim — Mozart’ı da Jethro Tull’ı da…
KY: Özlem’in karşıtı nedir?
OA: Bilmem — karşıtlıklarla düşünmek çok sınırlı durumlarda işe yarar. Örneğin “kavuşmak”la özlem ortadan kalkmaz. Kaldı ki özlem zaten kendisi bir karşıtlık içerir: orada olmayan bir kişiye yöneliktir.
KY: Modern Türk şiirini ve bunda haikunun yerini nasıl buluyorsunuz?
OA: Cumhuriyet dönemi şiiri, üç kuşak içinde, olağanüstü bir zenginliğe ulaşmıştır; Türkçesi herhangi bir ‘evrensel’ şiir diliyle karşılaştırılabilir düzeydedir. Bugünlerde yazmağa başlayan dördüncü kuşağın elinde tam anlamıyla bir hazine var.
Haiku’nun uluslararası bir ‘janr’ haline gelmesi — daha doğrusu, Japonca’dan başka dillerde de yazılır olması — çok yeni bir şeydir. Ama, örneğin Orhan Veli’nin geliştirdiği kara mizahlı şiirde önemli etkisi olmuş, anlaşılan — kendisi de en az iki tane haiku yazmış. Necatigil’de de, Edip Cansever’de de, haiku havası vardır. Zaten Türkçe, kısa ve derin yazmaya çok elverişli bir dildir — Nâzım’ı düşün:
Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm
KY: Usta - çırak ilişkisinin önemi nedir?
OA: Kant “Felsefe öğretilemez, ama felsefe yapma öğretilebilir” der. Bu anlamda, felsefe tarihinde bütün düşünürlerin bir ustası olmuştur — canlı ya da ölü… Felsefe yapma —şiir yazma gibi— öğrenilmesi gereken birşeydir; ‘kendiliğinden’ olmaz. Bu yüzden kişinin önce çırak olması gerekir; sonradan, becerebilirse, kalfa, sonra da, gücü yeterse, usta…
KY: Oruç Aruoba’nın arka bahçesinde neler var?
OA: Bir Asma, bir İncir, bir de Malta Eriği var: Asma, yıllardır bakım görmediğinden, bolca yaprak veriyor, ama çok az üzüm verdi; İncir, büyük bir dalı yıkıldığı için, öleyazdı ve epey meyve verdi, ama, yazsonu, yağmur yağınca, çatlayan meyveleri sineklendi; Malta Eriği ise, İncir’in yıkılan dalının gölgesinde kalınca, hiç çiçeklenmedi bile — belki Kasım’da, İncir’in yaprakları dökülünce…
Dokunamam sana
Ve yalnızlığına.
Çünkü yasaktır
Bahar gelmeyen bu şehirde
Yani yanlışlıkların coğrafyasında
Bir aşka dokunmak.
Her gülüşün biraz daha
Acıtıyor hayatımı.
Bu kadar yakınken
Uzaktan baktığın
Ruhuma
Bedensiz umutlar bıraktın.
/Yeniden yaz tarihi
İçinden çıkılmaz bir karmaşayı
Yeniden yaz
Ellerinle./
nisan 2002
Hey you, out there in the cold
Getting lonely, getting old
Can you feel me?1
Siz; büyük çoğunluk, niteliksiz nicelik, yani benim gibilerin dışında kalanlar…Beni hissedemezsiniz. Hiçbir zaman da hissedemediniz. Yabancılaşmış ve körelmiş duygucuklarınıza bile sahip çıkamadığınız için beni anlayamazsınız. Ruhunuz günden güne eskiyor ve belki de çürümeye başlamıştır. Boşuna uğraşmayın, bir arpa boyu bile ilerleyemezsiniz.
Siz, özgürlüğün adını kendi pisliklerinize bulaştırarak her tutarsız isteğinizi gerçekleştirmeye çalıştınız. Sırf can sıkıntısından ve vakit öldürmek için uğraştınız. Sizlerin bu eylemi her zaman başka birilerini sınırladı. Kendi içinizdekileri bile. Demek ki birbirinizi sınırlamaya çalışarak özgürlüğü aradınız. Doğal olarak beceremediniz ve bulamadınız.
Arzularınızı kolayca doyurabilmek için hep başkalarına uzandınız, düşlerinizi basit arzulara tercih ettiniz. Böylece düşleriniz küçüldü, korkaklaştı ve yok oldu.
Dönme dolap gibi aynı yerde devindiniz. Sattınız. Sizlerin yerine benim midem bulandı. Çünkü sizin külhanbeyliğiniz ve kibiriniz hep gözlerimin önünde oldu. Bir oraya, bir buraya… Buna mide dayanmaz.
Bir hiçin pilotluğunda el yordamıyla yaşıyorsunuz. Fiyatların, hesapların ve gayri resmi, vesikasız fahişelerin komutasında basit neferler olarak çoğalıyorsunuz. Azıcık düşünebilen bir çöl kertenkelesinden farklı değilsiniz. Yuh be… Yenik düşmüş koca bir insanlık… Siz…
Siz beni hissedemezsiniz.
II / Ş e h i r ( S i z )
Running over the same old ground
What have we found?
The same old fears…2
Bu şehir duyuları köreltir. Örneğin sesler ve görüntüler… Buraların kulak tırmalayıcı bir uğultusu vardır ve hiçbir zaman bu sesten kaçamazsınız. Uyurken, çalışırken, yıkanırken, sevişirken, ne yaparsanız yapın hep kulağınızdadır bu uğultu.
Meda-i iftiharımız olan görkemli şehrimizin alıcılardan, satıcılardan ve mallardan oluşan, pis, nursuz bir görüntüsü vardır.
Etrafınıza baktığınızda, karşıdan karşıya geçen, kurallı düzenekler, makine gibi çalışan donuk suratlarla karşılaşırsınız. Alabildiğine pisliktir burası. Her çeşit fahişeyi bu sokaklarda, caddelerde bulabilirsiniz. Aramızda gezinirler ve ayırt bile edemeyeceğiniz kadar içimize sinmişlerdir. Kısacası modern şehrimiz, meda-i iftiharımız, şu ünlü “Dersaadet”imiz, çöl ve bataklığın bir mağarada sevişmesi sonucu ortaya çıkan gayri meşru çocuktur.
Burası uyuşmanın, uyuşturucunun ilham kaynağıdır. Ayrıca görkemli şehrimiz, makineleşmenin, boşluğun ve şeytanın mesai yeridir. Üstelik günahkârlar hiçbir yerde daha saygın olmamışlardır.
Sizler, bizler, onlar, hepimiz yeşeremeyen tohumlar olarak beton tarlalardaki yerimizi almışızdır. Makinenin tıkır tıkır işleyen dişlileriyiz. Saat gibi çalışır, pilli oyuncaklara benzeriz.
Burada ağaçlardan değil binalardan solursunuz. Şehrimizde nefes alınmaz, verilir.
Ve unutmadan tekrarlamalıyım ki burada yaşamaya çalışan herkes alıcı, satıcı, mal ya da kuryedir.
***
Üstat Tolstoy aşağıdaki satırları yazmamış olsa daha fazla yaşayamazdım: “Dar bir yerde toplanmış yüz binlerce kişi, üzerinde sıkışık bir halde durdukları toprağı boşuna kısırlaştırmaya uğraşıyorlardı; hiçbir tohum yeşermesin diye taşlarla boşuna kaplıyorlardı; bitmeye başlayan her otu sökmeleri, havayı kömür dumanına boğmaları, ağaçları budamaları, kuşları da avlamaları boşunaydı… Bahar, kentte bile, yine bahardı.”3
Ben de oturmuş, bu görkemli pisliği izlerken baharı bekliyorum.
Senelerdir bekliyorum…
Umudun gözü kör olsun.
III / S e n ( S i z )
I can’t live,
With or without you.4
Eskidendi. Çok eskiden… Sen vardın ve benim varlığımın kanıtıydın. Tüm ipek çiçekleri gibi gerçek bir kadındın.
Sen, benim tek gerçeğimdin, yaşam döngümün merkezi ve aşk oyunumun en zengin kumarbazıydın. Rulet masasının hem oyuncusu, hem rakamları, hem de kırmızısı ve siyahıydın. Sonra oyun bitti, masadan kalktın.
Gittin.
Gittin onlara katıldın.
Artık sen yoktun ve bu yüzden senin arasına katıldığın pisliğe “Siz” diye hitap etmeye başladım.
Ve ben,
Kendi yokluğumun rüzgârlı mezarında sen(siz)ken,
Yalnızlığımı sen(siz)liğime sığdıramadım.
12 Eylül 2002
Geri Sayı(k)lamalar
4. Sen (ilk önce)
3. Sen benim. (önce)
2. Sen benim saplandığım. (sonra)
1. Sen benim saplandığım bataklığım. (sonrasızlıkta)
Süprüntü ihtişamların kısırlığına yaslanan irkilmeler
savrulurken etrafta
Vadesi dolan küçük bir ateş topunun,
askıntı olduğu urganın çapı dolanıyor
Düşük oktavlı ahlaksızlıkların eteklerine
Uzatıldıkça aldığım,
Ayak diretmelerin büyüttüğü çift renkli bir dua
Gecelerimi pay ettiğim yalnızlığımın kambur sırtlı nefesi.
Ayrıntılara bölünen şefkatimin acınası sefaleti,
Nikâh kıyarken, iki bilinmeyenli bir denklemin paydalarına
Ağırlığınca derin bir gökyüzü tecavüz ediyor
Şehrin taşınırlığına muhtaç mahallelerine
Bir sis oyunu bu belleğimize kazıdığımız
Arkesilaos’un şiirlerinden artakalan tiranlığın önlenemez yükselişi
Ve Atlantis!
Sonsuzluğun yakıcılığına atılan bir denizci düğümü.
LIII
Her aşk bir şifre midir
Tanrısallığın kilidinde
LVIII
Saatimin ileri gittiğini yeni fark ettim
Ben geri kalıyorum
LXIII
Bu evren, Tanrı’nın
Aşka tuttuğu bir lamba olabilir
LXIV
Kanımız şarabımızdır bizim
Ölüm bağbozumu, rind olan herkese
LXVIII
Tanrı, kumruyu yalnız olarak düşünemiyorum
Ama beni düşünmüş demek ki…
LXX
Çocuksu bir gerçek
Hiçbir rayın, hiçbir trenin sonsuz olmadığı…
LXXVI
Sorması şairden
Cevaplaması Tanrı’dan bazı sözleri
LXXX
Yüreğindeki şiir
Kâğıtsız kalsa ne fark eder
LXXXII
Dumanın atan kalbinde
Ateşten eser yok
LXXXIII
Gaga
Hep sert şeyler mi ister?
LXXXVIII
Büyük yağmurları özleyen
Üzgün gözyaşı - -
XCII
Ne temiz gerçektir, külün
Lekesinin yine kül olduğu
XCIII
…
Yeryüzünün göklerle yarışamadığı
XCIV
Rüyalar kurtarır bizi
Uykunun boşluğuna düşmekten
CV
Bir gün biter bu kâğıt
Bu kalem öksüz kalır
CVI
Ah o alevlenmiş yıllar
Şimdi külü yazmam hoş görülmeli
CXIV
Tanrı’nın bağı… Ruhum bir şarap benim
Kendimle sarhoş; kimi zaman da deliriyorum
CXXIV
Kalem gagalıyor kâğıdı
Ve “kafes”i yazıyor; kafes tek gerçek!
Yatağa girmeyi geciktiriyorum. Boşalmış içki bardaklarını mutfağa götürüyorum önce “Sabah toplarız sevgilim!” deyişini karşılıksız bırakıp. Sabah toplarmışız… Bir kez daha su içiyorum, bir kez daha banyoya girip yüzümü yıkıyorum, saçımla oyalanıyorum. Bir şey demeden, sabırla beni bekliyor.
Odaya döndüğümde, “Işık açık kalsın!” diyorum haince. Haince, çünkü bunu söyleyerek onu gücendireceğimi biliyorum. Uyusam da, uyku zarının inceldiği anlarda gözümü açarsam dünyayı bıraktığım gibi bulamama korkusunu onun sayesinde yendiğimi söylemiştim bir keresinde. O da aynen tasarlandığı, istenildiği gibi, önce uyandırıp, sonra kaybettirdiği bu güven duygusunun yarattığı suçlulukla -ya da eziklikle diyelim- incinmiş gibi bakıyor. Yarı oyunculuk sahtekârlığı, yarı içtenlik arasında gidip gelen bir duygu durumu olmalı bu. “Yorgunsun” diyor. Israr etmiyorum. Tek hareketimle, birden karanlığa boğuluyor az önce gözucuyla baktığım esmer bedeni ve üstünde başka nice kadınla sevişildiğini bildiğim vişne çürüğü nevresimli yatak. Arada olabildiğince mesafe bırakmaya çalışarak yanına uzanıyorum. Dokunmaya kalkmayacak kadar tanıyor beni artık, bir şey de söylemiyor. Çünkü, susarsa, nedenini bilmediği kızgınlığımın geçeceğinden emin. Halbuki yanılıyor. Yarın akşam eve geldiğinde beni bulamayacak, bekleyecek gelmeyeceğim, arayacak “Arkadaşlarlayız!” diyeceğim. Tam da onun silahı- “Hangi arkadaşlar?” “Hiiiç, tanımazsın.” Onu öylece, hiç beklemediği anda yüzüstü bırakacağım. Dokunduğu her yerde delikler açan, söylediği her sözle beni kuşkuya boğan bu adamdan, geçmişimden ve olası geleceğimden kurtulacağım. Evet, yapacağım bu sefer. O, çok geçmeden sızıp, sığ rüyalarına dalarken, gecenin sessizliğinde sanki olduğundan daha çıplak ve sarhoş ve soluk alıp verişleri her zamankinden daha gürültülü. Bu ritim sinirimi bozuyor.
Uyanıyorum. O çoktan kalkmış olmalı, içeriden Biret’in Brahms melodileriyle -tabak, çatal sesleri- kahvaltı seremonisi. Beni hoşnut etmekten çok, yaranma içgüdüsüyle yapılmış bir iyi niyet gösterisi. Doğruluyorum, aynada içkinin yüzüme yerleştirdiği pelteklik ve göz şişkinlikleriyle karşı karşıyayım. En güçlü gözükmem gereken bir günde böylesine çirkin olmam ne kötü ve yanına gidip günün sonrasını hiç belli etmeyecek bir “Günaydın!” savurmak ve hatta beni öpmek istediğinde bile, rutinleşmiş, nedensiz kızgınlıklarımdan birine daha anlayış gösterdiği için teşekkür niteliğinde inatçılık etmeden yanağımı uzatmak ne acı. Halbuki, bu defa beni anlamasını beklemiyorum, hatta bunu istemiyorum bile. Kadın mahremiyetinin erkeğinkine üstün geldiği sayılı anlardan biri. Yavaşlatılmış hareketlerle içeri gidiyorum. Yüzündeki o anlayışlı ve sevgi dolu gülümseyişi eklemeyi unutmam dışında, her şey hayal ettiğim gibi. “Günaydın, hayatım!” Hayatım, sevgilim, ruhum, canım… “Günaydın, hayatım” diyorum. Kahvaltı sofrasını ilk gördüğüm anda şaşırıyormuşum gibi yapıp “Sen harika bir sevgilisin!” bakışı gönderiyorum arkaya. Her şey eski haline döndü bile işte, kuşkular geçti bitti, hatta haksızlığımı kabul bile ediyorum. Öpmek için eğiliyor, göz yumuyorum kusursuz planımın hatırına. Tanrım, çok âşık olduğum, elinin ucuna dokunduğumda bile heyecan duyduğum o kahramanla, şimdi öpmekten bile tiksindiğim bu adam aynı adam mı?
Çayın sıcaklığı, kısa bir anlığına da olsa iyi geliyor. Günlerdir yalan söylemesini, beni haklı çıkarmasını istiyorum kaybedeceklerimi umursamadan. Cevabı hiç önemli değilmiş gibi sorulan “Bugün neler yaptın?” sorusu, aslında arkasında büyük dolapların döndüğü, ince hesapların yattığı tanıdık bir tuzak. Çünkü o, karıştırdıkça içinden kötülük fışkıran Pandora kutusu. En kısa duraksamanın bile gözden kaçırılmadığı, ‘eskilerden arkadaş isimleri’nin gerektiğinde yeniden kullanılmak üzere aklın bir köşesine itinayla yazıldığı, öncesinde sorulmuş “Bugün neler yapacaksın?” sorusunun cevap kayıtlarıyla karşılaştırıldığı bir tutarsızlık bulma savaşı, hastalıklı bir durum. Suç aletini bulduğum anda, ya bir köprünün üstünden gizlice atacak ya da hiç olmadı, arka bahçenin toprağına gömeceğim. İşte, aylardır, hayatımı belki de hiç işlenmemiş bu suçu bulmaya adamışken, bunu yapmaktan vazgeçişimin tek sebebi, aldatıldım ya da aldatılmadım, artık bıkmış olmam.
Kahvaltı masasını birlikte topluyoruz. Öğleden sonraki toplantıdan bahsediyor, önemi yokmuş gibi. Yeni bir proje varmış, bilmem kimin grubu da katılacakmış bu çalışmaya, bugün de tanışmak ve kaynaşmak için bir araya geleceklermiş. İlgiyle dinliyorum, eskisi gibi olan tek şey belki de bu. Farklı olansa, grupta yeni bir ihanete neden olabilecek alımlı bir kadın olup olmayışını artık merak etmiyor olmam. Nasılsa akşama yokum ve hatta sonraki akşamlarda da yokum. Bugünün şerefine daha mı özenli giyinmiş buna bile dikkat etmedim.
Bir hoşça kal öpücüğü gibi gözüken elveda öpücüğünden sonra büyük bir hafifleme… İlk olarak, daha etkili ve dramatik olsun diye mutfaktaki bulaşıkları bırakmaya karar veriyorum. Hızla tüm giysilerimi, ayna önündeki makyaj malzemelerimi, parfümlerimi, terliklerimi, çok sevdiği ince askılı geceliklerimi alıp ve en son da evin anahtarlarını masanın üstüne bırakıp, arkama son bir kez daha bile bakmadan kapıyı açıyorum… Ama, hayır çıkamıyorum, yatağa uzanıp bir kez daha ağlıyorum.
Yıldız Tepesi Sarayı’ndan
kaçmış prenses
—Boğaz Köprüsü’nden geçen
bir otobüsün içinde—
mavi gözlü bir adamın
omzunda uyuyakaldı
Uykusundan kalkmış
—kaçak— prensesin yüzünde
isimsiz bir izdi
hangi rüyadan kaldığı bilinmeyen
Kahverengi gözlerini kaçırmış şair
düşünmekte: “Nasıl yazmalı ayrılığı?”
Evin içinde herkes bir köşede oturuyordu. Arada sırada göz göze geliyorlar ama hiç konuşmuyorlardı. Suratları bembeyaz kesilmişti. Televizyonda ancak kendini güldürebilen komedyenler sıradan skeçlerinden bir tanesini oynuyorlardı. Ne Yeliz, ne Hakan, ne de anneleri Yeşim televizyon seyretmiyorlardı.
Akşam olmaktaydı. Kuşlar yuvalarına gitmeye başlamıştı. Boğazında balgam olduğu belli olan bir imam akşam ezanını okumaya çalışıyordu. Hâlâ evde ışıkları açmamışlardı. İnsanın koltuktan kalkmak istemeyeceği bir ruh haline bürünmüşlerdi; yalnız onlar değil, evdeki eşyalar da öyleydi. Hepsi ölmüş gibiydi. Her şey bir yana, salonun kapısı anlatılmaya değerdi. Orta boyda bir kapı, yağlı boya ile beyaza boyanmış. Kapının dış cephesindeki tokmak sanki eski çağlardan kalmaydı. Oyuk oyuk oyulmuş ve pirinçten yapılmıştı. Aralarında kirler birikmişti. Kapının iç cephesinde ise kapı kolu yoktu. Bir zamanlar kırılmış mı, çalınmış mı? Hiç bilmiyorum.
Hakan camın kenarında oturmuş yoldan geçenleri seyrediyordu. Ablası Yeliz kanepeye uzanmış tavana bakıyor, anneleri Yeşim yere bağdaş kurup oturmuş neredeyse hiçbir şey yapmıyordu. Hakan birden kısık bir sesle “Geldi” dedi. Yeliz yavaşça kalktı ve kapıya doğru yöneldi. Babaları zile basmadan Yeliz kapıyı açtı. Babaları ağır adımlarla içeri girdi. Kaşları alnının ortasında birleşmişti. Kahverengi gözleri buruşmuş, cildinin iki tane çukuruna konmuş gibiydiler. Saçları hâlâ kapkaraydı, yalnız ortası biraz kelleşmişti. Kulaklarının ve burnunun içi kıllarla doluydu. Koltuk altından gelen koku aurası haline gelmişti. Hepsi dudaklarını hafifçe oynatarak “Hoş geldin” dedi ve o da aynı tepkimeyle “Hoş bulduk” dedi. Üstünde kol uçları eskimiş mavi bir gömlek, düğüm yeri buruşmuş bir kravat ve fermuarı hiçbir zaman tam kapanamayan bir pantolon vardı.
Sofra kuruluydu, masaya oturdu. Azıcık atıştırdıktan sonra sofradan kalktı ve her zamanki koltuğuna oturdu. Kimse ona bakmıyordu ama hepsi onu izliyordu. Kulağındaki pisliği serçe parmağıyla temizledikten sonra, cebinden sigarasını çıkarttı. Önündeki sehpada kül tabağı yoktu, tam istemeye yeltenirken Yeliz önüne bir kül tabağı koyuverdi. Haliyle, babasının aurasına girdi. Yalnızca koltuk altı kokusu değil, buram buram içki de kokuyordu.
Pembe gökyüzü şimdi kararmış, kaskatı kesilmiş öylece duruyordu. Kuşlar çoktan yuvalarına vardılar. Hakan kalkıp ışığı açtı, eline uzaktan kumandayı alıp televizyonun kanallarını değiştirmeye başladı ve bir haber programında durdu. O sırada annesi kalkıp kocasına dönüp “Çay koyayım mı?” diye sordu. O da “Olur” diye cevap verdi. Yeşim mutfağa giderken, Hakan da babasına alçak bir sesle onu kırmayacak biçimde “Yine içki mi içtin baba?” diye sordu. Babası sigara dumanını yavaş yavaş üflerken birden hızlıca üfledi. “Arkadaşla birkaç bardak tokuşturduk” diye yanıtladı. Akabinde derin bir nefes daha çekti sigarasından ve “Ne bu suratınızdan düşen bin parça be! Gelir gelmez adamın asabını bozuyorsunuz, zaten işte sinirlerim tepeme çıkıyor,” sesi gittikçe yükseliyordu, “bir de sizin suratınızı çekemem” diye kükredi. Mutfaktan Yeşim’i çağırdı: “Yeşim gel buraya.” Yeşim geldi. “Bunlara hep sen akıl veriyorsun,” dişlerini sıka sıka konuşuyordu. Ayağa kalktı, sanki saldırıya hazırlanacak gibi bir ayağını öne attı. Yeşim de “Ben kimseye akıl vermiyorum” diye tersledi. Babanın suratı kıpkırmızı kesilmiş, burnundan soluyordu. Tekrar oturdu. Bir yere saldırmalıydı, yoksa rahatlaması imkânsızdı. Sehpaya sağlam bir yumruk attı ve tekrar kalktı. Yeşim’e yöneldi, elini havaya kaldırdı, tam Yeşim’e vuracakken Hakan elini tuttu ve itti. Sonra sehpanın üstündeki sigarasını alıp “Allah sizin cezanızı versin” dedi ve çıktı. Yeliz olanları seyrederken gözlerinden ağır ağır yaşlar akıyordu.
Bu tür hadiseler bu evde hemen hemen her gün yaşanırdı. Onun için burada olanlardan fazla bahsetmenin bir anlamı yok. Biraz da babalarının dışarıdaki hayatına bakalım.
Sinirli bir biçimde evden çıktıktan sonra, soluğu meyhanede aldı. Her zaman uğradığı bu meyhanede mutlaka bir arkadaşına rastlardı. Nitekim öyle de oldu. İki arkadaş bir masaya oturdular, içkiler de ısmarlandı, kadehler tokuşturuldu, futboldan, politikadan, kadınlardan sonra tekrar futboldan bahsettiler.
Gece olmuştu. Meyhanede tek tük insan kalmıştı. Kalktılar, hesabı ödediler, evlerine doğru yola koyuldular. Arkadaşı onu evine davet etti. Arkadaşında kimsenin olmadığını biliyordu. Onu kıramadı. Beraber arkadaşının evine gittiler. Uzunca sohbet ettiler. Yıllardır arkadaştılar.
Onlar sohbetlerine devam etsinler, ben de size neden arkadaşının evinde kimsenin olmadığını söyleyeyim. Arkadaşı Halil evliydi. O da iki çocuk sahibiydi. Ancak ne var ki, karısı beyin kanaması geçirdi ve öldü. Çocukları onu terk etti. Karısının ölümünden uzun yıllar sorumlu tutuldu. Sonra açılan davalar feshedildi. Dava dava koşmak herhalde onu yormuş olacak ki saçları bir gecede ağarmış.
Neyse artık geri dönelim. Halil “İyi akşamlar” dedi. (Size Halil’in kısa geçmişini anlatana kadar, evde olanları kaçırmışız.) Halillerden ayrılmış evinin yolunu tuttu. Eve vardığında kimse yoktu. Kapıyı açtı ve masanın üzerindeki notu okudu: “Biz annemlerdeyiz. Yeşim” Artık evde tek başınaydı, o her zaman oturduğu koltuğa değil, üç kişilik kanepeye oturdu. Biraz dinlenmek için kestirdi. Gözleri ağır ağır kapanıyordu ama uyumasına izin vermedi. Kalktı, üzerindekileri çıkarttı, kirliliğe koydu. Pijamasını giydikten sonra sızdı.
Sabah oldu ve sabah ezanını okuyan hocanın sesiyle uyandı, yataktan kalktı, giyindi. Saçlarını taradı. Gece geç saatlerde Hakan, Yeşim ve Yeliz gelmişlerdi. Onları uyandırmadan aynaya yakınlaştı ama Hakan onu takip ediyordu, kendine iyicene baktı. Tam evden çıkacakken Hakan kalktı ve “Baba, atletindeki beyaz saç kimin?” dedi. Göz göze geldiler ve kapıyı çekip gitti.
uykunun sınırları silikleşiyor zihnimde
zamanla zindanımda birikiyor yalnızlık
usulca elimi tutuyor gölgem
demirden şiirle örülmüş
paslı parmaklıklar ardında.
çiçekler büyürdü her bebek nasıl büyürse
bazı insanları küçültürdü akışkan zaman
durduğu yerde duruyordur bütün kayalar
yaşardım sürekli yaşayacağımı sanarak
ve kocaman sevdalanırdım kötü kızlara
bu hücreye hapsedilmeden önce.
uzaklarda bir yerde havai fişekler atılıyordur
kırmızı yeşil coşkuyla gökyüzünde
yağmurun yıkadığı caddelerde
sabahçı kahvelerde tazelerken bir kez daha.
bu en güzel cinnet sabahında
umut devam edecek tüm insanlarda
ben ölene kadar.
sonra gittin sen
kendi acılarına dilsiz
yarısı küskün bahçelerde güldüğünün
yarısı sürgünlerde
ışıklar içinde binlerce ada
kulaç kulaç sokulurken denizlerine doğru
aldırmadın gittin
yaralı dağlara gömdün yanılgılarını da
tek bir kurşunla yanı başında vurulan
o can arkadaşın gibi
şimdi açılan her mektubunda
sonu gelmez postal sesleri
ve yırtık asker türküleri
sen de öğrendin sonunda
açlığımız da bizim
umulmadık namluların ucundadır
tokluğumuz kadar
Ben oldum olası bulut falına inanırım
Bende hüzün şeker nasıl öyle
Ben oldum olası
Sumru yüreği;
Ham bir yıldızın sütdişlerinde,
Güneş köpüğü dudaklarına susarım.
Ben oldum olası
Kaç sanrı kaç ölüm eder zamanın
Dipsuyunda;
Deniz,
Üstüme üstüme gelir gözlerinde.
Koşarken sana kalbim, ceylan nasıl öyle
Ben oldum olası
Her gece
Karnı burnunda bir martıyla
Yitik bir şairin
Sarımor;
Tütün telvesi dudaklarında,
Kanlı izmaritlerini içerim tutkuların.
Ben oldum olası
Mevsimler; kuyruksuz akrep sözcüklerle kuşatılır.
Saatler; iğin göbeğini geren darağacımdır.
Ben oldum olası
Seyhan kıyısında,
Antika acılar alır, acılar satarım gökyüzüne.
Bende hüzün şeker nasıl öyle
Babam düşünürken
Anam da ip yaptı acıları
Ve sonra dokudular
Umutla
Sevgili yaşamı
Anam önde dokudu
Babam sonda
Babam önde, anam sonda…
Ve böyle sürüp gitti
“ki en kötüsüdür,
ölümden sonra da istemek.”
Benden firar eden dünyadan,
son isteklerimi taşırken bana,
dikkat et; aynı olmasın torbanın rengi,
ayağına giydiğin galoşlarla.
Şu bizim yan odada,
Kürt kaşlı kız çok inledi dün gece,
boştu yatağı,
bugün iyileşmiş, tahliyesi olmuş,
inandıramadılar bana.
Bir uçlu sakla da göğsüne,
teninin kokusu olsun izmaritinde.
Bu yalnızlığı biz yaratmadık,
bilakis tütünü bile dost eyledik kendimize.
Ya sen,
ellerini yıkıyorsun bana her gelişinde,
benimle aynı gün ölecek olan alyansında,
bir sabun parçası,
ne demekse.
Yarın belki de son kez,
ziyaret saatini özleyeceğim yine,
yemek yiyeceğim,
tadını tuzunu alıp, öyle veriyorlar yemeği,
mercimeğin içindeki böceğin bile hesaplı kalorisi.
Giydiğin eteğin yırtmacı ilk defa dokunuyor bana,
beni yolcu eden akciğer
kediye atsan yemez
geç kalmayacak randevusuna.
Gidince çürümeyeceğini bilsem,
ellerimizi değiştirelim derdim.
Ellerimin ellerinde verdiği güzel ve uzun mola,
ayrılık Allah’ın emri,
ölüm olmasa…
29.03.2002
Kuzey Yıldızı: Kitaplarınızın oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu serüven nasıl başladı?
Gökçen Göksal: Bu süreç çok eskilere uzanır. Ortaokuldan beri araştırmacı bir yapıya sahibim. Okumaya, araştırmaya ve kendimi yazarak ifade etmeye meyilliydim. Düşüncelerinizi, ihtiraslarınızı, sevgilerinizi, kısacası her şeyinizi yazarak anlatmaya çalışıyorsunuz. Bu durum zamanla sizde bir kültür oluşturmaya başlıyor. Kitaplarımın oluşumuna gelince; ilk kitabım “Devlete Dair” bir inceleme ve araştırma kitabı. Devletin tarihsel gelişimi üzerine 20’li yaşlarımda tamamladığım bir kitap. Neden devlet derseniz, ülkemizdeki insanların incelemeye korktuğu bazı konular vardır. Bunların başında devlet geliyor. Ben haddimi aşarak, her zamanki araştırmacı tutkumla bu konuyu incelemeye başladım. Kitabın tohumları lise yıllarında atıldı. Üniversiteyle birlikte düşüncelerim, araştırmalarım netleşti ve birleşti. Bu birikim “Devlete Dair”i oluşturdu. “İkilem” ise şiir diliyle bu birikimi birleştirmek demekti benim için. Duygusal izlenimlerimi ve dünyaya bakış açımı şiirin sonsuzluğuna bırakmak güdüsüyle “İkilem”i tamamladım.
KY: Şiirinizde pek çok defa felsefi ve dini terimlerle karşılaşmak mümkün. Okurunuzun şiirlerinizi anlamlandırabilmesi için bir çeşit felsefi donanıma sahip olması gerekiyor mu? Okurdan talepleriniz nelerdir?
GG: Okurun kitaplarımı değerlendirebilmesi için her şeyden önce bir dünya görüşüne sahip olması gerekiyor. Aynı zamanda dediğiniz gibi felsefi bir literatüre de hâkim olmalı. Felsefi sözcüğünü burada sadece eski düşünürlerden edinilen bilgiler anlamında kullanmıyorum. Okurun bir devinime, bir değişime sahip olması ya da bunlara bir gereksinim duyması lazım. Salt bir felsefe okurunun benim şiirlerimde aradıklarını bulamaması söz konusu olabilir. Ama bu, kitabımda kullandığım ve yer yer anlam sınırlarını zorlayan sözcüklerden değil, bu sözcüklere basarak kavramlara yüklediğim devrimci misyondan kaynaklanıyor. Ben her zaman için okurun belli bir düşün sistemine sahip olmasını isterim (düşünce sistematiği ne olursa olsun). Ne okumak istediğini bilen, nerede durması gerektiğini, nerede iradi müdahale gücünü kullanması gerektiğinin bilincinde olan bir okur tipolojisini düşünüyorum. Şiirde ve aslında genel anlamda yazım hayatımdaki bakış açım bu benim. Bir şeyleri değiştirmeye ihtiyaç duymalı benim okurum, bir şeylerin değişmesi gerektiği kanısı oluşmalı kafasında. O, değişmesi gereken bu konuya vâkıf olduktan sonra kendi üzerine düşen vazifeleri yerine getirebilme kudretine de sahip olmalı. Tarihe baktığımız zaman bir akış var. Tarihte hiçbir zaman boşluk yoktur. Savaşlar olur, devrimler olur, isyanlar olur, ama hiçbir zaman kırılma olmaz. Çünkü her şey birbirini etkileyerek devam eder. Geçmişin birikimi geleceğin olması gerektiği biçimde şekillendirilmesi açısından çok önemlidir. Benim okurum da bu tarihsel anlayış içersinden de kendisine bir yer edinmelidir.
KY: “İkilem” adlı şiir kitabınızda “kırmızı bir gülün dikeninde saklıdır bazen hayatın aritmetiği” diyorsunuz. Hayatı anlamlandırma çabanızdan bahsedebilir misiniz?
GG: Burada beyaz bir gül de diyebilirdim. Ama kırmızı sıfatını gül sözcüğüne eklemlemeyi daha uygun buldum. Bunun altyapısını okur anlamıştır sanırım. Hayata bakış açım kendini ifade eden ve sürekli olarak kendini yenileyen bir bakış açısıdır. Var olduğumuz dünyayı, geçmişi ve geleceği değerlendirmek gerekiyor. Yaşadığımız dünyayı anlamlandırmalıyız. Olması gerekenleri ve olmamasını arzu ettiğim şeyleri ifade etmeye çalışıyorum. Bunun çeperinde kendi doğrularımızla ya da inandığımız değerlerle, yaşamın kendisiyle birlikte bütünleşen, inebildiğimiz kadar derinden bir örgü kurabilmek, birleştirebilmek bütün artı ve eksileri…
KY: Edebiyat ve felsefe disiplinlerinin sizdeki sentezi nedir? Bu sentez nasıl oluştu, herhangi bir disiplinin daha yoğun olduğu söylenebilir mi?
GG: Ağırlık her ikisinde de! Sanırım bu soruyu daha önceki çalışmalarımı inceleyerek hazırladınız. Sadece felsefe değil, tarih alanında ve ekonomide de belli bir bakış açısına sahibim. “Eski”de ve çeşitli dergilerde yazdığım makalelerde bununla karşılaşırsınız. İlk kitabım felsefe ve ikinci kitabım şiir kitabı olduğu için şiir ile felsefeyi bütünleştirdiğimi düşündünüz. Ama aynı zamanda benim kültürel havzamda tarih ve ekonomi de var. “İkilem” adlı kitabımdan örnek vermem gerekirse “peri feri” sözcüğünü kullanıyorum. Yarı sömürge demek “peri feri”. Bu sözcük ekonomi kitaplarında sıkça rastladığımız bir sözcük değil. Ekonomiyle ilgilenenler bile bunu pek bilmezler. Kısacası insana ait olan her şeyin buluşma noktası benim yazınsal serüvenimin amacı.
KY: Şiirlerinizin içedönüklüğü var. Anlaşılamama gibi bir kaygı taşıyor musunuz?
GG: Anlaşılamama kaygısı fikir üreten her insanda vardır. Bire bir ilişkilerde de böyledir. Yazınsal anlamda bu korku daha fazla ön plana çıkıyor. Ama benim böyle bir korkum yok. Bu duruma biraz nihilist yaklaşmak gerekiyor. Doğru insanlar çoğunluk değil azınlıktır. Anlayan, algılayabilen, sorgulayan insan tipolojisi azınlıkta. Ama ben şunu öğrendim ki nicelik bir şey ifade etmiyor. Önemli olan niteliktir. Bu açıdan kolay tüketilen bir yazar olmak istemiyorum.
KY: Birkaç şiiriniz nispeten anlatıya yaklaşıyor. Bu konudaki ölçütleriniz nelerdir?
GG: “İkilem” adlı kitabımı oluşturan şiirleri yazarken anlatıyla şiiri birbirinden ayırt etmek gibi bir bakış açısıyla yola çıkmadım. Aslında kitapta aforizma tarzı da var. Bu dibe vurmuş bir seviyede ama vermek istediğim tadın içinde o da var. Bu tat kolay kolay yakalanacak bir tat değil. Birilerinin anlatı olarak nitelendirdiği şeyleri ben anlatı olarak görmüyorum. Benim kitabım için şiir dili kullanılmış düzyazılardan oluşuyordu diyebilirsiniz. Mesela şiirlerimde dizelerin uzun oluşu bazı okurlarımı böylesi bir tespite itmişti. Zaten anlatıyla şiiri keskin çizgilerle ayırmak diye de bir niyetim yok.
KY: Yazıyı somutlaştırırken, yaratım sürecinde ruhsal durumunuz nedir?
GG: Ben içine kapanık, sosyal ilişkilerde kendimi çok ön planda ifade etmeyen bir insanım. Arkadaş çevrem oldukça kısıtlı ve dar. Kendi iç dünyamda yaşamayı tercih ediyorum. Belki de beni üretken kılan olgu da bu.
KY: Sizi etkileyen şairler ve yazarlar kimlerdir?
GG: Pablo Neruda’nın güzel bir sözü var. “Benim yazdığım şiirlerde okuduğum bütün şairlerin etkisi vardır” diye. Şiirime sadece edebi bir dille yaklaşmıyorum. Benim şiirime etki eden çok önemli devlet adamları, bilim adamları ve sanatçılar var. Düşünce ağırlıklı insanlar… Ama şair olarak düşünüldüğünde İkinci Yeni akımının son dönemi ve bu dönem şairlerinin şiirleri etkilemiştir beni. Daha çok Fransız şairlerde vardır benim almak istediğim tat; bunların arasına Paul Celan’ı da katabiliriz
KY: Amatör edebiyat dergilerinin konumunu ve sağladığı olanakları nasıl buluyorsunuz? Bu dergilerin tavrı geleceği nasıl şekillendirir?
GG: Amatör edebiyat dergileri ülkemizde önemli bir damarı temsil ediyor. Her şeyden önce belli dergilere giremeyen şairler bu dergilerde kendilerini ifade etme şansı buluyor. Bu onlar için büyük bir kazanç. Ama amatör edebiyat dergilerini önemli kılan asıl şey, akıntıya karşı kürek çekmeleri, akıntıya karşı kürek çekecek cesarete ve yüreğe sahip olmaları. Salt şiir yayımlamaktan öte bir duruşu, tavrı ve söyleyecek sözü olması lazım. Bunun haricinde söylenen şeyleri yinelemenin lafügüzaf olduğu düşüncesindeyim. Eğer bir edebiyat dergisi yeni bir şeyler ortaya koyamayacaksa, okura yeni bir şeyler veremeyecekse ne sayfa tüketmeye ne de insanların kafasını ütülemeye gerek var.
KY: “Eski” dergisinde onuncu sayıdan beri koordinatörsünüz. Sorumluluklarınız ve karşılaştığınız zorluklar nelerdir?
GG: Dediğiniz gibi onuncu sayısından beri “Eski” dergisinin koordinatörlüğünü yürütüyorum. Ama bu, durumumun künyeye yansımasıdır. Aslında ben birinci sayısından itibaren fiili olarak derginin koordinatörüyüm. Bunun zorlukları hoş ve tatlı zorluklar. İnsanımızın edebiyata olan ilgisini gördükçe zorlukları unutuyoruz. Edebiyat dergisi çıkarmak çok güzel bir uğraş. Virüs gibi insanın içine girdiği zaman kolay kolay kopamayacağı bir şey. Ama tüm Türkiye geneline dağıtılan bir derginin büyük bir sorumluluğu var ve bu sorumluluğu da belli kişiler paylaşıyor. Durum böyle olunca üzerinizde bir hayli yük oluyor. Ama bu yük, bu coğrafya insanının içinde yaşadığı kültürel erozyondan ve kokuşmuşluktan daha ağır değil.
KY: Düne dayanarak bugünü yaşıyorsunuz. Yarınınızın bugün üzerinde etkisi var mı?
GG: Evet düne dayanarak bugünü yaşıyorum ve bunun nedeni geçmişteki o kokudan, atmosferden lezzet almam ve bugünkü yaşadığım dünyayı kabullenemememden kaynaklanıyor. Gerek teknolojinin insanlık üzerinde yaptığı o kafa karışıklığı, gerek ilişkilerdeki çirkeflik ve insan hayatına verdiğimiz önemin seviyesi; ben bunları sevmiyorum. O yüzden geçmişe bir özlem var. Bu özlem hiç tükenmeyecek bir özlem ama bunu yarın anlayacağız. Gelenek olmadan geleceğin olmayacağını düşünüyorum. Geleceğin de geçmişin köklerinden var olacağına inanıyorum. Yarın, geçmişin bize bıraktığı miras üzerinde yükselecektir.
KY: Yazının kalıcılığının avantajları nelerdir?
GG: Bir yazarın geçmişiyle bugününü kıyaslamaya yarar. Geçirdiği evreleri ve dönemleri incelememiz açısından önemlidir. Yani bugün burada söylediğimiz sözlerin havaya uçmaması ve daha ilerki yıllarda üçüncü şahıslara karşı bir durum değerlendirmesi yapılabilmesine yardımcı olması gibi, yazarın kendini tanımlamasında ve tamamlamasında da yazının önemli bir yeri vardır. Yazı bir değerlendirme aracıdır.
kapı çaldı
belki sensin
belki gölgen
ya da sesin
nerede olduğunu bilmeyen
bir karınca sevgimiz
sırtımızda hep aynı
ceviz kabuğu
Bulutları yok, maviliği, gözleri yok
öyle sıradan bir gökyüzü uzanıyor her yerlere
kötü bir şey; yaşlanıp ölmek gibi
yapılıp, yapılmamış, işte ne varsa ayrık kalmış
tozlu perdeler, sıkılgan yatak örtüleri
kumaşlar kumaşlar kumaşlar arasında.
Ben ki, bir terzi değilim, çok düşünürüm
yani bu ölmelerin sonu gelmeyecek mi diye
sadece o da değil, bunun pek çok uzantısı var
yarım bırakmak, bilmemek tümünü ve
belki bilmeyi istemek.
Böyle düşünürken, dolanmış iplikler ve can sıkıntısıyla
havanın içindeki havayı alıyorum kendime
bir gerdanlığa benzeyen tüm molekülleriyle beraber
ve bir örnek giyindiğim boşluğa bakıyorum
grotesk rüyaların her biri daha anlamlı oluyor şimdi
ya da bir böcek geçmişse bir tavan arasından görkemli midesiyle
artık biliyorum toz yutmaların, boşluğa bakmaların
aynısını arıyoruz ikimiz de.
* Göğü sabitleştirdim
Çocuk düşlerin pembe balon pembe şekerdi
Pembe gülücüklü dudağın kurdelelerle bir örnek
Pembe pabuçlarınla pembe bildiğin bir dünyaya yürüdün
Bastığın yerde kahkaha izlerini seçiyorum hâlâ
Minik, pembe bebek topukları
Pembe
solduğunu gizlemek için
dudağına sürdüğün ruj değildi sadece
Hatırlıyorum
İlk kayıpla yitirdin rengini
İkinci el renkler akıyordu çabucak
Solgunluğun sızdı altından
Ve ilk ihanetinde dünyanın
Yeniden boyamak bile istemedin.
Direnç, çok sesli bir türküydü
Cesaret, kardeşe uzatılan el
Gurur, yakanda kırmızı karanfil.
Kırmızı da yitermiş, öğrendin
Soluk kırmızı diye bir şey yok!
sır tutmasını bilmez bir çocuk gibiyim
ağzımdan çıkanlar benden çıkmıyor
bu türkü neden uzun, bu türkü neden bitmez?
beni, benden vuruyor kendime hainliğim
sen eline kalem al da bembeyaz kâğıdı ez
‘yalan söyle’ demiştim, yalan olmalıydı bu
erguvan ve turkuvaz odada dans ederken
umutlarım kanatlanıp uçtular bir bir
yalan kalanların hatıralar olduğu
destekler bırakır, kemik devrilir
gökkuşağından haberler getirmişsin
ağaçlar ağlamazlar -onlar yağmur damlası
şafaktan evvel yola koyulmak lazım
seni hissediyorum, şuradaki kitap senin
senden aldığım kalem tüm bunları yazdığım
hediyem olsun bir ağaç ve bir halat
yıldızsız yaşayan geceler olacak artık
gözlerini kaçırma, gözlerime bak
beni paçavra gibi gökten aşağıya at
lakin hayli zor olacak yıldızları unutmak
dün gece bahçemdeki çardakları öldürdüm
dostlarım yıldızları özlemesinler diye
alın da sizin olsun hatıra kalanlar
alın gökyüzünü gökyüzüne döktüm
hatıralarım gerçek, umutlarda yalan var
sır tutmasını bilmez bir çocuk gibiyim
bir zakkumun altında biriktirdiğim hatıralar
derdini benden başka kime söyleyecek
sarhoş değilim ama ben meyhaneyim
zor olan zemheride hatıraları yenmek
Foucault düzenli bir biçimde kuralları yeniden formüle eder ve sonra da yıkar. Onun derdi normal bir “entellektüel” söylem üretmek değildir. Onun asıl amacı retorikten çok faaliyettir.
Foucault için Nietzsche önemlidir. O çağdaş felsefenin yeniden düşünmeye başlayabileceği eşiği işaret eder ve bu felsefe uzun bir süre onun hükmü altında olacaktır. Foucault radikal bir eylemcidir. Sokrates öncesi zamanın karanlık sisleri içinde gizli kalan ideal bir geçmişe döner yüzünü. Buradan yola çıkarak bir gelecek mitosunu arar Nietzsche gibi. İdeal bir geçmişle ideal bir geleceğin ortak yanı bugünkü düzene duyulan muazzam bir düşmanlıktır.
Foucault 1950’lerin başlarında arkadaşlarının felsefecilerden çok ressamlar,yazarlar ve müzisyenler olduğunu söylüyor. Çünkü edebi ve sanatsal avangard Foucault’ın yapıtı üzerinde derin bir etki yapmıştır. Bu bağlamda ilk akla gelen kişi aktör, dramaturg ve şair Antonin Artaud’dur. Kendisi de uzun dönem akıl hastanelerine kapatılmış Artaud, deha ile delilik arasındaki yakınlık üzerinde durmuş ve kendini delirmiş dehaların arasına koymuştur. Deli, yıkıcı bir bilgenin taşıyıcısı olduğu gibi, toplumun kurbanıdır da; toplumun onun üzerinde uyguladığı baskıdan kaçmayı başaramayan biridir. Deliler, eşcinseller ve suçlular sırf varlıklarıyla bile mevcut toplumsal düzeni yıkma eğilimindedir…
Foucault’a gore bütün “küresel, totaliter teoriler”e şüpheyle bakılmalıdır. Çünkü, bu tür teorilerin mücadeleler üzerinde ketleyici bir etkisi vardır. “Deliliğin Tarihi”nden itibaren yapıtlarının bütün mantığı radikal bir eylemciliği işaret eder. Foucault bütün bilgi iddialarının onmaz ve şaşmaz bir biçimde iktidarla bağlantılı olduğunu düşünür. “Nesnel” bilgi diye bir şey yoktur. Olan sadece iktidardır. Bütün bilgi iddiaları kendi içinde aslında bir iktidardır. Teori pratiği ifade etmez, tercüme etmez, ya da onu uygulamaya hizmet etmez: “Teori, pratiktir.” Marx’ta olduğu gibi önce dünyayı yorumlama ve daha sonra onu değiştirme diye bir şey yoktur. O bu aralığı reddeder ve teori pratiktir der..
Ayrıca Foucault bir ütopyacı da değildir. O bir kurtuluştan hiçbir yerde söz etmez. “İhlale Önsöz” adlı yazısında Bataille’ı anarak tek amacı mevcut düzene karşı çıkmak olan bir “olumlu olmayan olumlama felsefesi”nden bahseder: “(…) Karşı çıkmak,varlığın sınırına kavuştuğu ve sınırın varlığı tanımladığı içi boş çekirdeğe ulaşana kadar gitmektir.” Düşünce kurtarmadan ve köleleştirmeden yapamaz. Tam da bu noktada insan karşı çıkmakta yerden göğe kadar haklıdır.
1.
(H.V.)
Bana referans mektuplarıyla gelen
bir tanıdıktı o, uzaktan tanıdığım,
gemideki bir yolcu, yolcuyduk
aynı gemide, yüzlerden yorgun düşmüş.
Başımdan savmak istedim onu-olanaksızdı bu.
Böyle, karar verdim yanlışsız davranmaya:
ilgisiz görünmektense dost gibi davranabilirdim
yalnız sıcak kanlı karısı için,
uzun ve güzel, çiçek açan, ve güzel gözlü!
Şimdi, bu gezinin acıklı öyküsünde
anladım yanlış yaptığımı.
Yersizdi gösterdiğim yakınlık.
Onun sefil ruhu düzelmedi
dostça yaklaşımımla, o gemide,
daha beter oldu güvensizliği
kendine güvenmeyenlerin
kendi gölgeleriyle kavgalarında,
yaralanmamaları için
birileri inandırabilirmiş gibi.
Meğer hiç değişmezmiş onlar
2.
Güneş doğduktan sonra, neler gereklidir
günü güçlü tutmak için?
Öldürücü ışıklar, toprağı boydan boya geçen altın ışıklar,
dönen ateş böcekleri,
aydan damlalar, kabarcıklar, atasözleri,
zamanın geçidi üzerine
konmuş her şey: hüzünler, varlıklar,
haklarımız ve sorumluluklar;
eşit değildir hiçbir şey, gün
berrak ışığını yiyip bitirirken ve geçerken
yitirir gücünü.
Saat be saat
bir çay kaşığı asit düşer gökyüzünden,
bugün dün olurken,
yiterken bugünün gündüzü.
3.
Evet, arkadaşım, şimdi bahçenin saati
ve saati kavganın, her gün
akar zaman buraya, çiçeklerden ya da kandan:
çağımız zorladı bizi, bağladı
su yaseminine
ya da karanlık sokaklarda dökülen kana:
erdem ya da hüzün dağıttı kendini
soğuk düzlüklerde, yakan korlarda
ve yok başka çıkar yol:
bir zamanlar azizlerin çokça dolaştığı
gökyüzünün yollarını
şimdi fır dolanıyor holding uzmanları.
Çoktan ortadan kalktı atlar.
Kahramanlar, kurbağa gibi dolanıyor çevremizde
ve boş yaşamlara öncülük ediyor aynalar
çünkü her zaman, başka bir yerde şölen var,
çağrılmadığımız bir yerde
ve girmek de zor.
Bundan ötürü, bu nerdeyse son çağrı,
onuncu, coşkulu
çalışı çanımın:
bahçeye, arkadaşım, beyaz leylağa,
elma ağacına, boyun eğmez karanfile,
portakal ağacının çiçeklenişinin hoş kokusuna,
ve sonra kavganın gereklerine.
Kırılgandır ülkemiz
ve çıplak uçlu bıçakların üzerinde
asılıdır inceden bayrağı.
* Şairin “Deniz ve Çanlar” adlı kitabından.
Güneş denizin üzerinde alçalmaya başladı, eflatun renkli gökyüzüyle sevişerek veda ediyor güne. Yaz aylarında hep böyle çöker akşam, sıcak ve nemli. Ve hafif bir esinti olur hep bu saatlerde… İnsanın bilincine beklenmedik düşünce kırıntıları bırakıveren bir esinti… İşte tam şu anda olduğu gibi… Kimi bir martıyı gözlüyor tişörtünün kollarından giren serinlikte, kimi kumlarda yuvarlanan topu. Kimi bir anlığına çocukluğuna dönüyor, yere düşürdüğü bir dondurmayı anımsıyor… Belki ağladığını hatırlıyor… Belki… Ağlıyor… Kiminin ağzına yaşama sevinci giriyor rüzgârla. Kimi kumlara basamıyor, içi gıcıklanıyor, “Eve gitsem” diyor. Kiminin canı soğuk bir bira istiyor ansızın, kimi ölümün karanlığına batıyor, bilinmez niye. Gözleri titriyor… Uzakları düşlüyor, uzakları özlüyor kimi… Denizden gelen o tatlı rüzgârcık, neler taşımıyor ki içinde?
Havlusunu omzuna atmış, ayakları denizin ıslaklığına değerek yürüyen bir kadının salınışında kaybolmuş biri. Herkesin içinde bir pencereyi açan, bir mandalı çeviren bu rüzgârın o kadının içinde hangi teli titrettiğini kimsecikler bilmiyor. Oysa delirmişçesine bunu merak ediyor adam, herkesin şahidi olan güneşe bakıyor batmadan hemen önce, “Sen,” diyor, “sen biliyorsun muhakkak, sen herkesi tanıyorsun”… Güneş adama bakıyor… Güneş batıyor! Batışında bıraktığı binlerce anlamın içinden kendisine geleni alıyor adam gözleriyle, susuyor. Kadın usul usul serinletiyor denizi ayaklarıyla, ritmik bir sallanış var uzaklaşmasında. Odağında kadının olduğu uzun bakışında, yerdeki kumun düzensiz dağılmışlığını, sıcak bir yaz gecesinin haberini veren parlak Venüs’ü, ve sudan ıpıslak çıkarken kahkahalarıyla her yanı çınlatan küçük bir çocuğu görüyor adam. Koşarak geliyor çocuk, adamın yanından havlusunu alıyor. Kurulanırken bir ara adama bakıyor. Islak saçları başına yapışmış çocuğun. Sonra koşarak gidiyor.
***
Kumsalın hemen arkasındaki kafede bir masaya oturuyor adam. Bira içecek birazdan, sonra evine gidecek. Hava iyiden iyiye aydınlığını yitirmiş. Belli belirsiz bir esinti var yine. Adamı yiyip bitiriyor bu geceler, her seferinde bir sonraki günü daha güçlü bir sabırsızlıkla beklemeye koyuluyor. Ne zamandır böyle bilinmez, ama bir süredir o esintili akşam saatleri için yaşıyor yalnızca. Yaşamın ta kendisine ait olan bir duyguyu tam da o saatlerde çalıp göğsüne sokuyor ya nefesiyle! Ve kimse sesini yükseltmiyor ya bu masum alıkoyuşa karşılık, hayret ediyor adam, alışık olmadığı bir kabulleniş bu yaşamınki… Ama şimdi ona şaşmayı bırakmalı ve bir sonraki akşamı nasıl bekleyeceğine karar vermeli. İçi acıyor. Zamanın olmadık yavaşlamaları canını sıkıyor. Derken kendini sorgulamaya başlıyor, korkuları su yüzüne çıkıyor içtikçe. Korkuyor… Benliğini, davranışlarını, hislerini ele geçiren bu güçten korkuyor, ne olduğunu bilmediği her şeyden korktuğu gibi.
Sonra olağan olmayan bir şekilde, akşam gördüğü o sarı saçlı çocuk gelip masasına oturuyor adamın. Komik bir durum bu, çünkü kendisinden beklenmeyecek bir olgunluk sergiliyor çocuk, beklenmeyecek bir bilgelik var dirseklerini masaya dayayıp adama bakışında.
– Seni tanımıyorum, diyor çocuk, ama sende tanıdığım, hem de çok yakından bildiğim bir şey var!
Adam gülümsüyor çocuğa, şaşırıyor, çok şaşırıyor:
– Nasıl? Anlamadım…
– Ben her akşam görüyorum seni, tek başına oturuyorsun. Dört elle sarıldığın bir şey var gibi içinde, terk etmek istemediğin… Seni terk etmesinden korktuğun!
“Çocuk işte” diye düşünüyor adam ne düşüneceğini bilemez bir haldeyken:
– Nereden çıkardın bunu şimdi?
Adamın gözlerinin içini delercesine bakıyor çocuk. Sakinliğinde bir bilgelik gizlenmiş, söze acele etmeden başlaması bu yüzden:
– Aşk bu… Aşk bu öyle değil mi?
– Ne dedin?
Bu kadarı fazla. Bu kadarı oldukça fazla adama, pes ediyor, salıveriyor önyargılarını. Sonunda çocuğun oluşturduğu bu denize, bu anlamlar denizine bırakıveriyor kendini:
– Ben hiç âşık olmadım ki… Hem… Hem sen nereden biliyorsun şuncacık boyunla aşkı bakayım?
– Her akşam diyorum, her akşam orada oturuyorsun. İçinden güneşe yakardığını hissediyorum, umut arıyorsun, inatla. Oysa güneş hep oradan batar, hava hep pembeleşir, martılar hep uçar orada bunu biliyorsun. Sen onlar için değil, sen başka bir şey için orada oluyorsun! Bir gün orada olmayacağından korktuğun bir şey için!
– Sen de her akşam oradasın.
– Oradayım… Âşığım çünkü.
– Sen kime âşıksın bakalım??
– Sana! Gülme sakın, ben senin gizemine âşığım. Belki yalnızlığına… Belki…
– Belki?
– Belki senin aşkına âşığım. İnatla beslediğin aşkına! Senin o dağılmış halini bir gün olur da göremezsem diye içim içimi yiyor. Ortalıkta aşk maşk kalmıyor gün geçtikçe bak, aşkı öldüyor insanlar!
– Ola ki ben bir akşam buraya gelmezsem, başka birinin aşkını izlersin sen de olur biter.
– Seninki başka… Olmaz.
– Neden??
– Çünkü sen aşktan korkuyorsun. Yaşamın onu elinden alıvermesinden korkuyorsun! Bir gün sana “Yeter be!” demesinden…
– K o r k u y o r u m… Nerden bilebilirsin? Bundan nasıl bu kadar emin ola…
– Evet korkuyorsun! Bu yüzden doyasıya yaşıyorsun ya onu! Sana ait olmadığını biliyorsun içine giriveren bu duygunun, kaybetmek istemiyorsun, geldiği gibi gitmesi düşüncesi içini titretiyor!
– Gitmez değil mi? Öyle olmaz değil mi?
– Biliyorsun bu senin elinde… Şimdi ben gitmeliyim. Sana “âşıksın” demeye gelmiştim buraya, fazlasını söyledim.
– …
– Son olarak…
– …?
– Ne olur… Ne olur alışma aşka!
Masadan kalkıp, az önceki konuşmayı yapan kendisi değilmişçesine, atlayıp zıplayarak uzaklaşıyor çocuk. Adamın içine onlarca soru işareti mi soktu şimdi, yoksa yanıtlar mı kazıdı işaretlerin ardına? Bunu adamdan başka kimseler bilemez, tıpkı adamın kadının kafasının içindekileri bilemediği gibi. Biz öykünün burasında terk ediyoruz adamı, çocuğu ve kadını.
Güneş batıyor işte burada da, işte o tanıdık esinti tam da boynumuzda! Birer aşk sarkıyor bizim için de yaşamın cebinden ve birer çocuk var hepimizin içinde bize yol gösteren! Kumsalda insanlar var, biri annesini özlüyor, biri derin bir nefes çekiyor, biri kitap okuyor, sigarayı bırakmak istiyor, düşünde Müslüm Baba oluyor biri, Aragon’un bir dizesini anımsıyor bir diğeri, martılara bakıp gülüyor, uzakları düşünüyor biri…
Alışacak mısınız aşka?
Baran’a
1
Ey hayat,
ey hayat
seni seviyorum
ağlat beni.
Annem yoktu
babam ağlamadı
sevgilim yitik
ben ağladım.
Ayrıldım
ağlamaklı oldum
ağlayamadım,
oturup şiir yazdım
gözyaşlarıma bulayarak.
Ey hayat, ey hayat
alacağın olsun!
Dağıttın yine beni
yine yalnız kaldım.
Bir kız nasıl öyle bakabilir
anlamlı, derin
sessiz suskun
ama ölesiye bakarak?
Şaşıp kalıyor insan…
Ayaklarım geri geri gidiyor
gözlerim arkada
ben buyum işte
hep yenilmiş, boynu bükük
hasretlerin babası.
Eski sözcükleri kullanıyorum artık
hayat ve hasret gibi
yaşlanmak gibi bir duygu bu
belki de ölüm…
Görmek bir umuttur artık
birlikte yaşamak zor!
Bunun gibi bir şey mi
yılların ardında tükettiğim:
Hayat ve hasret…
2
Ey hayat, ey hayat
beni hiç sevmedin mi?
Kaç ayrılık yaşadım bilmiyorum
ayrılık hep zordu zaten
ölüm de…
öldürümlerde yitikler de.
Su ile gözyaşı arasında ne var
tuz ve gözyaşı arasında
gözyaşı ve deniz
deniz ve tuz
tuz ve gözyaşı
tuz kalır…
Şarkılar, gazete haberleri
hani “az önce” sözleri
ve yokluk ve yalnızlık.
Ey hayat, ey hayat
yalnız koydun beni
hasret koydun,
terminal masalarında
çaylara mahkûm ettin beni
sigaraya
baş ağrısına.
Ey hayat, ey hayat
sevince hasret koydun beni.
Haydi kalk
yolcu yolunda gerek
ver elini Ankara
kent ve yabancılaşma
ve dönüş
nereye ey hayat?
Yinelenmiş sözdür:
ölüm beni çağırıyor!
Söyle usta
duble çay şöyle
kalkıp gitmenin vaktidir’i
söyle
gidemiyorum işte’yi söyle…
3
Ey hayat, ey hayat
gözün kör olsun
çok güzelsin ama
ben yokum seninle birlikte.
Hasretlere kaldım yine
belki de ölüme.
Ey hayat, ey hayat
seni seviyorum
ağlat beni
alacağın olsun.
Eskişehir, 15 Ekim 1998
İnsanlar boş hayaller peşinde “Zaman makinesiymiş!”
Zaman içimizde bizim, sonsuza uzayıp gidiyor işte…
Teknoloji bir ütopya şimdilik, zamanda yolculuk için
Ben sadece şunu söylüyorum:
Teknoloji insanın ruhudur ve ruh her yerde;
Geçmişte ve gelecekte
Utandırır bir gün bizi bu gözler gördükleri için
Canavarlaşır “Teknoloji”
Yer, bitirir, kemirir insanlaşmaya çalışan bir yapıyı
Oysa biz zaten insanız, değil mi?
Zamanı düşünüyorum şimdi Beyoğlu’nda
Yaşıyorum geçmişi doyasıya
Bir handa, bir duvarda, bir insanda
Düşünüyorum o an teknoloji bunları yok edecek mi diye?
Öyleyse, ama niye?
Unutmalı mı geleceği yaratan geçmişi
İşte bütün bir tarih duruyor önümüzde zamanda yolculuk için
Yürüyorum zamanın içinden Beyoğlu’na
Elimde tutuyorum geçmişi; yürüyoruz birlikte
Yaşıyoruz her an geçmişte ve gelecekte
Ruh yaratsın diye “Teknoloji” düşüncede.
İki kişi arasındaki, ister özel ister kişisel deyin, en mahrem iletişimdir mektup. Öyle ki, taraflardan biri kabul etmezse anlatmanız bile mümkün değildir.
Bu denli kişiselliğinin arasında -özellikle edebiyatçıların kaleme aldığı mektuplar- buram buram edebiyat kokan, alabildiğine keyifli, coşkulu betiklerdir.
Buna bir de aşk mektuplarını ekleyin; bakın görün tadından yeniyor mu? Bir edebiyatçının gündelik yaşamını aktarışı, hayata bakışı, gelecek kaygıları ya da öngörüleri -önyargısız, sansürsüz, sakıncasız- sunuluyor bu mektuplarda.
Kuşkusuz, onların da ‘günün birinde basılabilir bu mektuplar’ düşüncesi dönenip duruyordur kafalarının bir köşesinde. Kuşkusuz, onlar da ‘ya ele geçerse, yanarım’ kaygısıyla gem vurmaya çalışıyordur ellerine kalemi aldıklarında. Kuşkusuz, aşklarıyla cinselliklerini gizliyorlardır yaşamın ‘ayrı’ noktalarında. Tüm bunlara karşın, mektuplar -hele bunlar ‘aşk mektupları’ ise- inanılmaz duygu yüklü, inanılmaz coşkulu, inanılmaz heyecanlı edebiyattır. Bir başka alanında da edebiyatın, yakalanması güçtür bu coşkunun, duygu yükünün ve heyecanın.
Simone de Beauvoir’ın “Aşk Mektupları” Gendaş’tan çıktı tam bir yıl önce. Bu arada, belirtmeden geçilmemesi gereken bir nokta var, sırası gelmişken aktaralım; benzer kitapların çok satmasını beklemez yayınevi. Bir coşkudur o da aynı, mektuptaki gibi… Yani, kitapçılarda bulabilirsiniz. Adı Jean Paul Sartre ile anılan (birbirlerinin “teyemmüm cüz”ü sayılırlar) Simone de Beauvoir, Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığı bir seyahatte tanıdığı yazar Nelson Algren’le –biri Fransa’da, diğeri o zamana göre çok daha uzakta, ABD’de olduğu halde- inanılmaz büyük bir aşk yaşar. Arada, Algren’in evlenmesi bile bu aşkı külleyemez.
1947’de başlayıp 1964’te sona eren Beauvoir-Algren mektuplaşmasının -ki Beauvoir’ın yazdıkları üç yüz dört adet- sadece bir tarafını okuyabiliyoruz. Her iki tarafın da ileride yayımlanabilir düşüncesiyle birbirlerinin mektuplarını sakladıklarını, Beauvoir ölümünden önce öğreniyor. Kendisinin denetiminden geçmesi koşuluyla izin verebileceğini de belirtmesine karşın biyograflar, gazeteciler, araştırmacılar, yayımlanmamış yapıt avcıları izinsiz ve korsan bir şekilde -ellerine geçenleri- yayımlıyorlar. Ancak, umut o ki, Nelson Algren’in mektupları da Beauvoir’ınkiler gibi özenli, düzenli yayımlanacak… Ama ne kadar bekleriz, orası belli değil.
Simone de Beauvoir, ilk görüşte etkilendiği Algren’e 1947’de kısa bir birlikteliğin ardından yazdığı ilk mektuplarından birinde “ilk gördüğünde âşık olduğunu” yazıyor. “Sadece emin olmak istiyordum; bildik, boş kelimeler kullanmak istemiyorum. Oysa şimdi anlıyorum, ta başından beri sana âşıktım. (…) Seninle birlikteyken zevk aşk demekti, şimdi de acı aşk demek. Aşkın her çeşidini tatmalıyız. (…) Seni söylediğimden, tahmininden çok seviyorum. Sana daha sık mektup yazacağım, sen de bana daha sık yaz. Sonsuza dek hep senin karın olarak kalacağım.” Sonraki mektubun seslenişi: “Sevgili kocacığım”dır.
Jean Paul Sartre ile birlikte çalışması, birlikte üretmesi nedeniyle hemen herkesin onunla karı-koca, sevgili olduğunu düşündüğü Beauvoir, Nelson Algren’e olan aşkına sonuna dek sadık kalacaktır. Sartre ile aralarında aşk ilişkisinin olduğuna dair tek bir sözcük bile geçmiyor ama, 1952’de genç bir hayranının kendisine kur yapmasından duyduğu mutluluğu paylaşıyor mektuplarında.
Kimi zaman iğnelemek için, kimi zaman da kızdığı için “Tatlı canavarım benim”, “Nelson, tehlikeli sevgilim”, “Sevgilim, iğrenç, açgözlü şey seni”, “Zavallı yaşlı çirkin reddedilmiş sevgilim”, “Gelecek ayki canım kocacığım” gibi çeşitli tanımlarla mektuba giren Beauvoir, edebi, hoş betimlerle de mektubu bitiriyor.
Mektuplar böyle, sevgiyle, aşkla başlamasına karşın gündelik yaşamdan, yazmaktan, çalışmaktan, direnmekten, direnişi örgütlemekten geri kalmıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya tahlillerini, entelektüellerin yaşamlarını, yazar-ressam-gazeteci ünlülerin tavırlarını da aktarıyor. Alabildiğine içten, alabildiğine sıcak…
Simone de Beauvoir’ın üç yüz dört mektubunun arasında o kadar çok şey var ki “aslında keşke ben de söyleyebilsem” dediğimiz… Ancak, tam da bu noktada, belirleyici olan: açık sözlü ve kararlı olmak. Parmağında Algren’in armağan ettiği yüzüğüyle doğanın kucağına yatıya gider Beauvoir. Ki mektubunda söz etmiştir bir keresinde… Andrey Voznesenski, Oza’da; “Kilometreler ayıramaz insanı, inan,/ Birleştirir telefon telleri gibi;/ Ama milimetrelerse ayıran,/ Bağışlanmaz bir yazgıdır bu, beterin beteri” diyor. Kıtalar, okyanuslar, yıllar, hatta eşler ayıramaz eğer istenirse; kaldı ki doğa…
Telefon trafiğine yenilen mektuplaşma, şimdi de elektronik postanın pençesi altında. Mektup aşkları, internet aşklarına dönüşünce ak kâğıdın üzerinde dans eden el yazısının coşkusu ve heyecanı kalmadı sanki. Ya da çağın akışına ayak uydurup güzelim kalem kâğıdı unutarak bilgisayar ekranındaki duygusuz sertliği yumuşatmaya çalışacağız.
I
Uçtum sesinde
Yoruldukça kanatlarım
Kondum yüreğine
II
Karanlık öptüm,
Ufuksuz gözlerinden;
Ay tutulması.
III
Uzansam yüreğimden,
Bir yıldıza tutunsak,
Gök bize tutunsa,
Bulutlar bana…
IV
Yalnız tek bir kez
En dibinden gözlerinin
Bir soluk alsam…
V
Güz cıvıltısı
Bülbül dudaklarımda
Adının türküsü
VI
Eylül ezgisi
Yağmur kalabalığı
Issız gönlümde
VII
Deniz kanıyor
Bir yaprak kırılıyor
Avucuma düşüyor
Hep susuyoruz…
Gözlerin kuğuların yüzmesi
Sesin bir köy evinde uyumak
Ellerin ürkekliğin simgesi
Saçların bir rüyaya uyanmak
Ihlamur görür, gül duyar
Onları koklamak; seni koklamak.
Sabah deniziniz güzel koksun diye
Gece
Ölen bir aşkın çiçeklerini attım.
Mavinize
bu yazıyı yazmak çok zor olacak biliyorsun. bütün kitaplarını yüzüncü kez okumam, gökyüzüne ve o kelebeğe bakarak mutlu gezintiler yapmam gerekecek. harfler bile değişiyor. araya senden cümleler serpiştirmem gerekecek. ama bütün bunlar için yeterince vaktim yok artık. artık defterimin kapağını bile açamıyorum. senin onca şeyi bir arada nasıl yaptığına şaşırıyorum.
oysa aynı yerlere gidecektik. belki aynı fincandan kahve içip, aynı şeyleri düşünecektik insanlara bakarken. cafe piatti! tepeler vardı. her şey hazırdı. yalnız başıma. her zaman yalnız. gidecektim. zaman hepimizi yiyor.
seni tanımak… tezer özlü’yü tanımak… ölüme daha yakın bir kıyıda oturup gelen geçene gülümseyerek bakmak.
“Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı.”
“Bu sevgiyi nasıl rahatlıkla uğurluyorsam, yaşamı da o denli rahat, o denli güzel uğurlamalı. Sevgilerimi doyumla devretmeliyim.”
18 şubat 1986, tezer özlü zürih’te meme kanserinden öldü. 10 eylül 1942’de simav’da doğmuştu. 18 şubat, 1986 senesinde salı gününe denk geliyordu. sarı salı. hastanede hans peter marti’ye “gitme, yalnız bırakma beni” demiş. yalnız ölmüş o hastanede. hep yalnız. avusturya liseliler ilan vermiş gazeteye. sürekli küfrettiği okul sahip çıkmış ölüsüne, ne komik! bebek camisinde namazı kılınmış. hâlâ bir cenaze namazı görmedim en azından. gördüğüm ilk mezar onun mezarı. her zaman gittiğim mezar. gidip de şaşırdığım. kim bıraktı o çiçeği?
“Ailemizde bir gelenek var. Ölülerimizi gömdükten sonra, mezarlarını yaptırmıyoruz. Hiçbirimiz de mezarlığa uğramıyoruz. Ölüm kesin bir sınır olmadığı için mi?”
bir kafede oturuyorum. öyle garip bir duygu ki. mezarlığın duvarından ayrılamıyorum. ölüler duyar mı söylediklerimi? ben konuşamam ki! ölüler okur mu yazdıklarımı? senin için yazıyorum. sen benim hayatımsın. yavaş yavaş olgunlaşan ama hep çocuk kalan bir genç kızın hayatı.
“Çoğu kez insan yaşamı, yaşanmış coşkuların anısı ile de geçer. Ama yaşamın bazı kesitlerinde bu coşku gece ve gündüz somut olarak kavrar benliğimizi. Bir şarkıyla. Bir resimle. Uzayan bir bulvarla. Sevilen, teni okşanan bir insanla. Yaprakları hışırdayan bir ağaçla.”
avusturya lisesi, ardından liseyi bırakış, sonra istanbul erkek lisesi, dışarıdan bitirme sınavları… bu bilgiler önemli mi? bilmiyorum. hayatını bilebilmek için gerekli-gereksiz bütün kaynakları zorladım bir zaman. mezarının paftasını bile yazabilirim buraya.
artık buralarda yaşayamam. dünya kupası. tam yirmi sene sonra aynı gürültüyü yaşamak. seni yazmak. ne kadar zor. duvarlara bakarken. dostlar arasında. bazen içimde iki kişinin yaşadığını fark ediyorum. yazarken bambaşka oluveren ve aslında çok acı çeken bir yanımla, her şeye kahkahalarla gülen diğer yarım. kâğıtlar ortaya çıkıveriyor. defterler. romantik amerikan filmleri.
aşk vardı bir zamanlar. senin için de, benim için de. masmavi gökyüzü ve o göğe doğru büyüyen ağaçlar vardı. aşk yine var. belki ağaçlar da var ama ben göremiyorum. çok büyümüş olabilirler. korkuyorum. dışarı adımımı atamıyorum.
“Doyum içinde ayrılacağını sandığım bu yaşamdan, zaman zaman algılıyorsun ki, hiç de doyumla ayrılamayacaksın. Hiç yaşanmamış gibi. Doymak mümkün mü.”
tezer özlü: olmak istediğim veya belki de olurken karşılaştığım kadın. bana hiçbir şey için geç kalmadığımı gösteren kadın. üzerine beş yüz kez yazıp da bir kez bile anlatmayı beceremediğim kadın.
“Çünkü sinir hastalığı da bulaşıcı bir şey. Hem öyle mikrop almakla değil, bir insanın umutsuzluğunu derinden algılamakla bile geçebilir.”
olmadığını biliyorum. hiçbir şeyi istediğim gibi anlatamadığımı, kâğıttaki sözcüklerin kafamda olduğu gibi olmadığını. ama deniyorum. senin gibi. sırf insanlar şahit olsun diye yazıyorum. benim şahit olduğum gibi sana. ve bana rağmen, utanmadan “çok saçma” diyenlere, senin gibi haykırıyorum: karışmayın işime!
“Yazarken, öykü anlatacak değilsin. Çevre öykü dolu. Her insanın her günü öykülerle dolu. Çevreyi tanımlamak da istemiyorum. Boş, taş örgüsü, gri beton bir duvar bile tanımlamalarla dolu. İnsan beyninin küçük bir kıpırdanışı yeter.”
seni seviyorum.
her martı bir uçuştur katlanmış denizi göğe asmaya
yorulmuş ömür kanatlarının nakışıdır yolculuk
engin mavinin dingin konukluğunda
taşımasından mı dilimizdeki yara
geçmişten sözcükleri gelecek kuyusuna
nergisleri köksüz öksüz ağıttan dileğe sığınmak
bilmem şiiri böyle mi tanımlasak
nokta kadarız sonsuz evrende küçük
ikimizi toplasak iki noktanın devamı
belleğimden süzdüğüm her sözcük
her martı bir uçuştur yine de
beş beden büyük kanatlarla
katlanmış denizi göğe asmaya
bu otların
bu ağaçların
bu yaprahların
nefes aldığını düşhünmeyin
vehimelenir adam
indi gel inandır meni
nefes alanın yaşhamadığına
yaşhayanın duymadığına
duyanın sevmediğine
…güneşhin aleyhine düşhünmeyin
qaranlıq gecelerde
ulduzlar habercidir
En büyük hatam fenersiz esen fırtınanın ağzıma soktuğu kum taneciklerini yutmamak oldu. Oysa nefretim gibi boğazımda biriken balgamı da insanların suratına tükürebilirdim.
En büyük aşkım dört duvar arasında kaldığım zamanlardan armağan tükenmez kalemimdi. Bir de odamın dört bir yanındaki eskilerden kalma bir yığın mektup — sana yazdığım ama gönderemediğim.
En büyük umudum kalemimi kâğıda dokundurup öylece mürekkebin bitmesini beklemekti. Bu sayede kâğıdın aşka geçirgenliğini kanıtlayacaktım. Çünkü kalem şairin hayallerinden gerçeğe yolculuğunda destek aldığı bastonudur.
En büyük özelliğim olabildiğince saf hayallerimde —herkese rağmen— kendimi yazmaktı. Umutlarıma inadımı, kayaları delen bir incir ağacının köklerinde saklamıştım. Böylece her umudumu hayallerimden saymayacaktım.
En büyük sırrım —saklayamadığım— seni sevdiğimi düşündüğümden emin olup olmadığımdı. Ne var ki toprağın kokusu ve demirin tadı beni şüphelerimden arındırdı.
En büyük korkum sana yeniden âşık olmaktı. Ama geç fark ettim yalnız kendimi sevdiğimi.
Ve şimdi İsa’nın olmadığı bir çarmıh bulmak için yola koyuluyorum…
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: zafer yalçınpınar
yayıma hazırlayan: vedat kamer
seçki: ulaş nikbay – zafer yalçınpınar
düzelti: akın demirci
“Şiirin ilkesi, insanın üstün bir güzelliği özlemesidir. Bu ilke bir coşkunlukla, bir ruh taşkınlığında kendini gösterir. Bu coşkunluk, aklın yoğurduğu gerçeğin dışındadır.” - Baudelaire
I
Ben yağmurlara uyandım, yaz kızgın yapraklarını bırakıp gitmişti. Sonra Öykü’nün yanına gittim. Bana defterimi geri verdi. Eskimiş sayfaları çevirip son günceyi buldum, yazının üstüne o kırmızı, ölü yaprağı koydum ve defteri kapadım. Sonra, Öykü’ye susuz gecelerimden bahsettim, susuzluğumdan, acımdan kıvrandığım gecelerden. Ethemefendi Caddesi’nde yürüdük. Aklımdan çıkmıyordun. Duman oluyordu gözlerim her seni soluduğumda. Sen baharın neresine saklanmıştın? Dün gece neden benimle konuşmadın? Neden konuşmadın? Yazdıklarım -yine- gerçekliğin yerini alıyordu. Gözlerimi kaçırdım.
Üçüncü kişilerle oynadığımız oyunlarda şairliğimi kaybettim. İyi ki kaybetmişim; yoksa seni/beni, imgelerimi böylesine kolayca bir kenara bırakamazdım. Sonbaharın en acılı gününde odamın ışığını kapattım. Gittin, hâlâ yazıyorum: “Keşke burada olsaydın.”
II
Ben’i bir kenara attım. Kuyubaşı’ndaki bahçeme gittim. Şair de oradaydı. Naçarlığından eser kalmamıştı şairin, nasıl sevildiğini anlatıyordu. Keskin mısralarını saklamıştı. Kendisine acı vermek istemiyordu belki de. Şiirini okudu, baktım gözlerine, kendisi de anlamamıştı. Ama ne önemi vardı ki, -sarhoş- şiir tanrısı da anlayamıyordu şiirlerimizi. Şiir tanrıyı da şairi de aciz bırakıyordu.
Şehrin günahkârı şair, mandalina kokan elleriyle, çocukluğunu mısralarla örtüyordu. Şiir gelecekti “ben” öldüğünde.
III
“Şair dostumuzun intiharıyla ilgili mektubunu okuduğumda bir şairin, bir adaşın, bir insanın onurlu ölümüne delirdim. “Üzüntüm” sonunda delirdi, ne yapacağımı bilemedim. Neşterlenmiş acılara sahip çıkanlara, açık yaraya benzeyen ruhumuza, ruhunuza, O’nun ruhuna… saygı duyuyorum. Siz de ses çıkarın… Bir ürperti bile olsa, siz de ses çıkarın.” – ZY
Uykusuz gecelerinde belki karanlık ile saklambaç oynardı. Ya da ne bileyim işte, ben bunları size söylemiştim, “beni neden anlamadınız” diye de sorabilirdi. En fazla soru sorma hakkı filozoflara verilmişti de, şairin hakkı neydi? Susmak mı? Güneşin yüzümüze doğdu her gün bu sessizlik daha da büyüyor.
söylesene Mirva
bu benim göğsümü çiğ yumurta renginde
boyayan nedir
göğsümde ura benzeyen şey
göğsün değil asıl gözlerindeki
dediğin de nedir
söylesene Mirva
senin sesinin sarısında saklamayı becerebilmiş
taze gelin utangaçlığı da
söylesene kuzum nedir
minarelerle dolu bu kente
balık ekmek teknelerine
boyacı çocukların ellerindeki kara lekelere
işsizler kahvesindeki umutsuzluğa
bunca karışmamızın nedeni nedir
yağmur sonrası kuytuda kalan ot
lodosta hüzün
her aşkta yalnızlık varsa
sus Mirva sus
sessizliğimizi dinleyelim
gidilecek kaç yolumuz kaldıysa
bugün de erteleyelim
istasyona gelecek trenleri bekleriz
sabahçı kahvelerinde tezgâh arkası
yine çay demleriz
sabahı ederiz
yüzün biraz daha orman kaçkını olur o saat
saçın sakalına karışır iki tren arası
ben o zaman da severim seni
Mirva benimle kal
ne zordur sabahı yalnız beklemek
ay ışığına seviler katanım
bedenime ter, ellerime dem katanım
a benim yüreğime dert katanım
Mirva
ölürüm de bunları diyemem sana
göğsümdeki değil gözlerimdeki
sevdadır
Erken ölmeliydim ben
Üç şiir yazsam yeterdi
Cenazem rüzgârlı bir günde kalkmalı
Mezarım çıplak bir tepede olmalıydı
Erken ölmeliydim ben
Bir korsanın ömrü kadar
Fırtınalı gecede hayalet şatosunda
Korkunç bir çığlığın yankısı kadar
Erken ölmeliydim ben
Bu yüzden kıskanırdım işte
Gece kelebeklerini ateşböceklerini
Onlar gibi yansaydım ateşler içinde
Çok erken öldüm ben
Çocuktum ilk kez sinemaya gitmiştim
James Dean Yılmaz Güney genç askerler
Film bitmiş herkes çıkmış ölmüşüm ben
Kadıköy - 2000
Yeraltından fışkırıp da insanoğlunun bilinç kabarcıklarını patlatmayı görev edinmiş kibirli bir akıntıydın. Saçlarının omuzlarında oluşturduğu antik kent duvarları, ancak benim yardımımla düşmana karşı olan görevlerini tamamlıyordu.
*
Gözlerin, eski bir şehrin güney girişinde var olan tarihi bahçe kapılarına açılıyor. Belki de gözlerin, hiçbir zaman, hiçbir bilinç erkinin açmaya cesaret edemediği ve ancak ikinci bir dikkatle maviliği ortaya çıkmış olan dev bir prensesin gözleri…
*
Sıcak bir güneş ışığının avuç çizgilerini daha da belirginleştirdiği o yaz akşamı, bir daha böyle bir gülümseme göremeyecek. Dudaklarından atmosfere dağılan yeni moleküler düzen, burnumuzdan yeryüzüne düşen gözyaşlarımızın ölümsüz nedenidir.
*
Çıplak bir omza dokunmak ve yeni bir melodinin alın çizgilerine yansıdığı noktadan, bitmemiş bir tümceyi noktalamak… Ya da belki de şöyle söylemeliyim: Birazdan uzun bir kır yolunda, terle karışmış şarap kokuları yükselecek göğüslerinin arasından omuz başlarına. Biliyor musun, bana hep tatil günlerini hatırlatıyorsun…
*
Şimdi yeni bir nefes darlığına hazırlanırken, gülümseyişin için gereken heyecan miktarını ayarlıyorum damarlarımda. Bugün okulların hepsi kapalı. Bugün gözlerinin arasından bir nefes doğdu ve ancak çok sonraları, bu nefesin, açık kahverengi düşleri olan bir kadının gülümsemesine ait olduğu anlaşılacak.
*
Beyaz ayakkabılar giyer ve ancak at arabalarının girebildiği yollarda sıçrayarak yürürdün. Bense tam yaldızlı eteğinin şeffaflığına yetişecekken, sen, yeni bir adım daha atar ve ayakkabılarının burnunu hızla benden yana çevirirdin. Ne geri gitmek senin için bu kadar eğlence dolu olmuştu ne de bir kadının ayak izlerinden yola çıkarak uzak bir tedirginliğe ışınlanmak benim için bu kadar kutsal…
*
Beni anlaman için yeni sözcükler yazıyorum ve sen bu sözcüklerden biri olduğunda, artık ortada anlaşılmayan hiçbir şey kalmayacak. Şimdi bana bakmanı istiyorum; biliyorsun ya, maviyle beyazı karıştırdığında açık maviyi görürsün…
bir gün / Sedat Demirkaya
gün batmadan atlar baharı sırtlar
üç günlük ömrünün uykularını taşır eylüle
ne yağmurlar ıslatır beni ne rüzgâr savurur
istemem sarı yaprakların geniz yakan hüznünü
zaman akar avuçlarımdan
tüketir ayrılıkların ömrünü
Korkak Düşler / Zafer Yalçınpınar
Sessizlik… Seyirciler yok. Kaybolmuşlar. Nereye gittiler? Kaçmış olmalılar. Arkamda ufak tıkırtılar duyuyorum. Işık! Bir ışık görüyorum. Yavaş yavaş bana doğru yaklaşan güçsüz bir ışık… Bir mum ışığı… Yaşlı bir adam. Cüppeli. Korkuyorum… Kaçmak istiyorum. Her yerde görünmez engeller var. Kaçamıyorum. Yaşlı adam iyice yaklaştı. Kalbim daha hızlı çarpmaya başlıyor. Artık yaşlı adamla aramızda bir metre kaldı. Gözlerine bakıyorum. Korkutucu değiller. Rahatlıyorum. Birden kendimi güvende hissediyorum. Yaşlı olmasına rağmen gür bir sesle konuşuyor:
- Oyun bitti. Seni almaya geldim.
- Sen kimsin?
- Ölüm…
- Ölüm mü? Olamaz!
- Niye?
- Daha zamanım var sanıyordum…
- Zamanın geldi… Yanlış hesaplamışsın.
- Nasıl olur? Yaşamı anlayamadan, yaşlanamadan…
- Yaşam dediğin beni beklerken harcadığın zamandır.
- Fakat… Sanatım… Yazılarım… Daha yapmam gereken birçok şey var.
- Her şey zaman geçirmek içindir. Evrendeki her şey ve tüm uğraşılar benim varlığımı unutturmak içindir.
- Peki şimdi ne olacak?
- Gerçek ve kalıcı bir şey olacak…
- Nedir o?
- Sonrasızlık…
- Sonrasızlık mı?
Zamana Emanet / Mehmet Koz
Henüz kış bitmemişti ve dışarıda yağmur yağıyordu. Dışarıda… Biz içeride miydik ki? Bir evde değildik… Sahi, arabadaydık. Bu senin araban, beyaz renk, değiştirmişsin. Arabanın park halinde olması da seyir halinde olması da zamanın geçmesini engelleyemiyordu. Mesela bir ara seyir halindeydik ve evet, zaman arabadan da hızlı gidiyordu.
Ellerin bende değil direksiyonda, gözlerin o an bana değil yola bakıyordu. Tabii, araba sürüyorsun, benimle konuşurken böyle olman gerekir; ilgini bana vermeden, bana bakmadan konuşarak. Fakat ilginçtir, sanki her buluşmamızda, konuşmamızda sen sanki araba sürüyorsun gibi kalmış aklımda. Nitekim o gece de öyleydi; (araba) sürüyordun.
Neyse…
Araba durdu. (Zaman aynı, gidiyordu.) Benim inme vaktim, ayrılma vaktim gelmişti. Pardon, ayrılma vaktin. Her zaman ayrılan sendin, unutmuşum bu göğsünü kabartan küçük ve ağır meseleyi. Veda öpücüğünü yanaklarımıza kondururken, kokunu daha iyi hissedebilmek ve aklında bana dair bir koku kalabilmesi için, sana, olması gerektiğinden daha çok yaklaştığım esnada “Öpmenin Aracılığı” isimli bir şiir yazmaya karar vermiştim bile ve ilk sözleri oluşuverdi birinci ve ikinci öpücükler esnasında.
- Gene görüşürüz.
- Tabii.
Henüz kış bitmemişti ve dışarıda yağmur yağıyordu. Dışarıdaydım. Araba hız kazandı ve gitti. Ardından bakınca daha belirgindi; zamanı sürüyorsun sen. Bir aralar ne sık tekrarlardın “Zamana bırakalım her şeyi” diye… Zaman senin elinde ve sürüyorsun onu. (Yani geçmiyor mu?)
Sürmek, tarladan ekin almaktır öbür mevsime. Bu böyle mi “bizim zamanımızda” da acaba?
Bu Zaman Karşı / Kadir Sönmez
“Olmasa da olur binalar”dan her akşam aynı anda çıkar insanlar. Bunun bir “zaman”ı vardır — her şeyin bir zamanı olduğu gibi. Sevmenin, gülmenin, uyumanın, ölmenin… Zamanı dışında yapılan her şey “yanlış”tır bu şehirde. Oysaki özgürlük, “zamansız olmak”tır. Kimse bilmez, bilmek istemez. Ve hiç kimse ayıramaz insanları, “kasap çengellerine asılı etler”den… İşte bu(!) zaman… /Yani özgürlük olmadığında./
“Kasap çengellerine asılı etler.” Yusuf Atılgan (Aylak Adam)
Kırmızı Pazartesi / Turgut Çetin
Zaman ortalıkta dolaşan söylentileri süpürmüyordu
Cinayet halkın dilinde bir intihar edasıyla dolaşıyor
Adam kendini vurmuş, suçu katile atıyordu.
Zaman / Arzu Çur
……………………………………………………..kaydırak. merdiven. uçurtma. saat. maarif. kalem. klavye. kitap. lokma. su. akmayan. akan. duran. harcanan. biriktirilemeyen. uçan. kaçan. kovalanamayan. kayan yıldız. dökülen su. sallanan mendil. gelmeyen telefon. yazının icadı. yazmama kararı. yazsan ne olacak boş vermişliği. bu da benden kalsın gayretkeşliği. mısır. babil. tuş. şammat. keman kaşlar. ahu gözler. buruşuk eller. bir eski plak. cevizli çörek. tahinli pide. karıncalanmış ayaklar. kesik baş. kanlı kavak. çınar. eskişehir. sakanın atı. kalabak suyu. terkos gölü. içmeler. roma. abd. homeros. şiir. eylül. ocak. vesta. tarih. ısırılmış elma. cennet. kaçış. çözülüş. adem. önce. havva:
- Ölüm merak ederim hep
Ölüm bi’ kere ölsene bana
zaman-e / Özge Dirik
bak baba, saklamadığın psikoloji kitapların, nasıl da besledi deliliğimin gizini. yok ettim şizofrenimin işaretlerini; teşhisten terfi. tırnaklarımı yedikçe güvendim kendime. arkadaşlarının yanında avcuma gömdüğüm sekiz tırnak ve saklayamayacağımdan dolayı kemirmediğim ama arzuladığım baş tırnaklarım, hep büyümesi içindi senin özbenliğinin.
bak baba, okula iki yıl erken başlatılmış her çocuk, işsizlikle iki yıl erken tanışır. geceyarısı tartışmalarından peydahladığınız ve bordro kuyruklarında bırakıp kaçtığınız o yarım yamalak devrim, bir başka ifadesidir şimdi, alnımdaki dört çeker çizgilerin.
bak baba, bir anne çocuğunu pembe masallarla uyutuyorsa, çocuğunu uyandırırken her baba, acısı baki hikâyeler bulmak zorundadır. senin bahçende istenmeyen ama biten serseri yeşil, kör bir güzelin avcunda kendini çiçek sanır.
bak baba, o huzurhanede zaman denilen illetten saklansan da, bir saat yakalar mutlaka; tik-tak oyar, çalar, yoğurur içini. Bana armağan ettiğin tek şey, kafatasımın içinde intihar adlı obur müşteriye sunulur, nasıl olsa aşısı bulunmayan, mertliği bozulmayan beyin timurlarım çoktan fethe çıkmışlardır.
Zamansal Cebir / Vedat Kamer
Hani senin inkâr ettiğin bugün ve yarının geçmişle toplamı, ya da tanrının eksiği.
Serüven / Gökçen Göksal
Zaman zaman içinde
Zaman mekân içinde
Zaman dört bir başı mağrur bir hareket içinde
zamanın yandaşıdır fotoğraflar / Özgün Ulusoy
Büyümekten korkup ilkokul sırasında gözyaşlarını bırakan çocuk, şimdi bu dev şehrin karanlık kaldırımlarında yürüyor bir başına: Zamanın varlığı kabul edilebilir…
Yıllar sonra hâlâ ağlaması, çocukluğunda zamana bıraktığı kimi düğümlerin o süregelen inatçı çözülmezliğinden: Zaman koca bir yanılgı olmalıdır…
Sokakta eski bir kadın ve yeni bir baston görüyor. Kadın defalarca sevişmiş gençliğinde, tam da bastonun kesilip çıkarıldığı ağacın gölgesinde: Zaman trajik, zaman komik, zaman anlaşılmazdır…
Koşuyor. Kaçmak istiyor her yanını kuşatmış, kaçınılmaz devinimden. Binlerce fotoğraf çekiyor, binlerce ağlıyor. Çok sonra kenarları sararmış yırtık fotoğraflar, o büyümek istemeyen çocuğun eskimiş ellerinden titriyor: Zaman yandaşıdır tüm fotoğrafların…
Zamana Ağıt / Fatih Özcan
Üşüyorum
Tipitip sakızı kokulu oyunlarım
Leblebi tozlu öksürüğüm
Geldikçe aklıma
İki teli kırık sesim
Kalın cam çerçeve
Muşabakları arsızca sallanan ahşap ev
Yetmiyor uçurtmamı uçurtmaya
Toprak sokaklar
Siyah, çamurlu çarıklarım
Uyurken uzak uçurumlarda
Uykularım kaçıyor
tutunduğum soluk benizli çocukluk ellerim
girdikçe rüyalarıma
Siyahtan beyaza çalan saçları rüzgârın
Kurak coğrafyalarda kaybolan mektupların
Ağır kokusu sindikçe konuşmalara
Kan revan akıyor tiktaklar saatten zamana
Annem’e
Kış geliyor…
Kuş gövdelerinden titreyen tüy kıpırtılarıyla…
Çocuklarda öksürüğe karışmış ince, ıslak gülücükler
Terli çıkılmaz…
Sokak arasına sığınmış serçelerden biliyorum
Kurumuş dallardan biliyorum, çıplak yollardan
Yürünmez artık akşamın sultasında rüzgâra karşı
Kış geliyor…
Narların renginden anlıyorum kırmızının solduğunu
Mandalinanın mavisinden…
Martılar gövdeleriyle çiziyor adlarını
Süzülüp çoğalmalarından (anlıyorum) seziyorum dalganın büyüdüğünü
Ne çok “M” gök, mavisine karışmış leke sızıntıları gibi
Sessizliğin filizlendiği deniz yeşilinden
Gülün üşüdüğü aşkın elinden belli…
Üşüyor avuçlarımdaki çocuk yüreği
Tenin kavuran ısısından anlıyorum
Kış geliyor…
Hışmından suların donduğu kasabamdayım
Uzadıkça uzuyor şiirim
Çünkü anneme yolculuk ediyorum
Toz bulutu gibi çökmüş sis
Dağlar siper olmuş kırlangıçlara
Pek mevsimi değil biliyorum
Bir kuğu var ekin tarlalarında
Anlayamıyorum…
Görüyorum
Üşümek için yola çıkıldığını
Acının olduğu yerde erdemin büyüdüğünü
Kuğuyu tanıyorum…
Damal’ın bebek yüzlü bebekleri bebek yapıyor
Mevsiminde olmuyor meyveleri Pülümür’ün
Bir keçi sağılıyor bütün bereketiyle
Bebek yüzlü kadınlar bebek yapıyor
Siyah kıl çadırında Ağrı’nın
Rüyalar sevişiyor her akşam
Direkli peştamalını savuruyor
Yeni regl olmuş kız
Posbıyıklı kıl çadırda ağzı sulanır ağanın
Ak güvercinin erik memelerinden
Süt damlar tez zamanda.
Her bahar akşamlarında
Koyun kokulu sevişmeler yaşanır, habersiz dağlarında Anadolu’nun
Bebek yaparlar elleriyle Damal’ın bebekleri
Tanrıya şükür eder başka dünyaları görmeyen nine
Çalım satar direkli peştamalı ile yeni regl olmuş kız
Rüyalarını savurur yurdun unutulmuş adreslerinde
Yıldız olup bodrumun üstüne yağsın diye.
Temmuz 2002
‘Hoşgeldin Dokunmaya’ adlı ilk kitabınızda ‘İstanbul Savaşları’nın etkisi nedir? Ve ilk adınızın ‘Aziz Çolak’ çağrışımlı bir sorumluluğu taşıdığına inanıyor musunuz?
‘İstanbul Savaşları’, 1980 darbesinden önce yaşanan kısmi iç savaşın simgesel bir karşılığıdır. (Karındaşım, yani ‘anne-bir’ kardeşim olan) Aziz Çolak’ın 17 Kasım 1978’de bir pusuda katledilmesi beni derinden yaralamıştı. Çünkü Aziz Çolak gerçekten, birkaç şiirimdeki izlekten yakaladığınızı umduğum kadar olağandışı ve olağanüstü ‘güzel-insan’dı. Vurulduğunda yirmi üç yaşındaydı ve silahı değil eline almak, herhangi birini yakından bile görmemişti. İşte bu da, aynı durumdayken ölen yüzlerce Aziz Çolak’ın acısını hissetmemi, yazarken bu acıdan beslenmemi, sonra da bu acıyla hesaplaşmamı sağladı, sağlıyor. Bütün Aziz Çolak’ların aradıkları yarınlar bulunana ya da öğrenilene dek (uçbeyleri şairler olmak üzere) pek çok onurlu, aydınlanmacı ve devrimci-demokrat insanın bu hesaplaşmayı sürdüreceğine inanıyorum.
‘İstanbul Savaşları’, ‘Hoşgeldin Dokunmaya’ adlı kitabımı değil, daha çok beni etkileyen bir simgedir. Dünya görüşüm nedeniyle çektiğim sıkıntıların, yoksunlukların, hapisliklerin, acıların, hüzünlerin yoğun etkileri görülür şiirlerimin çoğunda. Salt bu kitabımdaki değil, tüm kitaplarımdaki (ve de dergilerde yayımlanmış olan) şiirlerimde ayrımsanır bu durum. İnsanın yaşamında sadece acı, hüzün, yalnızlık yoktur elbet; ama yaşanan haz verici ve neşeli şeylerle birlikte yakaladığı ironidir insanı üretken kılan. Hep acı çektiğini düşünen ya da sadece zevk içinde yüzdüğünü sanan bir insanın, değil sanatsal bir üretimi gerçekleştirmesi, yaşadığını bilinçli bir şekilde algılaması bile zordur.
‘Hoşgeldin Dokunmaya’ adlı kitabım toplam yirmi dört şiirden oluşmuş. ‘İstanbul Savaşları’ndan ve Aziz Çolak’ın vurulmasından –doğrudan- etkilenerek kaleme aldığım yalnızca altı şiir var o kitapta: (Belki de, Kime Demesem O Anlar, Çocukluğuma Çıkmalıyım, O Gün Onyedi Kasımdı, Önce Gözlerini, Yüzler Sesler Düşler). İlk adımın ‘Aziz Çolak’ çağrışımlı bir sorumluluk taşıması şiirimden çok, beni ilgilendirmektedir. Üstelik bir şair olmanın ötesinde devrimci bir insan ve kardeş olarak ilgilendiriyor beni. Çünkü bir şairin dünya görüşü, sadece ‘insan-şair’ ile ilgili bir olgudur. Oysa şiiri ilgilendiren ilk şey, öncelikle ‘şiir olmak’tır. Şair, şiiri söz konusu olduğunda sadece ondan sorumludur. Ve hiçbir şiir, şairinin dünya görüşüne ait sorumluluğu yüklenmez, yüklense de kaldıramaz. Şairin dünyaya ve insana bakışı, bilinci, bilinçaltı ve bilinçdışı konumu yaratılarını nasılsa etkileyecektir. Yani dünya görüşünü, spontane biçimde şiirine, imgelerine ve anlama giydirecektir şair. Yeter ki şiirini dünya görüşüne monte etmeye kalkmasın. Sözün kısası, insan Aziz Kemal devrimcidir, şair Aziz Kemal ise “itiraz eden, muhalif olan, başkaldıran, ânı söyleyerek ve göstererek anlamlandırmaya çalışan, gerçek sanılan zamanı değiştirmeyi deneyen şiir”in peşindedir. Yani şair Aziz Kemal, çıkınında sözcük üstüne sözcük taşıyan bir diliçi yolcusundan ve izcisinden başka biri değil ve olamaz da…
‘Saprofit’ adlı kitabınızda şöyle iki dize var: ‘kalacak olan sadece bilinçse şairden geriye / benden bir şey kalmayacak’… Şiir ve bilinç hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu dizeler ‘Adrastos’ adlı şiirimin ilk iki dizesidir. Şiiri başlatan ve belki de yazdıran dizelerdir bunlar. Ve şiirin tamamı okunduğunda, kastettiği şey daha bir netleşmektedir. Aksi takdirde, şiirin ve bilincin tanımlamaları ile yetinmek zorunda kalabiliriz.
Şiirin tanımını yapmak da mümkün değil aslında. ‘Tanım’ niyetiyle yapılan her şey, şiirin özelliklerini, niteliklerini, biçimlerini, seslerini, türlerini vb. anlatmaktan öteye geçemiyor. Yine de (tanım gibi bir şey yapmayı) deneyeyim: Şiir, kullanabildiği sözcük ve imgelerle çağrışımlar yaptırarak, kullanamadığı sözcük ve görüntüleri yaratabilen, gizleyerek içine çeken ve çektikçe çoğaltan bir sanat türüdür. Bilinç’in de klasik tanımını yaparak, yukarıdaki iki dizeye ve ‘Adrastos’ şiirindeki konumlanış gerekçesine dönmek istiyorum. (Bir dizeyi niçin kurduğunu bazen şairi bile anlatamaz ya, neyse, deneyeceğiz…) Bilinç, kişinin kendi varlığına ya da dış dünyaya ilişkin doğrudan edindiği sezgisel ve düşünsel bilgidir. Ya da bir şeyin varlığına, gerçekliğine ilişkin zihinde açık seçik beliren temel düşünce…
İnsana şiir yazdıran şeyin sadece ‘bilinç’ olmasının imkânsızlığı, tanımından da anlaşılmaktadır. Bilinç, bilinçaltı, bilinçdışı ve ‘yaşamın içindeki ses’ bir birlik oluşturarak, bir şair aracılığıyla şiiri ortaya çıkarmaktadır.
Bilindiği gibi Yunan mitolojisinde iki Adrastos var. Bunlardan biri, ‘kaçamayan adam’ anlamına gelmekte ve çağdaş Yunancada da kullanılmaktadır. Bu şiirdeki özne-şair, aşk karşısında kaçamayan adamdır. Her başka aşk gibi, onun aşkı da özeldir. Ve günü geldiğinde, aşkın tanımı yapılırken, o da bilginler tarafından ‘adlandırılacak’ ve bu, tanımlara sığmayacak denli görkemli ve özel aşk sıradanlaşacak, genelleşecektir. Oysa şairin derdi herhangi bir şeyi bilinçli şekilde adlandırmak değil, özel bir durumu, bir zamanlar (anlamsızlıkla bile olsa) anlamlandırılmış ânı yakalayıp ölümsüzleştirmektir. İşte yukarıdaki dizelerde yapılan metafor, ne denli anlatılmaya çalışılsa da, açımlamasının eksik kaldığını düşündüğüm bir metafordur. Ve inatla aynı şeyi söylüyorum: “kalacak olan sadece bilinçse şairden geriye/ benden bir şey kalmayacak”
Şiirlerinizde imge ve anlamın bir dayanışması var. Bu dayanışmayı nasıl sağlıyorsunuz?
İyi şiir elbette imgelerle görüntüler ve çağrışımlar yaratmak zorundadır. Anlamın şiirdeki derdi imge kadar büyük ve yaşamsal değil… Ancak her durumda anlam vardır. Kimi şiirlerde anlam iç içe geçmiş şekilde yer aldığından, okuyucu tarafından zor anlaşılmakta ve anlamsız olarak nitelendirilmektedir. Bu da sezgiyle aşılabilecek bir sorun…
Gelelim benim şiirlerime… ‘Berceste’ kaygısı taşımadığımdan, genel olarak ‘bütün’e bakar ve bütünselliği kaçırmamaya çalışırım. Her dizesi bağımsız anlam taşırken, anlamları dizeden dizeye yükleyerek şiirini tamamlayan sıkı şairlerimizin kimi şiirlerine hayranlığımı saklamıyorum; ama ben okuyucunun biraz daha çabuk algılayarak öncelikle bütüne ulaşmasını hedeflediğim bir tarzı deniyorum. Bilincimin ve dünya görüşümün şiirimi etkileme ânı, olsa olsa bu kategorize etmekten kaçınma ânıdır.
Kim tarafından yazılırsa yazılsın, sonuçta imge ve anlam dayanışması olmayan şiirlerin pek çoğu, mutfaktaki hazırlanışında ve pişirilişinde, şairi tarafından (bile) kıvamını bulmadığına inanılan şiirlerdir. Aşırı (ve/veya kasıtlı) anlaşılmazlık ile bol ve gereksiz imgenin yazılan şeyi şiir yapabildiğini sanmak, bir şair için tehlikelerin en büyüğü olsa gerek…
Günümüzde sayıları gittikçe artan edebiyat dergileri için düşünceleriniz neler?
Klasik bir yanıtla başlayayım: Dergiler, şairlerin mutfaktan çıkardıkları ürünlerini sergiledikleri vitrinlerdir. Dergilerin yeni isimler ve şair adayları için laboratuvar olduğunu söyleyenler de var. Ancak bu görüşe pek katılmıyorum. Çünkü, dergi laboratuvarsa eğer, bütün şairler için laboratuvardır. Genci, yaşlısı, ustası, çırağı mı olurmuş bunun?
Kimi istisnaları saymazsak, dergilerin pek çoğunun bazı özel ve ‘erkini kanıtlamış(!)’ kişilerce denetim altında tutulan, ‘hizip’ çağrışımlı kulüpler olduğunu düşünüyorum. Birer ikişer de olsa yeni üyelerin kabul edildiği kulüpler. Burada kastettiklerim, edebiyat ortamının göbeğinde yer alıp gündemi belirleyen dergiler tabii ki… Ancak samimi olmak gerekiyor. Sadece şikâyet etmek ve olumsuzluğu dile getirmek yetmez. Bir alternatif sunamadığınız müddetçe ‘tavşanın dağa küsmesi’ ile özdeşleşmek konumunda kalırsınız. Ve en önemlisi de, bu dergilerin yıllardır gerçekleştirdiği edimleri kirletmekten başka hiçbir işe yaramaz vıdı vıdılarınız…
Taşrada çıkarılan dergiler, fanzin içeriği taşıyanlar, taşrada ya da merkezi yerlerde kişisel çaba ve maaşlarla yayımlanabilen dergiler ilk sayılarında ve ilk yıllarında bir hayli farklı ve iddialı oluyorlar. Manifestoları olsun ya da olmasın, yeni ses, yeni soluk, yeni müjde gibi görünüyorlar. Uzun soluklu olanları da var; ama genellikle kısa bir süre sonra kapanıp gidiyorlar. Bu tür dergilerin kapanış gerekçeleri ve nedenleri farklı olabilir. Ancak hemen tümünde görülen ve birbirine benzeyen ortak sancılar var: Ürün bulamamak, basımı sağlayacak parayı bir araya getirememek, tanıtım ve dağıtım yapamamak, abone sistemini çalıştıramamak, kişisel çabalarla dağıtılanların ücretlerini toplayamamak, okura ulaşamamak ve tabii ki bir okur kitlesi oluşturamamak… Ve en kötüsü, biraz ses getirebildikleri zaman, edebiyat ortamının merkezinde yer alan ve büyük dediğimiz dergileri taklide kalkışmak…
Oysa kimseyi taklit etmeye ihtiyaç duymadan, çok cesur olabilme şansları var. Belki de bu yüzden, ne zaman yeni bir dergi çıktığını duysam, sevinçle kitapçıya gidiyor, o dergiyi alıyor ve armağan ediveriyorum içimdeki umut bekçisi çocuğa…
Şiir serüveninizden bahsedebilir misiniz? Hangi şairlerden etkilendiniz?
Ülkemizin, İstanbul’un ve Kasımpaşa’nın belki de en yoksul evlerinden birinde geçti ilkokul çağlarındaki çocukluğum… Bu süreçte bir gün olsun kitap, dergi veya gazete alacak param olmadı. Kışları (okul yüzünden) yarım gün, yazları ise tam gün çalıştım hep. Gazete, nane-limon-okaliptüs, simit vb. satarak başladım yaşamı öğrenmeye ve gözlem yapmaya. Berber ve kunduracı çıraklıkları, sinemalarda yer göstericilikler… Daha neler neler…
Mahalle arkadaşlarım da yoksuldu. Ama okul arkadaşlarımın bazılarının evlerinden getirdikleri ve öğretmenlerin izniyle okul kitaplığından alarak eve götürebildiğim kitapları, nasıl bir açlık ve oburlukla okuduğumu bugün bile anımsıyorum. Ancak yazı ve şiirle ilk ilişkim hatıra defterlerim ve bazı şairlerden –ayrım yapmayı bilmediğim için– sıralı sırasız şiirler alarak tuttuğum defterlerle başladı… Henüz ilkokul ikinci sınıf öğrencisiyken yola çıkılan bir serüvendi bu. Şiirleri herhalde anlamıyordum. Ama hatıra defterlerime şiir gibi şeyler karaladığımdan olsa gerek, şairleri kendime çok yakın buluyordum. O dönemden ortaokul sonlarına dek şu şairlerle tanışmıştım: Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Enis Behiç, Faruk Nafiz, Kemalettin Kamu, Zeki Ömer Defne, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Bedri Rahmi, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Necati Cumalı, Ümit Yaşar… Ancak liseli yıllarımda tanıştığım Nâzım Hikmet, H. İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Enver Gökçe, Arif Damar, Can Yücel, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin vb. şairlerin etkisinde kalışım bir hayli uzun sürdü ve hâlâ sürüyor…
Kişisel tarihime şöyle genel olarak baktığımda, beni yukarıdaki şairler kadar etkileyen pek çok başka şair de olduğunu görüyorum. Aslında divan şiirinden tutun da, günümüz şiirindeki en genç şairlerin o dipdiri şiirlerine kadar, her türlü şiirin etki alanı içinde olduğumu belirtmemde yarar var. Nedim’den, Nefi’den, Şeyh Galip’ten etkilendiğim kadar, Cengiz Kılçer de etkiliyor beni… Kadir Aydemir, Onur Caymaz, Ulaş Nikbay, Özcan Erdoğan, Bilal Kolbüken, Abdullah Eraslan, Can Bahadır Yüce, Zeynep Köylü, Nilay Özer, Serap Erdoğan, Metin Kaygalak vb. genç şairlerden etkilenmemek mümkün mü? Tabii ki daha pek çok iyi ve genç şair var. Ancak yukarıdakiler hemen bir çırpıda aklıma geliverenler…
Dönem, akım ve yaş sırası gözetmeden, bugünkü Aziz Kemal’in en çok okuduğu ve okumadan yapamayacağını düşündüğü şairleri yazmak istiyorum: İlhan Berk, Melih Cevdet, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Afşar Timuçin, Ece Ayhan, Hilmi Yavuz, Fazıl Hüsnü, Sait Maden, Gülten Akın, Ahmet Oktay, Ruşen Hakkı, Özdemir İnce, Ahmet Telli, Ahmet Erhan, Celal Soycan, Hayati Baki, Sina Akyol, Enis Batur, Tuğrul Tanyol, Şükrü Erbaş, Metin Cengiz, Veysel Çolak, Hilmi Haşal, Haydar Ergülen, Lale Müldür, Turgut Toygar, Orhan Alkaya, küçük İskender, Enver Ercan, Mustafa Köz, Akif Kurtuluş, Turgay Kantürk, Serdar Koçak, Hakan Savlı, Bayram Balcı, Baki Ayhan T., Şeref Bilsel, Azer Yaran, İhsan Deniz, Oktay Taftalı, Osman Hakan A., Murathan Mungan, Yaşar Miraç, Ülkü Tamer, Tekin Gönenç, H. Avni Cinozoğlu, Güngör Tekçe, Ahmet Özer, Hasan Hüseyin Yalvaç, Özgen Seçkin, Haydar Ünal, Özlem Sezer, Süreyya Berfe…
Genç şairler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Yeterince eleştiri alabiliyorlar mı?
Şiirlerini severek okuduğum genç şairlerin hepsinde marifet, merak, yetenek, cesaret, birikim ve sabır olduğunu görüyorum. İmzaları silindiğinde birbirleriyle karıştırılabilecek denli benzeş şiir yazan şairler de var. Bütün yollar ‘kendi şiirini bulma alanı’na yönelmediği müddetçe harcanan çabaların hepsi boşuna olacaktır.
Şairi, kendisinden başka kimse yetiştiremez. Onurlu tavrını ve ahlaklı duruşunu koruyan; sabrını, cesaretini, yenilikçiliğini, birikimini aralıksız sürdüren; kimseden icazet beklemeden sadece şiirini yazan bir şairin önünü kimse kesemez. Okuma alanını geniş tutan, evrende ve ülkede yaşananlara farklı açılardan bakabilen genç şair, yukarıdaki niteliklere ve yorgunluk karşısında yeterli direngenliğe sahipse, kendi şiirini ve okuyucusunu mutlaka bulacaktır.
‘Yeterince eleştiri almak’ mı? O da ne demek? Hele ki şiirde? Genç şairlerin eleştiri alması veya has şiir yazma endişesi yerine eleştiri beklemesi bence bir lükstür. Usta olduğu söylenen şairlerin bile ‘nesnel eleştiri’den nasibini almadığı bir ülkede eleştiriden söz etmek, hoş bir fantezi gibi görünüyor. Şiir eleştirisi deyince aklıma ilk gelen isimler Nurullah Ataç, Yücel Kayıran, Muhsin Şener… (Bir gün akademisyenlerin bu alana yerleşecekleri düşünü inatla taşıyorum!) Dergilerin ve birkaç şairin özel çabaları da geliyor usuma. Varlık dergisinde ‘Ustaların Seçtikleri’ ve sonrasında ‘Okur Mektubu’… Orhan Alkaya ile Metin Celal’in çabaları da unutulacak türden değil(di)… Ama hep bir isim var dilimin ucunda: Ahmet İnam… Keşke diyorum bütün işini gücünü bıraksa da şiir yazmaya, şiir eleştirileri ve denemeleri yapmaya soyunsa sevgili Ahmet İnam Hoca…
Sizi şiire iten durumlar ve algılama süreçleri nelerdir? Bu edimleri şiire aktarma yönteminiz nedir?
Evet, beni şiire iten durumlar vardı, var… Yaşadıkça da var olacakmış gibi görünüyor. Çocukluğumdan beri bir tutku olarak kaldı okuma, şiir, yazı… Kitap okuma ve şiir yazma sevdam çok küçük yaşlarda başlamıştı. O zamanlar yazdıklarımın şiir olduğunu iddia edecek değilim elbette. Ama sözcüklerle kurduğum akrabalığın çok küçük yaşlardayken başladığını gayet iyi biliyorum. Erişkin dönemlerimde, iyi niyetlerimizin bile ‘eskiz’lerden ibaret olduğunu ayırt ettiğimde hançere sancısı başlamıştı. Eskizlerin ve aslına yabancılaşmanın karşısında, bireysel başkaldırımın şiir biçiminde –ve ilk olarak günlük sayfalarında– ortaya çıktığını gördüm. Ben’in biz’den, biz’in ben’den habersizmiş gibi davrandığı bir eskizler dünyasında, sabaha düş asılları ile başlamanın albenisine kapıldım. Ve hemen hemen bütün şairler gibi ekonomik, akademik ve mesleki açıdan yoksunluklar içinde olacağımı bile bile şiire soyundum.
Evet, beni şiire iten durumlar vardı, var… Yaşamdaki her şey şiir yazdırabilir bana. Bazen sözcük, imge ya da dizeler öylesine takılır ki aklıma, şiiri yazmasam çıldıracakmışım gibi gelir. Yazarım; şiir de kurtulur, ben de… Bir sözcük, bir tümce, bir imgelem, bir fotoğraf, bir film, bir gülüş, bir gözyaşı ya da değişik ve ayrıksı herhangi bir şey, şiirin uç vermesine yol açabilir. Bir bakıma aşk gibi görüyorum şiiri, şairi de yüreğini ele geçiremedikçe usuyla hesaplaşan bir çığlık uzmanı… Şair aynı zamanda özür dilemek için yazar, bütün insanlar adına kendinden ve umarsızlıktan özür dilemek için… Başkaldırır, yıkar, gösterir… Başka hiçbir gücü de yoktur. Öncelikle gösterir şair; bir ‘sezgi fotoğrafını’ gösterme çabasından başka hiçbir şey gelmez elinden. “Baksak, görsek ve farkına varsak, belki alışılmışın dışında ve daha güzel fotoğrafları yakıştırırdık kendimize” diye düşünmesini bekler okurun. Şaire göre insan, üretmenin, üleşmenin, sevmenin, sevişmenin, dokunmanın, onurla yaşamanın ve yaşatmanın fotoğrafında dolaşması gereken güzelduyusal varlıktan başka bir şey değil çünkü…
Şiirin sancıları hayatınızı nasıl etkiliyor?
Şunu hemen peşin söyleyelim: Şiir yazmadığı zamanlarda da sancılıdır şair. Yaşamın ta kendisine ve ayrıntılarına bakışı yüzünden… Ama şiirin oluşması sırasındaki sancı biraz daha yoğun ve farklıdır. Bir anne adayının doğuma durmasından hemen önceki sancılara benzetebiliriz. (Sözü edilen sancıyı, ancak doğum yapan bir anne bilebilir. Ama anlatılanlardan, gözlemlerden, çağrışımlardan ve sezgilerden çıkardığımıza göre benzersiz bir sancı olduğunu hissediyoruz.) Böylesine sancılara rağmen, doğum sonrasında huzur içinde bir ana-tanrıçadır kadın. Çocuğunu yitirse de bilir doğurgan bir tanrıça olduğunu. Şair ise onca sancıdan sonra yarattığı şiirine ilk muhalif kendisi olacaktır. Şiirin ilk yabancısı, ilk ötekisi yine kendisidir. Ayrıca bu durum şiirin de umurunda olmaz. Var olduğunu fark ettikten itibaren alıp başını gidecek ve ilk unuttuğu da kendisini yaratan şairi olacaktır. O vefasız şiirin şairi ise, gerçekten tuhaf denebilecek yeni hazlar içinde, bambaşka bir gebeliğe ve sancıya soyunacaktır. Kâğıt, kalem, sözcük ve imge cümbüşü içinde…
“Senden vazgeçmedikçe / seni sevemem” beyitini açıklayabilir misiniz?
Önce şunu belirteyim: Bütün sevmeler ‘aidiyet’ kokar. Ben’in bir başkasını sahiplenişi söz konusudur burada. Sevdiğimiz ya da âşık olduğumuz kişiyi ben’le ‘bir’leştirmeye ve sonuçta ‘yok’ etmeye çalışırız. Bunun ‘iradi bir durum’ olduğunu değil, ‘bir durum’ olduğunu söylemek istiyorum. Bu durumu fark eden ya da bilen bir kişinin, karşısındakini özgür bir ‘ben’ olarak algılaması ve yaşarken bunu göstermesi, iki ‘ben’ arasındaki uyum bozulduğunda ise ondan vazgeçebilmesi sevginin en önemli göstergesidir. Böylesine bilinçli ve saygılı bir tavrın, iki kişiyi de arındıracağını, ayrı yaşamak zorunda kalsalar bile sevgilerinin sürmesini kolaylaştıracağını belirtmek istiyorum. Birbirine katlanmak zorunda kalmadan birbirini sevebilen iki insan… Düşü bile güzel, değil mi?
Ancak insanın ‘benci’liğini alt etmek o denli kolay değil… Yukarıdaki beyitte, tutku ve aşkın ben’leri biz yapmak yerine, başka bir ben’e, yani tuhaf bir ‘bileşke- ben’e dönüştürdüğüne, birlikteyken sevdanın can çekiştiğine, ortalıkta mülkiyetin cirit attığına işaret eden bir metafor var. İki ‘ben’ de ‘ben’likten çıkma, metamorfoza uğrama, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Çünkü aşk, ‘öteki’ni bütünüyle ele geçirme, ona ulaşma, onu ‘ben’leştirme’ ve ‘yok’laştırma edimidir. Öteki’nin varoluşuna saygı aşkı değil, sevmeyi gerektirir. Sevmek de, ben’in, başkasına ait bir ben’in sınırlarını zorlamaya başladığını duyumsadığı an, o başkasından vazgeçebilme yüceliğidir.
“saçımdaki beyaz da bitti, ipek tülbendin ölümü / anlıyorum artık tozun da, tuzun da, közün de / kalmamıştır kül kadar hükmü”… Ölüm ve yalnızlık tanımlamalarınızın ve bu olgulara ilişkin imgelerinizin arasında bir ilişkiden ya da ayrımdan söz edilebilir mi?
Aslolan yaşamaktır. Şair de hayatın içinden gelmekte, oradan beslenerek üretmekte; ama ölümün, insan ömrünün sonunu bağlayan tanıdık bir olgu olduğunu bilmektedir. Ayrıca, kendine bilinçli yalnızlık süreçleri hazırlayan bir kişi olduğu için, ‘ölüm’ izleğiyle en çok yüzleşen insanların da başında gelmektedir. Yalnızlık dediğimiz şeyse, ‘ben’in tek başınalığının farkına varma hali olsa gerek… Sanatçıların hemen hepsi yaratma aşamasında, yalnızlığı özellikle seçmek konumundalar. Sevmek yoktur artık o aşamada; paylaşmak, dokunmak, sevişmek yoktur. Gittikçe büyüyen bir yaratma sancısına, ancak yalnızlığınız katlanabilir…
Aslolan yaşamaktır demiştik. Ölümün de değişmez bir gerçeğimiz olduğunu biliyoruz. Ölüm izleğinin şairler tarafından sıkça işlenmesinin nedeni, onun farkına varıldığının ve bir adım geride bırakılmaya çalışılmasının düşü ve arzusu olabilir. Herhangi bir insan için ‘hısım’ gibi görünen ‘ölüm ve yalnızlık’ ikilisi, sanatçı için birbiriyle çekişen, birbirini yok etmeye ya da ertelemeye çalışan iki ‘hasım’dan başka bir şey olmasa gerek…
Günlük tuttuğunuzu biliyoruz. Bir yazar, bu çeşit yazın türlerini deneyerek ne çeşit kazanımlar elde edebilir?
Günlük tutmak ile kazanımlar elde etmek arasında doğru bir orantı olduğunu yadsıyamayız. Ancak günlük tutmadıkları halde, çok iyi eserler veren şair, öykücü ve romancılar tanıyorum. Başka bir sorunuzu yanıtlarken değinmiştim: Hatıra defteri tutmaya başladığımda yedi sekiz yaşlarındaydım. Bu defterin günlüğe dönüşmesi ortaokul ve liseli yıllarımda başladı. Yaşadığım acıları, sevinçleri, hüzünleri, aşkları, kırıklıkları, umutları, düşleri, karabasanları kendime adreslediğim ilk mekânlardı günlüklerim. İlk aşk şiirlerimi, komşular ve arkadaşlarla kurduğum dostlukları, ortak acıları, yenilgilerimi, zafer sandığım şeyleri bir vakanüvis ciddiyetiyle kaydediyordum. Babamın iş değiştirmesi nedeniyle Kasımpaşa’dan Adapazarı’na göçmüş ve ortaokulu orada okumuştum. İlk şiirlerimin Adapazarı’ndaki günlük gazetelerden birinde (sanırım adı ‘Gürses’ olan bir gazetede) yayımlandığını anımsıyorum. Henüz on üç yaşındaydım ve o gazetede ‘Çocuk Hikâyeleri ve Şiirleri’ adlı bir köşem vardı. İlk ve önemli kaynaklarım günlüklerimdi. Sonraları askeri okullar, gizli tutulan günlükler, yırtılanlar, yakılanlar, ara verişler, değişen koşullar yüzünden günlük tutulamayan yıllar… Derken 1985 yılında yeniden başladım günlüğe.
Arada bir karıştırıp okuduğumda, kendimle ilgili pek çok ‘yalan’la da karşılaşıyorum elbet. Sanırım çocuk ve gençlerin (başkaları tarafından okunur korkusuyla olsa gerek) yalana en çok başvurdukları yer günlükleridir. Ama şiir, yalanı çok sever (!). Bu yüzden belki, o defterlerdeki yalanların karşılıklarıyla günlük yaşamda yüz yüze geldiğimde, o güzelim yalanların düşlerle süslenerek şiirleşmeleri pek kolay oluyor… Sözün kısası çağrışımlar, ilhamlar, yalanlar, yaratılar ve keşifler çıkınıdır günlük. Otokontrol hücremiz olduğu kadar, kendimizi havalandırdığımız alandır da… Yenilenmemizi söyleyen gerçek dosttur günlüğümüz. Krallığını ilan ettiğin yerdir orası, soytarılığına deneyimler kazandırdığın okul… Günlük tutanların, ben’lerini sorgulama, değiştirme, yenileme ve izleme olanağına, tutmayanlardan çok daha fazla sahip olabileceğini düşünüyorum.
Niçin “bir tek aşk yok ayrılığı ve yalnızlığı barındırmayan içinde”?
Aşk özünde tutku ve düşkünlükle özdeşleşen, ancak pek çok sıfat ve isim tamlamalarında çoğunlukla tamlanan konumunda olan bir kavram: Tensel aşk, tanrı aşkı, vatan aşkı, insanlık aşkı, adalet aşkı, platonik aşk, yasak aşk, doğa aşkı vb. Aşk’ın tamlayan olduğu durumlar da var: Aşk yarası, aşk yuvası, aşk badesi, aşk beldesi vb… Yukarıdaki dizede geçen aşk, bir kimsenin başkasına duyduğu cinsellik, kimyasallık ve aidiyet taşıyan tipik bir aşktır. Böyle bir aşkta görme, ulaşma, kavuşma, tanıma ve nihayet ele geçirme gerçekleştiğinde, ilişki hâlâ aşk olarak adlandırılsa bile, içeriği biçim değiştirmiştir. Ve böyle bir aşk (!) kimseye zarar vermeden mışıl mışıl (!) sürer gider. Oysa yoğun istem ve girişimlere karşın, ben’ler bağımsızlıklarını koruduklarında ve birbirlerini ‘bileşke-ben’e dönüştüremediklerinde süren eğilimdir aşk. Aşkı aşk yapan da işte bu, ben’leştirme savaşı sırasında çekilen acıların toplamı ya da bileşkesidir. Acıların çoğunlukla aşırı, ölümcül ve katlanılmaz boyutlarda oluşu yüzünden, ayrılık ile yalnızlık hemen eşikte beklemektedirler. Eğer eşikten içeri alınır ve evcilleştirilirlerse, aşk denilen şey saygı, sevgi ve alışkanlıklardan ibaret olan ve kimlik derdi taşımayan bir birliktelik halini alıverir. Eşikte kalmayı sürdürürlerse, içerideki aşk da sürüyor demektir. Bir gün bu büyük savaş yerine ben’in onuru ve bağımsızlık kaygısı gündeme gelirse, aşk, eşikte bekleyenler tarafından çekilip götürülür. Ayrılık ve yalnızlık ikilisinin tuhaf bir serüvenleri var bana göre: Onlar her nerede aşk görürlerse gidiyor ve o evin eşiğine yerleşiyorlar. Gece gündüz ‘ben’lerin savaşlarını gözleyerek, onur ve bağımsızlık duygusunun su yüzüne çıkmasını bekliyorlar. Aksi takdirde sonsuza dek o eşikte kalacaklarını biliyorlar çünkü… Yani bu ikiliye, aşkın ruhları ve yoldaşları yerine cellatları demek daha bir yakışıyor…
“Yürek eskirse usa sığınabilir” mi?
‘Yürek’ burada duygusallığı ve özellikle sevdayı vurgulayan bir eğretileme elbette. Duygusallıkları törpülenmiş; sevdalara soyunmayı unutmuş; dokunmayı, acımayı, yardım etmeyi, güzellikleri yaşamamış ya da artık unutmuş birinin, aslında ömrü tamamlanmıştır. Bu tamamlanışı fark etsin ya da etmesin, kişi doğanın herhangi bir canlı nesnesi olarak, yaşamını güdüsel bağlamda sürdürmek isteyecektir. Ancak yukarıdaki dizede gönderme yapılan kişi, sevdayı ve duygusallığı vaktiyle yaşamış, acılar çekmiş ve sonunda bilinçli olarak yüreği yedeklemiş ya da ertelemiş kişidir. Ona göre usundan başka kabul edileceği hiçbir yer yoktur. Bize göre de öyledir aslında. Kendi karamsarlığından yola çıkıp kendi kara-deliğinden başka bir hedefi kalmamış kişinin yüreği kadar usu da karanlıklar içindedir. Bu kısır döngü de ancak orada kabul görebilir.
Özümsenmemiş bilgi ve birikimin bana göre en büyük kötülüğü, yüreğin eskimesi halinde, onu yenilemek ya da yeniden denemek yerine, usa çekilip unutmanın tek umar olduğunu düşündürtmesidir. Yürek, sevda, duygusallık, duyarlılık vb. kavramlar eninde sonunda zaten usu eğretileyen kavramlardır. O halde özümsenmeyen bilgi, fenomen ve birikimin, estetik, yararlılık ve dışavurum açısından ‘güzel insanı’ yaratması ve güzellikte devamlılığı sağlaması söz konusu bile değildir.
‘Usulca’ adlı şiir kitabınızdaki ‘Tirinam Aynaları’ adlı şiirinizle edebiyat dünyasının kirli yüzünü ortaya koyuyorsunuz. Bu yüzü bize de anlatabilir misiniz?
Anlatılacak bir şey yok aslında. Sadece söylenecek ve sözcüklerle fotoğraflanacak şeyler var. O şiirle bir fotoğraf göstermeye çalışıyorum. Tabii ki her alanda olduğu gibi, edebiyat dünyasında da bilmediğim(iz) ve fotoğraflanması gereken ne çok şey vardır. Başka şair ve yazarlar da söylüyor. Hatta kimileri açıklamalı şekilde ve sayfalarca anlatıyor. Antolojiler, jüriler, yarışmalar, kapağı bile açılmadan elenen dosyalar, alıntılar, çalıntılar, kayıntılar, küfür ve hakaret dolu saldırı yazıları, saldırgan özsavunular (!), aşağılamalar, editörlere yakınlıklar, hizipler, ahbap çavuşluklar, kayırmalar, ayırmalar, şunlar bunlar… Saymakla bitecek gibi değil… Doğrusunu isterseniz bu konuda ahlaklı söylemlere sığınıp büyük laflar etmenin bir âlemi de yok, yararı da… Yenilerin ve gençlerin böyle yapmayacakları umudunu saklı tutarak, böyle gelmiş böyle gidiyor demek zorundayım. Kimlik ve kişiliklerin, aydın olma sorumluluğunun çok uzun ve çok derinlemesine tartışılması gerektiğine inanıyorum. Tabii ki bu işin uzmanı olan akademisyenlerin önderliğinde…
Edebiyat dünyamızda trajikomik şeylere tanık oluyoruz. Genç ve yeniyken, bir eseriyle hemen tanınan ve edebiyat dünyasındaki yanlışlara ve yanlışlıklara karşı büyük laflar eden bir yazarın kısa bir süre sonra değişmesi işten bile değil… Köşebaşlarını tuttukça, kendisi gibi olanlarla işbirliği yaptıkça, erk oluşturdukça başkalaşım geçiriveriyor. Erk’in sadece siyaset alanında gündeme getirilmesi, politik bir kara-gülmeceden başka bir şey değil doğrusu… Oysa sanatçı denince aklıma ‘önce kendi iktidar koltuğunun dibini kurcalamayı becerebilen’ yaratıcılar geliyor. ‘Tirinam Aynaları’ adlı şiirimi vakti zamanında dergilere göndermiştim. Üçer ay arayla, en az beş veya altı dergiye… Üç ay bekliyordum, yayımlanmayınca başka dergiye… Sonunda hiçbiri yayımlamadı. Gördüğünüz gibi nerdeyse hepimize gönderme yapan bu fotoğraf-şiir ancak ‘Usulca’ adlı kitabımda yer bulabildi (!). Siz gençlere, uzatmadan şunu söyleyeyim: Nasılsa edebiyat dünyasının içindesiniz. Yaşayın, gözlemleyin, deneyin, yanılın, bir daha deneyin ama bu kez yanılmayın… Hepsi bu… Bir yerlerde erk koltukları görür veya hissederseniz, yararlanmayacak bir uzaklıkta kalın ve dinamit lokumlarınızı hazır tutun!
‘Tabanımdaki Çamur’ adlı romanınızda, ana karakterler olan Bahriye ile Kerim’in düşünce ve davranışlarında belirgin bir karşıtlık olduğunu görüyoruz. Kerim duygularının ve geçmişinin üzerine giderken, bunları besleyerek büyütmeye çalışırken; Bahriye, Kerim’i barındıran geçmişini unutmaya, Kerim’den kopmaya çalışıyor. Böylesine karşıtlıkların ve çelişkilerin, romanın oluşum sürecindeki anlamı nedir? Sizin için kişisel (özel) bir anlamı var mı?
Edebiyatçı bağlamında kıskanç biri değilim. Kıskandığım bir tek şair veya yazar anımsamıyorum. Ancak kimi çevrelerce romanıma biraz daha fazla ilgi gösterilince, şiirlerim adına kıskançlık duyduğumu itiraf etmeliyim (!). Ben, romanını kıskanan şair Aziz Kemal (!). Oysa ‘Tabanımdaki Çamur’un dört dörtlük bir roman olduğunu sanmıyorum. Zaten koyduğum alt başlıkta da gerekli açıklamayı yapmışım: “Nahif Bir Roman Denemesi ya da Kısacık Ürperişin Upuzun Bir Öyküsü”…
Her romancı için, ilk romanı başta olmak üzere, tüm romanlarına kendisinden izdüşümler taşıdığı söylenir. Doğru olabilir. Ancak bu roman, vurularak öldürülen kardeşim Aziz Çolak’ın son beş gününü anlatan bir romandır. Tarihler, meslekler, mekânlar, kişilerin ve ilişkilerin pek çoğu tamamen kurgudur. Aziz’in bazı yazı ve defterleri ile benim günlüklerimden birçok alıntı yapılmıştır. Kerim’in kişiliğinde Aziz Çolak ve Aziz Kemal Hızıroğlu başta olmak üzere bir hayli insanın izdüşümü vardır. Roman dediğimiz şey, gerçeklerden ne denli yararlanırsa yararlansın, eninde sonunda bir kurmacadır. Bahriye de, Kerim de çok kişinin zaaflarını ve güzelliklerini yüklenmiş karakterlerdir. Kerim (geçmişinde olduğu gibi hâlâ) katıksız bir devrimcidir, Bahriye ise (bir zamanlar sıkı olan) bir devrimcinin kardeşidir. İki insan arasındaki bütün fark özünde burada yatmaktadır. Kerim güneştedir, ne istediğini bilir. Oysa Bahriye mehtapta dolaşır; çünkü ailedeki konumuna koşut olarak kimliği de gölgede, hatta karanlıktadır. Vaktiyle de olsa güneşli bir ağabeyi vardır; yıllarca ondan yansıyan ışıklarla idare etmiş, ama son zamanlarda ağabeyi ışık yitirdiği için, Bahriye asıl kimliği ile baş başa kalmaya başlamış, koyu bir karanlığa ve yalnızlığa sürüklenmiştir. Her şeyden önce çarpıcı bir fenomendir Bahriye. Yunan tanrıçalarını ve heykellerini kıskandıracak denli güzeldir. Kerim’in tutkusunun ve yanılgı payının büyük bir kısmı, bu güzelliğe meftunlukta yatmaktadır. Fenomenoloji açısından bir yanlışlık olmayabilir; ama burada yüreği durmadan karanlık usuna yaslanan umarsız bir Bahriye ile bu güzellik yüzünden yüreğine usunu yedekleme cüretini gösteren bir Kerim söz konusudur. Hangi nedenle olursa olsun ve kendini ne kadar sorgularsa sorgulasın Kerim sırılsıklam âşıktır. Kerim’in bu tek kişilik aşkı ile kararsızlığın ve alışkanlıkların dürtüklediği güzel Bahriye arasında geçen trajik bir romandır ‘Tabanımdaki Çamur’. ‘Gerçekçi bir roman’ diyor bazı eleştirmenler. Doğrudur; çünkü bütün kurgular ekmek, su, toprak denli yalın ve somut gerçeklikler üstüne kurulmuştur. Romanımın benim için çok kişisel bir anlamı olduğu, anlattıklarımdan açıkça anlaşılmıştır umarım. Ancak bu kitabı dikkatli şekilde okuyacak herkes için de, nostaljik ve geleceğe yönelik ‘özel’ bir anlamın oluşacağına inanıyorum.
‘Beyaz da Bitti’ bu yıl içinde çıktı. Şimdi tezgâhınızda neler var?
Edebiyat bağlamında söylersem, son birkaç yıl içinde çok fazla yoruldum. Yedi kitabımın ikinci basımları yapılırken, iki de yeni kitabım yayımlandı. Dersler, söyleşiler, şehir içi ve dışı koşuşturmaları da eklenince varın gerisini siz düşünün. (‘Yaşlandım, yaşlanıyorum’ sözünü inatla söylemediğime dikkat ediyorsunuz değil mi!?) Ben şiirlerinden ve kitaplarından maddi kazanç elde etmiş bir şair değilim. Pek çok şair ve yazarın da benim konumumda olduğunu gayet iyi biliyorum. Maddi kazanç elde etmek diye bir derdim de olmadı aslında. Galiba kazananların olduğunu bilmek, ‘ben kazanmadım’ vargısına götürüyor insanı. Varsın olsun, sağlıklı kalabildiğim müddetçe part-time çeviriler, dernek ve vakıflardaki İngilizce grup dersleri ve özel derslerle geçimimi sağlar giderim. Sonra? İnanın ki sonrasını düşünmediğim gibi umursamıyorum da…
Tezgâhımda neler var? Önce tezgâhımdan hiç eksik olmayanları sayayım: Bir duble rakı, biraz peynir, bir kitap ve üç beş dergi… Çalışma odamın sağına soluna dağılmış, çantalarımda sıkışıp kalmış, mutfak masasının altına günler önce düşmüş pek çok müsvette kâğıttan da söz etmeliyim. Onlarda ne mi var? Üç aşağı beş yukarı yakalanmış, kurgusallıklarında küçük problemler taşıyan, müdahalemi ve yeniden burnumu sokmamı bekleyen onlarca şiir… Varsın beklesinler, bugünlerde uğrarsam uğrarım. Onların keyfi yerinde, ben ne dersem diyeyim, kendilerini tek tek dolaşacağımı nasılsa biliyorlar (!). İçimde hep o has şiiri bulacağıma dair nahif umut… Bir bulsam ne yapacağımı biliyorum: O zaman tezgâhımda sadece rakı, peynir, kitap ve dergi olacak ve de etrafta bir tek yazılı veya yazısız kâğıt bırakmayacağım!
2003 yılında belki yeni bir kitap daha diyorum. Bekleyen şiirlerle dergilerde görünmüş olanları derleyebilirim. Ancak bu yorgunlukla (dikkat, yaşlılıkla demiyorum!), altından nasıl kalkarım bilemiyorum. 2003’ün gelmesini bekleyelim önce… Bir yaş daha gençleşeceğim için yeni bir dirilik diyorum, neden olmasın?
Bunca uzun yanıta ve ayrıntıya gösterdiğiniz sabır için teşekkürler…
kadın mı ağladı
adam mı kadının içinden
kadın mı öptü tanımsızlığı
adam mı emdi anlamsız
kadın mı aktı lav gibi
adam mı kurcaladı yanardağı
kadın mı nakışladı ormanı
adam mı düşürdü son yaprağını
kadın mı taşıdı kıvılcımı
adam mı göverdi sil baştan
kadın mı koktu durmadan
adam mı suladı gül ağacını
kadın mı açtı kuyularını
adam mı zorladı çıkrıkları
kadın mı törpüledi geceyi
adam mı kesti korkudan
kadın mı sürdürdü ağlamayı
adam mı kadının içinden
Duru sularında dirilt beni, gökyüzü için bir anlam belirtelim
ne varsa açıktır insana, kanatlarını kalbi yolundan geçirmiş
kuşlar için bir anlam belirtelim.
Bir kadın çizelim, bir kadın ve ayaklarına sarmaşık dolanmış
tüm kadınların en yalnızını
yatık kitabeler üstüne düştükçe o kadın perçemi,
bir kadın çizelim ve bir adam, boynuna rüzgâr
bağlanmışların en yalnızını.
Duru sularında dirilt beni, kanatlarını kalbi yolundan geçirmiş
kuşlar için bir anlam belirtelim.
kırlangıçlar
kırka yarıyor gökyüzünü
kayaların yarı beli denizde
sahilin ileri ucunda
bir şaykanın gölgesi çatallanıyor
eminim burada bir dizeye başlasam
burada başlayan dize
başka yerde sürmez eminim
seni anlatmayı
yalnızca tanrıya bırakamam
şiirlerimle bunu tartışıyorum
harflerimden seken notalar
notaların kâğıda saplanması
saplanıp kalması sözlerimin
gösteriyor
görülüyor ki
bir şair diğerinden bahsetmekte
öyle sitemsiz övgülerim de
seviştiğimizin hatırına
diyorlar ki
senin saçlarını
kanla çeliklenen
taraklar inceltmiş
uzanamayacağım yükseğe
asmışsın cenneti
ve cehennem dibimde
ayaklarım kayarsa şayet
dibimde homurdanıyormuş cehennem
düşünüyorum da
cennet vaat eden
cehennemle korkutan
eski zaman aşklarını
o aşkları yaşamak için
ölmeyi beklemeli insan
bir gün
tanrılardan daha erken
kör bir vakitte uyandığımda
hani bilinmez bir arktan
gündüze akarken gece
ömür verebilirim
anlatabilirim böyle bir aşkı
Penceremin pervazında bir menekşe
Sizden iyi olmasın
Üç mavi açıyor kahkahalarla
Ne zaman geçse sokaktan
çocuk terlikleriyle şıpıdık
Yani siz geçseniz ne olur
Geçmeseniz ne
İşte o menekşe
Sizden iyi olmasın
Üçe kadar saymayı biliyor
Bir de o çocuğu şıpıdık
Kulağınızı yanaştırırsanız
Duyarsınız
Gözbebeklerini sayıyor
O çocuğun şıpıdık
İşte o menekşe
Sizden iyi olmasın
Bir de o çocuk
Terlikleriyle şıpıdık
“Kanunuesasiyim ama
başımda padişahım…”
babamın eskilerine yetişmek üzere,
büyütürken çocukluğumu dolu dizgin,
hangi sarhoşlukla sıkı fıkı olsam,
abileşirdi, çocuk aklı kardeşine emanet,
büyümüş de, küçülmeye imrenmiş bedenim.
bayramın ilk günü kavurmasını yiyip,
yeni giysileriyle evden kaçan isyanım,
çamuruna bile kanınca sokakların,
müslüman bir salyangoz olup,
yanlış mahallelerine girdi hayatın.
panzehiri daha zehirli gelen gençliğim,
tarihinin ilk fahişe istasyonunda,
gidene “dur” demek için
çok defa yineledi, treni bedeni ile iknaya.
anneler sokaklar kadar özgür olsaydı,
daha mı geç dökülürdü kafamın yaprakları,
bu sorular için süre doldu belli ki,
ama hiçbir zaman gülmedi çocukluğum bana;
indirip donunu.
şimdi ekşiyor kışlasında donduğum inadım,
sevdaya yeltenmek de olmuyor bu yaştan sonra,
kimin zimmetindeyse aşk,
ölümler üşüşüyor oraya.
Nisan 2002
Yakma ateşini öyle uzaktan.
Ben bilmem bu dili, söyle o sigarana.
Satma şu üşüyen göğsümü,
beni bekleyen kentin kalleş rüzgârına.
Titriyor ben uzaklaştıkça
her martının gözbebeği.
Ben bu soğukları bilmem;
böyle korkutma beni.
Dalgalar da mı alıp götürecek,
bu zaten batık korkuyu?
Bizim balık ekmek kokulu kıyılarımız vardı;
istemem al içimden bu satılmış uykuyu.
Bunu da mı yapacaktın etekleri sarp yangınım?
Geceleri korkusuz,
sokakları urgan düğüm toprağım…
Ben bu düğümü çözemem; ah yalan İstanbul’um,
Bugün yağmur yağacaktı.
Hani kalacaktım ben de,
yaslanınca sönen göğsünde.
Yağmadı…
Aldı bir vapur,
çekti çürüttü aklımı.
Yakma sigaranı öyle uzaktan.
Anlamam bu ayrılığın dilinden.
Yağmurum, kadınım…
Çek al beni bu terk edilmiş gemiden…
Eve gelmesine daha yarım saat var. Odanın içinde, aynı çizgi üzerinde bir ileri bir geri giderken, gününün nasıl geçtiğini tahmin etme egzersizleri yapıyorum. Gergin ve yorulmuş bir yüz bekliyorum bugün. Sabah evden çıkarken üzerinde ince bir bluz vardı. Akşama doğru yağmur çiselemeye başladı, üşümüş ve yanına hırkasını almadığı için de kendine kızmış olmalı. Yağmurlu günlerde dışarıda olmayı pek sevmez.
Pencerenin önünde, boyunlarını bükmüş sardunyalar… İçinin doğaya karşı şefkatle dolu olduğu zamanlarda, sağlıksız, solmuş yaprakları tek tek ayıklayıp, kalanların üzerinden, sokağın tozunu özenle siler. Çiçek açmışlarsa sevinir, sevinci hemen yüzünden belli olur. Ama son üç gündür, onlara su verdiğini görmedim.
Onu, ilk kez on yedi ay önce, gene böyle yağmurlu bir günde görmüştüm. Belki ağaçlar ve kaldırımlar biraz daha ıslaktı. Hızla yürüyüp yanımdan geçen bu esmer, uzun boylu kadın, bir elinde tuttuğu şemsiyesiyle garip görünüyordu. Ya da herkes için öylesine, sıradan biriydi de, benim için garipti. Kumlu palto, küçük olduklarını çok sonra öğreneceğim ellerinde açık renk eldivenler, siyah zarif ayakkabılar… Beni fark ettiğini sanmıyorum, çünkü ben herkes için her zaman “öylesine” biriydim işte. Önüm sıra biraz daha yürüyüp, sağdaki sokağa girdi. Peşinden gitmek aklıma gelmemişti, o gün nereye gittiğini hiç öğrenemedim. Sonraki günlerde bir kez daha gördüm onu. Bu sefer, henüz aydınlık bir akşamüstüydü. Telaşı doğal, giyinişi sade… Gözlerini kısıyordu güneşe karşı. Göz göze geldik, dikkatli bakışıma anlam veremedi. Onu birine, mesela eski sevgilime benzettiğimi düşündü belki de. Kısa süren bir karşılaşmaydı, ama önemliydi; beni ilk kez görmüştü.
Dalmışım, eve giriş ânını kaçırıyorum. İçeri girer girmez ışığı yakmış. Beklediğim gibi değil, neşeli ve mutlu görünüyor. Bir hırka var üzerinde, onun mu bilmiyorum, üşüyünce bir arkadaşı vermiştir giymesi için. Kadın hırkasına benzemiyor, bir an burkuluyor içim. Gözden kayboluyor. Üstünü çıkarıp yüzünü yıkıyor olmalı. Kıyafetleri hâlâ üzerinde, geri dönüyor az sonra. Ne dinlediğini bilmiyorum, ama çok iyi tanıdığım salonunun duvarlarında bir müzik yankılanıyor şu anda; yüksek sesle dinlemeyi sevdiğine eminim, benim gibi. Çantasından bir kâğıt çıkarıyor, ne olduğunu göremiyorum. Tek kişilik yeşil çizgili koltuğa oturup ağır ağır inceliyor. Birden ayağa kalkıyor, pencereye doğru yaklaşıyor. Bir iki kere bakarken yakalanmış, başımı, karşı evde perde açıkken içeride neler olduğuna sadece göz atan sıradan biri gibi ustalıkla diğer tarafa çevirmiştim. Huzursuz bile olmamıştı. Canını sıkmayı istemem, kenara çekiliyorum. Beni görmüyor; ama gene de izlendiğini sezmiş gibi, perdeleri kapatıyor sıkıca. Artık sadece ışığının yansımasını görebiliyorum. Öğrenebileceğimse en çok kaçta uyuduğu olabilir ki, bu canımı sıkıyor. Günün notlarını deftere kaydediyorum hemen. “Onun defteri bu olmalı” diyebilmek için uzun uzun aradıktan sonra bulduğum ve içine birbirinin benzeri günleri ve cümleleri ardı ardına dizdiğim deftere… Saat: 00.30. Işığı sönüyor. Perdeler tıpkı konuşmamaya yeminli bir çift dudak gibi…
Güzel bir sabah. Kalkar kalmaz pencerenin önünde dikiliyorum hemen. Perdeleri hâlâ kapalı. Uyuyakalmıştır. Bir süre bekliyorum. Sabahleyin kahvaltısını yapmadan güne başladığını pek görmedim. Çünkü sabah kahvaltısı onun için bir törendir. İnce belli bardakta üç şekerli çay, bazen kızarmış ekmek, bazen rafadan yumurta. Saat dokuz buçuk oluyor; her zamankinden daha erken çıktığını düşünüp vazgeçtiğim sırada, aniden perdeleri açıyor. Yüzünde kararlı bir bakış, elinde tuttuğu büyük beyaz kâğıdı dört yanından pencereye yapıştırıyor. Kötü bir sürprizle karşı karşıyayım. Kâğıdın yazısız tarafı güzel salonunun içine bakarken, bana dönük tarafı çığlık çığlığa “Sahibinden Satılık” diyor. Acıyı mı yoksa çaresizliği mi, önce hangisini hissedeceğime hemen karar veremiyorum. Henüz geç değil, hâlâ karşısına çıkmam ve konuşmam mümkün, tamam; ama benim gibi çirkin ve içine kapanık bir adam öyle bir kadının karşısına çıkıp ne diyebilir ki? Aklıma tam bu sırada fena sayılmayacak bir fikir geliyor. Ellerimin arasından kayıp gitmesine izin veremem.
Akşam olmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Eve geliyor, yemeğini yiyor. Her şey sırasıyla hazır. Telefonu çalıyor. “Efendim?” diyor. “Ben ilan… şey…” diye kekelerken, kendime geliyorum. Son şansım… Sonunda evi görmek istediğimi söylemeyi başarıyorum. “Şimdi mi?” diyor kibarca itiraz eden ses tonuyla. “Komşu sayılırız” diyorum ve söyleyiveriyorum karşı apartmanın dördüncü katında oturduğumu. İkna oluyor; “Peki, buyurun” diyor.
Aylarca süren aşk ve hayranlık dolu bir takip… Ve işte yarım saat sonra kapısının karşısındayım. Zili ilk çalışta açıyor. Yüzünde beni hatırladığına dair en ufak bir kıpırtı yok. Elini sıkıyorum; küçük, beyaz ve bakımlı elini… Tanışıveriyoruz. Kelimeler, yere kondukları anda hemen kaybolan kar taneleri gibi - unutuyorum söylediklerini duyduğum anda. Tüm dikkatimi evin bunca zamandır hiç bilmediğim ve az sonra göreceğim arka tarafındaki odalar üstünde toplamış, o önde, ben arkasında evi gezmeye başlıyoruz. Her şey hayal ettiğim kadar ince ve zevkli. Yatak odasında büyük bir kütüphanesi var. Bazı akşamlar elinde kitaplarla eve geldiğini, aralarından birini seçip günlerce elinden düşürmediğini, bitirmek için acele etmeyip bazen aynı kitabı aylarca elinde gördüğümü düşünüyorum. Her şey yerli yerine oturuyor, demek en büyük sığınağını buraya kurmuş.
Ben bunları düşünürken, o anlatmaya devam ediyor. Oysa duvarların boya-badana istediği umurumda bile değil. Uydurma bir şeyler söylüyorum. O diğer odaya geçerken, cebimden defterini çıkarıp köşede duran masanın üstüne bırakıyorum. Kapıdan çıkmadan, evi beğendiğimi söylüyorum. Beni uğurlarken gülümsüyor; ben de gülümsüyorum, ama onun gibi değil…
Düşgüllerim var
Rengini savursan gökyüzüne
Hemen çiçeklere
Taşa uçar, toprağa, suya
Umutlarım var
Gelincik kızıllığında
Sümbül morluğunda
Nergis aklığında
Ve çocuk saflığında
Umutlarımız var
Rengini sorsam suya
Bir ah çeker uyanır
Sıyırır düşlerini üstünden
Geriye kirimiz kalır
Dönsem kuşları sürgün dala
Düşer başı vahlanır
Son izi de uçar baharın
Geriye cinayetlerimiz kalır
bir
yaş on dört kocaya varmakta
şafak sökmeden hayatı sökmektir toprakta
ben basmadan
tahıl basar yurduma
yalnızlığımı tırpanlaya tırpanlaya…
iki
(t)üreyen yaşam bitlerini tüketmektir
yorgunluktan kabaran başımda
ben okumayı sökmeden
yaşam söküldü canımda…
üç
ne iğneler battı
hiçbir iplik uymadı mizacıma
daracık bir nahiyeyim gözümün ucunda…
dört
kaç kocaya vardı yemyeşil kızlığım
kaç yaban beylik gördü
üç dönüm tarlanın sapsarı ekinin hırsıyla
karahanoğullarının beyine yaraşırdı
düşüm
hep düştüm…
beş
sıkılmadı anamur portakalı bana
sıkıldım !
çocukluğumun baharında…
ben hayatı (d)alından topladım
bu yüzdendir yanaklarım…
altı
doğruluyordu kırılgan güneş sabahtan
bükülen ömrümün hazanında
güneşe gururumdan bakamadım
çıkılmaz uzlaşmasız karanlıktaydım
bıktım da
gözlerimden ayıkladım….
yedi
baharı bir tek çatlak aynamda gördüm
gözlerime bakınca
ne fayda
söndü feri altmışlık berduşa satılınca…
sekiz
(k)öleyim
yurdumun taşrasında
izansız bir taş kurtuluştur başıma
bu adi zifaf akşamında…
ben çocukluğumu sana biriktirmedim
nefsi aç kör turna…
dokuz
ve sen…
gençliğimi harmanladın
tahıl ambarında baba
ziyanım bir ibretin artığında
çöpe ayrılan yalnızlığın sapında
tutuşturulacağım sonbahar çalkantısında…
on
öğretmen olacaktım
bir kurşun sahipsiz kaldı!
cana…
on bir
suçum toprak anadan doğmakta
yazgım köhne bir ebenin
avuçlarına (b)akmakta
ben hayata toplandım kavgayla
eksildi düşlerim…
suçum doğamamakta maslak kasrında
saray kızı olamadım
osmanlı güzergâhında…
on iki
avrupa yakasına çıkamadım
yakam sevgisizlikten kalamadı bir arada
hayatı doğasından içtim
nemrutun kar suyuyla
“buradan gelme mertliğim
harlanışım yürekten kopma
mücadeleme asıla asıla
tümcül sevdalarla bağlıyım aslıma…”
on üç
hayat benden bağımsız bir söylence
biter mi bu acıyan geceler
biter mi kargınmış zaman söyle…
ömür kapalı tüm iklimlere
kar kalmaz mı pusuda sevdamın üstünde
alnımın yolları çamur
yürümeye kalksam
batıyorum kendi içimde…
çeke çeke bitmedi özün suyu
tulumba ezberimde…
açın sapa berduş yollarımı
kopartın tenimi esir alan yalnızlığı
kavramalıyım uzaklaşan zamanı
“insan kendine ne kadar yakın olabilir ki…”
on dört
yaş yirmi beş
yaşlılıktır köyümde
kalmışlıktır bir tekliğin kelepçesinde
çözün beni de bağlanayım sarp yüreğe…
tutun tahıl kokan kirimi
yazgımın erimini
geçmeden gençliğim yetişeyim düşüme
“hayat benden düşmeden…”
27 aralık 2000
Renkli ve siyah beyaz
yine kan gördüm düşümde.
Ağladım, ağladım, ağladım
yalnızım:
Dört yanım dağdan duvar
duvar aşılır, sınırlar da
kanlı bir düş olursa dünya
kanlı bir toprak
kanlı bir yurt
kanla kurulur mu bir ülke?
Bir destana yazılır adım:
Adım ki, yurtsuzluğuma eş
adım ki, adsızlığıma kardeş
kardeşim!
Yalnızım, yalnızım, yalnızım
ey dünyanın çiçekleri… ya siz?
Kanlıymış başı. Gömleğine akmış. Çok.
— Pencereden uzak dur, demiştim.
— Ben gelinceye kadar öykünü tamamla, döndüğümde okuyacağım, demişti.
Daha önce yolcu ettiklerimin hiçbirisine sallamadığım elim uzun uzun havada asılı kalmıştı. O’nu yolcu ederken. Tren gözden kayboluncaya dek. Sanki bir daha hiç göremeyeceğim uzak bir yere gidiyordu.
“Onun olduğu vagondaki. Pencere kırıkları…”
Öykümün ilk iki cümlesi. Gardan eve döner dönmez yazmaya başlamıştım. Pencerenin önüne oturup. İzlerken denizi. Trene taş atan çocukları anlatmıştı bana bir gün. Üzgündü. Nedenlerini düşünüyordu; bazen sesli, çoğunlukla sessiz.
O iki cümleden sonra ikinci paragrafa geçtim: —O’nu kahraman edindiğim bir öykü yazma eğiliminde olduğumu o cümleleri yazarken hissetmiştim. —
“Konya’da yaşıyordu ailesi. Tarlalarının mahkemelik bir işi varmış; nasıl çözeceklerini bilememişler, çağırmışlardı yanlarına oğullarını. “Tren,” dedim, “en iyisi.” Aldık tren biletini. Bilmeden daha. Vagondaki çığlığı.”
İkinci paragrafa binen o sahipsiz çığlık ürkütmüştü beni. Neden yazmıştım böyle, ‘vagondaki çığlık’ nedendi? Pencereden içime kaçan bir martı, çığlık çığlığa. Öyküye mi yolu? Ne olur öyle olsundu öykümdeki, sadece bir martı çığlığı! İçimde kötü bir şeylerin olacağı haberlerini yayan cüceler bir o yana bir bu yana koşturuyorlardı. Yalvardım, “Gidin, gidin!..” Gitmediler! Kötü bir şeyler olacaksa… Öykü kahramanım O olmasındı, vazgeçmeliydim hemen! Evhamlanmıştım. Yazmasam, diyordum. Olmaz! Söz vermiştim. O dönene kadar bitirecektim öykümü. Ara verdim yazmaya. Kahve iyi gelmezdi sinir bozukluğuna. Adaçayı içmiştim. Adaları izlerken. Kınalı mı, Burgaz mı daha belirgindi? Sis hangisinin üzerine daha çok çökmüştü? Gözlerimi denizden ayırıp duvara yöneltince sisin en fazla odaya çöktüğünü fark ettim. Duvardaki tablonun renklerini silmişti. Çayımı yudumlarken uğulduyordu. Uçurum sesim. İçimde: “Bu sadece bir öykü, hepsi bu!” Rahatlayamıyordum. Kimileyin sezgilerim henüz yaşanmamış şeyleri çalıyor ve öykülerimin satırlarına düşürüveriyordu. Çalıntı öyküler!
Uyuklamışım. Uyandığımda sis dağılmıştı. O’nun gözleri: Tablo aydınlanmıştı. Çektiğim son fotoğrafından bakıyordu. Bana sanki. Ovaları anlatışı geldi aklıma. Tren yolculuğunu bu denli sevmesini ovalara bağlayışı. Anlatmalıydım. Sesli değil. Ses uzayda uçup giderdi. Kalıcı olmalıydı. Yazmak isteği iyiden iyiye tutuşturmuştu ellerimi. Ovaları çizmeliydim. O’nun gözlerinden treni. Ellerindeki irili ufaklı taşlarla çocukları. Evlerini. Yakın uzak köylerdeki. Vagondaki çığlığa. Pusuya yatmışlar. Ovada. Tren yolunun az ötesinde. Gözlüyorlar yolunu. Trenlerin.
“Başını yasladı. Pencereye. Kırılmamıştı hayır, henüz değil!.. Gözlerinden çıkıp yapışıyorlardı hayaller, anılar hâlâ sağlam olan pencereye. Çok sonra ovaya düştü güneş. Yuvarlak bir şapka gibi. “Kırmızı başlıklı ova!.. Büyükannesine çörek götürüyor” diye düşledi. Acıktığından belki, canı çörek istedi. Evde annesini kendisine yemek yaparken düşledi: Damağında erkenci bir lezzet! Sabırsızlandı. Konya’dan önceki son köyü geçiyordu tren. “Akşama varırım” demişti annesine telefonda ve el sallarken garda sevgilisine. Güneş çok güzeldi. İzledi toprak damlı evleri. Ovalar yeşil, hep yeşil olsun istedi. Başaklı tarlalar sarıydı oysa. Yeşile boyadı başakları. Kirpikleriyle. Yeşil uzun başaklar! Altın sarısı değil, zümrüt yeşili. Çocuk sesleri serpildi ovaya; kimisi yakın, kimisi uzak:
— Gadiiir, gooş ulan, dren geliyoooo!..
— Senden hızlı goşmayanın anasını…
— Hüsso len, Hüsso! Bak hele bana, nassı atıyom, nassı dek getirecem… Gırmassam bu defa…
— De get, gocaman o! Boyundan böyük. Galdıramıyon bile. Yuvarlak olanlar daha hızlı gidiyo.
— Yok len, gör bak! Gadir bilir beni, geçende de atdıydım, bundan bile böyüktü…
Sesleri gürdü. Ürktü güneş. Ova, toprağının içine aldı güneşi, korudu. Uyku yaydı kararan gök. Gözleri ağırlaştı. Tam uyumak üzereydi ki, kocaman bir elma döne döne üzerine doğru geldi, -evrenden bir sırrı gizler gibi mırıldandı: ‘Newton’un başına düşen işte bu elma, bu elma!’- hızla! Saniyelerden çok daha kısa olan bir zaman dilimi uzadı, uzadı gözlerinde: Anımsadı sevgilisini, çıplak olduğu anı, kompartımanda, karanlığı delerken tren: İstanbul-Ankara Ekspresi. Mavi. Gök değil, tren. Gök kara. Koyu kara. Boynunu öptüğü…”
Boynumu güzel öpmüştü. Çıplaklığımı. Gecenin ve benim. Yol hiç bitmesin istemiştim. Aşk henüz doğuyordu aramızda. Uzun süren bir dostluk ertesi. Açan yeni bir çiçek. Taç yapraklarının acemi uyanışı, esneyişi güneşe yönelip. İlk gün ışığı. Kaygımı hatırlamıştım. O’nunla sevgili olmaktan korktuğumu. Kaygı aşk için fazla bir duyguydu: Yenildi. Sevgili olmuştuk o yolculuktan, öpüşten sonra. Pencerenin önünde ellerimi iki yana açmışken ben, gece dolarken içime; uykulu, kör ışıkların aydınlattığı her istasyon yakınında çıplaklığımı kolları arasında gizlerken, istasyondaki insanlardan kaçırırken tenimi…
“Anılarından saldı sevgilisini. Çocuklara bakınca. Elma uçarken havada. Sert sulu. Koşuyorlardı trene doğru. Karanlıkta o gün, İstanbul-Ankara Ekspresi’nde, nasıl zor gördüyse sevgilisinin boynunu, öyle zor gördü boyunlarını. Çocukların. Ellerini seçemedi. Küçüktüler. 5-6 yaş grubunun elleri. Ne kadar küçükse o kadar küçüktü elleri. Taşlar değil. Onlar iri bir elma gibiydi. Hele o bir tanesi, dönerek gelen, büyüdü, büyüdü, pencere kadar oldu.
Elma uçarken havada -elma değil, taş- ışıklar yanmaya başlamıştı çocukların evlerinde ve başlamıştı yemek telaşı:
— Hüsso nirde gı, sofrayı hazırlıyom…
— Gadir’le dren yoluna doğru giderken gördüydüm…
— Ocağı batasıca, oyun oldu mu her bi şeyi unutuyo…
***
Trenin. Durmadan hiç. Dönüyordu tekerleri. Rayların üzerinde. Bildi miydi taşları? Onlardan mı kaçıyordu?
***
Elma uçarken havada -elma değil, taş- ışıklar yanmaya başlamıştı O’nun evinde ve başlamıştı yemek telaşı:
— Oğlan gelmek üzeredir, goş getir çırayı, ocağı tutuşturuver. Akşama varırım dediydi. Pek acıkmıştır…
— Daha var gelmesine, az bi telaş etme, dur hele…
***
Kaçamadı tren. Yeterince hızlı. Çarptı taş. “Elma!” diye haykırdı! Acıyla!? Yolcular “Eyvah!” diye inledi sandılar. Vagonun içine yuvarlandı taşla beraber, kocaman demir tekerlerden daha gürdü sesleri:
— Elma!
— Elma değil, taşım!
Kapandı hemen gözleri. Kanadı başı. Çok. Yolcular çoğaldı birden yanı başında. Yıldızlardan bile çoktular. Gözkapaklarının altına süzüldüler panikli bir uğultu halinde. Kirpiklerini çekiştirdi biri. Başaklardan hüzünlü bir yeşillik yayıldı evrene. Fark edildi mi? Biri kolundan, biri bacağından çekiştirdi. Konya’da bir kadın hızla elini çekti ocaktan: “Anam, yandım!” Yükseldi gardan ıssız bir el sallayış. O an çığlık çığlığa bağırdı vagon. -Martı sesi.- Penceresi kırıldığından. Yandı canı.”
Öyküm bitmek üzereydi. O’nun dönmeyeceği, öykümü okuyamayacağı hissi evham olmaktan uzaktı artık. Biliyordum. O’nun ölümünün çalıntı bir öykü olduğunu. Kalemimde.
Deniz yükseldi, yükseldi gözlerimde. Battı gözbebeklerimde adalar. Kanatlarından ıslak bir yalnızlık yayıldı gökyüzüne martının. Mağrur bir çise düştü gara, yanağıma. El sallayışım vagondaki çığlığa karıştı.
İsyan güç kazanmak için üstleneceğim en iyi roldü. Acıyı bastırmanın kavgacı şekli. Burgaçlanan tüm iç organlarıma, boğazımı sıkan çirkin, yapışık ağrıya rağmen bitirmiştim öykümü. İsyanımı iri bir elma yapıp fırlatmıştım öyküme —ilk cümlelerime eklediğim son cümlelerim—:
“Gibi kırıktı. Kemikleri. Başının. Yolculardan biri söyledi. Çok kanlıymış başı.”
Bi’ Bir yosma arnavutkaldırımı kana boyuyordu. Ağzında bizim şarkımız,
şehir düştü yapışmış. Ve şehir kadını sarmalıyordu. Kadın sarmalandıkça azıyordu.
Bi’ Şehir daha, daha yapışıyordu. Şehvetleniyordu. Özünü unuttu kadın.
kadın Özü şehri, hiç açılmayacak bi’ sandığa kilitleyip, çok derinlere gönderdi.
Bi’ Ya da böyle yaptığını zannetti. Ve hiç beklemediği bir gün şehir harap,
şehir düştü çaresiz, kimsesiz, yenik. D Ü Ş T Ü. Kadın da ağzında çikleti, bizim
Bi’ aşk şarkımızı mırıldana mırıldana sokuldu şehrin koynuna, onunla
kadın beraber düştü. Hepsi bir düştü. Kadın ve Şehir D Ü Ş T Ü!…
Bi’ Bir şehir bütün yosmaları ise boyuyordu. Ağzında popüler olmuş
kadın düştü bestemsiler. Ve yosmalar şehri seviyordu. Sevildikçe şehir daha çok sis,
Bi’ is üretiyordu. İs ürettikçe özünü unutuyordu. Özünü unuttu şehir.
şehir Özü yosmaları hiç uğranmayan bi’ caddesine koyup, tanınmamışların
D arasına gönderdi. Ya da öyle yaptığını zannetti. Ve hiç beklemediği
Ü bir gün kadınlar parçalanmış, iğfal edilmiş, kimsesiz, yenik. DÜŞTÜ.
Ş Şehir de, ağzında is kokusu, pislik yuvası sokuldu yosmaların
(E) yanına. Ama bir şey vardı. Şehir onlarla beraber
M Hepsi bir DÜŞ(E)MEDİ. D
E Kadın ve Şehir (beraber) DÜŞ(E)MEDİ!… Ü
D Ş
İ (E)
! M
E
D
İ
!
Yürüyüşler yorgun. Düne mi, bugüne mi? Kimi zaman suskun yarınlara mı? Anıların yolculuğundayım. Her yaşanan geçmiş oluyor, her an dün.
Bizi dünden bugüne taşıyan evlerimizde yaşadığımız anılarımız. Geçmişimi eşelediğimde aklıma hep yaşadığım evler gelir. Gidip görmek isterim onları. Gittiğimde bir hayal kırıklığı yaşarım. Ruhum kırılgan bir hal alır. Yıllarca beraber olduğun, sonra ayrıldığın sevgili nasıl yabancıysa o evler de yabancıdır. Bitik bir sevgidir. Bilirsin oradadır. Duvarlara dokunur, konuşursun anılarınla. Sis kokusu gibi sinmiştir duvarlara anıların. Sana geçmişteki seni sunarlar. Bir salıncak gibi bir ileri bir geri gidip gelirsin zaman tünelinde.
Beşiktaş’tayım, şaşkın! Ahşap evimiz harabeye dönmüş. Birden kendimi içeride buluyorum. Anıların ağırlığına dayanamayıp dökülmüş. Hep hüzün ve acı vardı burada. Yıkacaklar, her şey gibi bu evi de moloz mezarlığına götürüp gömecekler.
Daha dündü. Ben eve giriyorum. Girişte dar bir hol var. Her yer ahşap cilası kokuyor. Holü baştan başa kaplayan mavi bir köy kilimi. Acaba hangi genç kız hangi hayaller içindeyken bu kilimi dokudu? Küçük bir oturma salonu ve salondan mutfağa geçiliyor. Her yer mavi. Sadece krem rengi, keten nakışlı perdeler var farklı olan. Holün duvarına itina ile tasarlanarak yerleştirilmiş kitap rafları. Rafların içinde büyülü şiirler, romanlar, akla gelebilecek tüm kitaplar. Holde ayak izlerim görünmüyor
Ahşap merdivenlerden ikinci kata çıkıyorum. Basamaklardan ahşabın iç gıcıklayıcı sesi yüreğime işliyor. Evdeki her şey tam. Ne fazla ne eksik. Öylece beni izliyor anılarım, yaşadıklarım…
Ben yatak odamda ağlıyorum. Elimde eskimeye yüz tutmuş, içimde siyah beyaz olmuş bir fotoğraf tutuyorum. Acı zift gibi dumanı içime çekiyorum. Yıldızlar üstümü örtüyor. Üşüyorum… Yorganım yerde duruyor. Alacak gücüm bile yok. Çığlık çığlığa ağlıyorum. Kapı ya da telefon çalsa, birileri beni duysa. Saçlarım darmadağın olmuş. Kendime ne kadar uzağım. Yıldızlar tavandan süzülüyorken ne kadar yakınlar bana. Tüm benliğim oracıkta kalmış gibi bu fotoğraf nasıl sarsıyor, silkeliyor?
Gizlice kaçıp geldiğim bu eve neden anılarımı da taşıdım? Keşke sihirli bir gücüm olsaydı. İstediğim anda bir derin kuyu açabilseydim, tüm acılarımı gömerdim. Mutlu olduğum bir anda onları çıkarır yıldızlara savururdum. Bilirsiniz siz de, gülleri kuruturuz kalıcı bir anı olsun diye. Sevgilerin sunumudur. Şimdi güllerim de çürüyor bu evde. Tüm yakınları uzak ettiğim bu düş evinde yarınları tavanlara astım. Ellerimde düş yalnızlığı.
Yüzümde ellerim dolaşıyor. Gözyaşlarımı ellerim siliyor. Ellerim, ellerim bir serçenin ürkekliğinde. Çocuktum… Kar kaplıydı her yer, odamın yıldızlara bakan tavanına bir serçe konmuştu. “Kanadı kırık bir kuştu”, uçamıyordu. Çocuktum, mini mini bir kuş donmuştu. Pencereme konmuştu. Aldım onu içeriye “cik cik” ötsün diye. “Pır pır” ederken canlandı. Ellerim bak boş kaldı!
Çocuk değilim artık. Ürkek bir kuş gibi yine ellerim boş kaldı. Yüzümde yılların ürkek anılarının izleri. Ağustos üşümelerindeyim. Gökyüzü yıldız kaplı. Bir kar fırtınası yüreğim.
Ay karardı, yalnızlık…
Yıldızlar dökülüyor üstüme…
Bir ses, sess…
Kepçeler…
Mezarlık…
Moloz mezarlığı.
Üşüyorum…
İsmail Hakkı’ya
Kaç kere çaldı şu zil. Kaç kere vuruldu kapı. Ya sucuydu gelen, ya kandil kutlaması.
Seni beklerken çalıyor en çok telefon:
– Alo?
– Ahmet’i versene!
– Yok burada Ahmet. Ahmet kim hem?
– Orası jandarma değil mi?
Değil. Burası jandarma değil. Burası beklenenlerin gelmediği bir adres amca. Arama burayı. Şanssızlığım bulaşmasın oğluna.
Seni beklerken çok uzuyor zaman. Bu zamanı, diyorum, artırsam kıyısından köşesinden, kullanırdım seninle birlikteyken.
Biriktirmek için bir pembecik kuyruğu olan domuz kumbara edinirdim seramikten. Metal, bildik kumbaraları beğenmez ki zaman.
Amerikan filmlerindeki sarışın, parlak yüzlü, sağlam dişli çocukları ve onların sarışın, güzel annelerini nasıl saklıyorsa hâlâ film karelerine, domuz kumbara benim fazla zamanlarımı da saklardı, lütfedip beğenirse.
Yine çalıyor zil. Çocuklar.
– Kandiliniz mübarek olsun teyze.
– Sizin de çocuklar. O bana uzattığınız avuçlarda ne var?
– Yok bir şey. Hiçbir şey yok. Onun için uzatıyoruz sana.
– Ben sevgilimi bekliyorum. Bir daha baksanız, olamaz mı avucunuzda?
– Yok teyze. Ceplerimizde de yok. Alt kattakiler baktırmıştı ona da.
Para bekleyen ellerine şeker dolduruyorum çocukların. Metalinden bile olsun kumbaraya inanmayan yeni bir hayatın çocukluğu onlar. Enflasyon çocukları. Ters ters bakıp gidiyorlar.
Seni beklerken geçmiyor zaman. Boş bir yastık kılıfı gibi işe yaramaz, sarkıyor ellerimden. İçine televizyonu tepiyorum. Asmalı Konak’ı, Deli Yürek’i, Melek’i, Ekmek Teknesi’ni, Çocuklar Duymasın’ı. Elimdeki kumanda aletiyle, kötücül zamanı kovalayan yirmi birinci yüzyıl silahşoriçesiyim ben. Konağı asmalar yutuyor, deli yürek iyice dellenip meleğe kafa atıyor, o arsız çocuklar ekmekleri birbirine atıyor. Geçmiyor zaman.
Işık hızıyla geziyor kumanda aletinde parmaklarım, ekran kararıyor.
Telefon çalıyor. Sen misin?
– Alo?
– Merhaba hanımefendi. Bir anketimiz vardı da. Beş dakikanızı alabilir miyiz?
– Beş olmaz.
– Kaç olur?
– Kırk beş desek? Var mı uygun anketiniz?
Yok. Öyleyse benim de beş dakikalık zamanım yok. “Başınızdan Atmak İstediğiniz Fazla Zamanları Ne Yapardınız?” konulu bir soruşturma yapsanıza. Sonuçlarından beni de haberdar ederseniz vatana millete değilse de yaralı bir yüreğe yardım etmiş olurdunuz. Güzel kardeşim.
– Fazla zamanlarınızı ne yapıyorsunuz?
– Kırpıp kırpıp yıldız yapıyorum. Kah kah kah!
– Fazla zamanlarınızı…
– Yok kardeşim, yok bizde zaman maman. Hepsini kapıcıya verdik, ona sor inanmazsan.
– Fazla zaman…
– Sende varsa bana ver güzel kızım. Bu yıl seksenime bastım.
– Fazla…
– Bence de fazla oluyorsunuz artık. Bu akşam kaçıncı anket bu? Bıktık!
Kalpsiz insanlar diyarında yaşıyorum, belli. Umurlarında bile değil sensizlikten yayıldıkça yayılan zamanı nasıl toplayabileceğim.
Oysa bana sorsaydı anketörler, “Fazla Zamanlarımızı Beklenen Sevgililere Saklamanın Yolları Nedir Sizce?” deseler, hevesle yanıt verir, özenle doldururdum boşlukları. Dilimin ucunu yumuşak kurşun kalem edip, yine yumuşak bir silgiyle düzelterek hataları, söylerdim:
– Özenle saklayın.
– Naftalin! Evet naftalin!
– Derin dondurucu da olabilir, tabii. Özellikle içine bir parça defne ekleyip dibine de şöyle hafif bir zeytinyağı gezdirirseniz ilk günkü tazeliğini yıllarca korur.
– Verniklerseniz yaldızları da dökülmez hem.
– Çatlamaması için bademyağı ya da arko kullanın.
– Arada çıkarıp havalandırmayı ihmal etmeyin.
– Tozun önüne geçebilmek için, havasını boşalttığınız naylon poşetlerde saklamak en iyi çözüm.
Pencereme biri vuruyor. Sen misin? Geldin mi?
– Kusura bakmayın. Camınıza çarptı sepet. Bakkaldan deterjan alacaktım da.
– Olsun. Alın, zararı yok. Sepetinize bir bakmamda sakınca var mı?
– Birini mi bekliyorsunuz?
– Hı hı. Sevgilim gelmedi.
– Ah ah! İhsan Bey de böyle gelmemezlik etmişti yıllar önce bir gün. Zor. Çok zor.
– Hiç mi gelmedi yoksa?
– Bir yıl bekletti beni. Şimdi her akşam üstünden kilitliyorum kapıyı. Gitti mi gider bunlar kardeş, gelmezler bazen geri.
Sen geleceksin, biliyorum. Beni bekletmeyi sevmezsin. Evimizi seversin. Beni seversin. Yapmam gereken tek şey, şu geçmeyen zamanı bitirebilmek.
Eskişehir’deki çocukluğumda çeşmeden su içilmezdi. Bu yüzden sokaklarda atlı sakalar su taşırdı. Bizim sokağın atının adı Zaman’dı. Yaşlıydı. Dizlerinden kocaman kemikler fırlardı. Kısacık sokağı neredeyse bir günde geçerdi. İşte o ata benziyor benim de zamanım.
İçimden bin kere “Geç zaman” diyorum. O kadarlık geçiyor. Bu sefer “Zaman geç” diyorum iki bin kere. O kadarlık da öyle geçiyor.
Buzdolabından bir demet maydanoz alıyorum. Yapraklarıyla fal bakıyorum. “Geliyor, gelmiyor”. Kitapları açıp sayfalarını sayıyorum. “Geliyor” diyor yapraklar. “Geliyor” diyor sayfalar.
Kapı çalıyor. Geldin!
– Buyurun komşu, kokmuştur.
– Ne zahmet ettiniz? Nedir bu?
– Fazla zaman. Taze taze sardım ellerimle. Yiyiverin soğutmadan.
Al bakalım. Yine en başa döndüm işte. Elimde sensiz geçirmek zorunda olduğum bir sürü zaman. Ne yapacağım bunu, sen yanımda olmadan?
Bir temiz beyaz kâğıt çekiyorum önüme. Başlığına “Seni Beklerken” yazıyorum özenle. Bu öyküyü yazıyorum. Bitince geleceksin, biliyorum.
Bitti öyküm. Kapı çalıyor. Sen misin?
27 Kasım 2002
aşksa o
hiç korkma
nasılsa konuşur
bütün dilleri [1]
Bu dizelerin eşliğinde “Günlü Güvercinli Kadın” sahnesinin ışıkları sönüyor ve “aşk” bir gölün kıyısında dinlenmeye başlıyor. Sonra, suskunluğunu bozuyor, toparlanıyor ve canlanıyor. Bir martı gibi kanatlarını açıyor, tüm görkemiyle gökyüzüne yükseliyor. Bembeyaz bulutları takip ederek bu gri şehrin suskun sokaklarına kadar geliyor. Etrafına bakınıyor ve yerleşmek için en güzel gönlü seçiyor.
Şaire yöneliyor. Şairin içine yerleşiyor ve “aşk” kendi varlığının anlamlarını şiire dönüştürüyor. Usta, tezgâhını temizliyor, yeni dekorlar hazırlanıyor ve bir kez daha ışıklar parlıyor sahnede: “Aşk Konuşur Bütün Dilleri”. Tekin Gönenç’in ikinci şiir kitabı yayımlanıyor.
hani bir çocuğun sımsıkı sarılıp
bir bebeği öpüp koklaması var ya
o’sun işte sen [2]
Duru, dolaysız bir buluşma gerçekleşiyor. Tekin Gönenç, şiirlerinde pürüzsüz aşkı ve çeşitlemelerini sunmaya başlıyor. Aşkın tüm halleri, tüm dilleri, varoluşunun içine gizlenen sonsuz niceliği, şiirsel bir güçle bütünleşiyor ve okuyucuya yansıyor. “Aşk” çoğaldıkça çoğalıyor ve dizeler, pencereden süzülen bir yağmur damlası gibi kayıp gidiyor. Tekin Gönenç aşkın tüm dillerini konuşurken, zihnimi imgelem karmaşasına veya ikirciklere boğmuyor.
sen hep o kadınlara giderdin
sözlerin gözlerle söylendiği kaldırımlarda
…
bir de koğuş arkadaşların
içlerinde aykırı rüzgârlar esen
jilet bakışlı üç beş serseri [3]
Sıra aşkın kilitlerine ve çıkmazlarına, toplumsal sorunların kapanındaki insanlara geliyor. Çağımızın zorlanan, yabancılaşan insanı anlatılıyor. Toplumun kıyısında sığıntı gibi yaşayan “jilet bakışlı serserilerin” acıları ve dışlanmışlıkları da gözlerimizin önüne sunuluyor. Ama “aşk” onlarda bile susmuyor. Çünkü “Aşk” konuşuyor bütün dilleri…
Tekin Gönenç, acı çeken, üzüntüden kıvranan, tüm bunlara ağlayamayan yalnızlıkların görüntüsünü oluşturuyor. Yağmurdan önceki sıkıntılı havalar…
olmadı işte
yağamadın bir türlü
şöyle doyasıya
kendi bulutlarından [4]
Tüm güzelliğiyle, aşk konuştuktan sonra bütün dilleri, ayrılma zamanı geliyor. Buluşmayla açılan sahnenin perdesi ayrılıklarla kapanıyor:
gizli bir el
çözer iplerini geminin [5]
Tekin Gönenç “Aşk Konuşur Bütün Dilleri” adlı şiir kitabıyla içerden kilitlediğim tüm kapılarımı çalıyor. Sonra bir kez daha oyun bitiyor, seyirciler salonu boşaltmaya başlıyor.
Ve ben, aynı boşluğun sancısıyla baş başa kalıyorum.
[1] Tekin Gönenç, Gönlü Güvercinli Kadın, Cep Kitapları
[2] [3] [4] [5] Tekin Gönenç, Aşk Konuşur Bütün Dilleri, Cep Kitapları
dediler ki
nemrut’un doğduğu gece
tılfındır tepesinde
ayşo; kuru ekmekle
dudaklarını kanatan yoksul
bir kadını, yusufçuk kanıyla
efsunlamış…
o gün bu gündür
şeytan tanrıya küsmez
Bak, gör:
Ay ikiye bölündü.
Durma,
Sen de böl!
Yarısı senin,
Yarısı benim:
Sessizlik…
Sis ve gölge, başaşağı senkron yalnızlığı
Kırılmalar, suda beliren yüz, deriden gömlek kıvranmalar.
Soru işaretlerinin avlusal denklemi, bedensel işlemler
Işık, sütun ve hiram, açık tonajlı matem esintisi
Cazibesi, kabuksu cepsel takvim
Tevatür.
Kanayan: içbükeysi derleniş, meselenin sondan bir önceki lafzı,
Hipnoz: Öteki ben
Kapıların üzerindeki yazmalar
Ay ışığının apsansında, cam bardaklarda kalan el izleri
Kızılca kıyamet,
Atomize olmuş bir yalıtılmışlık
Mabed.
seninle ilgili yazmaya başlayınca hep huzurdan bahsediyorum. incecik yağan yağmurdan ya da sıcacık güneşten bahsediyorum. dört mevsimin en güzel zamanları. sarı yapraklarla da güzel istanbul artık, yağan kar altında da…
ellerimden tutup beni gezdirdiğin için bütün sokaklarını seviyorum bu şehrin. bütün sokakları yazmak istiyorum.
çünkü dünyanın en huzurlu masalını yaşıyoruz. çünkü bir daha geri dönemeyeceğimizi bildiğimiz günlerle, geleceklerinden emin olduğumuz daha mavi günler iç içe. geceler ve gündüzler. ve dört mevsim. gözlerimi kapıyorum. bütün şehri böylece dolaşıyoruz. melekler şahit.
seninle ilgili yazarken hep dört mevsim giriyor yazıma. ağaçlar, sokaklar, sarı yapraklar… beraber attığımız her bir adım… istanbul…
seninle ilgili yazarken yazamadığımı fark ediyorum. bütün cümleleri kapı önünde koyup, senin olduğun o eve giriyorum. sıcacık odunları görüyorum şöminede. hiç yaşamadığım bir şeyleri yaşadığımı fark ediyorum. insan bir kere mi âşık olur ömründe? kalemi kâğıdı bırakıyorum elimden. gökyüzüne bakmaya başlıyorum. tek tek sayıyorum günleri. gülümsüyorum. gelecek bir sürü günün hayali oluyor önümde. yazamıyorum.
kayıp coğrafyasında
dolaşırdım şiir ülkesinin
her şey bir başkaydı
gözyaşlarım papatya
sesim yitik bir ülkede kaybolmuştu oysa
ve papatyalar akardı gözlerimden
ağlardım
sonbahar kirli sakallı bir ihtiyardı
mevsimin sarı yeleli sırnaşık rüzgârı
diş bilerdi o en güzel dünyaya
tomurcuktaki yaprağa
mevsimler taşırdım
uzun yolculuklardan
şiirimin kayıp coğrafyasından
papatyalar akardı gözlerimden
gülüşlerinin sonbaharında ağlardım
bulutlar arardım arınacak
yıldızlarımı alırlardı
kaybolurdum
kirliydi hep yağmurlar
gülüşlerinin sonbaharı bir şemsiyeydi
sığınır ağlardım
sana “yaz” demedim
bahardı beklediğim
en çok gecedir kendi sesini emziren
dışarıda büyük kavgalar var insanlık adına
senin de, benim de olmadığımız
bizim adımıza zaten ölenler var
hem de aynı gecede…
gittin, uzadı saatler
ölü kelebekler birikti
gözkapaklarımda.
hadi kapat kapıları
terk edeme beni
sahi güneş hâlâ orada mı?
düşler terk edince gülüşleri
yitik kentlerin mezarlıklarına döndüm
bir tas suya hasret.
neresine dokunsam, elimde kalıyor
git/me desem ne ki
gözlerimdeki buğu karşısında
kırılgan renklerden geçiyor
yirmi birinci asır.
yükümlü doğuyor artık
her bebek…
oysa beklenilen
mavi değil
en çok beyazdı
süslediğim duvağını
Ayın çağrısı gelmeden önce başladı her şey… Lalaith sonbaharda geldi. Minik ayaklarının altında ezilen lal rengi yaprakların çığlıklarını duyabiliyordum. Onu fazla beklememiştim ama beni şaşırtmıştı tüm çocuksuluğuyla. Hayatımdaki en büyük hata yıldızların isimlerini insanlara vermek olmuştu. Bunu söyleyebilmek içinse, benim maviyi bulmam gerekecekti. Her şeye rağmen, bir yıldız gelmişti yanıma; işte o zaman yıldızlar kaymaya başladı gözlerimden. Narin elleri saçlarıma dokunduğunda gümüşi gözlerinin içine baktım; ona düşünmeden sarıldım. Kızıl saçları döküldü yüzüme ve öptü beni. Yitiyordun düşlerimden. Elf kızı gitti daha sonra; ben yardımcı olamazdım ona. Bir insanın kısa ömrünü değerlendirirsek, ona göre, aşk bile denmezdi hissettiklerime. Neden bir elf gibi süreklilik ararken kendimi kaptıramıyordum hiç kimseye? Gözyaşlarımı sildim ve kalktım.
İşte o zaman yitik ülkelerin birinde, yüzü kaybolmuş Miriel adında küçük kız geldi gelecekten, bir meleğin suretine bürünmüş biçimde. Mavi gözlerinin içine baktığımda, onu bir daha görmemin uzun süreceğini anlamıştım. Gerçek yüzünü en cesur şekilde o gösterecekti bana. İşte hayranlığım böyle başladı maviliğe. Büyü o gece aktı düşlerimize.
Ertesi gün de gözyaşı vardı.
Şafaktan önce çıktım yola. Her şey bir düş yüzündendi. Cebimde bir altın para, sadece tek bir dileğim olabilirdi. İki yoldan Ilmen’e gideni tercih ettim. Bunun hep kötü bir tercih olduğunu düşündüm. Bu yolu bitirdiğimde şaşırtmayı öğrendim. Beni yalnız dostluk korudu.
Yol birdenbire bitti. Keder de… Meğerse yıldızlara varmak için ayın yolundan geçmek gerekiyormuş. Herkesin beni bıraktığı anda flüdünün ezgisiyle beni anlamlandıran Marach geldi. O gece onunla kan kardeşi olduk. Ondan başka kimseye güvenemedim.
Bir yaz düşünde kendimi buldum cennette. Masumiyetin adı neydi? Orada bir kız gördüm ama âşık olmadım. Sevgi ve aşka dair tanımları sildiğimde nefreti öğrendim. Bu beni acımasız kıldı.
Sonbahar gelmişti ve dinlenmek istiyordum. Bunun için sevgilimin evine gittim. Mavi odasında uyudum. Uyandığımda mavi duvarları üstüme üstüme geliyordu. Tavanın beyazlığının bana ne kadar acı verdiğini söylemedim ona. O anda dört mısra biçimlendi kafamda ve beni bir kış öncesindeki bir öyküye taşıdı:
mavi odamızdaki
karşıtlığı yok sayan düşlerimde
sonsuzluğu arar
seni öpmelerim
Sonsuz öpüşler böyle başlamıştı. Tüm renkler kendini yitiriyordu mavide.
Efsanevi ağlama sütununu bulmak bir ayımı aldı. Toprak ağlıyordu gökyüzüne doğru. Ağlayarak soyundum. Bir bebeğin çıplaklığıyla girdim dilek havuzunun içine. Ağlama sütununun yanına gidip altın paramı bıraktım dibine. Bir dilekte bulundum O’ndan.
Konuşmayı öğrendim. İlk söylediğim söz “Bırakın beni!” oldu. Yalnızlığı o zaman üçüncü defa tanımladım. Miriel’le karşılaşmamın üstünden bir yıl geçiyordu ki, karşıma çıkıp öyküsünü anlattı bana. Oradan kaçtım ve kaybedişlerimize ağladım.
Dileğimin bir anlamı kalmamıştı. Hatıralarımın hepsini öyküleştirdiğim zaman gerçekleri düşlerime devrettim. Korkularım yitmişti şimdi.
Dalgaların sesiyle ağlayarak uyandım bir bebek gibi. Bir yelkenli vardı kıyıda ve çingenenin türküsünü söylüyordu biri içinde. Bıkmıştım yürümekten… Dönmeliydim geldiğim yere. Ayın çağrısını kaptanın gözlerinde gördüm. Yanına sokuldum, sarıldım ellerine. Baktı gözleri gözlerime. Yalvardım ona: “Okyanusa götür beni. Hiç dönmeyelim geri.”
Mavi saçlarını okşadım Gaernil’in. Üşüyordu. “Sarılsam, geçer mi titremelerin?” Maviye aşkımı büyüttüm okyanusa açılan bir yelkenlide.
Okyanus kokuyor ellerim.
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: zafer yalçınpınar
yayıma hazırlayan: vedat kamer
seçki: ulaş nikbay (şiir) – zafer yalçınpınar (düzyazı)
düzelti: akın demirci
I / h , a , r , f , l , e , r
Gecenin sessiz karanlığı beni terletiyor. Şakaklarımdan damlayan harfler, kâğıtların masum beyazlığına tecavüz ediyor. Sonra harfler birikiyor ve kelimelere dönüşüyor. Ardından kelimeler birleşerek cümleye teşebbüs ediyor. Yazının armonisi sürekli değişiyor. Her saniye, her dakika, her saat, tik tak, tik tak, tik tak.
Gecenin karanlığında, harfler damlıyor şakaklarımdan kâğıtların masum beyazlığına…
H,a,r,f,l,e,r k,e,l,i,m,e,l,e,r,e k,e,l,i,m,e,l,e,r c,ü,m,l,e,l,e,r,e d,ö,n,ü,ş,ü,y,o,r…
Gece vardiyasında çalışan makineler gibi…
Bir mum var, gece lambasının repliklerini sayıklayan. Emektar mum, masanın sol tarafına dikilmiş, ağlaya ağlaya, tükene tükene çalışıyor. Güzel, nostaljik, derin, ilkel ve sarhoş mum ışığı. O narin mum ışığım… İçimdeki “ben”lerin gölgelerini duvarlarıma yansıtıyor.
“Güneş dediğin kocaman bir mumdur ve bu yazıdaki karamsarlığı ancak güneş aydınlatır!” diye düşünüyorum. Kalemim yere düşüyor, içimden almak gelmiyor.
“Gel” diye bağırsam, beni işitemez. Güneş ışığı için sabahı beklemek gerekiyor. Güneş ışıkları, şu an beni duyamayacak kadar uzaklarda bir yerlerde dans ediyordur. Ancak yarın sabah seslenebilirim onlara.
Kurallar böyle, yapacak bir şey yok. Ancak diğer insanlar yataklarından kalktıklarında ve hayat başlayınca Güneşi görebilirim. Sabah olunca, işbaşıyapankravatlar, üçtanesibirmilyonişportacılar, Fenerbahçenasılkoydular, üçüncüvitestearabayıkaldıranlar, perdeleriniçokbeğendimler, dolarnekadaroldular, seniseviyorumlar, karıcımbengeldimler, allahrazıolsunlar, birbardakçaydahalar, ilkdersegirmeyelimler, sarmaşdolaşlar, sahildeiçelimler, sigarayıbırakmalısınlar, marsoldunlar, ateşinvarmılar, senmanyakmısınlar başlayınca sesimi duyurabilirim Güneşe.
Kurallar böyle, yapacak bir şey yok. Güneşe söyleyecek birçok sözüm var, ama sabahı beklemem gerek. Sabah olana kadar gecenin sessiz karanlığı beni terletecek ve şakaklarımdan harfler damlayacak kâğıtların masum beyazlığına…
II / yağmur
“Zaman, azaltıcı yönde işlemeyecek bizim ilişkimizde; azaltan isimlerdir.” – 19 Eylül 2002
“son maviyle yetineni ilk sen terk et
bulmak yitirmeye başlamaktır
derinlikte nasıl akılır onu ara
– deniz en eski yalnızlıktır”
Aziz Kemal Hızıroğlu
Sensiz geçti sonbahar. Kış yağmurlarını biriktiriyordum, sen telefonla arayıp artık yazamadığını söyledin. Sinirinden fazla konuşamadın, oysa ben hangi şehre kaçacağımıza karar vermiştim. Yolda sana anlatmak için yeni masallar öğrenmiştim. Masallar bittiğinde bahçendeki çiçekleri anlatacaktın bana. Lalelerini sulamayı sürdürüyor musun? Yağmur bulutları hâlâ evinin üzerinde mi dolanıyor? O kediyi bulduğumuz günü hatırlıyor musun? Gözleri yeni açılmıştı, yürüyemiyordu. İsmini koyamadan ölmüştü.
Seni aradım, her gece aradım. Uykular beni sende kaybetti. Yüzünü döktüğün sokaklarda insanlar nedenlerini ezerken buldum seni.
Çıkış müziği çalıyor. Birlikte düşelim.
III / mezar
“Artık buraya yazmanı istiyorum. Yine yazman lazım. Benim de! Ağlayacağım şimdi.” – 19 Kasım 2002
kömür saçlarını dolamışsın geceye
intiharlarıma aldırmıyor yıldızlar
kan dökülüyor sözlerinden
şiir ben’in olmadığı yere kaçmış
Beni götüreceğin mezarların sayısı arttı. Gittikçe garipleşiyoruz! Anlayabiliyorum: “Artık üzerime yağmur yağmıyor” dediğin günü hatırlıyorum, sanırım aynı acıydı. Dün masamdaki bütün beyaz kâğıtları güneşin altına koydum, yalnızlık kâğıtları sarartıyor. Bir cinayet gerekli: Ben ölmeli(yim).
gecikmiş bir çabaya çoğalır bazen parmaklarımız
telefon tuşları, yarım kalmış günce, avuç dolusu ter
tam orada bir düş-insan, senfoniye gök mavisi giydirmiş
sen gelirsin aklıma
anılar yaklaşır uzaklaşır, acılar eskir yenilenir
yüzümün camları kırıldıkça yara geçmez, ağrı dinmez
tam orada bir gerçek, hava gibi su gibi toprak gibi
sen gelirsin aklıma
haritalardan silinir gider kendini yenilememiş hayat
sevgisini eksik taşıyan suyla hangi menekşe büyür
tam orada sıkı bir dost, kirpiğine rüzgârlı şebnem yüklemiş
sen gelirsin aklıma
yoğun yalnızlıklar ölüme imece hazırlığıdır
karanfil soldukça boz renklere birikir kalabalık
tam orada yeşil bir bakış, bahçeden kuş sesiyle kayar acı
sen gelirsin aklıma
gül yaşlandıkça dikenine sokulur, mektup küf kokularına
türküler yavanlaşır, uykular gecikir, düş sustalı taşır
tam orada çocuk olurum, kar yüreğiyle başka çocuklar arayan
sen gelirsin aklıma
yarının şiirini emzirir ipek duruluğunda yılkı atları
dağılır sıradan yalnızlıklar, kurt boğulur bir kaşık suda
tam orada yaşamı kutsar ayna, sözcüklerin kanaması durur
sen gelirsin aklıma
sabah serinine toplardın saçlarını ve çamaşırlarını. mekanik sesleri boğardı köşede çoklu isimlere açılan fallar. derin yazıların mürekkeplerine batırırdı beni biri. telaşla şeytan uçurtmaları yapar, şehrin öbür yakasına kaçardın. istanbul değil ki burası; iki yakası bir araya gelmesin.
yılışık karşılaşmaların kapısı aralanır. kesik baş patlar kan sıçratmadan. boyun damarları şiş ve gözlerine çöreklenmiş bilinmezle bakar şaşı bir peri; bozumsu havalarda ayrımsanmaz. kapıları gören yerlere oturma. gözlerin yorulur. ya da gördüklerine inanma. ona biri söylesin artık “hiç kapısı yok bu evin.”
en artdamaksıl sesimle yaşamın neresinde olduğumu biliyorum, yaşamın neresinde olduğunu. hayal kırıklığı yaşamamak için beklentinin olmaması gerekir, beklentin yoksa çek kuyruğunu. tom waits dinlemeli. şimdi. dinlenmeli de. kesin, kısa ve illa. no one knows i’m gone.
belki gelirim demek, belki de gelmem demektir. gerçi kelime oyunları oynamaya halim ve bahanem yok seni sevmeye ki seviyor olsam bundan sana ne?
çekirdek kilo yapar. örgü örmek. evet örgü örmeliyim. kilometrelerce örmeliyim. atkılar örmeliyim kilometrelerce boğazına. iki ters bir düz. iki ters bir düz. ters, ters, düz. irinli saatlere dürterek şişleri. kilometrelerce örmeliyim. örgü örmeliyim.
-ay soora şekercim dedim ki ya o, ya ben…/…/…/o dedi pezevenk!
sınayan, kendinden korkan korkuluk; sınanan, ussuz serseri. sessizliğe yer olmayan yaşamda bileisteye ziyade sevgiliden: hiç. tek başınadır bekleyiş. beklenen geciktiği kadar gelmez, gelmediği kadar gecikir. yokluğundan ölmez kimse kimsenin. misyondur, seçilir başka; tamamlanır. tepkimeden acı çıkar, gaz olur, uçar.
lacivert! iki doz lacivert saati gelmiş yazının. mavisi mat, beyazı kaçık.
tan tolga demirci , “yedi kez bağırdım ismini, yedisinde de yoktun”, kuzey yıldızı, sayı: 6, aralık/ocak 2003
“seni seviyorsam bundan sana ne?” - wilhelm meister (goethe’den etkilenilmiştir)
I
Zaten olup olacağı belli:
Her aşktan
–Kütür kütür olsa da her erikten–
Bir kuru çekirdek kalır
II
Külü ezsem de
Gülü ezemem bilmelisin
Erik öpülür ancak
Ve olsa olsa ısırılır
III
Bir zamanlar alevlenmiş
Bir gül cesedi kalsın istemem bu aşktan
Anı, anılar
Bir kül kadar temiz olmalı
IV
Sen mektubundan çıkan yaprak kadar narin
–Benim dudaklarım kadar hırçın–
Çiçek tozları kadar uçucu
Bir ağaç gibi dayanıklısın
V
Kendi ateşimi Sinop’ta yanar buldum
Oynuyordu çevresinde rakkaseler
Ben kendimi
Uzaktan seyreder buldum
VI
Bir rüyayı iki kişi birden görebilir
Bu aşktır Suna
Bir uykusuzluğu iki kişi birden yaşayabilir
Bu ölümsüzlüktür Suna
VII
Ben kendi bahçemdeyim, odamda
Senin ya da ikimizin bahçesinde
Değil!
Ama sen yıldızlarımsın ağaçlarımsın benim
VIII
Geceleri Güneş nereye gider?
Sen
Nereye
Gidiyorsun?
IX
Sevgili Suna
Sen yalan söylesen de
Gönderdiğin papatyalar
Söyleyemez
X
“Kül” yasak bana “ölüm” yasak
Seninle
Ateş, aşk ateşi
Ve ölümsüzlük biraz
XII
Ada diyor ki: Sevgilinin dalgaları
Ellerimde uyusun
Ellerimde uyansın
Konuşmayı bilmesem de
XIII
Sen bağrında
Serin bir göl bırakmasan
Bu ateş serçeler
Nerde dindireceklerdi susuzluklarını
XIV
Evin içinde uçsam
Kapılara duvarlara çarparım…
Ama sen yüreğime, ruhuma
Bir pencere oldun
XV
Üç üzüm Tanrının sunağına
Suna sen bir bağsın çünkü
Tek bir tanesi benim
Ama gerisi bütün insanların
XVI
Buranın serçeleri
Daha büyük geldi bana
Çünkü
Sen ufacıktın
(Bodrum)
XVII
Yüreğimiz yarılmış
Birbirimizin yüreğinde
Ey falcı bizim falımıza
Tanrının fincanında bak
(Bodrum)
İstanbul gecesini kar kaplamıştı. Dondurucu soğuk insanları evlerine hapsetmiş, sığınacak bir evi olmayanlar da ölümle burun buruna gelmişti. Evsizlerin, yaşamın yenilgilerini tatmış bu görkemli yoksunların, kendilerini şaraba vurup ardından bir apartman girişindeki kuytulukta uyumaktan başka çareleri yoktu. İstanbul’un tüm yoksulları belki de ölüme yatacaklardı.
Kadıköy sahilinden Moda’ya uzanan yol boyunca birkaç titrek insanın sağa sola kaçışmasından başka hiçbir hareket yoktu; bu gece, yol kenarı fahişeleri bile çalışmıyordu. Çoğu son müşterisinin evine sığınmış, tüm gece için indirimli çalışarak soğuktan kaçıyordu. Kar, geçici tatminleri ucuz kılmıştı ve fahişeler evlerinden çıkmayan insanların tüm gece boyunca bitmeyecek mezeleri olmuştu. Dairelerin ışıkları eskisinden çok daha loş görünüyordu.
Sert ayazdan korunmak için kalın paltosunun yakalarını kaldırmış, atkısını kafasına sarmış, Moda sahiline doğru yavaş yavaş yürüyordu. Durdu, iç cebinden küçük kanyak şişesini çıkardı ve bir yudum aldı. “Bir şehrin bu kadar ıssız olabileceği aklıma gelmezdi” diye düşündü. Yoldan geçen bir taksi onu müşteri zannederek yavaşladı, sonra yoluna devam etti.
Saat gibi tıkır tıkır işleyen şehir yaşamının kısa bir süre için aksamasına içten içe seviniyordu. Evinde hissettiği mahremiyeti ve yalnızlığı şimdi sokaklarda yaşayabiliyor, bu durumdan gurur duyuyordu. Şişeyi cebine yerleştirirken “Biraz da siz tıkılın, şu iyi döşenmiş evlerinize” diye mırıldandı ve yürümeye başladı. Soğuk hava ve yokuş nefesini kesiyordu. Kar, tüm güzelliğiyle şehrin üstüne çökmüş, binaların ve sokakların iç karartıcı grisini gizlemişti. Sonunda savaş kazanılmıştı; her yer bembeyazdı.
Bir süre böylece yürüdü. Moda sahiline ulaşmasına çok az bir yolu kalmıştı ki, sağa sola yalpalayarak kendisine doğru gelen bir sokak çocuğu gördü. Yaklaştığında, çocuğun elindeki beyaz torbayı ve morarmış çıplak ayaklarını fark etti. Çocuk on bir, on iki yaşlarındaydı. Birden sinirlendi, kan beynine sıçradı. İçindeki acıma duygusu ve nefret birbirine karışmıştı. Kendinden beklemeyeceği çevik bir hareketle çocuğu durdurdu. Elindeki torbayı aldı ve yere fırlattı. Çocuğun ne olup bittiğinin farkına varmasına fırsat vermeden, bir de tokat patlattı çocuğa. Yerdeki torbadan etrafa tiner kokusu yayılıyordu.
“Ölmek mi istiyorsun?” diye öfkeyle bağırdı, “Git, sığın bir yerlere. Bu soğukta ortalarda gezilmez!” diye ekledi. Başındaki atkıyı çıkardı ve fırlattı: “Bunu da ayaklarına sar!”. Çocuk, kendine atılan atkıya uzanırken tam bir şeyler söylemek üzereydi ki “Sus!” diye bağırdı. “Git şimdi, yoksa bir tane daha yersin suratına!” dedi. Çocuk atkıyı aldı ve uzaklaştı.
Bir süre öylece bekledi. Ardından kanyak şişesini çıkardı ve büyük bir yudum aldı. “Otuz beş yaşıma geldim, bu dünyada acıdan ve aptallıktan başka bir şey görmedim” diye düşündü. Şişeyi cebine geri koymadı, yürümeye başladı. Ayaz şiddetini artırmıştı. Ürperdi. Bir yudum daha almak için şişeyi ağzına götürürken, karşı kaldırımda yaşlı bir adamın yavaş yavaş yürüdüğünü gördü. Umursamadı. Gözlerini kapayıp şişeyi kafasına dikti.
Gözlerini açtığında yaşlı adamı karşısında buldu. Kahramanımız, daha ne olduğunu anlamadan suratına yediği tokatla dengesini kaybetti ve yere düştü. Kendinden geçiyordu, nerdeyse bayılacaktı. Ama kendini bırakmamalıydı, tüm direncini kullanarak toparlanmaya çalıştı. Biraz kendine gelince başında dikilmekte olan adama baktı, zayıf bir sesle “Neden yaptın?” diye sordu. Yaşlı adam yere eğildi ve kahramanımızın kulağına “Sokakların kalabalık serüveninin bir sonu olmalı” diye fısıldadı. Yerdeki şişeden etrafa kanyak kokusu yayılıyordu.
KY: “Faretin” adlı öykünüzde içki masalarına konuk olan bir farenin hikâyesini anlatıyorsunuz. Öykünün içerisinde ilerlediğimizde Faretin’in güçsüz ve yoksun bir insan karakterini simgelediğini hissediyoruz. Bu saklı karakterden ve onun niteliklerinden bahseder misiniz?
VÇ: Faretin, gerçek bir fare. Adını öyle koyduk ve öyküde olduğu gibi kıyı insanlarının arasında o da yerini bir şekilde aldı. Günlerce bir arada yaşandı ve bir gün kendi içgüdüsüne dayanamayarak yaptığı haşarılığın sonucunda hayatından oldu. Öyküyü kurgularken onun fare mi yoksa bir insan mı olduğu konusunda okuyanı tereddüt içinde bırakacak izlenimler vermeye çalıştım. İnsan, her ne kadar yeryüzünün en gelişmiş varlığı olsa da bazı durumlarda güçsüz ve yoksun kalıyor. Örnek istersen, 1999’da yaşadığımız deprem ve kendini dünyanın jandarması sanan Amerika’da İkiz Kuleler’in başına gelenler. Bu doğal ve sosyal olaylar karşısında güçsüz ve biçare insanoğlu, tek başına kalıp da yaşama bir planör örneği pike yaptığında, dünyanın en zeki hayvanlarından biri olmasına karşın, arada bir, bir fare kadar da güçsüzleşecektir.
Faretin bitirmekte olduğum romanımın kahramanı. Akut paranoyak, izlendiğini düşünen –evde kalmış!– bir şair ve yazar. Ruhsal sorunları olduğundan zaman zaman kişiliğinde başkalaşım geçiriyor. O, bir çokpaltolu…
KY: Yeni çıkan öykü kitabınızda ve diğer romanlarınızda yüzyıllar öncesinden gelen bazı ‘rivayet’lerden bahsediyorsunuz. Rivayetler kurgunun bir parçası mı? Değilse, bu rivayetler üzerine yaptığınız araştırma sürecinden bahseder misiniz?
VÇ: Rivayetler, masallar, rüyalar ve mitoloji tabii ki bir öykünün, dolayısıyla öyküler toplamı romanın bir parçası yazdıklarımda. Ben bunu bilerek yapmıyorum. Bütün bunlara el atmam bir yazarın içgüdüsünden kaynaklanan bir sonuçtur. Bu içgüdü yazarı zaten gerilere doğru devamlı iteler, zamanı gelir geçmişi eşeleyip durursunuz. Rivayet, masal, mitoloji, velhasıl genelde tarih olmadan, bilinmeden bir yere varamaz yazar. Bütün bunları kâğıda dökerken didaktiklikten uzak, geçmişi bugüne oturtarak sunmak gerekir. Gerekir ki, işte o zaman öteki eser ortaya çıkar.
Akademik araştırma olmalı. Ben kendi şahsıma bu araştırmalarla Anadolu’nun geçmişinde düğümlenen mitolojik köklere, yöresel rivayetlere gidiyorum. Çünkü evrenseli istiyorum.
KY: Sarı Remzi karakterinin ve diğer duyarlı ‘demkeş’lerin sahip olduğu bir özgürlük bilinci var. Bu bilincin öykülerinizdeki tematik yeri nedir?
VÇ: Deniz insanları özgürdür. Çünkü, bir tek denizin üzerinde eşittir insan. Karadaki karmaşa ve riya insanı içi ne kadar temiz olursa olsun kirletiyor. Denizin temizliği ve sonsuzluğu üzerindeki insanı karada aldığı pisliklerden arındırır. Tabii ki deniz insanı duyarlıdır. Çünkü, denize açıldığında kendiyle kalır ve dantellerini, oylarını işler, rahatlar. Dikkat edin balıkçılara. Onlar karaya ayak bastıklarında pek konuşmazlar. Deniz insanı karaya ayak bastığında, o anda, yeni gelmesine karşın denize korkunç bir özlem duyar.
Sarı Remzi kardeşim de böylesine duyarlı bir insandı. Bağsızdı, evsizdi, tekti. Özgürlük bilinci, tek olmak bilinci, son öykü kitabım olan “Nehirler Denize Kavuştuğunda”ki deniz öykülerindeki bütün karakterlerde, “Cimri Kirpi” romanımın kahramanı Cimri’de, ilk romanım olan “Kara Büyülü Uyku”da bütün kahramanlarda var. Bu bilinç bütün öykülerimizde, “İnsan ölürken, yalnız ölür” temasından kaynaklanıyor herhalde. Buna bir kesinlik koyamıyorum.
KY: “Maviden” adlı öykünüzde bir balıkçı teknesini, “Baba İncir” adlı öykünüzde ise bir ağacı kişileştirerek, dünyaya onların gözünden bakıyorsunuz. Teknenin, ağacın ve doğanın insana karşı olan siteminin öyküsünü yazarken neler hissettiniz?
VÇ: Cansız nesnelerin gözünden dünyaya, insanlara bakmak. Hakikaten bir sandalın veya bir baba incirin ağzı olsa da konuşsa, ne güzel olurdu değil mi? Ya da bir kedi veya köpek kendi aralarında konuştukları lisanı bırakıp, insanların kullandıkları lisanla anlatsalardı, neler anlatırdı kim bilir? Öyle zannediyorum ki, insanoğlunun haline çok gülüyorlardır. Bunun cevabını vermiyor, okuyana bırakıyorum.
“Maviden”, sonu yaklaşmış bir sandalın aklından geçenleri, “Baba İncir” ise bir incir ağacının önünde ve dallarında olgunlaşan olayları –nesnelere (cansız gibi görünen) yüklenen algıyla– anlatıyor. İnsan dışındaki nesneleri, canlıları konuşturma, ‘intak’ sanatını bir nebze ayaklandırdığımı sanıyorum bu öykülerde. Yazan bir insanın, mesaisi en pahalı organı gözleridir diye düşünmüşümdür. Zira, diyelim ki Tarlabaşı’nın arka sokaklarında yürürken, boynu bükük bir binanın en üst kat köşesinde bitmiş bir erkek incir piçi veya boş bir dairenin ferforje pencere korkulukları, kürt böreği satan bir börekçinin ölçek tahtası, kehribar bir nargile marpucu gibi nesneler dikkatimi, onların yerine kendimi koymamla ilgimi çekmiştir. Bütün bunları yazdım. Hissettiğim onlar olmam, onların yerine geçmemden kaynaklanıyor.
KY: Deniz insanı ile içki hayatının büyük bir bağ içinde olduğunu görüyoruz. Öykülerinizin ardından “Deniz, insanları sarhoş eden büyük bir içkidir” düşüncesi kafamızda oluşuyor. Garip, Sarı Remzi, Goril Sadık… Öykülerinizde hep öteki insanları anlatıyorsunuz. Öteki insan(lar)ın kavgası nedir?
VÇ: Bu çok güzel bir soru. Çok kapsamlı. Hakkında bir kitap dolusu yazılabilir. Zira ‘öteki’ kavramı var içinde. Öteki insanların, ki ben bu insanlara “bilge serseriler” diyorum, gündüz dünyasının kölelerinden farkını ve kavgasını yeni yazdığım romanda Faretin’in ağzından bir alıntıyla anlatayım:
“… İçinde yaşadığım kuyuda ışığı yakalamak için yukarı mı, yoksa aşağıya mı bakmak gerekiyor? Bunun cevabını kim verebilir? Belki de yaşamda tek iktisada gelmeyen zaman denilen olguyu durdurup, dünyanın dönüşünü seyretmeli, bir bedeli olsa da yapmalı: Zamanı durdurmalı. Herkes insanların ilerleyişini seyretmeli bu duruşta kendi kulesinden. Her şeyi sırasıyla seri olarak sermeli çevreye. Birikim, telaştan arındırılmalı, ne konuşmasına ne konuşlandırılmasına izin verilmeli. Bu güzelliğin bedeli de çok değil aslına bakılırsa: İşini bırak! Aşını planlama! Kaşını kaldırma! Küçümseyen gözlere aldırma! Hepsi bu kadar… Serseri olmak biraz zor gibi görünüyor değil mi?
Günümüzde toplum tarafından kısa yoldan serseri (seri başı, başı hoş, önde giden) olarak tanımlanan insanları ‘apaş’larla (asla bir felsefesi olmayan ve ürettiği her türlü yıkıcılık içinde her ne olursa olsun ayakta kalmaya çalışan) ve toplumun zorla ürettiği, kendi iç dinamiğiyle üreyemeyen sahte sahne oyuncularıyla karıştırmamak gerekir diye düşünmekteyim…
… Gerçek bilge serseriler, tahta kılıçlı modern kahramanlar değildir. Onlar bireysel kahramandır. Çünkü, bilge serserilik zor zanaattır. Anlık değildir ve tatlı suyu hiç kabul etmez! Akıl ister, mantık ister, matematik, deniz ve hatta süreç ister. Bu süreç, yaşam son bulduğunda sonu bilinmeyen yeşil çayır üzerinde oynanan neşeli oyun gibidir. Bu zor zanaat, hele hele serde bir de bilgelik varsa, daha da zordur. Çünkü, bu şirkette düşük ücret ödenmez ve kuyu suyu kullanılmaz!
… Üretim ilişkileri dışına çıkmış serseri yaşam biçimi, kendi adabını da beraberinde oluşturur. Bunun temelinde madde bağımsızlığı vardır. Bu, ironik olarak ancak alkolle başarılabilen zor bir konumdur. Para, mal, unvan, nüfus kaygısını aşmak amiyane tabirle maça ister diye düşünüyorum. Bunun için alkolün şefkati gerekir. Bu yüzden bilge serserinin dünya malında ve işinde gözü yoktur…
… Serseri, hiçbir darbe yemeden kendi tercih, karar ve cesareti ile yokluğu seçen kadın/erkektir. Serseri görünen ise, çoğu kez, hayattan yediği sille sonucunda irtifa kaybederek yokluğa mahkûm olmuş, bu durumdan aklı ve hissi ile sıyrılamayan, “o anki durumun felsefesi”ni yapandır. Ben, bu insanlara sempati ile bakıyorum ama, saygı duyma durumunda da değilim elbette…
… Tercih edilen serserilikle bu ikincisi arasındaki farkı çok iyi görmek gerekir. İçki masası çevrelerinde dolanma ve kısır muhabbetler, çok çelişik biçimde bitmez tükenmez para kavgalarıyla (paranın az olması, alkolün olmamasını gerektirmiyor) bu insanlar ucuz olur ve büyük şehirlerin süsleridir, tıpkı kediler gibi…
… Bilge serseriye gelince. O başkadır. O, şiir gibidir ve asla kendi şiirine küfretmez. Çalı çırpı arasındaki gelincikçiçeği gibi hemen fark edilir lümpen dostları arasında. O bilir… Bildiğini gerektiği an verir ve bu dünyada çiçek gibi narin ve güzel yaşar. Kendine sığınan bilge serseri deniz gibidir, lisanı yoktur, her dili ustalıkla az ve öz konuşur. Yaşamla bir sandal küreğinin denize olan sevgisi gibi aşk yaşar. Kirli ve dağınık saçlarının arasından esen özgür rüzgârları sever… Onun, karanlık ve aydınlık iki yüzü var. Karanlık yüzü, bağımsızlığında ısrar etmesi, aydınlık yüzüyse, bağımsızlık ruhunu korumasıdır. O bağımsızlığının bireysel kahramanıdır. Gerçek bilge serseri bir efedir, dağlarında tek yaşar ve folklorunu tek oynar. Dirsek teması yapmaz. Bağımsızlığını ve itaatsizliğini kendi başına elde etmiştir. Bu yüzden ailesi ve düzenli yaşadığı bir evi yoktur. Ev ve düzenli yaşam ona bağımlılık getirir. Hayatın kendisine vereceğini bildiğinden istemez. O yüzden sakindir, panik yapmaz. Zaten akıllı insanlar, normal yaşantılarına paralel geçen bu yaşama, saygı duydukları için bilge serseriyi muhtaç durumda bırakmazlar…”
Nasıl, ‘Kuzey Yıldızı’ canavarları… Faretin Bey kanalizasyonundan doğru düşünüyor değil mi?..
KY: Usta-çırak ilişkisi, zanaatkârlık ve esnaflık konuları yazınınızda büyük bir yer tutuyor. Dilin zanaatkârlar ve esnaflar arasında kullanılan halini, kıvraklığını öykülerinizde fark ediyoruz. Bu insanlar arasında kullanılan dilin, deyişlerin canlı ve etkileyici olmasının sebebi sizce nedir?
VÇ: Yazan, bildiğini yazandır. Hayatlarını zalim bir merhametle donatmış kahramanları yazdım.
“Pervaneci Artaki Usta” adını taşıyan hikâyedeki usta, öğrenciyken yanında amele olarak çalıştığım ustam. Öyküdeki sondan sonra bir daha görmeye gitmedim. Bu gitmeme korkumdandır şüphesiz. Bu öyküde ‘metal’ üzerine bildiklerimi tabii ki yazarak ve bunu yazarken de dilin kıvraklığını, kelimeleri kurarak buradan şiire ulaşmayı, diğer öykülerimde olduğu gibi hedefledim. Daha ziyade zanaatkârlar arasında her meslek erbabına özgü jargonlar oluşmuştur. Burada jargonu argodan ayıralım. Argo, yaşayan dilin tabu sayılan konularda kıvraklaşan gizli bir ifadesidir. Jargon derken o meslek erbabına özgü söyleyişlerin vurgulanmasıdır. Bu, söyleyişteki renklilik, yüzyılların birbirine bağlanmasında, halka halka o meslek erbabının gerçekleştirdiği özel bir dili olması itibarıdır. Yaşayan Türkçenin içinde harman olurken, çeşitlilik ve renklilik arz eder. O yüzden kulağa hoş gelir, hem yaşayan edebiyatçılarımız bunları yaşarlarsa, biliyorlarsa ve çözümlemişlerse ya da ustalardan okuyup o dili kendi hamurlarına katmışlarsa, bu edebiyatımıza renk ve çeşitlilik katar.
Metal eriten insan, dünyanın en garip insanıdır. Öyküde de belirttiğim gibi o, hamurunu ilk çağlarda, mağarasında ateş yakmaya çalışan atasından alır. Onun için dili ilginç, canlı ve etkileyicidir. Yaptığı dökümü sağlam çıkan bir dökümcü tedbirini önce dilinden alır. Bu dili aktarabildiysem ne mutlu bana.
KY: “İo Geçidi” ve “Nehirler Denize Kavuştuğunda” adlı öykülerinizde mitolojik öğeleri içeren masalsı bir kurgunun ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Bu kurgunun oluşum aşamasındaki incelikler nelerdir? ‘Kurgu’ ile ‘dil’ arasındaki denge sizce nasıl olmalıdır?
VÇ: Dil taşıyıcıdır. Bu taşıyıcı elaman bir mutabakat aracıdır da. Üzerinde, anlamında anlaştığımız bir şifre dizgisiyle insanlık medeniyeti ileriye doğru taşınır.
Edebiyat, dili bir araç olarak kullanır. Bir güzel sanat olarak edebiyat, bütün lisanı kapsamak zorundadır. Yaza yaza öğrenen yazar, yazdıkça yetişe yetişe, anadilinde bütün lisana vâkıf olmak zorundadır. Bu edebiyatçıların kaçınılmaz yoludur. Buna ek olarak yapıtın sanat yapıtı olması için bir kurgunun yani, yeni ve dış gerçekliğe, yaşamsal gerçekliği yeni bir gerçeklik yoluyla yazıya kazandırması gerekir. Benim kurgu anlayışım bu. Bu olmaksızın yazı güzel sanata dönüşemez, kompozisyon olmaz, dolayısıyla edebiyat olmaz.
Dili 1930’lara kadar dayanan, modern sonrası dönem, yani denilen adıyla postmodern. Postmodern diyenlerin çoğu bu kelimeden post ve moderni anlıyorlar. Modernizm sonrası gelişen edebiyat ya da postmodern süreçte gelişen edebiyat denmesi gerekiyor gibi geliyor bana. Kurguyu edebiyatın ana gövdesi saymaya başlayan eğilimlere kayış bu. Yeni bir renk bulmak, yeni bir şeyler yapmak sevdasına kapılmaya ve buna kapılınca da bütün geçmişi didiklemeye başladılar. Kurgu bizim sanatımız ama bu ana gövde yani dilin yerine geçemez. Kurgu matematik, dil histir. Matemetik öğretilir, his öğretilemez. Kurguyu dilin yerine geçirme boştur, gelgeç bir hevestir. Kurgu, sanatımızın bir parçasıdır, öncüsü değildir.
Bana göre bir edebiyat eserinin yerelden evrensele geçmesinde en büyük üç müessese eleştiri mekanizmasının yozsuz olması, zaman ve dildir.
KY: “Nehirler Denize Kavuştuğunda” adlı öykü kitabınız ocak ayında çıktı, şu anki çalışmalarınız nelerdir?
VÇ: Artık hep roman var. Beş yüz sene yaşasam yazacak o kadar çok şey var ki…
Kolay gelsin sizlere genç Mohikanlar…
gökyüzü aşağı sağılır
dolgun memeleri bulutlardan
bir köylü kadınının keçi sağan
kirli siyah elleriyle
güneş aydınlatmaya çalışmakla yetinir
ayın sözü geçmez
ve siperlenmiştir yıldızlar
ebemkuşağının hükümranlığı
yedi rengin kavgası yükseklerde
yunan tanrıları gibi
kimin galip çıktığı bilinmez
ve biz / çocuksu
aldanıp renklerin parlaklığına
beyazı yediye parçalar
kurşundan askerler yaparız
ölümüne salarız
askerlerimizi mezopotamya’ya
bereketi talan ederler
ve füzelerimiz
bağdat gecelerinin
yalancı yıldızları
Radikal Kitap‘ın 74. sayısının kapağı, onca güzel yiyeceğe karşın bana itici gelmişti. [1] Sevemedim öyle bir kapağı. Aynı sayıda Celâl Üster‘in yazısını süsleyen fotoğrafsa son derece dikkat çekiciydi… [2] İlginç olan şudur: Son dönemlerde kitapları çıkmış yazarların (Murathan Mungan, Elif Şafak, Perihan Mağden ve Orhan Pamuk) arasında nedense bir tek Yaşar Kemal‘in “resmi” eksikti. Belki de öylesi daha güzeldi. Yaşar Kemal’in gündeme getirilen anlamda orada bulunmaması daha doğruydu. Neyse, yazıya dönelim.
Celâl Üster “eleştiri” yazıyor mu bilmiyorum, gözden kaçırmış olabilirim, ben onu güzel çevirilerinden tanımıştım ilkin. Yalnız yıllardır “eleştiri yok” diyenlerin, yazar ve ozanların, “artık eleştiriye gereksinim” duymayacakları, hatta yapılabilecek olası eleştirileri önemsemedikleri bir noktada oldukları da biliniyor. Hoş, eleştiri onların gül hatırı için yapılmaz! Bir de şuna bakmak gerekir: Eleştirinin olmadığını kimler söylüyor? Genellikle “popüler yazarlar”, çünkü onların eleştiriden bekledikleri de “ay, ne harika romandı” gibi saçma sapan bir söylemdir! Tam da Aktüel Dergisi‘nin yaptığı gibi!.. Haksızlık mı, evet, ama her konuda insaflı olmak gerekmiyor mu?
Beyoğlu-Cihangir hattında duyulan şudur: Fethi Naci çekildi, Semih Gümüş de yazmıyor. Feridun Andaç da onların istediği gibi yazmıyor… Başka da kimse var mı? Görmek isteyenlere var elbette! Fethi Naci ömrünü adadı eleştiriye, “son konuşması”nı okuyanlar, bu tür yazarlara nasıl baktığını gösteriyor yeterince. [3] Semih Gümüş de üstüne düşeni yapıyor görüldüğü kadarıyla, daha ne olsun? Dileyenler örneğin Semih Gümüş‘ün Adam Sanat‘taki “eleştiri” yazılarına da bakabilirler. Gerek Yaşar Kemal, gerekse Latife Tekin‘in kitaplarına ilişkin eleştirileri doyurucuydu. [4]
Celâl Üster‘in yazısının kıyısında fotoğrafları bulunan hangi yazar ciddi bir “edebi” eleştiriye hazırdır ve emek verilerek yapılacak eleştiriyi dikkate alır? Eleştiri yazardan çok okur için yapılır. İsteyen yazar da bundan yararlanır, ama bence daha çok okur için yapılır, yapılmalıdır. Ayrıca Elif Şafak ve Orhan Pamuk‘la ilgili olarak daha çok olmak üzere, Murathan Mungan‘la Perihan Mağden‘in kitapları için de yazılar çıktı, çıkıyor dergilerde. Bunlar eleştiri midir? “Eleştirel“dir, ama klasik anlamda eleştiri-inceleme yazıları denemez. Hem neden, hemen ve bu yazarlar için eleştiri bekleniyor? Eleştiri için en azından bu romanların okunması, incelenmesi, üzerinde düşünülmesi gerekmez mi? Ayaküstü “eleştiri”yse, zaten her yerde yapılan da odur. Tahir Abacı‘nın demesiyle en önce bu bağlamda “eleştiri soysuzlaştı, yozlaştı” demek çok da yanlış olmayacaktır. [5]
İşin ilginçliği, eleştiri bekledikleri söylenen bu artık “popüler” olmuş yazarların, “edebiyat dışı nitelikleriyle okurun karşısına çıkarılması” belki de ciddi anlamda bir eleştiriye tabi tutulmalarını engelleyen en önemli etkendir. Kuşkusuz bu yazarlar konuşma, söyleşi ve “röportajlar”ında tam da imlendiği gibi, “kişisel özellikleriyle” okura sunuldular, neredeyse yazınsal söylem dışında ve elbette magazinsel biçimde, boydan bol fotoğraflı… Nerede? En çok da gazetelerin haftasonu eklerinde, kitap eklerinde. Yani neredeyse ha Tarkan, ha A, B, C ve D adlı yazarlar!.. Bu yazarların, bu yönleriyle sunulmalarının onlara verdiği zararın bilincinde olup olmadıkları da sorgulanabilir. Bakalım itirazları olacak mı?
Ayrıca, eğer “okuyucunun edebiyat yapıtlarına yönelmesinde, gerçek edebiyat eleştirisi“nin rolü bir “hiç” ise, bu çok acıklı olmalıdır; insanların, edebiyatın gerçek emekçileri, hatta hamalları olan eleştirmenlerin, oysa yolgösterici ve öğretmen olmaları gerekmez miydi, böyle bir çabaya, öteki anlamıyla angaryaya girmelerine ne gerek var? Onlar da herkes gibi oturur kendi beğenilerine uygun romanlar okurlar, kılı kırk yararcasına irdelemek zorunda kalmazlar ipe sapa gelmez romanları. Demek ki, pek de yazıldığı gibi değildir. Eleştirinin bilincinde olmayan, seçici olmayan okur da vardır kuşkusuz. Bunlar da herkes gibi okuyucudur, ancak gerçek yazın okuru, etkin okur değildirler. Yanlış sonuç çıkarılmasın, asıl erek bu insanların da bilinçli biçimde yazına, yazınsal kitap okurluğuna kazandırılmasıdır.
Derinlikli yazın, derinlikli incelemeleri gerektireceği gibi doğal olarak gereksinir de. Ancak, hafif, sığ, piyasa işi, modaysa ben de kullanayım, “light” bir “popüler” yazın da bu düzeyde yine “popüler tanıtımlar“la yetinmek zorundadır. İzleyenler olmuştur, söz konusu yazarlarla ilgili birçok da yazı, çeşitli dergilerde yayımlandı. Hem de ciddi anlamda. Ancak alışıldık biçimiyle, akademizme varacak ölçütlerde bir eleştiri olduğu söylenemez bu yazıların. Bu yazıların büyük bir bölümü olumsuzlamaydı, önyargılar dışında eleştirinin mutlak olumlama önermesi gerektiği de söylenemez, ama nesnel olma -hatta bilimsel olma demeli buna- zorunluluğu vurgulanmalıdır.
Bir garip nokta da şu: Kim yazdı anımsamıyorum, belki de Feridun Andaç‘tan okumuşumdur, ama Yaşar Kemal‘in “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesi ya da ırmak romanının birincisi Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana üzerine tek yazının yazılmış olması dikkat çekici değil midir? Elif Şafak ve Orhan Pamuk‘un daha çok “eleştiri” aldıkları, üstelik bunların hepsinin olumsuzlama içermediği de biliniyor, ancak Murathan Mungan ve Perihan Mağden‘le ilgili olarak daha az yazı çıktığı söylenebilir. Necmiye Alpay‘ın saklayamadığım yazısı galiba yine Radikal Kitap‘ta yayımlanmıştı. Perihan Mağden‘in romanını bayağı da “olumlayan” bir yazıydı bu! Murathan Mungan‘ın romanı için de A. Ömer Türkeş‘in ciddi sayılabilecek bir yazısını Virgül Dergisi‘nde okudum. [6]
Popüler, bol tanıtımlı, pompacı, moda yapıtlara karşı hep önyargılı ve soğuk dururum. Bundan daha doğal bir tutum da olamaz bana kalırsa. Bu yüzden de bu tür yapıtları hep geç okurum. Bu kez zamanım da uygun olduğu için ilk kez erkenden okudum Murathan Mungan ve Perihan Mağden‘in kitabını. İkisiyle ilgili olarak yazmayı hâlâ da düşünüyorum. Yazmak istiyorum en azından. Bu durumda Celâl Üster‘e sorulması gereken şudur: Bu “eleştiri” yazıları nerede yayımlanıyor, yayımlanabilir? Bu yazarları “peşinen”, nerdeyse önsel (apriori) olarak destekleyen bir dergi yayımlar mı salt olumlama/olumsuzlama ölçütleri dışındaki bir yazıyı? Celâl Üster bu sorunun yanıtını vermiş midir kendisine?
Bir not da şu: “Eleştiri neden yok?” diyenler için, Celâl Üster‘in yazdığı dergide Sevengül Sönmez‘in ilginç yazısı bir yanıt gibiydi. [7] Hasan Bülent Kahraman‘ın bir eleştiri kitabından söz ediyordu bu yazı. Eğer Celâl Üster‘in dediği gibi gerçekten yazarlar da eleştiriye gereksinim duyuyorlarsa, iyi eleştirilerde buluşmak gerekiyor.
Bu “küçücük” bir dokundurma yazısıydı! Eleştiriyse bambaşka bir şey. Yayımlanacak yer olduktan sonra neden eleştiri yazılmasın? Çünkü eleştiri öncelikle okur için yazılsa da bazı yazarların da ciddi anlamda eleştiriye gereksinimleri olduğu görülüyor. Kuşkusuz bilimsel/nesnel eleştiriyi “iplemek” isterlerse!
Aydın, 25 Ağustos 2002
[1] Radikal Kitap, sayı: 74, 16 Ağustos 2002
[2] Celâl Üster, “Eleştirisiz Edebiyat…”, Radikal Kitap, sayı: 74, 16 Ağustos 2002
[3] İhsan Yılmaz, Söyleşi, “Fethi Naci: Benim Kişiliğim Marksizm’le Tamamlanıyor”, Hürriyet Gösteri, sayı: 239, Temmuz 2002
Bu söyleşiden konuyla ilgili olabileceği için birkaç cümle seçiyorum: “Bir kız çıkıyor, hayatında ilk defa roman yazıyor ve Radikal gazetesinde yazdığı için kitabının çıktığı gün üç sayfa reklam yapılıyor.” İkincisi de şu: “İçlerinde belki iyi şeyler yazanlar da vardır. Hani o topuklu, iskarpinli roman falan var ya… Ama benim onları okumama imkân yok. Tiksiniyorum çünkü. Belki duygusal davranıyorum ama ben onu okumam.”
[4] Bkz. Semih Gümüş, “Edebiyatın Topluma Dönük Yüzü ve Yaşar Kemal”, ve “Romanı Yücelten Bir Roman Ormanda Ölüm Yokmuş”, Adam Sanat Dergisi, sayı: 198 ile 199, Temmuz ve Ağustos 2002
[5] Tahir Abacı, “Edebiyat Parçalanıyor mu?”, Milliyet Sanat Dergisi, sayı: 521, Ağustos 2002
[6] A. Ömer Türkeş, “Benzeşmeler”, Virgül Dergisi, sayı: 53, Temmuz-Ağustos 2002
[7] Sevengül Sönmez, “‘Eleştiri Neden Yok’ Diyenler İçin”, Radikal Kitap, sayı: 74, 16 Ağustos 2002
haydi haydi.çamura batmışım.com nokta
tere.oraya kaydedersin şifreyi.ölem
ölem hayriyem.susun lan.canım.bana
yazma.işte gidiyorum gurbet ele.senden
bir isteğim var.barış.ben tıraş veya diş
takımımı yanımda götürürüm.kapıyı
teklemeden geldi işte.düğün mü varmış.
biri çağırdı ama.yeni tanıştım kendimle.
üç hamlede mat.kendi çapımızda.senden
önce bir kişi oldu.belki bir. ya da bunu
bana getir.götürdüklerinle.çocuk
oradan konuşuyorduk muhabbet etmeden
ne bileyim.arızalar dolup taşar.gövdeni
taşımana gerek yok diyorsun.gelmedin.
gönderse.şiirle işim olmaz.uzağım.
Mart 2002
♦ Her insan dünyadan büyüktür.
♦ Herkes en fazla ölene kadar yaşar.
♦ Yazarlar “kim oldukları” ve “kim olmaya çalıştıkları” arasındaki farkı anlamak için çaba gösteren kişilerdir.
♦ Yavaş yaşayan yazar.
♦ En yoğun arama şekli beklemektir.
♦ İnsanın kendi kendisiyle konuşması, en yakın arkadaşıyla birlikte düşünmesi gibidir.
♦ Doğada olmak geçmişte olmaktır.
y e t e r
susmalar
bir kılıf
arar gece
sessiz
geceler de
b i t e r
y e t e r
bir ömrün
yüzü ter
tersi
öbür yüzü
ne der
bir gün
çağırmaların da
b i t e r
y e t e r
biterse
kim kime
sırtını döner
yetmeyecek
ne gece
ne de bu terk
işkence
b i t e r
defolu gençliğinin ucuz pavyonlarında,
–git başımdan mı– sandın hayatı.
günde sekiz litre alkol vermesi için doktorun
şizofren olmalı ilkin.
senin dünya sandığın yuvarlak
–annenin güvelerini beslediği çeyiz sandığı–
senin dünya sandığın yuvarlak,
hâlâ öküzün başındaki bela.
bir denge tutturmuş o da,
dönüyor canı sıkıla sıkıla.
Azrail’i kan tutsa da,
sen yine de ortalıkta kesme bileklerini.
olur da kurtarırsa seni emniyet şeritleri,
ahiret için vazgeçtiğin şeyler kalmaz
kapışılırsa bileziklerin.
ayrılık bu,
nanik yapılmaz sevgilinin ardından,
gör sol meleğinin kırmızı kartını.
ortalığı sulamaktan başka işe de yarasın,
gerilla korkuluğu gözlerin.
en sıkıcı çelişkiler bedeninde,
kibrit cebinde muhtar çakmağı
İstanbul’u ilk kez görmüş bir çevre mühendisi
garip garip bakınma ortalıkta.
Disney’de kahkaha gazıyla ağlayan çocukluğuna,
Amasya’da çürük elmalarla büyüyen gençliğine,
çiçek bozuğu kadın felçlerini de ekleme.
28 Ağustos 2002
Tanrı ile en çok annem öldüğünde tanışmak istedim, ama o yine keşmekeş kuralları ile oynaşıyordu.
İki asansörün de çağır tuşuna birlikte bastım hep, bu anlamda aldattım kadınları. Ama ben en son gelen asansöre biniyor, yolumu ezberimle değil hayallerimle buluyordum. Aldatılacağını düşünen kadınları aldattım en çok, onlarla kalarak.
Şansımı hiç görmedim. Truva atının kıymıkları vücuduma battı da tetanostan öldüm sanki. Ya da koskoca Truva zaferinden sonra vezir olmuş bir piyon olarak dönerken sarayına, karısının sersem sevgilisi tarafından sapan ile öldürülen bir fetihçi talihsizliği yaşadı hayatım.
Okuduğum kitapların hepsi son sayfalarına kadar kutsal kitaplardı. Son sayfaları sevmedim hiç, okumadım da. Bitse de yatsam diye yazdım çok.
Ekonomik beynim çözümünü bulmadan problem üretmedi hiç. Koskoca bir ruh sağlığı hastanesine pazarlanacak beynim var. Bir gün birine sıfır ama pozitif beyin gerekirse adresimi sizden alabilirler.
İlk edebi metnim bir dua idi. Bir kıza sormuşlar duam duvak demiş. Duvağım duvardı çoğu zaman. İnsan çok görünce görümce kılıklı birine dönüşüyor. Çok fazla öngörüm yok o yüzden.
Evde tuvalet kapısının arkasına yapıştıracak kadar önemli bir haberim olmadı bugüne kadar. Kabızlık çektiğimi ne kadar haykırsam da olur olmaz yerlerde ishal aşısıydı ellerim yüreğime.
Seçeneklerden, seçimlerden çok korktum. Tek seçenekli sorular istedim hep, ama onların soru değil de zorunluluk olduğunu söylemişti bir öğrencim kulağımı çekerek. Seçim sandığına bir defa gittim, tüm ideolojimi bir zarfa sığdırmam tam bir saat aldı, diğer insanların ideolojilerini sandığa boşaltmalarını engellediğim için karakolda bitti sonu.
Yazarların ütopyacılarla birlikte olmaları gerekmez. Oysa sık sık birlikte oldular, ve çoğu da hâlâ bu tutumunu sürdürüyor. Onlar genellikle, hayalci ve duygularına göre davranan fantezi düşkünleri olduklarına ilişkin ağır eleştirileri hak ettiler. Çoğu zaman ciddi, enerjik ve hareketli bir yaşama tutkun olan olumlu insanlar, hor gören bir gülümsemeyle, şiir, öykü ve roman yazarlarına sırtlarını döndüler.
Yazarların aydınlık ve ileri görüşlü olmaları, doğruyu söylemeleri gerekir.
Yaşanılan dönem heyecan vericidir. Yazarlar, yaptıklarını iyi düşünmelidirler. Kendilerini salt iç yaşamı resmetmeye, insan yüreğinin anlatımına adamayıp, ahlaki ve toplumsal yönlerle uğraşanlar, şu ya da bu teoriyi, olası sonuç ve tahribatlarını tartmadan yapıtlarında savunmamalıdırlar. Kitap yaratıcılarının hem mahrem, hem halka dönük büyük görevlerinin soyluluğu, onların, insanları nereye yönelttiklerini bilmelerini zorunlu kılmaktadır.
Ölümsüz temellere: mantığa ve adalete dayanmalıdırlar. Bu kaynaktan yola çıkmakla, başıboş gezinmekten kurtulacaklar ve kendilerini dinleyenleri, izleyenleri de amaçsız dolaştırıp durmayacaklardır. Yüzyıllar boyu, ilerlemeden yana olanların yaydıkları ve yüzyıllar boyu, ilerleme düşmanlarının silmeye çalıştıkları ilkelerin tapılası zorunluluğunu göstermeli, bu zorunluluğu, dört bir yanda varlığını sürdüren cehaletin ve kararsızlığın gözlerinde ışıl ışıl aydınlatmalıdırlar.
Mantıktan, adaletten, ahlaktan, akıldan daha önde gelen bir ışık yoktur; yeryüzünde yalnızca iki siyasal parti var: bir, halkın yaşamını bu ilkelere göre biçimlendirmek isteyen; bir de başka ilkeleri, otoriteyi, geleneği, tanrısal hakkı, geçmişe bağlılığı araya sokmak isteyen. Bir ilericiliğin partisi var, bir de gericiliğin. Bir, “İleri!” diye seslenen, ve bir de “Geriye!” diye bağıran. Bunlar her zaman, birbirlerinin içine sızamayan iki blok oluşturmuşlardır; nüanslarıyla ve ayrıntılarıyla farklılaşan çeşitli partiler, net olarak birinde ya da ötekinde kümelenirler. Yalnızca dar görüşlü insanlar, orta yol olduğunu, aynı yöne gitmeyen bu iki akım arasında birleşimlerin olabileceğini iddia edebilirler.
Aklına ve bilincine uymayanı kökünden kesip atan ve toplumsal yaşamı önyargısız, tarafsız, iyiye, ahlaka ve kamu çıkarına göre düşünen her sağlıklı kafa, tüm yurttaşların kendi aralarındaki eşitliğini ve tüm uluslar arasındaki eşitliği, yaşayan dünyanın gerçekleşmesi arzulanan büyük yasası olarak görür. Her ülkede Cumhuriyet, ve Cumhuriyetler Cumhuriyeti. Birey ancak bir Cumhuriyet içerisinde serpilebilir; bir vatan ancak, “Enternasyonal” içerisinde gelişebilir.
Günümüzde gerici parti karşımıza yenilenmiş bir şekilde çıkıyor: Milliyetçilik şeklinde. Tüm yanlışlar, yıkılan düzenlerin, eskimiş inançların bütün canavarca ve tehlikeli yanlışları, yeni ve canlı renklerle bu ad altında yeniden ortaya çıkıyor. Bu teorilerin en etkin ocaklarından biri olan “L’Action Française”in tam milliyetçiliği, kendi içinde tutarlı ve tek milliyetçilik türü: Doğal olarak, milliyetçiliğinin yanı sıra kralcı ve Katolik. Diğerleri de öyle; ancak, ya bilmek istemiyorlar, ya da söylemek.
Onlar her ülkenin kendini yalıtmasını ve zırhlara bürünmesini, her şeyin ulusal hegemonyaya feda edilmesini istiyorlar. Her ülkenin açgözlülüğü kutsal ilkeymişçesine yazılıyor. Düşledikleri ya da gerçekleştirdikleri cinayetlerin, başka ülkelerin topraklarını kendi topraklarına katmanın, fetihlerin adı değiştirilip övgüye değer eylemler haline getiriliyor. Bütün enerjiler ve kaynaklar, giderek büyüyen silahlanma girdabında yutuluyor; ilerlemeden geri kalanların tümü askeri yükümlülükler tarafından yok ediliyor; bu sonuca doğru gidilirken, kazanan militarizm ve savaş oluyor; çünkü bütün bunlar bir zincirin halkaları gibi birbirlerine bağlıdır.
Bireylerin yerine ülkeleri koyarak bizi mağara devrine sürüklemek isteyen bu anarşik teoriye karşı yapılabilecek en hafif suçlama, ütopik, tehlikeli olduğunu ve dengeli bir akla yaraşmadığını söylemektir. Bir ülkenin böyle kendi kendine coşması, kaçınılmaz olarak komşu ülkede de aynı galeyanın doğuşuna yol açacaktır; ve bu, yaşanan dakikadan daha uzağa bakma zahmetine katlananların gözünde, kaçınılmaz ve sürekli biçimde kendini yenileyecek bir savaş, insan soyunun tükenmesi anlamına gelir. Doğrunun, coğrafyaya göre garip bir şekilde bölünmesi, izin verilmesi koşulunda, dünyanın evrimini korkunç bir uçuruma doğru giden, kaçınılmaz bir yarışa çevirebilecektir. Savaş sona erip barış sağlanmış olduğunda, ufukta bir diğer ülkenin genişleme tehdidi, vahşice artan bir silahlanma, kışlalara dönüşen kentler, tatbikat alanı haline gelen kırlar, savaş alanları ve mezarlıklar yükselecektir. Geçen yüzyılın sonlarını ve bu yüzyılın başlangıcını ezen bu kudurmuş yarışın, şu an kıyımlar beklenirken, giderek daha ağırlaşarak sürüp gitmemesi için hiçbir neden yok. Bu fikirlerin pençesine düşmüş bir dünyada, kalıcı bir barışı değil öngörmek, tasarlamak da, bu çirkin davanın en kurnaz avukatı için bile olanaksızdır. Peki ama şu yaşlı dünya kaç savaşa daha dayanabilecektir? Müzikli kafelerin insanın aklını başından alan müziklerine karşın, gerçek halk düşmanlarının içeride olduklarını, fazla zaman geçmesini beklemeden anlayabilmek için gözleri geleceğe, hep geleceğe dikmek gerek.
Oturmamış inançları yaygaralarla beslenen, haydutçuluk oyununda kendini kaybeden çocuklardan yaşça az büyük birkaç gencecik insan, varsın kin dolu yalancı kahramanlık doktrinini benimsesin. Subayların gösterişli giysileriyle gözleri kamaşan kadınlar, varsın bu doktrini pek sevsin. İhtiyar eşek misali tüyleri kırlaşmış yaşlı asker, varsın sürekli başka başka düşmanlara atılacak kötekten daha uzağını görmesin. Varsın, atalarının savaş kahramanlıklarının anılarıyla içleri geçmiş aileler, kralın günün birinde içlerinden birine veya diğerine söylemiş olduğu sözleri hâlâ kulaklarında yankılanan aileler, varsın, gözleri kapalı, silahların zaferiyle kendilerinden geçsinler; ölmekte ve öldürmekteki o gizli “güzelliğe” inanmaya devam etsinler. Ancak o kutsal monarşist gelenekleri savunarak besin kaynağı bulabilen bir gazete, varsın sosyalistlere yöneltilebilecek tek ciddi eleştiriyi, sayıca çok olmadıkları eleştirisini, süsleyip püsleyip gündeme getirsin. Açık ve net bir bakışı hiç kaldıramayan din adamları, varsın her zaman ne yapıldıysa onun yapılmasını ve her zaman neye inanıldıysa ona inanılmasını buyuran bir sistemin ateşli ve etkin yandaşları olsun; Kilise’nin gerçekten hüküm sürdüğü yüzyıllarda dünyaya yaymış olduğu karanlık ve barbar lekeyi özlem ve hırsla seyretsinler. Prensler, köy ağaları varsın kılıca tapsınlar, varsın insanlığın savaş hastalığından kurtulmasının üzüntü verici olduğunu düşünsünler. Günde yüz bin mark ya da frank kazanan şu ya da bu satıcı, yükünü tutmuş sıradan bir bakkal, durumunu sürdürmek ya da işe yeniden başlamak istesin. Varsın rakiplerinin boğazlanmalarını yeğleyecek üreticiler olsun. Varsın, halkın yoksulluğunun kendilerine zafer ya da para anlamına gelenlerin hepsi milliyetçi olsunlar. Olsun. Bu insanlar kendilerini tatmin mantığı içindedirler. Ne ki, normal insanlar bu düşüncelere ancak geçici bir süre olduğuna ve kendilerine yalan söylenildiğine, olayların bütününün onlardan saklandığına, yeni-gericiliğin yanılsamadan başka şey getiremeyeceğinin gizlendiğine, militarizmin söz konusu olduğuna, onun da kaçınılmaz katliamlar olduğuna aymadıkları sürece, sahip olabilirler.
Şairler, yazarlar, sanatçılar, büyük bir yanılgının, bir maceracılığın, bir karabasanın borazancısı olma utancına düşmemelidirler!
Onların söyleyecekleri şeyler hep beklenmiştir. Söyleyecekleri, büyük değişikliklerin olası göründüğü, ve değişikliklerin kimi arsız elebaşılarca soylu kamu çıkarlarına ve adalete ters düşecek bir yönde sürüklenebileceği bu altüst oluş günlerinde, her zamankinden daha çok bekleniyor. Şimdiki durumda, sayıları her saat azalmakta olan askerlerin hayranlık duyulan çabalarını ve yüce sabırlarını artırmak gerekiyorsa, böylesi bir fedakârlık düşüncesini onlarda ayakta tutmak, en olumlu, en gerçek, en somut savaş olan: savaşların son bulması ereğiyle olmazsa, nasıl başarılabilir?
Aisne siperlerinde, birkaç arkadaşımla birlikte, elimize ünlü akademisyenlerin ağdalı makalelerinin yanı sıra, Kant’ın halklar, uluslar ve savaşlara ilişkin görüşlerinin de özetini içeren bir derginin geçtiğini anımsıyorum. Cart renklerle basılmış bu kötü yazıların (Paris’le ilgili yazılardı, ne yazık ki!) yanında, Kant’ın dile getirdiği ölümsüz doğrular bronza kazılmış gibiydi. Bu büyük ses, halkların kendi kaderlerinin sahipleri olmaları koşulunda birbirleriyle savaşmayacaklarını söylüyordu.
İki doğru yok. Doğru olan her söz, parlak, her yerden duyulan aynı sona yönelir. Yazarlar tek, ama çeşitli şekillere bürünen doğrularla ilgilenmeli, gelecekle uğraşmalı, geleceği kurtarmalı; böylelikle yitirecekleri “övgü”lerin çekiciliğine kapılmadan, hatta “hak edebilecekleri” “büyük kinlere” de duyarsız kalarak görevlerini yerine getirmelidirler.
LE PAYS
Cumartesi, 2 Haziran 1917
Barış dörtlükleri bir aylık bir çalışma sonucunda toplandı. Türkiye’nin yanı sıra Almanya, Hollanda ve Yunanistan’dan da şairler emeklerini bizimle paylaştılar. Bu dörtlüklerde ortak bir sözü farklı seslerden duyacaksınız.
Bu çalışmayı yaparken dünyanın başka ülkelerinde de barış şiirleri etkinlikleri yapıldığını duyduk. Aklın yolu bir değildir evet. Ama ölüme karşı hayat söz konusu olduğunda aklın yolu da birleşir: Savaşa karşı barış, ölüme karşı hayat.
Barışı seçiyoruz biz. SAVAŞA HAYIR!
Ey şairleri Türkçenin
Iraklı çocukların sesiyle
Söyleyin: Şiir barıştır
― Kuzey Yıldızı
Savaştan Kalanlar ve Barış / Saygın Akbaş
yılda bir kez, masal aynalarından geçiyor
prens ve nazlı, gümüş
bir tay, kanatlarını takıyoruz,
annemiz gözlerini siliyor
Nebahat Akın
yoksulu öldürmek için çabalıyorlar
petrolü başka yerde bulamıyorlar
bomba barut birikti satamıyorlar
barış isteyenler çok atamıyorlar
Irak’sanan Kıyım / Bahar Mucuk Alkan
Top atıyor son umutlar da (kurşun döktürmeli bencilliğimize),
evrenin cüruflu çatlaklarında asitle yıkanmış çocuk yüzleri.
Bağdat’ta bir gömüt-evin tavanında yürüyoruz,
aşağıdan ölü bir annenin ninnisi.
Irak / İlhan Atasoy
Amerika ne kadar
Geri çekilirse
Savaş o kadar
Irak olur
Erol Ateş
Ben önce hayatı sevdim
dostlarımı, arkadaşlarımı, aşkımı sevdim
kardeşçe paylaşmayı sevdim
Ve tüm sevdiklerim için savaşı ve ölümü sevmedim
Mevlüt Aşar
Eser Batı’dan şiddetin rüzgârı
Ateşle zulüm sarar Doğu’yu
Tutulur dilimiz, konuşur silahlar
Ölümle gelir mavi şafaklar
Cengiz Bektaş
Doğadan sevgi damıtır insan
Damla damla
Işık alnımıza
Sevgiden barış
Cenk Bölük
Sumo güreşi kadar
Kısa olsa savaşlar
Barış olurdu belki adı
Dünyada doğan tüm çocukların
Savaş Barında Kanlı Kadehler / Furkan Cumhur Çakır
savaş bar’da dün akşam bir kadeh kan içildi
soğuk damgası kefenlere düşmüş soğuk gecenin
barış meyhanesinde dün akşam kadehlerde sevgi
tokuşturuyorduk elimizle ve kulaklarımızda ölen çocukların sesi.
Dinç Çoban
asker değil, kitap göndermeli
bir de şiir
kumanya niyetine
cepheye…
Arzu Çur
Bağışlasın bizi petrol kuyuları
Uğruna savaşmadığımız yüksek idealler
Kardeşlerimiz de bağışlasın bizi ölmediğimiz için:
Biz aşk özürlüyüz.
Balarıları ve Eşekarıları / Sedat Demirkaya
Toprakla uğraşanı zayıf sandılar
Yiğit yetiştiren anayı güçsüz
Eline silah geçirenler haramiliğe soyundular
Sefilliklerinden çocuklar utanacak yarın
Aynalarından uzak duran zalim eşekarılarının
Aşkı neden kutsamıştık biz
Unuttun mu?
Özge Dirik
kafalarınızı kumdan çıkarıp
namlularınıza karanfil sokun
tek ayağıyla sek sek oynayan
Asyalı çocuğun kırmayın umudunu
Tülay Esat
Bir orduluk palyaço gerek çocuklara,
Birkaç fırın sevgi ekmeği politikacılara
Kan değil gülde, uğurböceğinde, tatlı dilde
Görmek için renklerden kızılı. DUR DE Silahlara!
Aylin Göke
küçüktü kız, gözleri gibi savaşın
soruyordu annesine, bu insanlar nereye yürüyor
barışa doğru…
uzak mı, sorusuyla baktı kalabalığa
Sevgi ve Barış / Kemal Gündüzalp
Bomba değil barış düşsün yeryüzüne
denizler ancak karalarla vardır çünkü
ülkeler komşularla sınırların ötesinde
başka nasıl kurulur sevgi ve barış yolu?
Lacili Savaş / Ömer Faruk Hatipoğlu
savaş lacilerini giymiş geliyor
bir ayağı deniz bir ayağı kara
başı göklerde bir lacili canavar
nereye kaçırsak altında kalıyor çocuklar
Tayfun Işıldar
Yağmur iniyor geceye
Sokaklarında ayak sesleri kesildi şehrin
Perdelerini geceye kapadı kadın
Haberlerinde savaş var dünyanın
Sebüktay Kaan
Kurşuna dizilmiş şehirlerin ak ak bulutları yoktur göğünde
Son kırlangıç da terk etti saçak altı sığınağını çoktan
Kanat uçlarında kahrolası bir hüzün
Anıları kan-revan
Can Kara
açtı gözünü çocuk
bilmediği sesi duydu
annesinin memesinde ağzı
damağında kan tadı
Kibrit Kutusu / Vedat Kamer
şair dört kibrit çöpüyle
çıkmış yola
yakmak için teksasın çalılıklarını
beyaz sarayda
Bağdat’ın Son Arifesi / Serdar Koçak
Sarınehir’de amansız bir zerre, Afyon Kalesi’nin altında Boşnak
Beyaz deliklerinde uzak kâinatın
Kâh ilerler bir müfreze, solgun
Maltızın yanındaki maşa, barıştır çağırın!
Ateşle Uyanmak / Mustafa Köz
Barıştır çağırın, bir uzun uykudan uyanmak.
Bahçenizdir o uyku, adı ölümle anılan.
Ey soylu yeryüzü, hangi akrep özenir zehrine
Barıştır çağırın, bir uzun ateşle uyanmak.
Mehmet Koz
bir varil petrol,
bir yığın insan…
savaşlardan ırak;
bir karış barış…
Deniz Kum
Kin ekip çorak toprağa uçaklar,
Çocukların kızıl kanı ile suladılar.
Hasadı dev gibi tanklar,
Kara altın olarak topladılar.
Sabahittin Kurtoğlu
Ortağız bize gülen güneşe
Asyalım, Afrikalım, Amerikalım
hep beraber barışın resmini çizelim gökyüzüne
o fırsatı vermez ise bizi düşman edenler
gökkuşağındaki renkler yeter bize
Özgür Macit
bağdat’ta bir sokak ben
ve dicle’de bir balık
ıraklı bir çocuğum:
kanlı asker postalları gördüm
Canlı Kalkan / Yusuf Kemal Metin
Başağında, yanıbaşında, türkünde
Yürürken bana da bir yer ayır
Rüzgârla, yağmurla, güneşle bir
Cehennem günlerinde yeryüzünün
Haykır, yaşamak, yaşatmak adına:
SAVAŞA HAYIR!
Ulaş Nikbay
köşedeki bisikletçinin onardığı tekerlek
çocuk sevincini yüklenerek sekiz çizecek
bomba patlayınca çerez sevinciydi denecek
Pinokyo kaçacak bizim burnumuz uzayacak
Yavuz Nufel
Savaşa Hayır!… Savaşa Ha!… Savaşa…
…………..
Bilsem ki doyacak tek dişi kalmış canavar
yazarım kanımla son damlasına kadar…
Savaşa Hayır!… Savaşa Ha!… Savaşa…
Zerrin Oktay
Ağladın, tanımadıklarına…/filmlerde
Kızdın, sevdin, güldün…/öykülerde
Korktun, ürperdin gerçeklerle…
Bir kibrit yak barış için…/Umut… artık sende.
Polat Onat
uçuşan bebek ruhlarından oluşuyor sis
hatırla eskiden dünyada yaşardın
hıçkırarak ağlayın mezartaşları
sıcak bir ekmek gibi patlıyor bomba.
Fatih Özcan
savaş dallarını kırıyor umudun
yaşama sevinci, sevmek fiili çürüyor
bomba düşen çukurlarda
kin, nefret filizleniyor mermi yağmurunda
Şakir Özüdoğru
Bize göre kıyımdır savaş, size göreyse petrol.
Bize göre sadece olmasa da olur bir ihtiyaçtır petrol,
size göreyse annelerin gözyaşlarıyla ıslanmış toprağın
işlemesi ölü çocukların kanlarını.
Gökçe Polatoğlu
aklıma estiği gibi
masmavi gök üzerimizde
sarı papatyaları gezen
kelebek
Ümit Şener Ta
keşke öldürmeseydim dedi biri
elleri eriyordu utançtan
barışa koşarken karıncalar
gökkuşağını onarıyordu bir martı
Özgün Ulusoy
uzun sözün kısası,
savaşa gidiyoruz babaanne!
hepimiz tek vücut olduk
Çokça çocuk öldürsün diye ABD!!!
Gelincik* Rubaisi / Cem Uzungüneş
Yanağına gelincik yaprağı yapıştırmış çocuk,
annesine koşuyor, sevinçten katılmış bir çığlıkla.
Anne uzaktan, gelinciği kan, sevinci dehşet okuyor işte
çocuğun ölümlü, güzel yüzünde.
(*) Rüzgârda ince gelincik, diyor ki:
“SAVAŞA HAYIR! YANKEE GO HOME!”
Üstelik bir yaprağı eksik…
Taş / Halim Yazıcı
neyi anlatır bir taş
öyküsü yoksa ölümün
düşün
neyi anlatır ölüm.
Isırgan soğuk çatlayan ellerini yaladıkça, arkana bakıp, uluyarak sana doğru koşuşturan kurt sürüleri arıyorsun. Çocukluğunun hayalleri arasına sakladığı bir dağ başı yolu. İnce ve ulaşılması zor tepeler. Çorak, ağaçsız, madensi ve ıssız.
Yağıyor kar. Hep de ıssız yollarda tipiye çevirerek. Otobüsün içi hep soğuk. Ellerim hep üşüyor. Bir de ayaklarım. Bir de burnumun ucu. Ne yaparsam yapayım, ısıtamıyorum.
Bu karda, bu tipide inip yürümek mümkün olsa, kardeşimle ben el ele tutuşup yürüyüversek, daha çabuk ulaşacağız Diyarbakır’a. Hatta bir kızağımız olsa daha da eğlenceli geçecek yolculuk.
Huysuzluğum tutuyor. O beyazlıkta yürüyemediğim için kardeşimi tekmeliyorum. Saçıma asılıyor. Yüzüne tırnaklarımı geçiriyorum. Yan koltukta oturan annem “Yapmayın” diyor. Kötü kötü bakıyor bize. Yola çıktığımızdan beri hep yapmayın diyor. Her yapmayın bir öncekinden daha az etkili oluyor. Ara sıra sesini yükseltip yapmayınların etkisini artırmayı deniyor.
“Sıkıldım” diyorum anneme. Annem sesini çıkarmıyor. Yanında oturmakta olan babam bir sigara daha yakıyor. Babamın sigarası Silahlı Kuvvetler. Annem “Bir sigara da bana versene” diyor. Otobüsün içi sigara dumanı kokuyor boydan boya. Koltukların nemli kokusuna yapışmış.
Sivri kayaların ortalarına doğru açılan bir yolda durmuştu otobüs. İki gün sürer İstanbul - Diyarbakır yolculuğu. Oysa şimdi üçüncü gün yolda ve hâlâ Diyarbakır uzakta.
“Sıkıldım” diyorum yeniden. “Ben de sıkıldım” diyor kardeşim. Annem babama bakıyor bizi yanıtlaması için. Babam pencereden bakıyor. Annem içini çekiyor. “Hadi biraz oynayın” diyor. “Ne oynayalım?” “İsim-şehir oynayın.” “Bu bilmiyor ki” diyorum kardeşimi gösterip, “anne sen oynasana benimle.” “Başım ağrıyor” diyor annem, “babana sor.” Kardeşim “Ben biliyorum, benimle oyna” diyor. “Bilmiyorsun işte” deyip bir daha tekmeliyorum onu. Bu kez saçıma yapışmak yerine annemin göremeyeceği taraftaki koluma bir çimdik atıp bağıra bağıra ağlamaya başlıyor. “Anne şu ablama baksana yaaa!” Annem gözlerini iyice açıp bağırıyor: “Bak çok fena yaparım seni”
Yapamaz işte biliyorum. Otobüsteki onca insan bana koruma sağlıyor. Kardeşimi ısırıyorum dönüp: “Pis müzevir!” Çığlıkları artıyor. Annemin gözlerindeki çılgın bakış da. Babamı da kapsayan bir “Yeter artık!” bakışı bu. Ben de öyle bakacağım işte. Bu otobüsteki herkese, karıncalanmış ayaklarıma, tutulmuş dizlerime, bu kokuya ve soğuğa yeter artık! Koşmak istiyorum! Halıya uzanıp kitap okumak istiyorum! Arkadaşlarımla evcilik oynamak istiyorum!
Arka koltuktan bir el uzanıyor. Soyulmuş bir mandalina. Buruş buruş bir kadın yüzü. Çenesinde ve yanağında mavi lekeler var. Dövme. Korkuyorum. Koltuğuma büzülüyorum.
- Alsana kızım, diyor annem.
Omzumu silkiyorum. Gözlerimi sımsıkı kapatıyorum. Kadının eli iyice uzanıyor, kokusunu alıyorum buruşuk elinin. Bir de soymuş üstelik. Almam o mandalinayı!
Hep ikram ediyorlar. Hep veriyorlar. Karpuz kesiyorlar tepeleme. Kokmuştur deyip kebaplar, yufkalar gönderiyorlar çocuklarıyla. Sen hiçbirini yemiyorsun. Annenin elinden çıkmamış yemeği yiyemiyorsun. Aç kalıyorsun. Dizlerin fırlıyor sıska bacaklarından. Yüzün süzülüyor, gözlerin kocaman kalıyor yüzünde.
- Hep böyle yapar, kusura bakmayın, diyor annem, kadına. Sesinde kızının mızmızlığından utanan bir hal var.
Yaşlı kadınının çatlamış sesini duyuyorum. Ne dediğini anlamıyorum. Annem de anlamıyor. Daha genç bir kadın sesi karışıyor konuşmaya. Yaşlı kadının kızı olmalı.
- Haklıdır kız, canı sıkılıyor elbet daracık yerde. Yol da çok uzadı bu sefer. Allah vere de sağ salim varabilsek Diyarbakır’a.
- Vallahi öyle, bir an önce varsak şuraya. Canımdan usandırdı bunlar beni.
- Öyle deme bacım, çocuktan kıymetli ne var? İki tane mi senin?
- İki tane, iki tane. Allah eksikliklerini göstermesin ama başka da vermesin.
- İkisi de kızdır. Oğlan istemezsin?
- Yok bizde öyle kız çocuk, oğlan çocuk. Bunlar sağlıklı ya, mühim olan o.
- Bende sekiz tane var Allah bağışlarsa. Altısı erkektir.
- Maşallah! Nasıl bakıyorsunuz onca çocuğa?
Ne kadar çok çocuk var o mahallede. Üç katlı taş bir binada oturuyorsunuz. Yaz günlerinde ev sahibinin deli oğlundan korkarak bahçede oynuyorsunuz. Yıllar sonra bir gün o adama neden deli dendiğini düşündüğünde, delilik sebebinin saçını uzatmak olduğunu fark edip güleceksin. Mahalleli -ve baban- o yüzden deli diyor ona. Bu sıfat çocukları bahçedeki fidanlardan uzak tuttuğu için hiç sesini çıkarmıyor o da.
Arka koltuktaki kadınla annemin konuşması devam ediyor. Zaten otobüste can sıkıntısından herkesin çenesi açılmış. Arka sırada dizim dizim oturup, aralıksız sigara içen suskun erkekler bile konuşuyor şimdi. Şoför oflayıp pufluyor. Kasetten yükselen bol acılı bir türkü. Bir uğultudur gidiyor içerde.
“Vah gariip!” diyor kadın. Babamın asker olduğunu, Diyarbakır’da tek bir akrabamız olmadan “kimsesiz” yaşadığımızı duyunca böyle söylüyor kadınlar anneme: “Vah gariip!” Keyfim yerine geliyor, tanıdık bir espri bu aramızda. Kardeşimi dürtüyorum. Kıkırdıyoruz. Kulağıma eğiliyor kardeşim: “Vah gariip!” diyor.
Erkekler geliyor önce. Eşyaları tutup tutup taşıyıveriyorlar içeri: “Hoş gelmişsiz gurban! Bi ehtiyacığız olursa çekinmeyesiz sakkın.” Ardından kadınlar doluşuyor eve. Hepsinin elinde birer tepsi. İlk orada duyuyorsunuz bu sözü: “Demek ta İstanbol’lardan geliysiz ha bacım? Kimiiz kimseyiz yohtur buralarda? Vah gariip!”
- Hadi isim-şehir oynayalım, diyorum kardeşime.
Kızgınlığım geçmiş. Az önce beraber güldük ya.
- Sen say.
A-B-C-Ç… sayıyorum içimden.
- Dur!
- Ğ
- Yaa hep böyle yapıyorsun ama! Bir daha say hadi.
Diyarbakır’a ilkokula başlayacağın yıl taşındınız. 1970’ler olmalı. Saçlarını maşayla kıvırdı annen, uçlarına iki koca fiyonk bağladı. Beyaz yakan kolalı, dizlerine kadar beyaz çoraplar, siyah önlük. Ağlamadın. Öğretmen çocuklara şarkı söyletti. Ezberleyiverdin. Akşam eve dönerken yanındaki yeni arkadaşlarınla beraber delilo söylüyordunuz.
Leyla. Lüleburgaz. Lale. Lama. Lamba. Lüksemburg. Doldurdum önümdeki kâğıdı. Kardeşimi bekliyorum. Yavaş yavaş yazmasına kızmıyorum. Ne kadar sabırlı ve iyi bir ablayım ben. Üçüncü sınıfa gidiyorum ama birinci sınıftan bir kardeşle isim-şehir oynayacak kadar alçakgönüllüyüm. Sınıfının birincisi kardeşimi hiç kıskanmıyorum ki ben.
- Lama diye bir hayvan yok, uyduruyorsun.
- Aptal! Var tabii, resmini gördüm. Deveye benziyor.
- Sensin aptal, hem de yalancı.
Saçlarına asılıyorum hırsla. Yalancı değilim ben. Hayvanlar Ansiklopedisi’nde gördüm lamayı. Güney Amerika’da yaşıyor. Tükürüyor kızınca.
Kardeşimin saçları elimde kalıyor. Fazla ileri gittim. Avaz avaz bağırıyor. Annem kardeşimi kucağına alıyor. Bana da “Eve bir varalım görürsün sen” diyor. Bunu söyleyince annem, otobüs denen cehennemden kurtulup sıcaklığına kavuşacağım ev de başka cehennem oluyor. Annemin tehdidi sıkıntımın sona ereceği umudunu alıveriyor elimden.
- Ama bana yalancı dedi. Lama var işte, gördüm resmini. Ben de ağlıyorum şimdi.
Babam bir of çekiyor. “Susun!” Susmuyoruz. Otobüste bizden başka birkaç çocuk daha var. Onlar da bir sebep bulup ağlamaya başlıyor. Sesimiz teybin de, konuşan büyüklerin de sesini bastırıyor. “Tımarhaneye döndürdünüz ortalığı yahu!” diyor babam.
Ağlayarak anneme sarılmaya çalışıyorum. “Bi daha yapmıycam annecim, valla yapmıycam. Söz!” Kardeşim annemin kucağında olmanın güvencesiyle ittiriyor beni.
İşte böyleyim gerçekte. İstenmeyen, kötü bir çocuk. Öyle zavallı hissediyorum ki kendimi, bu sefer hiç bağırmadan cam kenarına sokulup sessizce ağlıyorum.
Babam kalkıp yanıma geliyor. Kucağına alıyor beni. Yanağımdan öpüyor.
- Hadi bak az kaldı. Üzmeyin artık annenizi.
Sakalları yanağımı acıtmıyor hiç. Canım babam benim.
Baban askerleri “Aslan” diye çağırıyor. Yanına gelip selam veriyorlar: “Buyrun komutanım!” Bütün askerlerin adının Aslan olmasına şaşıyorsun. Bunu babana söylediğinde kahkahalarla gülüyor. Çok bozuluyorsun.
- Keşke kuşetliyle gelseydik, diyor annem babama
- Söyledik ama dinletemedik ki sözümüzü. İki gün erken çıksaydık tren vardı işte.
- Ne yapayım, çok özlemişim kardeşimi. Yılda bir kere görüyorum.
Trenle yolculuk etmeyi seviyorum. Yataklı vagonlarda kalıyoruz. Kardeşimle üst ranzada kimin yatacağı konusunda kavga ediyoruz. O sırf inadından kavga ediyor benimle. Aslında yere düşmekten korkuyor. Biliyorum. Bir kez “Hadi sen çık yukarı” dedim denemek için, “Vazgeçtim, sen yat o pis yerde” dedi.
Keşke trende olsaydık şimdi. Araya çıkar koşardım. Daha çok çocuk oluyor hem trende. Arkadaş bulurdum, oynardık. Ayaklarım acıyor burada. Üstelik acıktım. Babamın kulağına fısıldıyorum bunu. Babam anneme söylüyor. Annem çıkarıp bir elma veriyor bana. “Patates ekmek yok mu?” “Biraz sonra” diyor annem. “Sık dişini. Az ilerde mola vereceğiz.”
Bir bu eksikti. Dağ başında aç kalacağım. Açlıktan öleceğim. Dudağım bükülüyor kendiliğinden, ısırıyorum. Babamı üzmemek için ağlamayacağım. Arkadaki teyze konuşmalarımızı duymuş olmalı. “Dur sen gurban” diyor, “bekle az.” Annesine anlamadığım bir şeyler söylüyor.
Yaşlı kadın elinde dürüm yapılmış yufka ekmeğiyle yanı başımda beliriyor. Anlamadığım o dilde bir şeyler söylüyor gülümseyerek. Eliyle önce yufkayı, sonra ağzını işaret ediyor. Parmaklarını birleştirip elini aşağı yukarı sallıyor. Bunu yaparken bir yandan “Mmmhhh!” diyor. “Çok güzel bu ekmek” demeye çalışıyor bana. Saçlarımı okşuyor uzanıp. Büzülüyorum babamın koynunda. Annem kaş göz ederek ekmeği almamı istiyor. “N’olur almayayım annecim” diyorum ben de ona bakışlarımla. “Bunu sen yapmadın ki.”
“Bizim suçumuz değil” diyorsun annene. “Bakkal ekmek deyince pide veriyor işte. Öbür ekmekten vermiyor.” Annen bir hışım bakkala gidiyor, elinde ekmekle gülerek geliyor geri. “Bunun adı somunmuş burada, öyle isteyin siz de.”
Annemi daha fazla kızdırmadan alıyorum teyzenin verdiği ekmeği. “Hani teşekkür?” diyor babam. “Teşekkür ederim” diyorum. “Evet, teşekkür ederim. Siz iyi insanlarsınız biliyorum ama hastayım ben. Bir başkasının yaptığı yemeğe elimi süremem. Midem bulanır sonra. Zaten yemek yemeyi de hiç sevmiyorum. Annem bana patates kızartıyor. Sadece onu seviyorum. Babama sorun isterseniz. Bir köfte yedirebilmek için ne diller döküyor bana.”
Bütün bunları teyzeye söylemiyorum elbette. Çünkü ne zaman bir ikramı geri çevirsem “Ayıp bir şey bu yaptığın” diyor annem. “Ne demek midem bulanıyor? Hasta olduğunu da nereden çıkardın hem?” O yüzden teyzeye bunları söylemiyorum. Teşekkür edip, yediğimi göstermek için ağzıma götürüyorum peynirli dürümü. Teyze cıvıl cıvıl bir sesle bir şeyler söylüyor kızına beni işaret edip.
- Gel biraz bizim kucağımızda otur, ister misin? diyor kızı.
Kafamı iki yana sallıyorum hızla: İstemem!
- Hadi kızım, git biraz da orada otur. Derslerini anlatırsın teyzelere. Bak, çok sevmişler seni. Hem annenin de kolu yoruldu kardeşini taşımaktan. Buraya yatırırız biraz.
Demek babam da istemiyor artık beni. Ne mutsuz bir çocuğum ben Allah’ım. Kardeşimi kolluyorlar hep. Ne zaman kavga etsek onun tarafını tutuyorlar. Neden getirdin beni bu dünyaya?
Annemin kucağında uyuyakalan kardeşime bakıyorum hınçla. Gitmeyebilirim arka tarafa ama aklıma bir kurnazlık geliyor. “Madem öyle bu ekmeği de buraya dönünce yerim” diyorum. “Fesuphanallah!” çekiyor babam.
Babana şark hizmeti çıkınca annen çok ağladı. Kuyruklardan söz edildi ona, yolun çok uzak olduğundan, kıtır kıtır kesilseniz haberinizi on beş günden önce alamayacaklarından. Oysa öyle olmadı. Yeşil bir kentti senin Diyarbakır’ın. Teyzelerle amcalar sizi hep kolladı. Annene “emanet” dediler. Baban nöbete kaldığında akşamları “Yenge korhmayasan sakkın, biz burdayız ha” dediler kapıya gelip. Minibüste “bacı”nın yanı hep boş kaldı. Kimse başını kaldırıp yan gözle bakmadı ona. Ne gördüyseniz hürmetten, acımadan, kollanmaktan, sevgiden ibaretti.
Yumuşacık bir kucakta açıyorum gözlerimi. Hava aydınlanmaya yüz tutmuş. Otobüs durmuş. Zıplayıp oturuyorum teyzenin kucağında.
- Uyandın mı gurban?
- Uyandım. Neden durduk?
- Teker patlamış.
Yüzümü cama yapıştırıyorum. Kar durmuş. Beş-altı adam var tekerle uğraşan. Aralarında babamı görüyorum. Yaşasın. Aşağıya ineceğim.
Kardeşim hâlâ uyuyor. Zaten o bir uyudu mu top atsalar uyanmaz. Nasıl kıskanacak aşağıya indiğimi duyunca. Annem de uyuyor. Gitme diyemez bana.
“Bi dakka” diyorum teyzeye. “Nereye?” diyor. Yalan atıyorum: “Çişim geldi.”
Babam beni görünce kızacak, biliyorum. Olsun. Ona da “çişim geldi” derim. Azıcık dışarıda dursam yeter bana. Biraz nefes alırım, belki koşarım bile.
Gidip elini tutuyorum babamın. Kızmasına fırsat kalmadan aynı yalanı söylüyorum. Sesini çıkaramıyor. Tam o sırada köpekleri görüyorum.
- Baba, köpeklere bak!
Babam “Çabuk yap çişini” diyor sadece. Diğer amcalara bir şeyler söylüyor. “Hep olur buralarda” diyor amcalardan biri. “Gelmezler, merah etme.”
Köpeklerden en önde olanı başını havaya kaldırıp uluyor. Ne kadar büyük köpekler ama bunlar. Sesleri de bir garip. Hava çok soğuk da ondan mı böyle kızgınlıkla bağırıyorlar?
- Yazık di mi baba onlara da? Üşüyorlardır di mi?
- Hıı, çok yazık. Hadi gir bir an önce içeri, sen de üşüyeceksin.
Teyzenin verdiği dürümden kurtulmak geliyor aklıma.
- Baba aç bu köpekler, dürümü onlara verelim mi, hı?
- Tövbe, tövbe!
Tekeri onaran amcalar gülüyor bana. “Hadi gir içeri çabuk” diyor babam. Kös kös otobüse biniyorum yeniden.
Ne zaman hava bozulsa, için üşüse o kurt sürüsü gelecek aklına artık. En öndekinin havaya dikilmiş başı. Otobüsün patlamış tekerleği. Uçsuz bucaksız görünen o beyazlıkta tekeri onarmak için uğraşan bir avuç insan.
Kardeşim iki koltuğu da kaplamış. Annem öbür ikili koltuğa uzanmış. İkisi de uyuyor hâlâ. Yanlarına gidersem uyanacaklar. Teyze parmağını dudağına götürüp “Sus” diyor bana. Eliyle gel gel ediyor. Utana sıkıla tekrar kucağına çıkıyorum.
- Yaptın mı çişini?
- Hııı!
Yapamadım. Yoktu ki zaten. Babam hemen yukarı çıkardı beni. Koşmama izin vermedi. Somurtacağım işte ben de.
- Ne yapirler dışarda? Teker olmuştur?
- Bilmem. Babam köpekleri görünce hemen yukarı çıkardı beni.
- Ne köppegi gurban? Bu ıssız yerde köppeg mi olir? Gurttur onlar.
Ben kurtları gördüm demek! Onun için babam aşağıda durmama izin vermedi. Ya gelirlerse babam aşağıdayken? Ya yerlerse onu? Sonra annemi yerler. Kardeşim tombul. Onu da yerler. Ben sıskayım belki beğenmezler beni. Ama açlarsa çok, beni de yerler.
Ağlamaya başlıyorum.
- Şşşt! Herkesi uyandıracağsan! Ne var durup dururken ağlayacah?
- Ya babamı yerse kurtlar? Gelsinler teyze, ne olur git söyle babamlara. Otobüse binsinler.
- Delinin zoruna bah! Gız, bu kadar çoh insanın yanına yanaşır mı hiç gurtlar? Bişey olmaz, merahlanma a gülüm.
Yıllar sonra bir gün genç bir adam masada yanına oturup ağlayacak. Sarhoş. “Yanımda vurdular arkadaşımı abla” diyecek sana. “Nasıl acı bilemezsin. Gözünün içine bakarken can verdi.” Yumruğunu masaya vuracak. “Orası senin bildiğin yer değil artık.” Oysa iki yıl önce “ora”ya giderken sıkı sıkı tembihlemiştin ona: “Ben zamanında aptallık edip yememiştim, aman sen kaçırma teyzelerin sana vereceği çiköfteleri, sac ekmeklerini, kebapları. Hâlâ duruyorsa Şeyhmus’a git. Baklava ye.”
- Açmısan? Bi dürüm daha yer misen?
Hem de nasıl açım teyzecim. Ama yemem o dürümden. Annemin patatesli ekmeğinden olsa yerdim. Ama o dürümden yiyemiyorum işte. Ayıp, biliyorum ama elimde değil.
- Yemem, teşekkür ederim.
- Ama bah yemezsen büyümezsen. Sonra böyle güççüg galırsan. Bak gurtlar ne gadder büyük. Neden? Hı? Her şeyi yemişler de ondan.
- Teyze, onlar bizi de yer mi?
- Seni begenip yemezler. Bacini bilmem ama.
- Onu da yemesinler!
Ağlıyorum işte teyzecim. Kardeşimi kurtlar yemesin. Beni kızdırıyor hep. Benden daha akıllı. Annemle babam onu daha çok seviyor. Ama kurtlar kardeşimi yemesin. Ben onsuz ne yaparım?
- Ağlama ha gurban. Aaa, tüh tüh! Şagga yaptim gız! Gorhma gurtlar yemez gardaşını. Ama sen şu elmayı yiyiver bari.
Bilmediğin o dilde küfürler savurarak peşinden koşturuyorlar kardeşinin. Hepsi erkek. Ellerinde çatapat. Kızın kafasına geliyor çatapat, ortalığı yanık bir saç ve et kokusu alıyor. Taşı yapıştırıyorsun sen de kafalarına. “Polise söyleyeceğim hepinizi!” Çocuklar taş değil ama polis korkusundan kaçıyorlar. Kardeşin ağlıyor. Sarılıyorsun ona: “Ağlama, yok bir şey.” Kardeşinin başındaki o bir lira büyüklüğündeki yanık yerden saç çıkmayacak bir daha.
Suçlusu sensin o yaranın. Verdikleri ekmeği yemedin! Kestikleri karpuza elini sürmedin! Kapanmayacak o yüzden kardeşindeki yara da!
Akşamları geçiyorum
Bir kıtadan diğerine
Sinsi bir timsahın
Gözleri gibi geliyor
Şehrin iki yakasında yanan ışıklar
Acırım haline
Bir tanecik sütdişi vardı
Onu da çürüttüler para niyetine.
dört diyorum ulan
dört yanımda
dört başlı umutsuzluk
duyuyon mu ulan
senin başın
kaşın
hatta
tövbe tövbe
kuştüyü
yastıklar içinde
yüzüstü yatağa sürtmekte
önümde uçurum ulan
bayar caddesine bakıyor
dört yanı
kat kat
apartlar sarılı
göğe değil
aşağı kasımpaşaya
uzanıyor
sallanıyor
şeyler gibi
tövbe tövbe
anlayacağın sarhoşum
hatta elim kaysa
sana da kuştüyü yastığa da
çığlık gibi yellenip
yellere karışacam
dört diyorum ulan
hadi bir yanım duvar
üç olsun
üç yanım umuttan
yoksun
I
Doğup eksildiğimiz yerde
Etrafımızı çevreleyen
O medar iklimde
Elimizde
Eteğimizde
Pek sevmezler bizimkileri
Soba bacalarının uzun direkleri dibinde.
II
Ardımızda kuru ayaz sözler;
Duyarız
Üç kağıtçı dediklerini
Serseri
Çırpıcı derler
Yine duyarız
Ve durmadan kamburlaşan sırtımız
Eski naçar bir gömlek eğninde
Serilir gözlerimiz
Ayaklarımızın pençesine.
Utancımızdan değil eğikliğimiz
Eğilmemiz utanılacak bir iş değil
Biz dünyadan teğet geçenlerdeniz.
III
Doğup eksildiğimiz yerde
Pek sevmezler bizimkileri
Taşa tutulur kapılarımız her gece
Kazasız belasız
Düşman edildiğimiz sipere
Eksik değilse de güneş
Anca girebiliriz gönlümüzce
Karadan bile kan akıtan kar
Bardan bardan yağar üstümüze
Yağan yağmur dilsiz
Taşan nehir sanki bizim işimiz
Oysa bu hummalı yolculukta
Sürüklenip ufalanan da biziz
IV
Doğup eksildiğimiz iklimde
Pek sevmezler bizimkileri
Yamaçlarından geçtiğimiz evlerin
Camda vurulmasın diye sureti
Toprağa gömeriz gölgemizi
Yine de yetişemez boyumuz
Kendi gerdeğinden sürülüp
İffeti mahfuzmuş gibi
Nadasa bırakılmıştır erkekliğimiz.
V
Onlar;
Siyah – beyaz
Ve sarı renkleriyle
Prangaya vurmuşlardır derimizi
Gören serenini çevirsin diyedir niyetleri
Kızıp
Kızamadığımızdan değil
Sırf bu yüzden
Sevmeyi ertelemiştir yüreğimiz
Nefretse;
Sırt çevirmişiz yüzüne
Körlüğümüz duygusuzluğumuzdan değil
Açız her ikisine de…
1. hayır eski zamanlar
bulutlara aldan aldanırsan
ada her yandan yeni rüzgârlar alır
balıkçı takaları bir gider bin gelir
karanfilli balıklar takılır ağına
fısıltın yankılanır gecenin kulaklarında
derman damıtırsın gökkuşağından bir sabah
bir elinde su, bir yanın ışık
öylece durursun insanlık sokağında
2. bugün
babaların sevgisi ekmeğe döndü
yıldızlar düşerken akşam sofralarına
okul yollarına çocuklar koşar uykusuz
aşk şarap veda etti ekmek kavgalarına
3. gelecek zamanlar
dooost, dost!
mavilerdi sevdiğin kaçış kapısı bir zamanlar
allara kulak verişin mazi oldu
pullara dikme gözün dost
haşhaş tarlalarında oynaşır tarla kuşları
izin kalmadı kara toprakta, muradın
eski havalar düştükçe yadına
içi yanar şimdi di’li zamanların
sen
minik ellerine sığmaz sevgileri deren
ve şimdi gözlerinde yaş
günahsız ömrüne af dileyen çocuk
öperim gözlerinden
masallarda şimdi miş’li zamanlar
sarsıldıkça yalan derinden
bugün çukurunu doldurdukça
gözün kese dost yarınları
geçmişte bırak çürükleri daim
sen erişilmeze uzat ellerini
çünkü
yaşamın özü
yeni sevdalarda gizli
Çırpınıp kalesinde kalışın
Acımanın ve
Esaretinde güzel gözlü
Al yanaklı bir yıldızın
Takılınca soruldu bana
Akşam?
Kaç fasıl sonrasızlık içtin sen?
Akşam?
Dediler:
Pare pare salınır ölüm…
Yavaş gel, dediler:
Tıkanır yollar burada
Uzar ağıtlar;
Dediler:
Vakit yok ağlamaya
Sen git,
O…
“O” dedim:
“O nasıl olsa gelir!”
dediler.
Ben hep bekledim;
Onlar hiç gelmediler:
Yollar, dedim:
Gittim ve bittiler
zaman sallanıyor bir saatin sarkacında
ağlayamıyorum
mendiller kuduruyor gözlerim durdukça
içim denizin
kumlarımı okşuyorsun usul usul
ellerin kenetleniyor bir yerlerde
biliyorum ağlayamıyorsun sen de
orada da mendiller kuduruyor
boylu boyunca uzanıyor sessizlik
gözler fısıldaşıyor
her birimizin bakışı asılı kalıyor vitrinlerde
biliyorsun aşk susuyor kilitleniyor dillerimiz
yalnızca mendiller bağıra bağıra konuşuyor
aldırma nasılsa kuduruyor onlar da!
belki tekrar yazarım
ilham’la kumara oturur,
bir dörtlüğüne
zar atarım.
belki tekrar yazarım
ve hepsini yırtarım.
sonra bin dilek tutup
yırtıklarımı yamarım.
belki tekrar yazarım
belli olmaz…
belli olur!
şair:
sözcüklerin kazdığı
bir uçurumdur
kanar durur
yazar durur.
Mayıs 2001
Kuşlar nereye uçtuklarını bilirler mi?
- Kolibri. Dünyanın en küçük kuşuymuş. En kavgacı olanı. Biliyor muydun?
- …
***
Battaniyemin altında. Ellerim.
Oynamayı sevdiğin. Hâlâ.
***
- Geçen gün Eminönü vapurundaydım. Martılar. Deli gibiydiler. Elimde simit. Yiyemedim. Açlık yaktı. Midemi. Eve gelene dek. Hepsini onlara verdim. Korktuğumdan. İstediğimden değil. Bir bakışı vardı ki birinin. Sonra hepsinin. Sürü halinde. Bana sandım. “Simide,” dedi, “simide bakıyorlar, birazını versene.” Emreder gibi. Göbekli. Kanım kaynamadığından hiç. Konuşmadım. Dediğini yaptım. Bir üşüştüler.
- …
- Açlıklarına kanat çırpıyorlar.
- …
- Kolibri aşk savaşçısıymış. Aslında erkek kuşların çoğu aşırı derecede dövüşmeyi seviyormuş.
- …
- Belki de sevdiklerinden değil, bir zorunluluk onlar için. Hani derler ya, ‘Aşk mevsimi dövüşme mevsimi’ diye. Derler mi? Yoksa uydurdum mu?
- …
- Kuş türlerinde de böyleymiş. Âşık olmak dövüşmek ve savaşmak demekmiş. Kolibri en küçük kuş olmasına rağmen tüm kuşların içinde en yaman dövüşeniymiş. Eşi için ölümü pahasına dövüşürmüş.
- …
- Dönüş adlı öyküde diyordu, “İnsan savaşmayı seçmez, savaşmak için doğarmış.” Ya kuşlar?
- …
- Susuyor, susuyorsun hep… İlgini çeker mi: Dante ve arkadaşları Dolce Stil Nouvo’da aşka dinselliği ve kutsal sezgileri yüklemişler. Elimdeki kitap. O söylüyor. Ben değil. Aşkın ilkçağlardaki doğallığı ortaçağlarda kutsal bir yöne doğru kaymış. Rastlamadım o kitapta aşk savaşlarına.
- …
***
Kitap okumamı seversin, dinlemeyi.
***
- Ses ver ne olur, ses… Kızma bana… Benim suçum değildi!..
***
Israrla susuşun…
***
- Görmedim onu! Görmedim! Görmedim! İzin vermezdim. Görseydim. Mutfak penceresinden girmiş. Hep kapalı tutardım oysa. Zarar gelmesindi. Pençelerden. Size. Nasıl da attı. Önce tırnaklarını. Sivri. Demirlere tutunup. Sarsaladı. Kafesle devrilen gümbürtü! Yere. Hemen fırlamayacaktı o da! Açılan kapıdan. Simit de yoktu ve dövüşmeye bir sebep. Neyeydi bu kanat çırpış? Bilmedi miydi patileri düşman diye? “Pisssst, pist!” Avazım çıkmadı. Pençeler demirden. Bırakıp kendini. Karıştı çırpışa. Kanatlardaki. Dindirdi hareketi. Seninkiler çırptıkça, kafeste hâlâ, rüzgârlı bir ses yayıldı. O anda yerden boğuk bir ‘cik’. Çıksa da duyulmadı eşinden. Yitti rüzgârında. Dudaklarımın arasındaki ‘pissst’im. Düğümlendiğinden. Tutulduğundan elim kolum olduğu yerde. Kovamadım ben de pençeleri. Senden kaçtı sonra, korktu: Ne yazık, geciken bir savaş! Nasıl çıktın öyle mermi hızıyla yuvandan! Üstüne doğru pençelerin. Korkusuz. Ötmesi için eşinin. Kaşıtması başını yeniden. Sana. Düğümünü çözmesi kocaman ‘pissst’imin. Nihayet duyulan! Uzaklaşan patilerin sesi. Tıpır tıpır!.. Geride kalan tablo: Mavi sarı tüyleri. Eşinin. Yerde. Kanla karışan. Suçlusu benmişim gibi. Hiç bakmayan bana. Susan çehren. Israrla devam eden. Susamayan ‘pisst’lerim!
***
Aşk savaşına şahit olduğum o gün.
‘Kolibri’ dedim sana.
nasıl bilecektim beklemenin kaderim olduğunu
gördünüz elim kolum bağlı söndü gençliğim
nihilist sancılardan sonra kabul ettim tutsaklığı
o zamanlar tuhaf yağmurlar biriktirirdim
heyelan gibi bir serüven kopardı içimden
ayılınca anlardım babamdan utandığımı
beklemelisin ama esrarsız ve riyasız günleri
yalansız aşkların dolmuşu olmalısın derdim
ocak 2002
sustu sesler…
önce karanlık bir ormanın ilk fısıltılarını dinler gibi…
ve şehre bir yağmurun ilk damlaları düşerken…
ortasında erdemli kentlerin
bir park yerinde tecavüze uğrayan bir kadının ağzından sustu sesler
önce çığı besledi
sonra
bir çığın düştüğü yer gibi gömüldü sulara
ses oldu…
çığlık sustu…
aşk küstü…
sus-tu sesler.
bir kentin orta yerinde
bir kadın çığlığında dahi ağlamak olmadı.
önce O geldi.
yaşın işlemeli, çiçek bozuğu yüz
çocukluğundan bir mimoza demeti
bir iki terli atlet ve
keten tohumu kaynatan annesinin sesi ile
önce O geldi.
henüz bilmiyor öldüğünü.
önce O geldi.
tarihini karıştırmış pazarların
farkında değil yerleştirdiği kalabalığın
bir ağız ve içinde çürümüş diller
çocukluğunu hayat bilgisi dersinden
hatırlıyor ve açlığı
henüz bilmiyor öldüğünü.
önce O geldi.
annesinin eteklerinden bir parça
kumaş, kan; bir parça can
bir gecenin hazandan kaldığına bakmak
baktığı yerde bir kelebek gibi kalmak
kozasından çıkalı kaç saat oldu
kaç kanat çırpışı kaldı geriye
henüz bilmiyor öldüğünü.
önce O geldi.
“mayınlı tarlalar güleç olur” diyordu
oyun parkında salıncak kapmak için
dalardınız oraya
ve uçan balonlara tutunurdunuz
ne de küçükmüş dünya
henüz bilmiyor öldüğünü.
önce O geldi.
annesinin elini yeni bırakmış gibi hüzün
kendi adını ilk kez unuttuğu içindir mutlu
önce O geldi, sonra adaşları
horoz şekerlerine güldüler birlikte
ve hayat bilgisi dersine
henüz öğrendi öldüğünü.
ilkin annesini düşündü
ve adını seslenen annesini
analar
analar Savaş koymayın çocuklarınızın adını
bir gülün üzerine basmış gibi
cezalandırıyor onları ölüm.
Doğanın hareketli döllerinin kar gibi yağdığı günlerdi… Sonrasının koca boşluklar olduğunu bildiğim, söylemeyi istediğim birçok şeyden vazgeçiyordum. Keşfedilen her yeni şey hızla eskiyordu, oysa ben bıkmak istemiyordum. “Hep bir sonraki sayfayı merak etmeli, dikkati hep uyanık tutmalı” diyordum kendi kendime. Gördüğü her şeyi, önemli-önemsiz ayırt etmeden koklayan bir kedinin burnu ya da etrafında dönen dolanan her şeyi yutmaya hazır kuru bir sünger gibi.
Sözde hiçbir şeyin nedenini sormayacaktım.Geceleyin, bir denizin içinde uyuduğumuzu hayal edecektik birlikte. Gözümüzü kapatınca, karanlıkta deniz kabukları batacaktı ayaklarımıza. Yüzümüzün çukurlarına deniz suyu dolacaktı. Her şey, olabildiğince-alabildiğine mavi olacaktı. Daha az hayat geçip gitsin diye yanından yavaşlayacaktın. Kimsenin bilmediği öyküler anlatacaktın, ama iki nokta üst üstelerinin ne dediği belli olmayacak, virgüller cümleleri yanlış yerde kesecek, söylediklerin eksilip gelecekti. Kısa, küçük döngüler kuracaktın, başı sonda, sonu ortada. Duymak istedikçe susacak, ben de aklından geçenleri yüzünde okuyacaktım.
Çok kişilik üçgenlerin içinde, dünyanın merkezine inen lavlı yollar var önümde şimdi. Zamanın üstünde iz bırakmadığı yüzünse, hiçbir nehirden beslenmeyen bir dağ başı gölü artık . Şaşırtıcı olan, akıl gibi, kendi kendini birleştiren vücudun da bir hafızası varken, ve bu yüzden karnımda beklenmedik anda açılan bir yarık bile, ben ölene dek silinmeyecek bir kalıntı, bir ayıp, yüzümü kızartacak eksilmiş bir detay olup çıkıvermişken, yüzünün büsbütün her şeyi unutmuş olması. Sanki şimdiye kadar hiçbir şey kaybetmemiş, hiç geç kalmamış, kaçırdığın hiçbir şey olmamış gibi kaygısız gözlerinin ardından bakıyorsun etrafına. Adımlarına sadece kendini katıyorsun ve ben, yol boyunca hep geride kalıyorum. Tahammülsüz ve arsızca sabırsız ve bir de, aynı anda hem çok yakın, hem çok uzak olmak isteyecek kadar kararsızım. Söyleyeceklerini daha ağzından çıkmadan tahmin etme, olup bitenlerden habersiz gibi gözükme, kurgusu, olay örgüsü olan şeyler yazma egzersizleri yapıyorum. Ama kolay bir iş değil. Bir süre sonra yorulacağım ve istediğin gibi uzaklaşacağım içinde olmaktan ölesiye korktuğum hayatından… Çünkü, en azından, senin için hep bir şeyler yazabilecek kadar geride durmam gerektiğini artık biliyorum…
ak gömlek uykusunda sığ rüyalar
kapılar ah o kapılar hep kapılar
şehirler dizilir set çeker gelişine
dilim ah kanar dilim şiirlerime
kıyıdan ellerimi daldırsam suya
kopar ah elim kopar başka kıyıya
şiirsin ah hoş gelenim boş gidenim
ahlar içindeyim ah sensiz neyleyim
Odama çekildim. Hiç ses yok
Ne bir haber var dostlardan
Ne ölülerden bir işaret
Her şey her yer hem var hem yok
Ben nerdeyim. Ya suretim nerde
Şiirden başka alacağım yok
Kuşların bile kaybolduğu gökte
Bana bir şairin kefareti dense
Yastığımın altında kefen parası
Ömrüm bir mum ışığı kadar soluk
Şiirler ıssız dergi sayfalarında
Bekler sahilde ölümün sandalı
Kadıköy 2001
sırlamızı anlattığımız zamanlar vardı —yalanlarımızı paylaştığımız sırlarımızı. birbirimize bahsettiğimiz sahte hikâyelerimiz bir de, sevdalarımıza, umutlarımıza, hayallerimize dair. yağan yağmurların mutluluğu yansırdı suratımızda o zamanlar, gülümserdik hep birlikte: bakırdan suratlarımızın ortasında sigara sarısı dişlerimiz çıkardı. gece olurdu sonra, güneşin batışına ağlardık, mutluluk makyajı akıp, maskesi düşmesin diye silerdik karşımızdakinin gözyaşlarını. yıldız kokardı nefeslerimiz.
sizinle olmayan her an saplanan yeni bir bıçaktı kalbimi besleyen damarlara. bilakis, yalnızlıkmış damarlarımda dolaşan ve yalnız olmayan tek şey bende yalnızlıklarımmış yine.
“yalnızlıktan korkuyorsun” dedi biriniz sonra. düşündüm, aslında düşünmekten korktuğumu buldum. düşündüm ve o vakit anladım mahpuslukta olduğunu en büyük özgürlüklerin. kendimi azat ettim, hayallerimi sizin yalnızlıklarınıza mahkûm kılıp.
bir de şimdi sorun isterseniz, yılanları neden tutsak ettiğimi gözlerimde. vereceğim cevaptan korkun çünkü önceden bana sorduğunuz sorularda cevaplarım sizin kendinize vermek istediklerinizdi. artık kendi cevaplarımı veriyorum sorulanlara ve ancak yanıtlamak istedikçe. sevmiyorum, özlemiyorum kimseyi artık, duygusuzluğu yaşıyorum fırat’ın vadilerden çoşkun ama sesini duyuramadan akması gibi. peki siz de benim gibi duyabilir misiniz duygusuzluğu? benim gibi bakabilir misiniz gökyüzüne umutla, yıldızlar size inat başlarını kendi gökyüzlerinden indirmezken?
birlikte akmak aynı kayaların
arasından —sizin gibi sevgisi hatıralara sığan insanlarla— ve birlikte delmek aynı taşı sabırla, benim seçimim değildi, emin olun. artık bırakın deniz tenimi öpse, güneş alnıma dokunsa bile bana değmez. öyle bir tokat yedim ki lodosunuzdan, sormayın.
bilirsiniz eskiyi yaşadık yeni olmaya çalıştığımız zamanlarda bile. oysa ne kadar kalın bir halatla bağlamışlarsa beni hatıralara o kadar büyük bir kuvvet onu koparan boynumdan. ağzıma bağladığınız gemi söküp attım işte ve ne limanlarınızda bir gemi ne de kalplerinizde beni hatırlatacak bir sevgi kırıntısı bırakmadan gidiyorum —sofradan ekmek kırıntısı bırakmadan yarı aç kalkan birisi gibi— ve gökyüzümdeki bütün yıldızları ceplerime doldurup terk ediyorum yaşadığınız dünyayı.
bir tek elvedayı hak edebilseydiniz benden onu da esirgemezdim elbet ama siz bana geldiğinizde merhaba dememiştiniz hatırlarsanız. ben de hakkınızı verip iyi şeyler dilemeden terk ediyorum sizi. gittiğim yere gelirseniz bilin ki oradan da kaçacağım.
bir şiirdiniz —zamanında— kahverengi solmuş yapraklarında çizgili şiir defterimin, sildim. yeniden yazmamak için defterimi sağlamca bir taşa bağlayıp hatıraların yaşandığı yerden denize attım.
“ayrılıklar gölgenin hükümdarlığıdır” demiştim yıllar önce:
“kahrolası ayrılık
kalemin
kahrolası gücü!”
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: zafer yalçınpınar
yayıma hazırlayan: vedat kamer
düzelti: akın demirci
“Gerçeklik, kendisine uymayan hayallere karşı hep acımasızdır —
dolayısıyla hayaller de hep acılı…” – Oruç Aruoba
Yazın diliyle düşünen, diğer insanların duygulanım dünyasına ulaşmayı karakter edinen bir edebiyatçının çalışma masasından kalktığını ve beyaz sayfalardan uzaklaştığını düşün: Dışarıdaki —ya da yukarıdaki— yüzeysel dünyaya karıştığında iletişim zorluğu çekmez mi? Yazın diliyle konuşan, betimleyen, sıradan tümce yapılarını ve geçiştirme kalıplarını benimse(ye)meyen bir düzyazıcının ya da bizzat kelimelerle hesaplaşan, dile ayak oyunları oynayan ve imgelem dünyasının gerçekliğinde yaşayan bir şairin yabancılaşması, sıradan olaylarda bile zorlanması kaçınılmaz bir durum gibi görünüyor.
İki dizelik bir hayat… Sözcüklerin halesini yitirmiş şair vapurda yalnız yolculuk yapmayı seviyor. İnkılap vapurunu Karaköy İskelesi’ne yanaşmış görünce, kardeşine rastlamış gibi seviniyor. Akbilini cebinden çıkarıp, hızla turnikeden geçiyor. Vapurun ikinci katına çıkıp kıç tarafının sonundaki üçlü koltuğun ortasına oturuyor; ilk dizesini sağ koltuğa, son dizesini sol koltuğa oturtuyor, ayaklarını da demire uzatıyor. Kadıköy’ün sarhoş bulutlarının neden 23 mart gününün orta saatlerinde kar bıraktığını merak ediyor belki… İki gün sonra kar ve bahar imgelerini başka bir şairin yeni şiirinde okuyunca bu görüntünün yazılmış olmasına sevinecek. Yazmak ile yaşamak ne kadar farklı?
Şu an adını hatırlayamadığım ünlü biri şöyle söylemiş: “Sanat ve hayat birbiriyle kavga eden iki sevgili gibidir.” Gerçek dünyanın ve bilindik görüngülerin yavanlığının karşısına, başka bir dünya, kurgusal bir açılım ve farklı bir gerçeklik çıkararak yaşamak, üstelik bu eylemi bir direniş olarak sürekli tekrarlamak bir insan için acıya doymak anlamına gelmez mi? Yazar, kahramanlarını yaratırken ve sahneleri oluştururken kendini kahramanın yerine koyuyor. Konu ne olursa olsun (trajedi ya da umut hiç fark etmez) yazar, sürekli kimlik, duygu ve davranış değiştiriyor, her sahneyle, her olayla birlikte yaratacağı karakter oluyor. Yani “herkes” olmaya çalışırken kimliğini kaybediyor ve “hiç kimse” oluyor.
Sonuç?
Gerçek dünyadaki en acı yokluk ya da düş dünyasındaki en güçlü varlık: YAZAR.
Şairin unutkanlığına bahar bile fayda etmiyor. Unutkanlık deyince —birkaç ay önce karıştırdığı— ilk defterindeki sahipsiz “Seni seviyorum” tümcelerini hatırlıyor. Yaşanmışlıklar böylesine yitik. Dizeleri ile kirlettiği beyaz kâğıtlara yeni notlar alıyor. Defterlerini, kendini ve ötekileri, yeniden yazması gerekiyor varlığını sürdürmek için. Böylece şair, yaşanmışlıklarını yazdıkları ile değiştirecek — Zaten şair bu işi yapan kişi değil mi? İşte, böyle buluşuyor hiçe yakınlaşan yaşanmışlık ve Tanrı’yı bile aratmayan yaratı.
Doğadaki değişimler, canlanmalar, baharın hareketliliği ve güneş ışığı bir öykünün ya da romanın içine katılabilecek, rahatlıkla betimlenebilecek en kullanışlı öğelerdir. Eşsiz bir uyumla dirilmeye başlayan doğanın, ağaçların, güneşin, toprağın ve yağmurun işbirliği bir şairin dizeleri için vazgeçilmezdir. Ancak, insanların ve doğanın dirilişini gözlerken ya da yazarken yaşadığımız bu odaklanma bizleri körleştirmez mi? Evet, baharın gelmesiyle evlerimizden çıkıp denizin, ağaçların, çiçeklerin yanına gidiyoruz. Onlar bizi çağırıyor. Ama her gün hissettiğimiz “yalnızlık” şekil değiştirerek devam etmiyor mu? “Kalabalık yalnızlık” daha acı bir mertebe değil midir? Baharla birlikte daha geniş bir hücreye taşınmadık mı?
Aynı sözcükler ile —tüm şairler gibi— tutsaktır beyaz kâğıda. Her imgesi için tekrar tekrar intihar eder geceleri, ve şiir kanla yazılır beyaz kâğıdın üzerine. Ansızın odasının kapısı açılır, ilksevda girer içeri. Kömür gözleriyle örter şairin üzerini. Hatırlanmayan bir rüya gibi, yokluğa taşınır gece uykularda. Şair, imzasız şiiri sabahın ilk ışıklarıyla okur.
Gerçeklik yazarın varlığını kabul etmiyor. Bir türlü uyum sağlayamıyor. Bunun sebebi nedir? Bütün gün düşündüm: Yazılan bir şey ancak yakılarak yok edilir. Bu yüzden mi?
rafael kubelik, smetana çalıyor
salih ve ümmühan’a
bozguna uğradım. her ölüm kendi demecini sunuyordu
2001 asker şehit vermiştim aşkının uğruna
biliyor musun kan gecelerin şiir zarfında
bozguna uğradım
capricyo no: 24 çalıyordu, uykusuzdu niccolo paganini
çadırlar ve atlar
slow-motion
geri dönüyorlardı kıyımdan, kıyılmışlığımdan
bayraklar yerinde duruyordu, silahlar omuzlarındaydı
kahredilmiş dervişlerin
şubattı… hiçbir şairin yazmadığı ay
yazmadığı gökyüzü, nazlı şebboylar ve kahrın fragmanları
sonra saldırı… evet, demir bir kapının ardında
savunmak kendine ait olmayan her şeyi
bin bir kez yaşarken seni, diriltilmiş düşlercesine
kâbe desen seccadelerinde mekke’nin
yüzünü olmayan bir tanrıya sürmüş gibi
sırtından vurulmuş peygamberdim
igor stravinsky! mesih’in ucuza mal olmuş kemikleri
katedraller, bir nehir: arabesk yüzünü
kuğu dalgaları son sözünün
bu dünyaya bir carmen daha gelecekti
biliyordum, ama siyah giysiler içinde
kırmızı kaybetmişti çünkü rengini flamenkoların
damlayan kan rıhtılaşmıştı sahne ışıklarında
çünkü bende olmayacak kederin yarınında
bozguna uğradım
alkol bir kertenkelenin yarınsız kuyruğuydu.
Hayatıma sevimli bir parantez edasında girip, bordrolarıma tüneyen kadınları da sevdim. İşte aşk bu; havada attığınız parendeler kadar suya nasıl girdiğiniz de önemli.
Aldatmak ve ihanet etmek fiillerinin ayrımında yaşadım, sonunda anladım; aldatmak birinci tekil hali bu boşaltan muslukların kazandığı havuzda. Siz sırtınızı dönünce aldatmanın üçüncü tekil haliyle anılıyorsunuz, ihanetle.
Müzikle aramda hiç bir samimiyet olmadı, ki üzerlerine en güzel şiir kreasyonlarını geçirip podyuma çıkan notalarla farkı yoktu mankenlerin.
Hayvanlarla iyi anlaştığımı, onların en ince felsefelerinin farkında olduğumu iddia ediyorum. Kadınlarla yaptığım tüm kavgalarda karşıma geçip kuyruğunu yakalamaya çalışan, erkeklerle olan tartışmalarımda ise patisiyle gözlerini kapatan bir kediye sahibim aynı zamanda. Hem beni sadece zenginliğim dolayısıyla tercih eden kaloriferböceği ve karınca gibi hayvanlardan da koruyor. Buna rağmen ölünce, onu kuyruğundan tuttuğum gibi, şu kancalarını geçirdikten sonra kırk beş derecelik açıyla çöpleri yukarıya çekip, içeride öğüten ve çıkan pislikleri de kıyılarındaki delikten çaktırmadan akıtıp, çöp öğütümüne kesin çözüm olan kamyonların birine atacağımı biliyor. Biliyor ama cehennemi bilip inançlı görünen her mümin gibi ibadet etmeye devam ediyor bana.
Yoksullukla çok erken tanıştım. Üç kardeş bir yorganı boylamasına paylaşırdık eskiden. Kendileri için yorganın yakılmadığını gören pirelerimiz oldu çokça. İkna edemiyorduk, hepsi yastıktan aşağıya atlayarak intihara teşebbüs ediyordu. Rutubeti de bilirim, asılmanıza üç gün kala âşık olmak gibi bir şeydir, uyumanıza hep üç dakika vardır ve vücudunuzdaki tüylerin hepsi asi birer termometre olmuş ve cıvanız dibe vurmuştur. O zamanlar bilseniz, alkolik Fahrenheit’ın krizleri sonucu termometrenin içindeki alkolü içip, karısının korkusundan o aleti cıva ile çalıştırabildiğini, ne anası kalırdı, ne de bacısı onun. Ama çok yoksullar şunu da bilirler, rutubetli evde bayat ekmek sorunu olmaz hiç, kabarık sıvalar doğal bir duvar kâğıdı görüntüsü verirler. Yoksulluk da böyle bir şeydir işte; kahvede hesap ödememek için kafanız çatlar kâğıtları, taşları saymaktan. Kaleminiz bitmesin, kalemtıraşta striptize yeltenmesin diye tırnaklarınızı uzatır, onlarla yazarsınız. Hem sizi herkes gitar çalıyor diye bilir. Yoksulluk eğlencelidir, ‘bungee jumping’ gibi, tek farkı vardır, sizi hayata bağlayan ip salı pazarındandır genelde, güvenemezsiniz. Ya da babanızın kazağı sökülmüş, aynı iple üç kardeşe birer kazak örülmüştür. Bu da fark etmez bu sefer de içten donarsınız babanızın arkasından bakıp. Derken, gözlerinizin kızardığını fark eden anneniz hep soğandan ağlar, böylece siz de mahsusçuktan yaşamayı öğreniverirsiniz.
Kuzey Yıldızı: “(h)içlenmeler” adlı ilk kitabınızın kapağında “at last I’ve found it” yazıyor. Salih Aydemir’in ya da ‘ben’in bu iç yolculuktaki izlekleri nelerdir? En sonunda neyi buldunuz? Ben olmayı nasıl öğreneceğiz? İnsanın direnç noktasını oluşturan şiir, ben’i koruyup, acıma gösteriyor mu? Neden?
Salih Aydemir: sonunda buldum
ve unuttum…
“sence ben herhalde bir bilmeceyim.
için rahat etsin: tanrı da bence öyle”
— yanılmıyorsam kleist’in sözleriydi bunlar.
‘ben’i kovalayan şey, yine ben’in kanında dolaşıyor. içimdeki düşman ‘ben’in, yani ilk ben’in ta kendisi. bu yüzden bulduklarımızı unutmak zorundayız. çünkü ben’in yıkımı için gereklidir bu. ben üstü bir zorlama korkunç bir eziyet sonrası öteki’ye yapılan yolculuktur. ve bu yolculuk kaçınılmazdır. şairin, genel anlamda da sanatçının yaptığı bu yolculuğun bir tek hedefi ve amacı vardır. öteki’ye ulaştıktan sonra ben’e dönebilmek. çünkü şair öteki ben’e ulaşan-ulaşmaya çalışan bir tutku insanıdır. öteki’dir… aslında ona hep sadık kalan… konuşma dilinin yetersizliği karşısında ruhumuzu tasvir edebilecek imgelerin arayışındayız. ilkel ben’in sığlığı karşısında öteki ben’in derinlikleri daha çekicidir. bu çekicilik şairi dehşet bir şekilde sarar, ağır ve tutuk bir dilden kurtulmasını sağlar. o yüzden ‘ben’ ile düşüp kalkmak her zaman tehlikelidir şair için.
ben’ler arası yolculuk… insan bu yolculuğa çıkmadan, kendisindeki uyuşmazlığı, kendisindeki etki ve tepkiyi bir şeylere dönüştüremez.
ben’in iç yolculuktaki izlekleri; yola çıkmak, yolda olmaktır. çıktığınız ve olduğunuz yer hep bir ben’dir aslında. başka zamanlar, mekânlar içinde yaptığınız her yolculuk size umduğunuzdan daha değişik ve farklı izlekler taşıtır… ben’ler arası ilişki biçimlerinden doğan ilginç ve tehlikeli güdüler ve düşüncelerle parlayıp sönersiniz. zaman çoğu kez berrak ve yalıtkan değildir… kendinizi sevdiğiniz sürece kendinizden nefret etmeyi de öğrenmelisiniz. bu karşıtlığın sizde bıraktığı en önemli şey, yaşama gücünüzü artırmasıdır. yaşama gücünden kastettiğim şey ise elbette yazma gücünüzdür. o yüzden yazmak, ben’in iblisi olan öteki ile var olma tebaasıdır.
en sonunda ben’in iblisi olan öteki’ye nasıl gidileceğini buldum. çünkü öteki’nin cehennemi karşıma çıktı. bundan hoşlanmayan, zevk almayan bir şair olabileceğini düşünemiyorum. buna ben ile öteki arasındaki bir disiplin de diyebiliriz. ruhun müzikal atmosferinde bulduğunuz ne varsa size bir ayrıcalık sunar. buna sözcüklerin, imgelerin, dizelerin tutkusuna sahip bir melankoli de diyebiliriz.
öteki’nin girdabında un ufak olan ben’in şiirini yazmak… bu yüzden “ben” olmayı öğrenmek yerine, “ben” kalmak, zehirli ateşlerin sanrısıyla yazmaya devam etmek yeterlidir benim için.
o yüzdendir ki insanın direnç noktasını oluşturan hiçlik, şiirle korunup, şiirle yıkılabiliyor. hayat planlarımızın yıkılıp gitmesi gibi… savaşların en güzeli olan ölümle yaşamayı becerebilenler, şairlerdir.
nesnelerin ardındaki sırrı sözcüklerine taşıyarak yakalayan şairlerden yanayım. bu soruyu yine, kleist’in sözü ile bitireyim.
“her darbeye katlanmalı insan
tanrı kimi yakalamışsa, derim ki, o batmalı.”
KY: Başka ve sonrasındaki öteki’ye yönelimlerde bir sonuç mu şiir, ya da günah çıkarmada bir araç mı? Metinde durmadan çoğalan soruları şiir ile mi cevaplayacaksınız, ya da cevaplıyorsunuz? Şiirin kaynağı nedir?
SA: “hayattan en büyük tadı almanın başka adı: tehlikeli yaşamak” – nietzsche
şiir, hiçbir durumda sonuç olmadığı gibi günah çıkarma aracı da değildir. şair günahı sonsuz bir noktaya çıkarır ama günah çıkarmaz. şiir, bu yüzden zamana karşı günah işlemediğini kabul ettirir şairine. ilkel ben her zaman için bir sonuç yaratır. zaten bu noktada kalanların yazdıklarının şiir olmadığını da anlarsınız. şair, çıkmış ve çıkacak sonuçların yıkımı için savaşır. bu anlamda kendisinde ve hayatta durmadan çoğalttığı soruları şiirle cevaplar. kendisi olarak ve kendisi kalmayı isteyerek öteki’nin içine dalar.
şiirin kaynağıdır bu; öteki’nin içine dalmak…
KY: Gittikçe yozlaşan bir değerler yumağının içinde yitiyor insanlık ve siz öteki’ye ulaşmak adına bir iç savaş geçirdiniz. Ben, başka, öteki… hangisi yazma edimini yönetiyor? Bu yalnızlıklar ve acılar içinde kim kimin kanıyla beslendi, kim öldü, aşk iksirini kim içti?
SA: “ben” ve “başka” öteki için bir blöf; icat ettiğimiz sıkıntı doğaya ait. bu yüzden genetik ihanetler çağında yaşıyor olmamız bir başka sıkıntı. çünkü zaman oyunun kurallarını koyar; ölümcül sorular ve mezardan çıkmış cevapların peşinden gideriz. tanrıların elinde olan cehennem yok olmak üzereydi ve şairler tanrılardan cehennemi çalmak için savaştılar. çünkü şairler için öteki, bıkmadan ben’e dönmektir.
yazma edimini başlatan “ben” yazma edimini yöneten öteki’ye dönüştükçe yalnızlıklar ve acılar üretiyor. buna sözcüklerin titreşim ayarı da diyebiliriz. zevkin sismografisi sözcüklerin tınısında saklıdır. ince bir ürperti zalimce çıkar ve dize bu hallerin zemini olarak girer şiire. bu zeminde kanın, acının, yalnızlığın, korkunun, üşümenin, ağlamanın, kalmanın, gitmenin, unutmanın, susmanın kokusu vardır. inkâr edemezsiniz bunu. çünkü bunlar birbirleriyle beslenirler, çoğalır ve ölürler. şair, bu doğa olaylarını duyumsayarak tanık olur bunlara. çoğu zaman tanıklığı yetmez, sanık da olur. pencerenin ardından bakan şair, bir süre sonra dayanamaz ve gördüklerinin içine dalar. yaz siyahından içinde kanayan yaranın kırmızısına kadar yalnızlık ve acıyı kurar.
aşkın iksirini şairler içer…
“sen susuyorsun ve sabrediyorsun
çünkü onlar seni anlamıyorlar” – hölderlin
KY: Düş ve gerçeklik arasındaki ben’in duruşunu sorgularken kullandığınız şiir ve müziğin diğer sanatlardan farkı nedir? Şiirsiz insanı büyücü olarak nitelendiriyorsunuz, neden?
SA: şair, gerçeğe alışık değildir ama gölgesi gibi onu hep izler. izledikçe düş’lenir. alışık olmadığımız gerçek bizi bir şekilde düş’ün kollarına atar. içimizde kurduğumuz hayat (düş) aslında gerçeğin dolaylı sunumudur. zamanın takıldığı mekânın yaratıldığı yerde şairi görürsünüz. ben buna düş diyorum, siz gerçek diyebilirsiniz. çünkü eninde sonunda bir sırrı açıklamış olursunuz yazarak. bu “ben” dediğimiz sırrın ta kendisidir. düş ve gerçek arasında yaşanan med-cezir. kökten bir değişime uğrayabileceğiniz gibi kökten bir durulma da yaşayabilirsiniz. gerçek “ben”dir, öteki gerçeğin içindeki düştür. bu med-cezirde müziğinizi dinler ve şiirinizi yazarsınız. şiirin sözcüğü müziğin notasıdır. müziği diğer sanat dallarından ayırmamın nedeni de budur. kimileri buna katılamayabilir, hatta başka sanat dalları arasında da bu tür benzerlikler bulunabilir. bu, bir anlamda iyidir. çünkü bir zenginliğin göstergesidir. kimileri şiir-resim der, şiir-roman der, şiir-sinema der… elbette bu sanat dallarıyla da şiirin bağı söz konusu ama benim için şiir-müzik ana dayanak.
çünkü dünyanın geçmişinden kalan ilk mirasın şiir-müzik olduğunu düşünüyorum. şairi, yüzyıllar öncesinde büyücüye benzetip lanetlediler. gerçi günümüzde de hâlâ lanetlenmeye devam ediliyor. bunu yapanların aslında büyücü olduklarını ve asıl onların lanetlenmesi gerektiğini düşündüğüm için, şiirsiz insan büyücüdür, diyorum. ki bu lanetliler eninde sonunda biz şairlerin sözcüklerini, dizelerini, şiirlerini kullanıyorlar. yani;
“kötünün parçası olan iyi
kötüden daha kötü”
KY: Özlem, ben’i parçalarken öyle bilinmezlik ile parçalıyor ki, sen’e yabancılaşıp yitiyor. “Kendimizdeki başkalarını yaşadıkça özgürleşiyoruz” derken yitirişlerimizi nereye dahil ediyorsunuz? Hayatınızı özetleyen şiirle zamansızlığa ulaşabiliyor muyuz?
SA: özlem, edebi dönüşün bir parçası. dönüş için “ben”in parçalanması… gelecekteki “şimdi”yi yakalamanın derdi. kendimizle oynarken hep bir eksikliği duyumsarız. kuşkunun arzusu karşısında yasal olan her şeye “şimdi”yi katarak bir tuzak kurarız. çünkü şair, “şimdi”nin zamana sunduğu buyruğun geçmişi ve geleceği ile yaşar. sonuçta dönüşün de bir yasası var; ama bu yasa edebi yasanın sınırları içerisindedir. alaylı, ironik ve imgesel bir yolla tabii ki… kendimizdeki başkalarını yaşamak ve özgürleşmekten kastım bu… çünkü burada kazandığımız ya da yitirdiğimiz her şeyi şiire dahil ederek yaşıyoruz. geçmişin boşluğuna, geleceğin aynasına bakarak hayatımızı özetlemeye çalışıyoruz. işte bu ânlarda zamana karşı zamansızlığı savunmuş oluyoruz. ışığın görünür haldeyken görünmeyen haline geldiğinde inceliğin kaydettiği o âna takılıyorsunuz. amaç her şeyi zamanın dışına çıkarmak değil mi; imgenin kaydettiği zamansızlıkla dönmüyor mu şair? eski bir efsaneyi canlandırmak, şairlerin işidir… sözcüklerin yaşını başını aldığı çağımızda şair olmanın zorluğunu bir düşünün…
KY: Bireye indirgenmiş “öteki” kavramı Türkçe şiirde ne kadar, nasıl irdelenmiştir? Şiirinizin kaynakları nelerdir?
SA: bireye indirgenmiş “öteki”nin türkçe yazılan şiirde irdelendiğini düşünmüyorum. gülten akın, ahmet erhan yetmişli yılların sonu ve seksenli yıllarda bu sözcüğü şiirlerinde kullanan şairlerimizdir. bu sözcüğü en çok gülten akın kullanmıştır şiirlerinde. bunu çok anlamlı buluyorum. ancak burada kullanılan “öteki” sözcüğü sosyolojik anlamda içselleştirilmiştir. imge düzeyinde kullanılmamıştır. öteki’nin imgesel düzeye taşınmasının öteki-siz şiir ‘derdi’ ile tartışılmaya ya da her şeyden önce düşünülmeye çalışıldığını söylemek yanlış olmaz. ama felsefi anlamda daha önce tartışıldığını biliyoruz. bunu şiirde tartışmak, düşünmek bizim için önemliydi. öteki-siz’in şiir ‘derdi’, “öteki” imgesiydi.
biz dergi olarak yola çıktığımızda şairlerimizde şu kanı hâkimdi: öteki konusu felsefecilerin işi, bırakın onlar tartışsın, bizim işimiz değil. ya da öteki, dinsel mistisizm alanına girer, tehlikelidir gibi yaklaşımlar da vardı. bu yaklaşımlar bizi şaşırttı. ama şiirin imgesi olan “öteki”yi şiirde düşünmek için yolumuza devam ettik. 17. sayımıza geldiğimizde inadımızın doğruluğuna bir kez daha inandık. “öteki” imgesini hep birlikte düşünmeye başladık çünkü. şiirimin kaynağını soruyorsunuz. ikinci soruda şiirin kaynağı nedir sorusuna verdiğim yanıtla aynıdır. şiirimin kaynağı, doğal olarak şiirin kaynağıdır.
KY: Şiirsel denemeler olarak tanımladığınız “(h)içlenmeler” adlı eserinizde bambaşka bir yazın türüyle, ifade biçimiyle karşılaşıyoruz. (h)içlenmeler’in yapısındaki inceliklerden ve deneylerden bahseder misiniz?
SA: (h)içlenmeler adlı kitabım, bambaşka bir yazın türü değil… şiir sanatı içinde kullanılan türlerden bir tanesi… ifade biçiminden bahsedebiliriz bu arada… ben, bu kitapta, şiirin olanaklarının zorlanması gerektiğini savundum. çünkü şiir, biçim olarak bir kalıba sokulamaz. bu şiirin doğasına aykırı çünkü. kitabın türüne “şiirsel denemeler” dedim. indirgemeci ve statükocu bazı yazar ve şairler, deneme eşit değildir şiir, diyerek eleştirdiler. yani deneme ile şiirin zıt şeyler olduğunu yazdılar. diyelim ki öyle, peki şiire bu anlamda deneme’dir diyemeyecek miyiz? yazın türü olan denemeden bahsetmiyorum. şiirsel denemeler’den kastım da bu olmadı zaten. dünya şiirinde bu türde yazılmış birçok eser var. ama okunmuyor. türün ne olduğu değil, türün şiir olup olmadığı önemlidir.
shakespeare’in sonelerini alın… lautréamont’un düzyazı şiirleri, hatta mehmet rauf’un siyah inciler’i, baudelaire, rimbaud… örnekleri çoğaltabiliriz. “şiirsel denemeler” deyişimin nedenleri kitabın içerisinde açıklanıyor. sorular üzerine kurulmuş bir akışın yanıtlarıyla (kimi zaman) devam ediyor.
biçim olarak da 6/6/1 dir. kendiliğinden oluşan bir biçimdi bu. sorularla “ben”i parçalamaktı yaptığım. çünkü sonunda öteki’ye ulaşmak istiyordum…
“önemli olan sonsuz canlılıktır
sonsuz hayat değil.”
şiir için de geçerli bu.
KY: (h)içlenmeler’deki her bölüm tek cümlelik bir aforizmayla sonuçlanıyor. Değişik sahnelerin ve yoğun imgelem zincirinin ulaştığı bu sonuç aforizmalarını göz önüne aldığımızda (h)içlenmeler’in felsefi deyişler bütünü olduğundan söz edebilir miyiz?
SA: şiirsel deyişler diyebiliriz. yaşamdan bize kalanların ifade edilmesi. çünkü hayata taşıdığımız arzular sözcük sözcük damlar zincirlerimizin üzerine… şairin hilesidir bu; hayata sızar ve orada kalır; yazdıkları sonuçta paslı zincirin içindedir. ve hep şunu tekrarlar: hayata rağmen şiir…
şiire sığınmaktan başka çarem yok çünkü.
KY: İlk kitabınızda Leo adında bir karakterle karşılaşıyoruz. Leo’yu monoloğun sınırında bir denge noktası olarak kullandığınız içsel bir karakter olarak düşünebilir miyiz?
SA: dante’nin vergilius’u neyse benim için de (h)içlenmeler’deki leo, o. aralarındaki fark vergilius adında bir şairin yaşamış olduğudur.
KY: öteki-siz dergisi ocak 2001’de “şiir bir dünya görüşüdür” diyerek çıktı yola. Tavrı ile, günümüz edebiyat dergiciliğinde, en dikkat çeken dergilerden. Gerek dosya konuları ile, gerekse de “ben ve dil” üzerine yaptığı radikal denemeler ile “dert” oldunuz. Derya Önder ile kaptanlığını yaptığınız öteki-siz’in ilkeleri nelerdir, ne tür güçlükler çektiniz? Şair Salih Aydemir ve dergici Salih Aydemir bir çelişki oluşturdu mu sizde?
SA: şu âna kadar sorularınıza verdiğim cevaplar, bunları da içeriyor zaten. bir ‘derdi’miz var, şiir ‘derdi’. kalemin ucunu açmak yeterli değil, bu kalemin ölümü olur. düşün ve düşlerin de o körelen/daralan ve kırılan yerlerini sivriltmeliyiz. bu ben’in öteki ile yeniden yaşamasıdır. böyle baktık çıkarken ve öteki’yle çıktık yola, yoldayız hâlâ. dertler hiç biter mi?
şair salih aydemir ve dergici salih aydemir elbette bir çatışmanın sonucu. öteki-siz’de de benzerlerimizle buluşmayı değil çatışmayı önemsiyoruz zaten. şairlik ve dergicilik hem birbirini tamamlayan hem de birbiriyle çatışan durumlardır. bir şair için bundan daha iyi ve anlamlı bir savaş gösterebilir misiniz?
KY: Meriç Hanım gerçekte kim-kimler/ne-nelere denk düşüyor? Bunun nasıllığını s/im/ge çerçevesinde açıklar mısınız? Şiirinizde kullandığınız sözcükler arasında birçok şair için “şirin” olmayan sözcükler de var. Şiiriniz nasıl okunmalı?
SA: meriç hanım, aslında bir diş ağrısıdır. ağrıya, acıya ve sessizliğe denk düşüyor. bunun nasıllığını s/im/ge çerçevesinde açıklayamam. çünkü sır çözülür. bunu ben sizden istesem? meriç hanım’ı s/im/ge çerçevesinde açıklar mısınız?
şiirimde kullandığım sözcükler arasında birçok “şirin” olmayan sözcükler mi var? nelermiş acaba? merak ettim, örnek verseydiniz keşke… şair, şairi rahatsız etmeden duramaz ki…
şiirim nasıl mı okunmalı, elbette şiir gibi…
KY: Şiirlerinizde hemen hemen her ay için bir imge kullanıyorsunuz. Zamanı böylesine yeniden tanımlama ihtiyacınız neden kaynaklanıyor? Şairin içindeki çocuk hangi zamanda yaşlanıyor?
SA: zamanı yeniden tanımlamak bir oyun benim için… bundan zevk alıyorum acı çektiğim kadar. arı bir kalıntının bakışımı… sorun zamanın parçası olmama sorunu. eklenmek istemiyorum; her şeyi parça parça edip, sonra kendime yeni şeyler önermeliyim. parçanın tutkunuyum. dildeki şiddeti bu yüzden seviyorum. ve bu yüzden içimdeki çocuğu yaşlandırdıkça yazıyorum. yazarak yaşlandırdığım çocuk, şiirim bittiğinde ilk haline geri dönüyor. ben buna dilden kopuşun şiddeti diyorum.
içimdeki çocuğun açtığı boşlukta açılan kat kat sayfalar… sayfalar boyunca ıssızlık…
ölmekte olduğunu itiraf eden kaç şair var?
KY: Dergilerde yer alan Meriç Hanım şiir serisi, ocak 2002’de, yine aynı adla kitaplaştı. Lesbia, Aşk Kışlasından Mektuplar, Mösyö Albert gibi şiir serileriniz de var, henüz toplu bir şekilde göremediğimiz. Yakında bir kitap var mı, projeleriniz nelerdir?
SA: elbette var… bunu da başka zamanlara bırakalım.
ağlayabilirsin artık, hiçbir lükse sahip değilim
aşk yok yalnızlık var… dedi kâhin…
— intiharın ruhuna düşen her gözyaşı masum
madem ölecek içimizdeki sessizlik
o zaman aşk savunacak kendini
ağzımızda bir dolu küfür
bir dolu yıldız ve mart günleri
kar mı yağmur mu;
— kar yüzüme
yağmur aklıma yağıyor
(h)iç işte…
gözlerimle uzanıyorum savaşa
başlık bile düşünmüyorum
soru topluyorum yalnızlıklardan
aşkın adaleti yok, şiddetin ve kanın da
kalbinden yara almamaya bak…
uzun yaşamak için konuşmak zorunda değiliz
belki yirmisinde sıktığımız kurşunun
belki ilk sevişmede aldığımız yaraların ömrüyüz
doğunun dili, kin ve hak; mart günleri…
gizini saklamayan kış rüzgârı önüne alıyor
suya uzanan yaprakların renginde
hep güneş var… dedi kâhin…
müziğin olduğu yerde şiir
şiirin olduğu yerde adalet… aramıyorum
— çünkü hayatın içinde saklanıyor ölüm
şiirin içinde saklanan suç gibi
imzasız ihbarlarla kendine mektup yazan kaç şair kaldı
bilmiyorum, yazmak bazen fazla geliyor bana
nerede, ne zaman ve nasıl öleceğini anlatmak…
ansızın müstesna hayır’lar kaplar içimi
müstesna ölümler,
derim kendi kendime;
tutkunun yasası gereği…
affedilmeyen tek şey, akıl tadında unutabilmek
aşk yok, bir hastalık gibi nükseder imge
ve nesnesinden dolayı infaz edilir şiir… dedi kâhin
suçu üstüne alan herkes kendine yeni bir suç arar
(h)iç işte.
Şair masasında oturuyor ve şiir üzerine düşünüyordu. “Bazen şiir üzerine düşünmekten, şiir düşünmeye fırsat bulamayabiliyor insan” diye kendi kendine söylendi. Birden yanı başında hissetti şiiri şair. Yanılmıyordu…
Şiir: Merak ettiğim bir şey var. Beni yaratan kişi olarak bunu en iyi senin bileceğini umuyorum. Bir şiirin resmi olabilir mi?
Şair: Elbette ki olur. Bir şiirin resminin nasıl çizileceğini söyleyeyim sana: Şiirin ilk dizesi kurşun kalemle çizilir. Daha sonra çizgi devam ettirilerek her dizenin son harfinin üstü çizilir. Şiirin son dizesini de kâğıttan kalemi ayırmadan çizmeye devam ederiz. Tüm dizelerin ilk harfini de çizdiğimizde ortaya çıkan genelde dikdörtgen benzeri şekil o şiirin resmidir işte. Tıpkı şairlerin görüntülerinin farklı olması gibi tüm şiirlerin resimleri de birbirinden farklıdır. Aynı olma olasılığı, tek kolon oynamış birinin sayısal lotoda altı tutturması olasılığıyla eştir.
Şiir: Sayısal loto nedir? Hiç duymadım.
Şair: Duymaman doğal, pek de şiirsel bir şey değil zaten. İnsani bir durum, umut yani. Boş ver. Ama sana şunu söyleyeyim; iyi bir okur bir şiiri okumadan, kalemiyle onun resmini çizerek şiirin güzel olup olmadığını rahatlıkla anlayabilir.
Şiir: Böyle okurlar da varmış demek. Okurlar nasıl insanlardır söyler misin bana?
Şair: Her şiirin resmi nasıl farklıysa, her okurun düzey ve birikim profili de farklıdır. Bir okurun hangi şiiri daha önce okuduğunun tüm okuduğu şiirleri algılaması ve anlamlandırması bağlamında önemli olduğunu düşünüyorum, sandığımızdan daha da önemli…Tek bir şiir insanın hayatını değiştirmez; ama birbirini tamamlayan, yani o gizemli kimyayı oluşturan iki şiiri ardı ardına okumak çok çarpıcı bir deneyim olabilir. Şunu demek istiyorum; iki şiiri ele alalım, “x şiiri” ve “y şiiri” diyelim bunlara. Önce x’i okuyup daha sonra y’yi okuduğumuzda iki şiiri de beğenmeyebiliriz. Ama bir ihtimal, önce y’yi okuyup sonra x’i okursak belki de hayatımızın bilindik akışını değiştiren müthiş bir etkilenim yaşayabiliriz.
Basit bir olguyu da, şimdi ilk defa fark ediyorum: Dünya üzerinde hiçbir okur aynı okuma serüveninden geçmemiştir. Çok çok zayıf bir ihtimal olmasına rağmen iki kişinin hayatları boyunca karşılaştıkları binlerce yapıt içinde aynı kitapları okuduklarını farz edebiliriz. Fakat bu sefer de kitapları aynı sırayla okuma ihtimalleri matematiksel olarak hemen hemen imkânsızdır. Her bireyin parmak izi ne kadar kişisel bir farklılıksa, okuma serüveni de en az o kadar benzersiz bir olgu, ilginç…
Şiir: Son bir soru; şairler yaşıyorlar mı?
Şair: Onu bilmiyorum işte… Şüpheliyim.
Şiir: Yanıtların için teşekkürler. Müsaadenle ben gideyim artık. Boş bir sayfa beni bekliyor.
Şair: Oldu. Umarım yakında görüşürüz. Benim de uyumam gerek…Ve rüyalar görmem…
yoktun ya
tektim ölmüştüm akşam haliydim
kâğıttan mendil yalandan kalem aşktan ayna
surat yaptım yerin yüzü kırıldı
ne olmadığıma ağladıkça göğün tözü
sustum derin yarıldım anılarda
konuştum yazıya sığındı ölüm
döndün ya
fısıltıya kaldı yüksek sesli komşular
mühürden kaleler düştü kapı sesinde
göz dokunuşu söz sırayı savdı hasretten
senden birikmiş gözyaşı aktı benden kurumuş göz
hemen sokulmadı şiire sevinç
erk henüz acıdaydı
kaldın ya
çokum dirilmişim sabah haliyim
kâğıt mendil kalemin elinde içiyor maviyi
sırrını aşka bırakmış çekilip gitmiş ayna
çerçevesi eskimiş pencerelerde taze kuşlar
kâğıdın ardındalar hepsi mavi kuyruğunda
söz ölünce üstü çizilebilse keşke
Günler eklendikçe
Karanlıklara
Ve büyüdükçe
Yalnızlık,
Acı bir sigara olur hayat…
/Acı,
Daha çok acı
Büyüdükçe…/
Çıplak gözle
Bakılabildiğinde güneş tutulmalarına,
Yağmur yağacaktır
/Yazılması zor/
Sisli ve soğuk
Umutlara.
Ölüm anlamsız kılacaktır
Birbirinden habersiz uçan
Tek kanatlı
Ama çok bulutlu
Martıları.
Aralık 2002
Sözümü tutacaktım gün ikindiye varmadan daha
akşam alacası içinde yığılıverecektim kucaklarına.
Ne damdaki ürkek kedi, ne kızgın kemancının sesi
ağlayabilmek için düşüverecektim ayaklarına
kendi görüntüsünde yiten silik bir yansıma gibi!
Duvarlarda hiçbir şeye benzemeyen çocuk resimleri
nakışlanmış gökyüzü, bir kadeh şarap, çokça esrime.
Hadi avuttular beni diyelim, gözlerim kapanmadan
aç bir yılan tıslamasıyla sürünürüm yollarda öylece
kendine dalmış sabrın sonu. Neydi o zehrin gizemi?
Okudum ya gözlerinizdeki pırıltıyı, yine akşamüstü
denize uzak bir evde, bir tas çorba ve sigara külleri.
Neyin adını koyacağız, fırtına yaman vurdu dizime!
Dağlar bir yalana sığınmıştı, bense yine kendime
olmayacak dediler, ben de giderim artık buradan…
Benden selam söyle, bir göç denemesiydi yaşanan
aklımda hep bitmemiş öykülerin kervanı olacaktı.
İzmir, 10 Ocak 2003
gelişi bana yaz diyordun ya…
ellerim buz, tenimde ayaz
neye değsem,
nereye gitsem, yokluğun beyaz
uzun sürdü yüreğimdeki kış
uzatsam ellerimi, eski bir otel odasından
sesimi bulabilir misin
bunca eskitilmişliğin arasından
çarşaflara seriyorum sensizliği,
sürahindeki su kadar eskimiş ayrılığımız
dönüşsüz gitmeler iklimindeyiz
nedensiz bu ağlamalar
zaman,
yokluğunu büyütüyor
kapanmamış bir yara da…
yorulmuş bir güneş gibi gözlerin
kirpiklerinde şarapsı sarhoşluk
bakmasam düşecekler,
ıslak bir ikindi vaktine sorgusuz
ince bir ney sesi gönül hanemde
bardaklara dolduruyorum sensizliği
rengi… beyaz.
Sabahın fersiz ışığı griye boyamış sokakları. Şöyle güzel, pırıltılı bir güneş olsa, sokaklar pembe-sarı görünse! Kaldırım kenarında üç dört kedi dedikodu yapıyor. Tüh! El arabası: gıcııır, gırç!.. Kaçıştılar her biri bir yana. Tam da en heyecanlı yerindeyken! Şişman hanım balkondan çarşaf silkeliyor. Göz ucuyla bu yana bakıyor. Doğru. Ne ayıp! Aylardır silinmez mi bir pencere? Perdem de temiz sayılmaz. Ya şu bakışına ne demeli şimdi! Bu kadar da olmaz ki! Dikiyorsun gözünü. Ötekine. Daha küçük olana. Güneye bakana. Kırık, evet. Tüm kışı böyle geçirdim. Gazete kaplı. Böylesi, camlısından daha iyi. Okuyorum arada bir. Can sıkıntısına iyi geliyor.
Rüzgârın gıdıkladığı kol altlarım. Leş gibi. Ter. Tenimde. Yosun kokusu. Yakıcı. Denizde. Dans edişi rüzgârın, solunda ter, sağında yosun. Ben de girsem aranıza. Yer açsanız! Meloş’la. Tombul kolları. Boynumdan göğsüme bıraktığı. Tüm ağırlığı bedeninin. Gülümsetir yüzümü. Bir şey var, belki engeller gülüşümü: yanaklarıma sarkan göz altlarım. Halka halka. Ya da dağınık sakallarım? Batar mı gülüşüme? Acıtır mı? Meloş’un yüzünü. Cildim ne buruşuk öyle, çarşafım! Kederin telvesi. Yüzümde donan. Aynadaki siluetim: kirli bir kahve fincanı.
Sabahları bu kadar yalnız, bu kadar yılgın oluşum. Normal mi? Saklanma isteği, kaçma… Neden? Kimden? Tarifsiz bir çaresizlik. Kurtarıcısız. Dinmez bir ağrı. Sıkıntı. Göğsüme batıyor. Boğazıma sarılan eller. Sigara mı yaksam, yatağa mı atsam kendimi? Yatağım. Hep daha baskın. Acının en kolay tükendiği yer. Uyku. Battaniyemi yüzüme kadar çekiyorum. Kurtuluyorum. Kendimden? Bir gün ne çok ağlamıştım öyle. Hıçkıra hıçkıra! Gözüme konan bir resim: babam! “Erkek adam ağlar mı hiç,” diyordu, “sus!..” Pencereleri kapatmıştım. Işığı. Gözlerimi. Sıkı sıkı. Kulaklarımı. Ama gitmemişti babam. Ben susana dek. O günden beridir yatak da pek cazip değil ya…
Bugün yatak yok. Sigara da. Doğru sokağa! Daha çekici dışarısı kimileyin. Kahvede sohbet. Çay, simit. Reyhan kokusu güzel. Kâzım’ın kaş çatışı güzel. Elinde tepsi. Üstünde akrobatik bardaklar. Of, her şey güzel olmasına güzel de, yine de otur otur gün bitmiyor. Midem kazındı. Bir simit daha mı? Ben oturdukça. Kahveye çöken kararsız karanlık. Gün ışığını yok etme telaşı. Dünyanın dönüşünün. Eve gitmeli artık. Ağır ağır yürümeli. Belki gün ben sokaktayken tükenir.
Rüzgâr bir ara sert esmiş olmalı. Gazetenin ucu yırtılmış. Penceremdeki. ‘Esenyurt’ta dün gece yarısı,’ demiş kalmış. Neydi gerisi? Bin defa da okuduydum. Hay allah! Tüm kış yırtılmayan gazete,.. Rüzgâr yine hızlandı. Perdem. Sokağa kaçıyor. Ben içeri kaçayım o zaman. Anam! Ah başım! Masa! Düşmek! Bilinç! Dua okuyor. Kim? Anam. Sahiden geldin mi? “Susma, devam!” Niye mi? Anlamasam da ne olduğunu, bu seste, bu ezgide bir huzur buluyorum. “Meloş, yoksa sen misin?” Hayır, masanın ayağı. Burun burunayız. Göz göze. Ne kötü kokuyor. Yalnızlık. Kan gibi. Masanın ayağının pası. Yatağım!.. Neredeyim? Yerde? Ne yeri? Masanın ayağı. Gözüme gözüme bakıyor hâlâ. Başım. Ne çok ağrıyor. Kanıyor mu? Çok korkarım ölmekten. Yalnızken… “Gel Meloş, gel, ge…”
Uzun bir boşluk. Hatırlamıyorum. Meloş’u istediğimi hatırlıyorum bir tek. Gözlerimi yeni açtım. Baygınlık ya da uyku hali? Başım. Ağrıyor da ağrıyor. Bugünlerde daha sık oluyor. Baş dönmesi. Gerisi boşluk. Yerden topluyorum kendimi. Kocaman adam düşer mi böyle durup dururken! Gülüyorum kendime. Arkası hıçkırık: kömür ocağından gelen inilti. Gördüğüm: kara bir ağ. Kömür tozlarından. Anıların ördüğü: “Ölmüş mü?” diyordu anası. Ne deseydim: “Yaşıyor” mu? “Kurtaramadım” mı? “Kocaman taşın altından. Bedenini Bilâl’in.” Öldüğünü söyledimdi. Yaşlı, nahif bacakları kadının. Külçe gibi. Yığıvermişti kadını yere. Beynime çakılan o düşme ânı. O günden bugüne dek. Belki düşmelerimin sebebi. Bağrış çağrış, sonrası. Ağdalı bir kalabalık: kabaran bir çaydanlık. Fokur fokur. Sıçrayan sesler. Benim de katıldığım ağıtlar. Gözyaşlarım. Kurban bayramlarının yağmurları gibi. Kanı toprağa katmak için yağan. Kokuyu bastırmak. Bilemediğimiz garip hüznümüzü belki. Babamın ‘sus’ işaretleri. Bozmuştu yağmurumu. Orada kocaman, biz bize bir kalabalıktık. Acımız. Gidene bakakalmak. Hiç gelmeyeceğini bilerek. Kömür tozlu öksürükler. Ardından öfkelenmek. Bazen onu bile becerememek. Duygumuzu donduran rüzgâr. İçimize esen. Tek bir yaprağı bile oynatmadan. Hepimizin kafasındaki o ‘bir gün’. Ölümü bekleyişimiz. Neden tuhaftı öyleyse kendi acımıza yağmam. Gözyaşlarımda? Biraz da gökgürültüsü gibi inlemem, için için?
Masanın ayak ucu. Burun burunayım hâlâ.
Meloooooooooş!..
Olmayacak böyle! Kalkmalıyım. Tıraş olmalı, tütün kolonyası sürünmeliyim. Gitmeliyim Meloş’a.
Karanlık. Sokak ışıkları yanmazsa. Alnımdaki morluğu örtecek. Kolonyamı sürünmeden tutuyorum Karaköy’ün yolunu. Tıraş olmadan. Sanki geç kalmışım gibi. Telaşlı. Gece yarısı öncesi. Meloş yok. Henüz erken. Çıkmaz bu saatte. Güleçtir yüzü. Kahkahası baykuş çığlığını andırır. Esrarengiz. Böler geceyi. Dörde, beşe, yüze… Delici bakar. Karanlık yüreklere. İyi bilir mutlu etmeyi. Bir kıvraktır, bir cilvelidir, sormayın! Zıpkın gibi aletimi. Eritir bedenimi. Haftada iki sabah kızına gider. Cezaevinin kapısından kalçasını savurmadan geçer. Ya bir kutu lokum, ya bir torba dolusu gofret vardır çantasında. Biraz da temiz don, gömlek, atkı. Kızı pek güzel. Uzaktan görürüm. Meloş’u beklerken. Ama belli. Belli işte. Pek bir güzel. Minicik çenesi. Kaşı kalın. İri gözleri. Akıllı da. İçli. Okumuş şiirlerimi, kimselerin okuyamadığı. Eskiden yazardım. Kocası onu terk edip gitmiş. Aylarca gelmemiş. Sonra bir gün. Belirmiş kapıda. Şaşkın bakmış kadın. “Neredeydin?” diyecek olmuş. Demesine kalmamış. Tekme inmiş beline. Kocasının gözleri kırmızı. Alkolden? Dövmüş, dövmüş. Tecavüz etmiş. Öyle diyor kendisi. “Tecavüz etti bana, ben de soktum bıçağı!” “Tecavüz olur mu hiç, kocan o senin,” demiş mahalleli. Göstermiş morluklarını. Çürümüş etlerini. Bacak arasından sızan koyu siyah kanı. Anlatmış ağrıyı. Kasıklarındaki. Düşük yaptığını. Beş altı kere. Karın boşluğundaki yumruyu. Büyüyen. “Hastalık getirdi adam bana,..” diyecek oluyormuş, susturuyormuş mahalleli. Tınmamış kimse. Canına yetmiş onun da. Dellenmiş bir gün. Kocası abandığında yine üstüne. Bacaklarından kan sızarken. Canı bir yanmış, bir yanmış. Çığlık çığlığa, “İn üstümden, ölüyorum!” diye haykırırken, inmeyince üstünden kocası, yastığın altından çekmiş bıçağı, düşünmüşmüş bunu önce, karnına saplamış. Şiirimde diyormuşum ki,
‘Her şeye rağmen …………..
…buradayım. Kömür kokan yüreğinde.’
Bilâl’in nişanlısı “Yüreğindeyim daima,” dermiş Bilâl’e. Ölmeden önce Bilâl. Kömür ocağında. En son bunu anlatmıştı. Yan yana çalışırdık. Arabayı o çekerdi, halata ben asılırdım. Zehir kokmuştu ortalık. Karanlık olmuştu çok. Kapkara duman. İrili ufaklı taşlar. Kurusıkı ateş açan o ocak. Üzerimize. Aylar sonra yazdımdı o şiiri. Şimdilerde Meloş’un kızı. Bu şiire yaslamış sırtını.
Al şu kadını, tut elinden, götür,.. şeye, … nereye?.. Bilmem. Bir yere işte. Kızını da al. Bahçeli olsun. Gideceğimiz yer. Kömürden gelen üç kuruş. Geçmişimden kırıntılar. Emeklilik. Yeter de artar bile. Üçümüze. Çok çok okuduğum kitaplarım! Bugünümde ıssızlaştırıyor gözlerimi. Onları da alırım yanıma… ‘Rüya bitti. Kendine gel,’ diyor gözleri Meloş’un. Hayalimde. Haklı elbet. Sahi, ne halt etmeye yaşarım ki ben inatla? Götüremiyorsam Meloş’u. Of Meloş, of! Bilir misin yüreğimde hep Mihriban çalar? Sorsam sana, “Böyle güzel bir aşk parçası daha var mı yeryüzünde?” Öyle ya, ünlem ünlem bakarsın. Bakma Meloş. Yoksa takarım kendimi o ünleme. Asılır kalırım. Elim ayağım tutmaz olur. Düşerim yere. “Yine mi?” dersin. Başım değil bu defa, belim ağrır. Kim bilir, kalça kemiğim ya da dirseğim. Perde havalanır, kitaplar açılır, girerim içlerine. Okurum, severim. Okurum, nefret ederim. Pek çok şey olurum okudukça. Uyku sonra! Derin. Derin uykular! Ya ocaktayım. Bilâl’le. Ya da anasıyla düşerim yere. Beynime çakılan o düşme ânı: bir türlü yere çarpmayan bedenim. Asılı kalmış havada. Sürekli bir düşme hali. ‘Uçmak’ diyor buna çoğu kişi. Ben ‘Düşmek!’ Yattığım yere işerim belki. Islak pijamamdan anlarım. Bacaklarıma yapışmış. Uyandığımda. Belki terdir. Ne fark eder, ter, sidik ya da başkaca şeyler? Odamda düşmüş olayım yine. Sokağa falan değil. Masanın ayağı da baksın hatta yine gözüme gözüme. “Katıl kavgaya!” de. Kaldırmaya yelten beni. İtiraz edeyim. “Sana Mihriban’ı sormuştum, kavga da nereden çıktı?” diyeyim. Alay edeyim. Peh, neyin kavgası?.. Ekmek? Özgürlük? Aşk? Yalnızlık? Kahkahalar savur. Alayıma denk düşen. Arkasına gizleyeyim ıslaklığımı. Utandığım. Çoğu kez. Pijamamdaki. Banyodaki sabun. Suç ortağı yalnızlığımın. İle yıkasam pijamamı. Yüreğimi. Senden arınsam. Acı veriyor varlığın. Yokluğun mu yoksa daha çok? Yıkanınca. Su bulanır. Düşer ayaklarımın dibine: çömelen bedenin. Kasıklarıma dokunuşun. Titrer bedenim. Dolgun kalçaların elimin altında. Ninni gibi yayılır. Dünya karşısında. Hep küçülen bedenim. Tek senin içinde büyür. Kıvrılıp gider derinlerine. Meloş, Meloş…
Yolu mu şaşırdım ne, bu değildi. Öteki sokak. Yürü yürü yol tükenmek bilmiyor. Meloş’a giderken. Taşlar. Burkuyor bileğimi. Kepir küpür. Az kaldı, gayret. Evi. Yokuşun başında. Kör Hamza’nın alt katında. İyi insandır. Sol gözü görmez. Kulağı da pek duymaz. Bir iki kere filmde oynamış. Üç saniyelik kareler. Ona bir dünya kadar büyük gelen. Meloş takılır. ‘Beni bir filmde oynatmadın ya, alacağın olsun,’ diye.
Aa! Kalabalık? Sesler: “Ölmüş mü, ölmüş mü,..” Polis arabası. Mavi mavi bağırıyor. Karanlıkta. Yokuşun başında. “Ölmüş,” diyor Kör Hamza, “Ölmüş!” Kucağında Meloş’un kolları. Sallanıyor. Tombul. İleri geri. Bana doğru? “Meloooş, Melooooş!” Duymuyor! Düğüm düğüm. Boğazım. Hıçkırık. “Ne olmuş,” diyor birisi, “kim öldürmüş?” Başkası, “Kaçmış mı öldüren?” Mavi çığlığı. Arabanın. Yüzlerini aydınlattıkça. Yapışıyorum kollarına: “Meloş?” Sırtıma dokunuyorlar. Ağır ağır. ‘Tap tap!’ Kekre bir teselli. Mavi çığlık. Döne döne. Aydınlatınca Meloş’u. Kırmızı bir çizgi. Görüyorum göğsünden aşağı. Aktıkça bölen. Dörde, beşe, yüze geceyi. Kan gibi kokuyor. Masanın paslı ayağı. Korkularım. Ölüme dair değil. Şimdi yaşamaya. Gözlerimden yaş düşecek oluyor. Babam sesleniyor; “Erkek adam ağlar mı?..” “Aglamaz,..” diyor Meloş, “Sakın ola ağlama. Erkek adam ağlamaz.” Bir türkü tutturuyor, ‘…Sarı saçlarını deli gönlüme. Bağlamışım çözülmüyor Mihriban…’ Alkış tutuyor bir de. Savuruyor saçlarını: tel tel baykuş çığlıkları. Geceden sızıp. Yüreğime çarpan. Şuh. “Gülelim be anam, dünyadan göçüşüme gülelim!”
Alkış tutuyorum. Yüzümde kocaman bir gülümseme. Hiç olmadığı kadar kocaman!
***
Gece ne kadar gri. Şöyle ay ışıklı, pırıltılı bir gece olsa…
12 Haziran 1999 / Beyoğlu
bakma sen
serseri bir kurşundur
adres sormaz o
savaşlar sustuğunda
fısıldaşır durur
yanık sesli türkülerle
I
Şunu anladım; dudakların
Elleri ayakları var
Dudakların dudakları var
Öpüşen
II
Kedi
Bütün gün
Yeni yüzyılı bekledi
Ben yorgundum
III
Yıllarca deniz şiirleri yazdım
Kara dedi ki: Ey şair
Deniz annense ben babanım
Beni niye unutuyorsun
IV
Gecenin bu ilerlemiş saatinde
Yalnızlık sadece ama sadece kendi şarkısını mı söyler?
Gece bitecektir bir gün ama
Yalnızlığın adımları bitmeyecektir
V
Yeryüzü bozar dengeleri
Ruhlar eşittir oysa
Ne yazık ki biz bu –meleklerden adi– gökyüzünü de
Başımızın üstünde taşıyoruz
VI
Ne kadar aşağı
Çekmek istese de toprak
Ruh denen ışık kelebeği
Uçucudur
VII
Ölüm geliyor göstere göstere
Hemen fark ediyorsunuz; gördünüz!
Hayat diyor ki: Ben çok şey gösterdim ama
Bana kördünüz
VIII
Bir çizgi – uzanamıyorum Tanrı’ya
Tanrı’dan başlasa da
İşte sonsuzluk bu
Ruhların kolayca kat ettiği mesafe, mesafesizlik ya da
IX
Dağlar bir sorudur ovalara
Dünya bir sorudur yıldızlara
Kadın bir sorudur yalnızlığıma
Şiir bir cevap mı değil mi bütün bunlara
X
Dut ağacı diyor ki
Bir kış şiiri yazsam
Yaya kalırdı şairler
Ve serçelerle yapraklar anlardı beni
XI
Kocaman kocaman yazsam da
Bu şiiri kendi küçük duvarıma
Bir gün elbet anlaşılacak
Tek şairin Tanrı olduğu
XII
Gözyaşlarımı gözlerinde görmek istiyorum
Alkışlayın hüznümüzü
O’nun gözlerinde benim yaşlarım
O’nun yaşlarında benim gözlerim
XIII
Bir karaböceğe rastlayacaksın diyor içimdeki ses
Rastlamıyorum; belki böcek oynuyor benimle
Ama biliyorum
Ne Tanrı Doğa’yı aldatıyor ne de Doğa Tanrı’yı
XIV
Dünya bir portakal gibi yanıp tutuşunca
Ben bir yağmur gibi seni beklerim
Dünya bir ölüm gibi bitip tükenince
Ben yeni bir dünya gibi seni beklerim
XV
Gölgem parçalanıyor
Rüyam parçalanıyor aslında
Demek ki ışığım parçalanıyor
Senin yüzünden senin yüzünden senin yüzünden
XVI
Bu seslerin içinde başka sesler var
Bu renklerin içinde başka renkler
Bu ışıkların içinde başka ışıklar
Galiba keşfedilmemiş gerçek bu
oradan geliyordum
kumpaslarla teyellenmişti yol başları
mengenelerle falan kesiliyordu kavşak
ara sıra güneş çokça ay
kimi zaman zifiri dört bucak
–kaçmam kurtulmam için hepsi–
apartman odalarında ve annemin
pek sevdiği tuhaf basamaklarla
boğuşuyordum ellerim dudaklarım
bacak aram böbreklerim alçıyla sıvalı
elbette virajlar paslanmıştı
elbette heyelan mıntıkasına girmek
yasaktı
ve elbette
durup dinlenmek…
![]()
ben sadece köşelere yazgılı bir piyade
/cam kenarlarına/
boynum
pencere hizasının az altında
kafam bir kurşuna mutlak sevdalı
parmaklarımda tuhaf tüfeğim
celladım için tetikte beklemekteyim
son model bir araba sesi sonra
bir motor kimi zaman bazı tekneler
kulak kesildim kente
sesin hakkında ince teoremlere sahibim
yüzün birkaç eskizde bulunabilir
şimdi açsam resimli aşklar atlasını
yorganlar arasında bir Venüs
fırçalarımın acemice tosladığı
ve bu tuhaf fiil…
daha da uzatmak için kesiyoruz enlemleri
birbirine bağlamak için
sırt sırta verip uzaklaşsak da
macellan bir anda yüz yüze kalacağız
köşeler kavşaklar kumpaslar peşimiz sıra
vuslatımızın ipinde baş aşağı
güneşin önünde bıraktım gövdeni
karnını tavaf ediyordu dudağım
öptükçe büyüyordu
büyüdükçe kararıyordu
an geldi atmosfere vurdu başın
an geldi güneş minicik
gölgende gecelerce kaldım
gece; tenin kokun sıcaklığın
taptığım güneş
gece; gölgenin coğrafyası
tırnaklarımla paftaladığım
gece; saçlarından ördüğüm kafes
sonra kumpaslar
sonra mengene
ve yıllarca ayıramadım
aydınlık mıydı saç tellerin arasında girişim yapan
bu zifiri topraktaki parlak çizgiler
yoksa yüzün müydü
yıldızlar umurumda değil
yoktu yön duygum
hem bütün yönler de sendin
bu yüzden kaçmak geçmiyordu aklımdan
aklım kımıltısız
![]()
anladım ki
bazı özlü sözlerde
ve o pek sevdiğin kitapların
en cıvık yerlerinde
baş ya da yan
karakterin ağzından çıkan
“cehennem”
benim ağzımda dolanıyordu
olay örgüsü tamamen saçlarındandı
gece sadece bir metafordu
kafiyesiz adının yerine kullandığım
gece sadece bir anafordu
kirlerinin tepesinden sallandırdığım
yüzyıllarca dönendi durdu kirli gövdende
ve anladım ki; tek bir yarık
kalıyordu bembeyaz ancak
pembe kavruk kenarlarından
içeri değil dışarı kaçacağım
oradan geliyordum
aydınlığa açılan
kumpaslarla teyellenmiş
kadınlığından
5.11.2002
güzel bir Ankara gününe ve O ağaca…
Üç beş cılız ağacın olduğu sokaklarda dahi, baharın geldiği hissediliyordu. Kentte tek renk değiştirebilen varlıklar olan ağaçlar, işveli sürgünler vererek baharın renklerini donanmaya başlamışlardı. Saçtıkları kokular, egzoz dumanlarına rağmen, ılık meltemlerin yardımı ile baş döndürücü olmayı başarıyorlardı.
Deoksidasyona uğrayan ağaçların olduğu sokakta ise durum biraz farklıydı. Kentin, araba girişinin yasaklanarak yayalara ayrılmış olan bu sokağında ağaçlar, bırakın çiçek açmayı, sürgün dahi vermemişlerdi.
Ders vermek isteyen bir öğrenci veya köpeği ya da bir yakını kaybolmuş birisi için, gazetelere ilan vermenin pahalıya mal olduğu bilinen bir durum. Bu yüzden, günde binlerce insanın yürüyerek geçip gittiği bu sokaktaki ağaçlar, arayan, isteyen, soran, duyuran, ilan eden her kesimden kentli için çok uygun bir ilan panosu yerine geçiyordu. Bu sokaktaki ağaçlara her tür ilan asılıyordu: Son ütücü aranıyor; üniversite son sınıf fizik öğrencisinden garantili üniversiteye hazırlık dersleri ve altında telefon numaraları (kopartılıp alınması için kâğıdın alt tarafına dik olarak yan yana yazılarak araları kesilmiş ve telefon numarası kartviziti haline getirilmiş olarak); Küba’da direnişin otuzuncu yılı kutlama etkinlikleri; falanca sokakta bir oda bir salon bekâra verilir; akşam sekizden sonra çalışacak anketörler aranıyor; alternatif rock grubunun konseri; doktordan satılık 1999 model kelepir otomobil; sınırsız içkinin olduğu grunge müzik partisi; üç yaşındaki terrier cinsi kahverengi tüylü, uzun sarkık kulaklı, kırmızı deri tasmalı dünya tatlısı yavru aranıyor; alt sokakta yeni açılan ve çok ucuz perma-saç kesim tarifeleri uygulayan bir kuaför; kahrolsun emperyalizm yaşasın devrim; yeni doğan tekirler yuva arıyor; ikinci el bilgisayarlarınız yerinden uygun fiyata alınır ve satılır… türünden kentte olup biten her şeye dair ilanlar. Bu ilanlar genelde, tel zımbaların alt destek ayakları yüz seksen derece açılıp, kâğıdı ağacın yumuşak yüzeyine, köşelerinden zımbalamak suretiyle tutturulmuş olurdu.
Bazen, ağaçtaki ilanı asmış olan firmaya rakip başka bir firmanın elemanının veya kendi ilanını asmak isteyen birisinin sökmesi sonucu; bazen, ağaçlara asılmış beyaz kâğıt parçalarından sırf hoşlanmadığı için, ne olduğuna bile bakmadan sinirli bir zevk ifadesi ile yürüdüğü güzergâh boyunca onları teker teker kopartan birisinin sayesinde; ya da akşam çöpçüleri veya sokakta dükkânı bulunan bir esnafın, dükkânın önündeki ağaçta asılı ilanın, kendi vitrinindeki ‘günlük taze süt bulunur’ ilanının okunmasını engeller düşüncesi ile kopartması gibi çeşitli nedenlerden dolayı ilanlar sürekli yenilenirdi.
Bazen de, zaman içinde yağmurdan yumuşayan kâğıt ilanlar kendilerini zımbaların tutsaklığından kurtarıp, kimi rüzgârla savrularak özgürlüğünü ilan eder, kimi de düşerek ağacın hemen dibindeki çöplerin arasına karışırdı. Sokakta, belediyenin bildirimi doğrultusunda, çöpler akşam sekizden sonra mavi naylon poşetler içinde dışarı bırakılırdı. Çöpler genelde, ‘sokağın ortasına koymaktansa bir kenara koyalım’ gibi basit bir psikolojik refleksten dolayı ağaçların altına bırakılırdı.
Bu yıl baharda ne olduysa oldu. Akla en yatkın geleni, olayı inceleyen bilim adamlarından bir grubunun açıklaması oldu. Onlara göre olay, ağaçların dibine konan çöplerin delik naylon poşetlerinden sızan organik çöp sularının, ağaçlara zımbalanan mürekkepli ilan kâğıtlarının ağacın yüzeyinde yarattığı etki ile birleşmesi ve (genelde ilanlar koptuktan sonra ağaçta onlarcasının kaldığı) tel zımbaların da katalizör etkisi görmesi sonucunda ortaya çıkan bir tür kimyasal ve de fiziksel reaksiyondan ibaretti. Deoksidasyon diye adlandırdıkları bu etki yüzünden bu sene, ağaçlar çiçek açacaklarına çeşitli konularda ilanlar açmaya başladılar.
Güneşin varlığını biraz daha uzun süre hissettirmeye başladığı baharın ilk günlerinde diğer sokaklar baharın renklerine boyanmışken, henüz kimse o sokaktaki ağaçların çicek açmadığını fark etmemişti, ta ki bir sabah ağaçlar dallarının ucundan sarkan siyah beyaz tomurcuklar açana dek. Aradan birkaç gün geçince, ağaçlar dallarının ucunda pıtrak gibi açan siyah siyah harfler ve beyaz sayfalardan oluşan ilanlar açmaya başladılar. Bir hafta içinde ise olgunlaşıp yazıları büyüyen, kalınlaşıp dolgunlaşarak, ağacın türüne göre kimi kocaman bir A3, kimi ise yaklaşık bir A4 boyutlarında kalan ilanlar, gazetelerin seri ilanlar sayfasındakilerden daha çok sayıya ulaştılar. Artık kentte yaşayanlar, her sabah taze taze açan bu ilanları takip edebilmek için sabahın erken saatlerinden itibaren sokağa akın etmeye başladılar.
Eskisinden çok insanın uğramaya başladığı bir sokak haline gelen, ilan açan ağaçlar sokağındaki, kafe ve yiyecek içecek satan yerlerle, iki üç kitapçının sahipleri, her ne kadar çiçek yerine ilan açan ağaçların oluşturduğu - alışık olmadıkları - bu siyah beyaz bahar görüntüsünü garipsemiş olsalar da, gece gündüz dolup taşmaya başlayan dükkânları sayesinde durumu benimsemekte hiç gecikmediler.
Sokakta ana caddeden girişte üçüncü apartmanın ikinci katında, her nasıl olduysa oturmaya devam eden emekli bir öğretmen ise, belediyenin fen işleri dairesine, koca koca ilan açan ağaçların zaten öğleden sonra azıcık görebildiği güneşi kapattıkları gerekçesi ile şikâyette bulundu. Sokağın diğer tarafında ise, yeni açılmış olan bir simit fırını, gece geç saatlerde topladığı ilanları ertesi gün, hem fırını tutuşturmak hem de sattığı simitleri sarmak için kullanmaya başlaması ile, fazladan kâğıt masrafından kurtulduğu için durumdan memnun olanlardandı. Durumdan şikâyetçi olanların başında, insanların kopartıp okuduktan sonra yerlere atıverdiği ilanların oluşturdukları ilan istiflerini sürekli temizlemek zorunda kalan çöpçülerden sonra, sokağa akşam sekizden sonra arabalarını park edip ertesi gün arabalarını, gece çıkan ufak bir esinti sayesinde siyah beyaz bir örtü ile kaplanmış bulan araba sahipleri geliyordu.
Sokak sadece, artık gazete almak yerine ilanlara bakmaya gelen binlerce insanla dolup taşmıyordu. Onların dışında, olayı incelemek için kentteki bilim akademisinden ve çevre illerdeki üniversitelerden gelen onlarca bilim adamı ve asistanları ile olayın gelişimini takip etmekle görevli gazeteci ve televizyoncular (ilan açan ağaçlar sokağında sürekli ekip bulundurabilmek için çoğu gazete ve televizyon kanalı, Köşk, Başbakanlık ve Meclis’teki ekip sayılarını azaltmak durumunda kalmışlardı) sokağa neredeyse yerleşmişlerdi. Arka yüzleri boş olan ilanları defter yapıp kullanmak için toplayan üniversite öğrencileri, ilanlara bakmak için gelenlerle sürtüşmeler yaşıyorlarsa da, baharın iyi gitmesinin de etkisi ile koparılan bir ilanın yerine yenisinin çıkması oldukça kısa süre aldığı için herkese yetecek kadar ilan bulunuyordu. Bunların dışında, şehirdeki birkaç turistik ve tarihi sayılabilecek yeri ziyaret ettikten sonra, tur rehberleri tarafından, ilan açan ağaçları seyrederek sokağın açık hava kahvelerinde birer yorgunluk kahvesi içmek üzere getirilen turist grupları da, sokağın sürekli müdavimleri arasında yerlerini almışlardı. Sokakta en kalıcı olanlarsa, ağaçlar sayesinde doğan birçok iş imkânını değerlendirmek üzere burayı mesken tutan çeşit çeşit seyyar satıcıydı.
Ağaçlara tırmanarak, ilanlar arasında ilginç tropik meyveler arasındaymışçasına pozlar vererek fotoğraflar çektiren Japon turistlerden bazılarının ağaçtan inmeyi becerememesi, bazılarının ise kestirmeden inivermesi gibi tatsız durumlar oluşmaya başlayınca, sokağın girişinde bekleyen canlı yayın araçlarının yanında iki ambulans ve bir itfaiye aracı da sürekli nöbet tutmaya başladı.
Bu arada kentte, gazetelerin ilan sayfalarına kimse ilan vermez, dolayısı ile de insanlar hemen hemen hiç gazete almaz olmuştu. Satışları düşen gazeteler ilk iş olarak ilan servislerinde çalışanları işten çıkarmayı uygun görünce, sokak, kendilerini ağaçlara zincirleyerek protesto eylemine başlayan işsiz ilan gazetecilerinin de yerlerini alması ile daha da ilginç bir hal aldı.
İşsiz kalan gazetecilere rağmen sokak pek çok işsize yepyeni ve yaratıcı iş imkânları açmıştı. Ağaçlarda asılı ilanlara erişmeyi ve ilan toplamayı kolaylaştırmak için ‘gelberi’ diye adlandırdıkları ve ucunda bir çengel bulunan sopalar satan adamlar, ağaçlara tırmanarak ilanları okumak isteyenler için sıpa diye adlandırdıkları üç ayaklı seyyar merdivenler kiralayanlar, turistler için polaroid fotoğraf çekenler, ‘Ağaçlı Sokak Hatırası’ yazılı bir bez parçasını gerdikleri iki ağacın arasında hatıra fotoğrafı çekenler, ilanları sabah erken saatte gelip toplayarak, türlerine göre tasnif edip ‘en taze ilanlar burda’ diye bağırarak satanlar, ilanları çeşitli origami yöntemleri ile katlayarak veya üzerlerine çeşitli resimler yaparak satma çabası içinde olan sanatçılar, ahşap-metal çerçevelere koydukları ilanları anı eşyası olarak satanlar, meraklı turistlere rehberlik ve tercümanlık yapma gayreti içinde sürekli ortalıkta bağırarak dolanan öğrenciler, ilanları çoğaltmak için dolaşan seyyar fotokopiciler, ilanları koymak için renkli plastik dosyalar satanlar ve tabii ki bilumum yiyecek, içecek satan seyyar satıcıları ile sokak, kentin en faal ticaret sokağı haline geldi.
Buna mukabil, sokaktaki yaşam da bir o kadar zorlaştı. Seyyar satıcıların canhıraş çığlıkları, eylemci işsiz gazetecilerin sesleri kısılana kadar attıkları sloganlara, kafelerden yayılan her biri diğerinden daha yüksek volümlü müzik sesleri, ağaçlardan düşenleri toplayıp hastanelere taşıyan ambulans sirenlerine karışırken, sokak bir karnaval cümbüşünü andırıyordu.
Aynı günlerde sokakta bulunan apartmanlardaki daire kiraları ikiye katlandı. Bazı girişimciler, özellikle ikinci ve üçüncü katlardaki daireleri kiralayarak, sokakta bulunanların kolay erişemeyeceği ve tırmanamayacağı üst kısımlarda açan ilanları, dairelerin pencerelerinden kolayca toplayarak sattıkları ilan büroları açmaya başladılar.
Bir sabah ise sokağa gelenler, sokağın diğer sokakla kesiştiği ve bir heykelin yer aldığı girişinde, en yaşlı ve büyük ağaçlardan oluşan bir grup ağacın, kalın zincirlerle çevrelenmiş olduğunu gördüler. Ağaçların etrafında siyah gözlüklü adamlar bekliyordu. İki ağaç arasına kocaman harflerle, ‘İmalattan halka, Topla Dağıt Müessesesi, her daim en taze ilanlarla hizmetinizdedir’ yazılı bir tabela ve iki tane masa konulmuştu. Sokaktaki karmaşaya müdahale edebilmek için bölgedeki mevcut ekiplerini iki katına çıkardığı halde yine de her şeye yetişmekte zorlanan zabıta hemen bu olaya müdahale etti. Ancak Topla Dağıt Müessesesi’nin kurucusu olduğu anlaşılan iri kıyım, siyah gözlüklülerin en şişmanı olan adamın, kanunlarda ve zabıta yönetmeliklerinde yaptığı işin kanunlara aykırı olduğunu gösteren herhangi bir madde olmadığını, ayrıca yer için belediyeye hava parası yatırdığını ve satış karşılığında fiş de verdiğini iddia etmesi üzerine kafaları karışan zabıta ekipleri, amirlerini çağırdılar. Seyyar satıcılara karşı verdiği amansız mücadele ile ünlü zabıta amirinin gelmesi de olayı çözmeye yetmedi. Ancak uzun tartışmalardan sonra, ağaçların etrafına gerilen ve kamu malı olan heykeli de kapsayan zincirlerin kaldırılması konusunda uzlaşma sağlandı ve firma faaliyetlerine devam etti.
Bundan birkaç gün sonra bir sabah, sokağın emektar değnekçisi, sokaktaki apartmanlardan birisinin arka bahçesinde kaldığı müştemilattan çıkıp sokağın ana cadde ile kesiştiği taraftaki kulübesine doğru yürürken, başını kaldırınca gördüğü manzara karşısında donakaldı. Yan yana ikişer sıra halinde dizilmiş duran altı tane ağaç çırılçıplak ve dalsız kalmıştı. Halbuki gece boyunca hiç ses duymamıştı. Ağaçların ilan veren verimli dalları kesilmişti. Kısa sürede olay yerine gelen polis, ne ipucu oluşturabilecek herhangi bir delil bulabildi, ne de bir görgü tanığı. Olay yerinde incelemelerde bulunduktan sonra, gazetecilere demeç veren Vali ise, kentin bacasız sanayisi turizmin biricik gözdesi, işsiz ve fakir yurttaşların dertlerine yegâne çare olan ilan ağaçlarına kastedenlerin en kısa sürede bulunacağını, faillerinin yakalanarak adalete teslim edileceğini ve ağaçların talaşları ile ilanların harflerinin yerde kalmayacağını söyledi. O gün polis sokakta eylem yapan protestocu işsiz gazetecilere hiç göz açtırmadı.
İçinde kocaman renkli fotoğraflardan başka sadece ilanlar bulunan ve ülkenin en çok ilan alan gazetelerinden biri, ilan açan ağaçlar yüzünden ilan alamadığı için kısa süre önce batmıştı. Ağaçların budanmasını batan gazetenin işsiz kalan yayın yönetmeninin ve başyazarının üstüne atmaya kalkanlar olduysa da polis, evlerinde yaptığı aramalarda, bir testere, ilan parçası ya da elbiselere bulaşmış biraz talaş dahi olsa, bu iddiaları ispatlayacak herhangi bir delile ulaşamadı.
İlan açan ağaçlar kamusal alanda olmalarına rağmen, sokaktaki apartman yöneticilerinden en hırslı üç tanesi bir araya gelerek, ağaçların kendi apartmanlarının sınırları içinde kaldıkları gerekçesiyle, ilanlar üzerinde ihtiyati tedbir kararı alınması istemiyle mahkemeye başvurdular. Ancak mahkeme söz konusu ilanların, yayalaştırılmış, kamusal kullanıma açık bir sokakta açması nedeni ile, bir tür meyve sayılabilecek olan ilanların Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nün tasarrufunda olduğuna karar verdi. Bunun üzerine, merkezi hükümetten aradığı desteği bulamadığı için bir türlü bütçesini denkleştiremeyen belediyenin Park ve Bahçeler Müdürlüğü de, tıpkı parklardaki dut ağaçlarındaki dutların toplanması için yaptığı gibi, söz konusu ilanların toplanıp satılması için ihale açtı.
Şimdiye kadar halkın ücretsiz yararlanmakta olduğu ilanların özelleştirilerek firmalara kiralanması üzerine, başta Tüketici Haklarını Koruma Derneği olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları ihaleleri protesto etmek için sokakta eylemlere başladılar. İşsiz kalan gazetecilerin de katılımı ile büyüyen eylemlerde, ‘İlanlar halkındır, halkın kalacak’, ‘Kahrolsun emperyalizm’, ‘İlanları kimseye peşkeş çektirtmeyiz’, ‘İlanlar bizimdir’, ‘Doğanın nimeti ücretsiz olmalıdır’, ‘Tüysüz yetimin hakkını yedirmeyiz’ türünde sloganlar atıldı. Tüketici Haklarını Koruma Derneği’nin, tüketiciyi bilinçlendirme savaşımının doğal bir bileşeni olarak gördüğü ilan kullanıcılarının hakları da, sokakta kurulan danışma masalarında halka anlatılmaya başlandı.
Tabii mahkeme kararını, daha önce mahkeme kararı ile trafiğe kapatılmış olan köprülü kavşaklarda olduğu gibi tavizsiz ve eksiksiz uygulayan polis teşkilatı, sokakta tedbirler almakta gecikmedi. İhaleyi kazanan firmaların da güvenlik talebi üzerine, bir gece içerisinde, belediye ekipleri tarafından sokağın giriş çıkışlarına, kimsenin tırmanmaya cesaret dahi edemeyeceği yükseklikte duvarlar örüldü. Duvarların tam ortasında bırakılan kapı boşluklarına ise güvenlik turnikeleri konuldu. Ertesi gün sokaktaki ilanlara bakmaya gelenler, protestocu işsiz gazetecilerle sivil toplum kuruluşları temsilcileri, sokakta çalışan seyyar satıcılar, tercümanlar, öğrenciler ve sanatçılarla dükkân sahipleri koskoca bir duvarla burun buruna geldiler. Tabii ilan bakmaya gelenlerle dükkân sahipleri dışındaki grupların hiçbiri sokağa sokulmadı.
Duvarlar yüzünden neredeyse yatay bir kuyu halini alan sokak, ilanların ücret karşılığında satılır hale gelmesi ve sokağa giriş çıkışların zorlaşması yüzünden, eski canlılığını önemli derecede yitirdi. Bir süre sonra satışların istedikleri düzeyde gerçekleşmediği bahanesi ile firmalar, duvarların girişlerine birer de bilet gişesi koyarak sokağa girişi ücretli hale getirdiler.
Sokağa giriş çıkışların ücretli hale gelmesi, beklenin aksine satışları daha da düşürdüğü gibi protestocu grupların da genişlemesine yol açtı. İçeri giremedikleri için duvarların önünde protestolarına devam eden gruplar, hem diğer sokaklardaki yaya ve araç trafiğini engeller hale geldiler, hem de sokağa giriş çıkışı güçleştirmeye başladılar. Çeşitli sivil toplum kuruluşları yaptıkları ortak basın açıklamasında, örülen duvarı Berlin Duvarı’na benzeterek, duvarın sadece sokağı kapatmak için değil ama düşünce özgürlüğüne de set çekmek üzere örüldüğünü söylediler ve duvarın, kentli haklarını engellediği gerekçesi ile yıkılması için dava açıldı. Bunlardan başka Yeşili Koruma Derneği de, duvarın ağaçların ihtiyacı olan güneşi engelleyerek yeşile (?) zarar verdiği gerekçesi ile ayrı bir dava açtı.
İlanlara bakan insan sayısındaki ciddi azalma, etkisini kentteki ekonomik ve sosyal hayatta da gösterdi. İkinci el araba ve çeşitli kullanılmış eşyaların satışları bir anda düşerken, kimse düzenlediği etkinliği, partiyi ya da açtığı dükkânı duyuramadığı için kentin diğer sokaklarındaki hayat da bir anda canlılığını yitirdi. Borsa hızla düşerken, işadamları dernekleri, merkezi hükümetin duruma müdahale etmesi yolunda çağrılar yapmaya başladılar. Televizyonlarda ve gazetelerde ekonomi yorumcuları, ilan sokağındaki durgunluğun ülkenin ekonomisini nasıl etkileyeceği üzerine bahislere giriştiler. Birçoğu, yaşanan krizin ancak diğer ülkelerden borç para isteyerek aşılabileceği üzerinde hemfikirdi.
Park etmiş arabaları, ilan asılı ağaçları ve kafeleri ile kendi halinde bir yaya sokağı iken, bir anda tüm bahar boyunca sürecek bir tantananın odağı haline gelerek, ülkenin gündemine oturmuş olan zavallı sokak, kendini diğer sokak ve caddelerden ayıran duvarlar yüzünden tam olarak yalnızlığa gömülmüştü.
Tüm bu gürültü patırtı içinde ise mevsim ilerlemeyi sürdürmüş, yaz iyiden iyiye kendini hissettirir olmuştu. Mevsimler ilerledikçe güneş ışınlarının daha da dikleşerek yakıcı hale geleceğini ve ağaçların meyve verme zamanının da böylece sona ereceğini unutmuş bulunan kent, bir sabah, ağaçların tüm ilanlarını dökmüş ve yaprakları ile kalakalmış çıplak görüntüsü ile sarsıldı.
İlan vermeyi bırakan ağaçlar, bunu hesaplayamamış olan şirketlerden bir kısmının iflasına yol açtı. Daha büyük olan gruplarsa, yaptıkları fizibilite çalışmalarına dayanarak, baharı beklemenin ve bir yıllık işletme masrafının yeterince kârlı olmadığını açıklayarak ağaçlardan ilan toplama ve satışı işinden çekildiler, turnike ve gişelerini alıp sokağı terk ettiler.
Duvarları ile baş başa kalan sokak artık eski olağan yaşantısına kavuşmuş, dolayısı ile diğer sokaklar canlanmaya ve borsa da yükselme sinyalleri vermeye başlamıştı.
Sokak artık diğerleri gibi insanların gelip geçtiği, ağaçların gölgesinde açık hava kahvelerinde oturduğu, ağaçlara çeşitli ilanlar astığı kendi halinde bir yaya sokağı olmuştu.
Hem ilan ihalesi işinden oldukça kârlı çıkmış olan belediye de, sokağın girişlerini kapatan duvarların yıkılarak yerine havuzlarla bir de ‘ilan heykeli’ yapılacağını açıklamıştı.
Parmak uçlarımın yetkinsizliğine gülüyorlarmış
Gülsünler
Onlar nereden bilecek
Bendeki ölü denizi
Bir fırtına kopsa, kasırgalara kapılsa her bir yanım
Sonra kulak kesilip dinlesinler
Meltemlerin çaldığı ıslıkları yakamozlara,
Parmak uçlarımda yarattığım
Nasıl istersen
Önce saçlarını dağıt
Bak nasıl huylandı rüzgâr
Kızıl gölgelerin ucunda
Sen dalgalı Bahar
Tut onu bütün hışmınla
Sonra içerilere sokul
Tel tel durul düş yağmuru
İkiz tepeleri yalayarak
Damla damla sal kestane ağacına
Alevden gölgeleri
O esrik rüzgârdan deli
Dağılmış perçemler bir ışık seli
Ve coşkun bir ırmak yağmura karışan
Dudağında, ısırdığı sigarası, kalem elinde, bir şeyler yazıyor masada. Gece kim bilir saat kaç. Gece mi, sabah mı? Kısık gözleri kâğıtta, evde yapayalnız, yazı yazmakta, zor durumda. Bu haliyle bile hiç kuvvetli görünmüyor. Öyle ya; tek başına yaşayan, fosur fosur sigara içen, etrafını değil önündeki kâğıdı düşünen biri olmak, hem de gecenin bir yarısı olmak, güçlü bir insanı simgeler çoğunluk. Ama bu öyle değil. Sigarada uzayan kül boynunu büktükçe, kendi direnci de büküyor boynunu. Eridikçe sigara, gücü de eriyor sanki. Ne yazdığı belli değil.
Ne yazdığı belli değil. Şiirse şiir yazdığını bilerek yazardı. Öykü, romansa ne olduğunu bilerek yazardı hep. Şimdi ne yazdığını bilmiyor. O yazdıkça masa altında ayaklarında dolanan kediye aşinaydı hep. Ya da hiç hissetmezdi. Şimdi ürktü birden kedi bileklerine sürtünürken, çekti hızla ayaklarını, masanın altına baktı. Kedi daha da ürkerek kaçtı bir uca. Küller düştü yere, bir başka sigara yaktı sonra. Eh be adam! Arkasına yaslandı nihayet! Bıraktı kalemi, ellerini ensesinde birleştirdi. Bakalım neler yazmış? Okunmuyor ki! İlhan Berk gibi okunaksız yazıyor. “Özlemler daha masumdur arzulardan” gibi bir şey yazmış. “Biri yalnızlığım, diğeri yalnızlığımdan çıkmak” demiş son cümlesinde. Eğildi tekrar kâğıda. Ama kalemi eline almadı. Başparmaklarıyla gözlerini ovdu ve yüzünü kolları içine, masaya gömdü. Uyuyacak belki…
Sabah işte. Kaldırdı saatler sonra kafasını. Oda aydınlık içinde. O, bunalımlı biri değil ki kapasın sımsıkı perdeleri. Gece gündüz hep açık. Mavi perde de, tül de hep açık. Sadece gücü, direnci azalmıştı o kadar. Dün gece neyse o. İyice uyuduğu belli ki hiç ağır hareket etmedi. Kalktı hemen, dolandı ev içinde. Televizyonu açtı, mutfağa gitti bir şeyler hazırlamak için. Dolap sesi, ayak sesi, demlenen çay sesi, bardak-kaşık sesi, televizyonun sesi… Ne çok ses oldu bir yerden sonra, karıştı hepsi birbirine. Kedi bir uçta yayılı, şaşkın onu izledi. Fakat neden dünden eser yok?! Sandalyede, masaya eğili uyuyan bir adam nasıl uykusunu böylesi almış kalkar? Hem beli niye ağrımıyor bunun? Yazdıklarına neden bakmadı hiç? Öyle canlı kalktı ki yüzünü yıkamak çok sonra aklına geldi. Islak yüzüne aynada bir süre baktı. Sakallarını sıvazladı. Yine uzun uzun baktı kendine. Yüzünden anlaşılmıyordu düşündükleri, ruh hali. Ne yıpranmış, ne de güleç bakıyordu.
Mutfağa döndü. Çayını koydu, sonra da bardağını, yiyeceklerini bir tepsiye koyup odaya geçti. Tepsi masada sallanınca altındaki kâğıtları aldı. Nihayet dün gece yazdığı kâğıtları eline alabildi. En son yazdığı kâğıda bir baktı. Onu duvara iğneledi. Tekrar baktı ve gülümsedi. Masaya, kahvaltıya oturdu sonra. Ona bu gülümsetmeyi sağlayan neydi? Bakalım mı şu kâğıda? Gerçi biliyoruz ya son yazdığını. Arzular, özlemlerden, yalnızlıklardan falan bahsediyordu o çirkin yazısıyla.
Fakat o ne ki öyle?! Büyük harflerle yazılmış bir son cümle. Buydu demek onu gülümseten. Hatta gün ışığında uyanır uyanmaz böylesi capcanlı olmasına neden olan. Fakat ne zaman yazdı bunu?
“EN BÜYÜK ARZUM, ÖZLEMİM, BUNU YAŞAMAK.”
—gece, içimize doğru uzanan kaldırım gibiydi. ve gece,
alnımızda yeşeren rüzgârlı bıçak yarasıydı—
kimin yazgısıydı bizi kollarında büyüten
ve büyüdükçe yok eden
fikirler inançlar çıngıraklı yılan gibi
yollarımıza döşendikçe
ölümdür sanki hediyesi yaşamın
ve yarınlarımız için
bir mayın gibi patlar ensemizde
hesaplar kitaplar içinde
yönsüz yollar aradık
ateştik sular içinde
suyduk ateşler içinde
o kadar çoktuk o kadar kalabalıktık
ki
kalabalıklar içinde kendimizi unuttuk
şimdi hangi elbise uyar bize
hangi elbisenin kaçıncı sahibisiniz
ceplerimizde kirli yalanlar
düşlerimiz ezber dolu
yırtık seslerimizle
boyalı mendil gibi sallandık durduk
acımam size değil
gün dururken güneş dururken
gecenin karanlığında eskicilerle avunduk
‘kaçıncı bizdir bu, biz bu muyduk’
“Çok özledim onu.” Yıllardır şiirleriyle tanıdığımız Aziz Kemal Hızıroğlu’nun ilk roman denemesi Tabanımdaki Çamur’un girişi böyle… Ölen kardeşi Aziz Çolak’ın anısına yazılmış; arka kapakta yazarın “yazmasaydım çıldırırdım” dediği bu naif roman denemesi, sevda örgülü.
Romanın başkahramanı Kerim, aylardır görmediği Bahriye’yi görmek ister. Ne var ki Bahriye eski işinden ayrılmış ve kimseye tam adres bırakmamıştır. Kerim’in onu bulmak için harcadığı çabalar sırasında kendi içindeki gel-gitleri, çatışmaları, kırgınlıkları günlüğü aracılığıyla yakalamaya başlarız. Kerim bir yandan Bahriye’yi çok özlerken, öte yandan onun donukluğuna, duyarsızlığına öfkelenir. Aslında öfkesi, Bahriye’nin, isteklerine yanıt vermeyişi ve onda doyum sağlayamamasıdır. Bahriye’ye tavrı hegemonyacıdır. (Bunu ilerki sayfalarda kendisi de itiraf edecektir.) Bahriye’nin paylaşmasını beklerken, kendisi onun gerçeklerine eğilmez. Yalnızca onu suçlar. Âdeta, koparıldığı anneyle yücelttiği kadın arasında bilinçaltında köprü kurmak ister ama istediği sonuca ulaşamayınca iç dünyasında huysuzlaşır, onu aynı anda suçlar ve yüceltir. Gerçeklerden kaçar. Bahriye’yi doğrudan doğruya aramak yerine, önce birlikte gittikleri yerleri dolaşır. Bu kararsızlığı da kendi kendine kızmasına neden olur.
Öfkesiyle, günlüğündeki söylemiyle Kerim’in oldukça duyarlı olduğunu görürüz. Ama erkek yanı onu sürekli kendini denetlemeye iter, yer yer kendisiyle “dalga geçer”. Bu, kendisini aşırı sevmesini dizginlemek için kullandığı özdenetim yönteminin bir parçasıdır. (Gerçekten, Bahriye de günlüğünde buna değinir.) Ne var ki bu özdenetim ve duyarlılık, onun içindeki kaosu daha da artırır. Düşündeki karanlık, kirli oda ve kendisini öldürmeye gelenlerin arasında Bahriye’nin bulunması onun ruh halini çok güzel simgeler. Yaşadıkları, iç dünyasına birtakım korkuları da beraberinde getirir: Kerim karanlıktan korkar, yalnızlıktan korkar, yatağında cenin gibi kıvrılarak uyur (anne karnına geri dönüş isteği). Tabii ki bütün bunlar Kerim’in asosyal bir insan olduğu anlamına gelmez; tam tersine. Kerim devrimcidir; bakkal aracılığıyla “silahlı adamların” peşinde olduğunu öğrenir ve bir gün öldürüleceğini bilir gibidir. Mücadelesinden kaçmaz, çocuklara, fabrikadaki çaycı teyzeye kadar herkese karşı insancıldır, paylaşıcıdır ama Bahriye’den kaçmayı, ondan ayrılmayı düşünür. Bu düşüncesinde biraz da, onunla bir geleceği olmaması umutsuzluğu vardır.
İkinci gün, Bahriye’nin tuttuğu günlükten aktarılır. Burada karşımıza ilginç bir durum çıkmakta. İlk satırlarda onun Bahriye’nin günlüğü olduğunu anlamıyor, izleyen satırlarda farkına varıyoruz. Farklı günlükler olduğunu vurgulayan bir işaret (değişik yazı karakterleri, aynı tarih vb.) olmaması, sayfalar ilerledikçe günlüklerin dönüşümlü aktarılması, biri Kerim’inki (erkek), öteki Bahriye’ninki (kadın) olmasına karşılık, ikisi arasında dolaylı bir iç içeliği vurgular gibi.
Kerim’in ölesiye sevdiği Boşnak kızı, ağabeyi Samim’in devrimciliğiyle var olan, sıradan bir ailede yaşayan Bahriye’nin günlüğünde kendi hesabına, çapınca ayakta kalma çabalarını görüyoruz. Bu arada Bahriye’nin günlüğünün de Kerim’in kaleminden çıkmışçasına aynı biçemde olduğu gözümüze çarpıyor. Hatta kadın günlüğü olmasına karşın, yer yer Kerim’inkinden daha katı ve kuru; bunun Bahriye’nin kişiliğiyle ilgili olduğunu da pek sanmıyoruz, çünkü yeri geldiğinde kadınsı duyarlılığını da sergilediği sözcükler var. Bu biçem özgünlüğü akla, ister istemez, Bahriye’nin günlüğünün çift işlevli olduğunu getiriyor. Bir yanda Bahriye’nin kendi kişiliği, dışa vurmadığı duyguları, iç dünyası sergileniyor. Duyduğu yalnızlıksa, Kerim’in annesinin yalnızlığıyla karşılaştırılarak, anneyle özdeşlik kuruluyor. Öte yanda -özellikle Kerim’e olan olumsuz duygularını dile getirirken- Kerim’de, Kerim’in kendi içinde hoşlanmadığı yanlarını Bahriye’nin ağzından dolaylı yoldan sergiliyor. Hatta biraz daha cesur yorum yapacak olursak, Kerim’in kendisinde nefret ettiği, yok edemediği yanları Bahriye’ye yok ettirmeye çalıştığı izlenimine kapılabiliyoruz.
Ağlayan Bahriye’nin, başka bir pasajda, sonunda Kerim’i de ağlatması, Kerim’in bir düş görmesi ve kendi düşünde gördüğü eve benzer huzursuz edici bir evin Bahriye’nin düşünde de yer alması, buluşmaya gitmeyerek kendisini duygusal açıdan öldürtmesiyle, Kerim’in kendisiyle ilgili dile getiremediklerini Bahriye’nin günlüğüne serpiştirdiğini ya da başka bir anlatımla Bahriye’nin bir bölümünün kendisinden kaçmak istediği yanlarıyla Kerim olduğunu düşünüyoruz.
Bütün bu duygu yoğunluğu ve gel-gitler arasında yazar bu iki kahramanı olumsuzluklarıyla havada asılı bırakmıyor, alternatif olarak -aradığı karakterler- Oktay’ı ve Ümran’ı ortaya koyuyor; böylelikle okurun çözümsüzlük sentezine varmasını engelliyor. Yaşama, dostluğa, paylaşmaya dair düşüncelerini de şiir dolu bir felsefeyle serpiştiriyor. Sonuç olarak “her zaman umut var” iyimserliğini de satır aralarına yerleştiriyor.
Tabanımdaki Çamur, Aziz Kemal Hızıroğlu, Tümzamanlar Yayıncılık, Kasım 2001, 200 sayfa
1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Alman yazar Thomas Mann, 1903 yılında yazdığı “Tonio Kröger” adlı “Novella”sında sanatçının yaşadığı çevredeki konumunu ve toplumdaki yerini sorgulamaktadır. Yazar, eserin genelinde bu sorgulamayı ya da hesaplaşmayı sürdürürken, sanatla uğraşan insanın temel özelliklerini, bunalımlarını, çelişkilerini, kendi yapısı hakkındaki arayışlarını ve bu arayışlar sonucunda elde ettiği bulguları içtenlikli bir dille okura sunmuştur.
Thomas Mann, insanın sanata olan eğiliminin, olaylar ile diğer insanlar karşısındaki konumunun bir varoluş sorunu olduğunu düşünmektedir. Sanatçı, doğumundan itibaren diğer insanlardan farklı duygulanımları yaşamak üzere var olmuştur; eğer sanatçılar için bir “oluşum süreci” söz konusuysa, bu da varoluşunda gizlenen acı verici ayrıcalıkları fark etmesinin sürecidir. Thomas Mann, eserinde Tonio Kröger’in çocukluğundan ve olgunluk döneminden bazı sahneleri işlerken bahsettiğim farkına varma ya da sorgulama sürecini vurgulamış, Tonio Kröger’in diğer insanlarla ve içinde bulunduğu burjuva çevresiyle olan ilişkilerinde iplerin nasıl gerildiğini, yalnızlığın, ayrıklığın, çatlaklarla dolu sanatçı ruhunun bir insanı nasıl soluksuz bırakabileceğini anlatmak istemiştir.
Kitabın birinci ve ikinci bölümlerinde Tonio Kröger’in çocukluğundan sahneler bulunmaktadır. İlk bölümde Tonio’nun en yakın arkadaşı Hans Hansen ile olan bağlantısı anlatılmıştır. “Diğer” çocuklar dans ve binicilik dersleri alıp bu konular üzerine yoğunlaşırken, Tonio Kröger, romanlar okuyor, roman karakterlerini ve onların davranışlarını düşünüyordur. Ayrıca bir şiir defteri tutmaktadır. Hans Hansen de “diğer” çocukların uğraşılarıyla ilgilenmektedir; ancak Hans, Tonio Kröger’deki bir üstünlüğün, “zor şeyleri dile getirmedeki becerisinin” farkındadır ve Tonio’ya saygı duymaktadır. Tonio, diğer çocukların sıradan ve popüler uğraşlarına olan uzaklığının bilincine varmaya, bu farklılıklar üzerinde düşünmeye başlamıştır. Ve tabii ki ilk acılar gelmiştir; Tonio Kröger kendini sorgulamaktadır:
”(…) Başıboş, dikbaşlı, başkalarının kafa yormadığı şeylere kafa yoruyor olmam yeter de artar bile. Bunları öpücükler ve müzikle geçiştirecek yerde beni azarlayıp cezalandırmaları yerinde bir davranış. (…) Neden ben böyle farklı, herkese ters düşen biriyim, öğretmenlerimle neden anlaşmazlık içinde ve öbür oğlanlara yabancıyım?”1
Eserin ikinci bölümü Tonio Kröger’in İngeborg Holm adlı güzel kıza karşı hissettiği yoğun duyguların anlatımı ile başlar. Tonio aşkın diğer “uzaklıklar”dan çok daha keskin bir sızıya sebep olduğunu fark etmiştir. Bu bölümde yer alan “dans dersi” sahnesinde, Tonio’nun yaptığı yanlışlar ve beceriksizlikler karşısında diğer çocuklar ile İnge’nin kahkahalarla gülmesi, dans öğretmeninin kendisiyle dalga geçmesi Tonio’yu geri dönüşü olmayan pasif öfkelere yöneltmiş ve içinde bulunduğu çevreye yabancılaşması, o çevreyi yadırgaması daha keskin bir noktaya gelmiştir. Tonio, tüm bu acı verici olaylara karşılık olarak edebiyata tutunmaya çalışmıştır:
“Zaman gelecek, gülenlerin gülmesi son bulacaktı! Şiiri yayımlanamadan kapanmış da olsa kısa süre önce bir dergi, şiirlerinden birini kabul etmemiş miydi? Ün kazanacağı, yazdığı her şeyin basılacağı gün gelecek, bunun İnge Holm’u etkileyip etkilemeyeceği o zaman görülecekti… Hayır, hayır – hiçbir etkisi olmayacaktı!”2
Kitabın üçüncü bölümünde Tonio Kröger’in olgunluk çağına geçiş dönemi özetlenmiştir. Yetişkinliğinde “gerçek” bir sanatçı olmuş, sanat dünyasının ve çevrelerinin dolambaçlı yollarına girmiştir. Ne yazık ki, bu çevrede karşılaştığı tavırlar ve geçerli olan “sanatçı tanımları” Tonio Kröger’in beklentilerine uygun değildir. Tonio, gerçeklerin ve sıradanlığın karşısına bir yaratıcı olarak dikilmenin, yani sanatın, büyük acılara doymakla doğru orantılı olduğunu, kimliğinin kendi yaratılarının altında ezildiğini ve yok olmaya başladığını fark etmiştir:
“Yaşamak için çalışan biri gibi değil, tam tersine yaşayan bir insan olarak kendine hiçbir değer tanımayan, yalnızca yaratıcı olarak dikkati çekmek isteyen, bu yüzden de arta kalan zamanlarında solgun ve gösterişsiz bir şey, oynayacak rolü olmadığında hiçleşen, makyajını silmiş bir oyuncu gibi ortalıkta gezinen biri olarak yaşıyordu. Suskun, dışarıya kapalı, göze görünmez biri olarak, yeteneklerini sadece bir süs gibi taşıyanlara sonsuz bir küçümsemeyle bakarak, çalışıyordu. Bu küçük insanlar (…) her şeyden önce mutlu, sevimli birer sanatçı tavrıyla yaşamaya önem veriyorlar, iyi eserlerin ancak korkunç bir hayatın baskısı altında ortaya çıktığını, (…) tam anlamıyla bir yaratıcı olabilmek için ölmüş olmak gerektiğini bilmiyorlardı.”3
Dördüncü bölüm, eserde işlenen konunun “ağırlık noktası”dır. Thomas Mann “gerçek” sanatçının, sanat üzerine yaptığı sorgulamaların en ilginç olanlarını, dipsiz çelişkilerini okura sunmuştur. Bu bölümde Tonio Kröger, Lisaweta İwanowna adlı ressam arkadaşına yaptığı ziyarette edebiyatla ve sanatla olan hesaplaşmasını, içebakışlarının özünde bulunan çıkarımları ve sanatın sanılanın aksine zevk verici bir şey olmadığını dile getirmektedir. Ayrıca, Thomas Mann, bir edebiyatçının sözcüklerin anlamları ve yapısıyla olan uğraşısının ne kadar tehlikeli olduğunu ve bu durumun yol açtığı belirsizlik sorununu eserinin bu bölümünde özellikle vurgulamıştır:
‘Gelmemeliydim.’ dedi.
‘Neden gelmemeliydiniz, Tonio Kröger?’
‘İşimden kalkıyorum Lisaweta, bir de bakıyorum kafamın içi şu tuvalin üstü gibi. Bir iskelet; soluk, çizile bozula kirlenmiş bir taslak, bir de birkaç renk lekesi, evet – sonra buraya geliyorum, aynı şeyi görüyorum. Çelişkiyi de karşıtlığı da burada yeniden buluyorum’— dedi, havayı kokladı —‘Evde bana acılar çektiren şeyin aynısı…’4
(…)
“Meslek” deyip durmayınız Lisaweta İwanowna! Edebiyat kesinlikle bir meslek değil, bir lanettir — bilmiş olasınız. İlk olarak ne zaman kendini gösterir bu lanet? Erken, korkunç derecede erken. Daha Tanrı’yla, dünyayla esenlik ve uyum içinde yaşamanız gereken bir zamanda. Mimlenmiş olduğunuzu, ötekilerle, sıradan, aklı başında insanlarla bilinmez bir karşıtlık içinde bulunduğunuzu hissetmeye başlıyorsunuz, sizi onlardan ayıran sırıtkanlık, inançsızlık, zıtlık, bilinç, duygu uçurumu gitgide daha çok derinleşiyor, yalnız kalıyorsunuz ve o andan başlayarak iletişim kalmıyor artık!”5
Lisaweta konuşmanın sonunda Tonio’nun sıkıntılarının sebebinin toplumsal konumundaki belirsizlikler olduğunu belirtir ve Tonio’yu “Yolunu şaşırmış bir burjuva” olarak tanımlar. Bu söylem Tonio’nun toplumsal konumunu tekrardan sorgulamasına ve doğduğu topraklara doğru bir yolculuk yapmasına sebep olacaktır. Sanatçının kendi geçmişine yönelmesi kimlik arayışının sonucudur. Eserin altıncı bölümü Tonio’nun yaşadığı kimlik çatışmasını sembolize etmektedir. Bu bölümde Tonio’nun doğduğu topraklarda yaşadığı olaylar, eski evinin değişimi ve otelde gelişen tartışmalar Tonio’nun ya da sanatçının kimlik bunalımını sergilemekte ve eserin kurgusuna büyük ölçüde destek olmaktadır.
Eserin final sahnesi oldukça etkileyicidir. Bu sahnede Thomas Mann, sanatçının her türlü çevrenin ve topluluğun “dışında” var olduğunu, sanat insanının olayları veya gelişmeleri büyük bir kayıtsızlık içinde izlediğini okura iletmiştir. Hans Hansen ve İngeborg Holm evlenmişlerdir ve Tonio Kröger bu çiftin katıldığı baloyu, “dışarı”dan, bir pencereden izlemektedir. Bu noktada, Thomas Mann, Tonio Kröger’in tüm olayların -hatta yaşamın- “dışında” kalmasını; sanatçının sıradan yaşamdaki edilginliğini, uyum göstermekteki zorluğunu ve bir yaratıcı olarak katlanmak zorunda olduğu sancıları ortaya koymak için kullanmıştır. Sanat insanının benliğinde oluşan “iç-hesaplaşma” Tonio’nun ağzından şu şekilde ifade edilmektedir:
“Sen Hans Hansen, bana bahçe kapısının orada verdiğin sözü tutup Don Carlos’u okudun mu? Okuma sakın! Artık senden bunu istemiyorum… Yalnız olduğu için ağlayan kraldan sana ne? Işıklı gözlerini dizeler dolusu melankoliye dikerek karartma, düşlerle uyuşturma… Senin gibi olsam! Yeni baştan başlamak, senin gibi namuslu, şen ve basit, başı dik, düzenli, Tanrı’yla ve dünyayla barış içinde bir yetişkin olmak, (…) bilmenin ve yaratma acısının lanetinden sıyrılarak yaşamak, huzur verici bir sıradanlık içinde sevmek ve Tanrı’ya şükretmek!..”6
Bilindiği gibi, bütün “gerçek” sanatçıların iç dünyasında göz ardı edilemeyecek kadar sıkıntı veren “hesaplaşmalar” bulunmaktadır. Topluma veya kendi çevresine olan yabancılığı, doğuşundan itibaren üzerine yapışan yalıtılmış farklılıklar ve çelişkilerin etrafında dönen davranışları bir sanatçının genel geçer yaşama olan uzaklığının en önemli sebepleri sayılabilir. Bu yazıyı, Tonio Kröger’in son bölümde yer alan sözleriyle sonuçlandırmanın yerinde olacağını düşünüyorum:
“İki dünya arasındayım, her ikisinde de rahat edemiyorum, bu yüzden işim zor. Siz sanatçılar benim bir burjuva olduğumu söylüyorsunuz, burjuvalarsa beni tutuklamaya kalkıştılar… Hangisi beni daha çok incitti bilemiyorum.”7
26 Nisan 2003
Adı çıkmış çocuğun, ağlıyor cümbüş!
Bir orada haylaz,
bir burada mahpus.
Yoksa kahrımıza müebbet mi yedi yine?
Sen söyle kadın:
memesinden şefkat çağlayan ak.
Babaların kırdığı dala biniyor bak!
Avuçlarından yakalandı şehri,
şimdi yürüyor, yollar açık.
Sağdan gidenler sağa sapsın,
soldakiler utangaçtır, tanıdık.
Aklımdasın, söyleme yüzünü.
Önce soluğunu sıyır, yırtılır.
Kollarımda kaldın çocuk.
Seni ona vereyim.
Ne iyi yaptın da erken geberdin,
küslük bırakmadan ardında
çocukluk!
Güvensiz yanlar var bana seslenişinde
Beni başka isimlerle doldurur sesin
Çoğalmama azalır gibi sevinişin
Gelmez olur seviştikçe yüreğime
Kuytularımda doladığın zincirlerle
Bir sevmek; senden, Sensizlik kadar büyük
Kendini yer gibi bir kurt açlıktan
Biliyorum ki bıçaklanacağım sana durduğum yerde
Günleri karartmam
Sen ağlayasın diyedir.
Kadarlığında giderir her hüzün kendini
Kalmak, burdan seslenebilir şimdi Aşk’a
Martı çığırt-kanlığında Sen’ler
artık başka suskun sevilir
Bende her acının mutlu bir nedeni vardır oysa
Gelir-geçer insanlar,
sevişmeler, hikâyeler…
Gün’e her doğuşunda ‘Gün’ diyesin diye
Gün gözyaşlarını başka uykularda geceye siler
1. Âşık Kadının Bahar Şarkısı
Şiir yazmak için iyi bir gün
sigara nazikçe duman salıyor
ben ısınmış bir taş gibi
halimden memnun
kök salıyorum bulunduğum yere
Dışarıdan gelen çocuk sesleri
bakkalda takılan yeniyetme delikanlıların
taze gülüşlerine karışırken
sevgilim uyuyor
duruyor tepede güneş
Sıcak bir bahar bu gelen, renginden belli
belli kuşların kanadına konan ışıktan
balonlardan, uçurtmalardan
kızların kısalan eteklerinden belli
erkeklerin çapkın bakışlarından
Ne iyi ettin de geldin canım bahar
gözlerimiz donmuştu, kalbimiz felçli
sevgimiz bile üşümüştü kışın amansız soğuğundan
Hadi gel kon uykumuza, bekleyişimizin üstüne
balkonlarımıza, çamaşırlarımızın üstüne
evsizlerin umuduna kon, güvercinlerin yuvalarına
Aç çocukların ekmeğine akıt yumuşaklığını
sertliğini sevgilime ve bu şiire sakla.
2. Kahveci Çırağının Bahar Şarkısı
Hayranım tavrına, edasına, hallerine
Şu bizim bıçkın mahalleye bile
Saygısızca giriyor bu kostak bahar
Şu cakasına bakın hele
Bakın şu kendinden emin yürüyüşüne
Belli, pasaport göstermeye niyeti yok kimselere
Hoş izin isteseydi bile
“Ne demek” derdik,
“Lafı mı olur” derdik,
Kalkar, hürmet gösterirdik bu güzel abimize
Yeri hazırdır zaten
Kimin haddine düşmüş kahvede
Oturmak baharın sandalyesine?
benimle kal. boylu boyunca uzanalım günebakanlar içinde. bakalım. gökyüzünün mavi adı. doğru şarkıları dinlediğimiz sürece hiç sorunumuz olmayacak biliyorum.
gitmemiz gereken yollar mı var? duymuyorum. konuşmayacağım da bundan sonra. kelimeler, kelimeler. hepsi sağa sola dağılmış. toplamayacağım. burada böylece oturmam lazım. söyleyecek hiçbir şeyim yok! bir yerden sonra yaşam bitiyor. bugün tesadüfen bittiği yeri buldum. görmemeye çalışıyorum. sadece güneşe dönüyorum. görmemem gereken bir memlekette gözümü alan ışığa doğru. hayata bazen yeniden inanıyorum. ezberlediğim romantik şarkıları hatırlıyorum. yavaşça mırıldanabilirim sana.
kimsenin bilmediği şarkılar. şarkılarda masallar. hissetmenin hikâyesini anlatacağım o insanlara. kaskatı suratlarına, cansız gözbebeklerine bakarak küçük insanların küçük masallarını anlatacağım. gel benimle. bütün küçük alışverişleri bırak. ben de bırakacağım. sadece masal anlatacağım yine. benimle kalırsan.
bütün geçmiş şarkıları bir bir hatırlıyorum. bir zamanlarım. inandıklarım. vakitlerim. harcadıklarım. eski masallarım. hatırlıyorum fakat korkuyorum biraz. kara büyüler. bakma o tarafa doğru!
hiçbir zaman çok düşünmedim masallarla ilgili. elimde jelibon vardı. biliyorsun, simsiyahtı bir zaman hayatım, bir zaman kırmızı. şimdi bir sürü renk görüyorum. kafam karışıyor bazen. jelibon yetmiyor kafamı çalıştırmaya. siyahtım ve çok kolay anlatabilirdim bunu. şimdi anlatamıyorum.
gel uzanalım diyorum sadece. siyah gökyüzüne bakalım. kayan yıldızlar vardır hâlâ. dilek tutalım. yağmuru beklemenin anlamı yok. bazen iki mevsim hiç yağmayabilir. hep güneş açtığı da olur, hep kar yağdığı da.
belki hâlâ yağmur dinine inanan küçük kızların masalı vardır bazı kırmızı ışıklarda. uzaklarda masalımı yaşayabileceğim şehirler vardır. beraber yaşayacağımızı biliyorum. geceleri bazen yanlış krizlerde geziyorum, bunu da biliyorum. sadece sabırsızım biliyorsun. elimi tut. ben bekleyeceğim, masalların saçma olduğunu söyleme. cevap veremeyeceğim sorularını sor hep. yüzüme bak. olmayan şehre bak. en yüksek dağın tepesinde masalımı yaşayan küçük insanlar var. inan bana. benimle kal. birkaç yıl gökyüzüne bakacağız. o ışığa doğru. gözlerimiz.
gitmen gerekmiyor. ellerini aç. avcuna küçük bir kuş bırakacağım. hiç istemedin biliyorum. ama ben mavi kurdeleleri seviyorum. hayatın nasıl yazıldığını bilmiyorum hâlâ. bilseydim sana hayatımı yazar verirdim. küçük kızın hayatını.
sayfaları gökyüzünde uçuşan bir hikâye toplayacağım sana kırmızı ışıklardan. “sen benim için, ben senin” yazacağım hikâyenin başına. elini ver. hayatımı bırakacağım avuçlarına.
Dert suyla büyür mü Abbas
Dert!
Ot değil, mantar değil, gül değil
Çınar değil Abbas
Büyür mü çocuk hüzünle
Hüzün!
Sevinç değil, bilye değil, süt değil
Oyun değil Abbas
Hüzün acı su Abbas
Ateş susar, kül kusar
Abbas ah Abbas
Su susar, çocuk susar
Savaş değil
Susa susa Abbas
Dicle çoşsun, Aras aksın
Gitsin Abbas
Sen burda kana kana böyle
Susa Abbas
çağın girdabına yuvarlanan postmodern ilişkiler
siler zihin penceresinde canlanan görüntüyü
hırslanınca insan kavrayışın yönü buğulanır
zıt kutuplar arasında hedefsizce savrulur
alkolle boğulan vicdan artığı zavallı çırpınışlar
insanı ecelsiz yakalar uyanışın hakikat halleri
dağılır rüzgâra ihtiras çemberinin hesap pusulası
giderek artar bedesten hayatımızda iyuduşkalar*
ay demirden değil ağzıyla da kirlidir
geçer akçedir her kılığa girebilen yetenek tacirliği
budur ve sonsuzdur mişvar arasında yenilgi
yağar üzerimize şairlerin iktidarsızlık çiçekleri
kuş telekleri göğün yüzünü bozar durmadan
ömrümüzün körlüğünden saklanır gelecek
hiç kimsenin somun kokmuyor ki elleri
zırvadır mala dönüşmüş ilişkilerin ağdası
kalbim yenil naşidlik hevesi kâfidir sana
dostluk denilen mazinin gayya çukuru
hükümsüzdür dayanışmanın ezber duygusu
kalbim yenil kifayetsiz kalsın her türlü yengi
* İyuduşka: Saltıkov Şçedrin’in “Golovlev Ailesi” adlı romanının kahramanı. (Kuzey Yayınları, Ankara-1984)
Ocak-Mart 2003
“Oysa, şimdi, güneş geçmiyor yaprakların içinden.” – Bilge Karasu
sen varsın, ben varım, sonra hepsi. hasta, yaşlı bir gezegen. tüketilmiş bir yaşam. çoktan seçmeli hayatlarımız. bir düş görmüştüm, unuttum. böyle değildik. plastik yollarda koşuyorduk. çatlaklar, çok fazla. yetmiyor, yine de ne kadar sızarsan sız gerçeğe. yanarak ölmek istiyorum. ruhumu ısıtmak istiyorum. bir düş görmüştüm, unuttum. bekliyorum, herkes gidiyor. insanlar her yerde. her yere koşuşturan insanlar, her şeyle, hiçbir şeysiz. gülüyoruz hepimiz. çürükçüller kol geziyor ortalıkta, bakteri çeteleri kapımızı bekliyor. neyse ki parfüm kokuyor herkes. çürüdüğünü unutmaya çalışıyor. bir acı nereye kadar öldürür. bir kayboluş ne kadar sürer. dönüşsüz göç ediyor isteklerimiz. iki kâbus arası uyku, ne yapsak boş, nereye gitsek dolu. bu değildi söylediğim. biz hep başka bir şey sandık.
üzgünüm çok gel-git. dönüşü yok girdiğimiz yolların. bu kentin ellerinde ufalanırken hayatlarımız, yaşamak dışında bir mucizem kalmadı. safran kokan bahçeleri düşün desem, ne kadar doyurur ruhunu yalanlarım. bilmiyorum. yaşamlarca aradığını bulduğunda, lanetli bir gezegende hangi masal yatırır seni kâbussuz uykulara. bilmiyorum. hâlâ bekleyebilir misin? yaya geçitlerinde, koşarak geçerken yanından insanlar, sen yavaşlığında olacaksın. gidecek ‘bir-yer’ bulamayacaksın. ‘başka bir-şey’in olmadığı gerçeği sızarken çürüyen isteklerine, artık nefes almanı sağlamaz başka boyutlara kaçabileceğimiz yalanlar. biliyorum, ağır gelecek hafifliği yaşamın. üzgünüm çok gel-git. dönüşü yok girdiğimiz yolların. geç kalacağız, her zaman, her yere. oysa yok gidecek hiç-bir-yerimiz. işte sen varsın. ben varım. hepsi sonra.
koca bir kent tıka basa bomboş. bir düş gördüm, unuttum. bekledim. sanrılı ölümler kapımı çalıyordu. geldi sandım. açtım. anlatsan ne? biz hep ölürüz işte, hayal kırıklarının kesikleriyle.
II
“sana neyi anlatayım
her sarnıç küflü bir yağmuru
her sevda bir ayrılığı yaşar”
– Behçet Aysan
galata köprüsü’ndeki ilk yağmur: bir aşk, bir ayrılık.
aynı yere gittiğimizi bilmiyordum. ben orada aşkımı yazmıştım kâğıda. üç ok çizmişti, ikisi bana, biri ona. ben daha çabuk öldüm.
sen benim öldüğüm yerde tavla oynuyorsun. üstelik, iki – iki berabereyken, yarıda kesip gidiyorsun.
git.
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: zafer yalçınpınar
yayıma hazırlayan: vedat kamer
düzelti: akın demirci
“Kişinin birşeyi var değildir: çünkü kişi var değildir. Kişi sürekli kazanır ya da yitirir.”— Nietzsche
1. sürüngen
“sonsuzluk an(ı)lar toplamıdır.”
otobüslerin camlarından artakaldı yalnızlık uykularımdaki sırçalar. öpme, kanar dudakların. aşk, zamandan önce gelir, ve sürekli denk gelir gidişlerine. mavi’den çaldıklarımızı pay ediyorum şehrimde — denize fazlaydı, gökyüzüne fazlaydı, bize fazlaydı…
martısız vapurlarda yolculuk ediyoruz şimdi, senden bahar eksilmiş. sarhoşluğumdan kalma sözlerimi örterken gece, galata köprüsü’nde gözlerin açılıyor. hiç birlikte uzattık mı ayaklarımızı denize?
oysa hep birşey söyleyebilmek için içiyorduk. beklerken ellerini, tümceye varamayan sözcükler veriyordun bana.
kaybedenlerin aşkı ne kadar sürer? — okunduğu kadar.
“pazardı. bir haftayı bitiriyoruz. seni dinlerken, seni yazmayı düşünmemin, seni tedirgin ettiğini bilmiyordum. sadece seni yazmak için vardım, bir daha yazayım: seni.”
işte tekrar oldu. tüm senler sesine doluşmuş, kaybettim savaşlarımı. bir oktavlık açmıştın elini. benim elim büyük geldi eline, ve piç oldu notalar geceye. şimdi, başka bir şehrin ihanetini soluyorum, ve tanımadığım bu şehirde kaybolamıyorum bile: Comptine d’un autre été: L’apres-midi. ankara öyle bir şehir ki, koluna giremiyorsun. zaman hiç böylesine bir oyuncak olmamıştı.
beceriksiz vedalarım yalnızlığımdan kaldı.
3. nasfe
maviler içinde geldin
bilinmeyen bir ülkenin
çocuk uykularıyla birlikte
rüyalarımız farklı iklimlere pay edilmiş
mavisi çalınmış gecede
gündüz senle buluşmayı bekler
4. martı tüylerini yalnızlığı için
“parmaklarımla piyano çaldın.
sanki piyano çalınan her şarkıda biz varız.”
karşı tepelerin ışıkları selamlarken geceyi, ismini fısıldadım zahiriliklerine. şimdi senin onlara gülümsemeni bekliyorlar. ve sokaklarında yürüdükçe, yüzünü seyretme telaşı kaplıyor içimi.
sarılmayan vedalarımda, istanbul’un saray güllerinin dikenleri batıyor ellerime. mavine dökülmüş kanıma gar öpmelerimi bulaştırıyorum. ve ilk defa şehrime ölmeye gidiyorum.
5. begist
şimdi yağmurları götürüyorsun insanlara. aciziyetlerimizi biriktirmiş birşeyler serpiyorsun içlerine. ve birden, yağmurun bizden götürdüğünü anlıyoruz. bunun sebebine dair bir fikrimiz de yok, neden yazdığımızı bilmediğimiz gibi. oysa bugünler için biriktirdin gözyaşlarını, ve şimdi neşeli şarkılar gibi alışkanlıklarımız da soysuz ve korkak.
6. yağmur lambalarının hilal yalnızlığı
yağmur geceleyecek bir yer arıyor, kitap isimleri gibi suskunum. yüzünü ıslatamayan damlaları biriktiriyorum sokak lambasının altında.
Neyime hatırlayacakmışsınız siz beni?
Neye benziyor hayat: Üç adımlık pazaryeri
Ne çok şair geçti o canım iki kapılıdan da
Hiçbiri “Ölümsüzüm dilinizce” diyemedi.
Şiire küsülür elbet ölüm varsa ucunda
Bülbülün bile sesi kesilir gülü pavyonda bulunca
Ne olacak ki hem, ölü dillerle dolu tarih denen mezarlık
Sümerce çekilen acılara kapalı değil mi kulaklarımız artık?
Bu topraklarda şairlik reklamla sakatlanmıştır, nakdidir
Dilimiz ki cenazesi gecikmiş bir çağın mumyalanmama akdidir
Ortalıkta dolanan dizeler ölü, şairler cesetken
Şiire şimdi yapışma değil, bırakma vaktidir
Ah kaldıralım öyleyse şiiri gelin tellerimizi kaldırdığımız sandığa
Sallanan ayaklarına dizeler takıp, bağcıklarını bağlayıp suskunlukla
Asalım umutlarımızı da astığımız kesik çamlara
Ki saat şiirin beslenme değil, şairin kekeleme saatidir
Ustasız atölye gibidir gözlerin Hivda, gözlerin
Bir sis, örtülür perde gibi
Denizle senin arandadır her şey, ölümle ışık gibi
Çalınmaktan aşınmış kapılar, açılmaz kutular gibi
Misk amberle dost değil, üstelik tüm kokular bahçeye düşman gibi
San dal desem fidanı kim anlar
Sözün aynası olsaydı gözlerin, üstümü yıldızlar örterdi
İki kişilik solumuşuz üstelik aynı toprağı severek
Cil gibi güneşe sevdalı saçların Hivda, saçların
Kuş tüyü, uyunur ölünmüş gibi
Rüzgârla senin arandadır her şey, suyla çöl gibi
Gidilmez, meyvesiz bağlar hayat ışımaz çünkü
Sen, oyunlar diyorsun ıslıktan sonra başlar; elmayla bıçak gibi
Kim yenilir, üstelik olmasa hakemler; nehirler mi göller mi
İp asmakla büyüseydi söğütler, çöllerde yalnız kalır mıydı çınarlar
Mendilin günahı ne tenin kokusu düşmüşse havaya
Güneşe söyle senden vazgeçsin artık
Yağmurun derdi kurumaktır, üstelik aynı kederle büyüyerek
Ozansız türkü gibidir yüreğin Hivda, yüreğin
Bir volkan, yanılır ocak gibi
Ateşle senin arandadır her şey, elmasla kömür gibi
Madenciler yorgun olur, üstelik siyah öksürürler boyuna
Ayrı dağlar büyürler, uyumak ölmekse bile
Her gözün parlama nedeni var, dışarıda mavi gök çünkü
Ağlara akan bir dolu deniz, ılık şehirler gibi
Her sözün ağlama nedeni var çünkü
Direksiz bina gibidir bedenin Hivda, bedenin
Kokusuz arsen, içilir zemzem gibi
Ölümle senin arandandır her şey, düğünle matem gibi
Akşamlar geçilir, üstelik aşklara uğramadan
Kıyısın, denizden kopar üstelik dalgaya dokunmadan
Şiir retoriktir diyorsun, elma soyulmaz çünkü
Düşü koruyan tendir, çileği koklamak gibi
Narın derdi bağbanla, üstelik kırmızıyla ak gibi
Lekeyi sevemezsin, ki tadın da bal gibi
Dalsız kiraz gibidir yüzün Hivda, yüzün
Bir ay doğulur hilâl gibi
Gökle senin arandadır her şey, kanatla sapan gibi
Ahırın ilk güneşi yakalaması gibi
Yakalıyor yüksek duvar güneşin yoklayan parmaklarını
Oda yavaşça uyanan bedenin dışında boş, dağınık.
Beceriksiz kokularıyla dolu ergenliğin.
Beden çarşaflara dolanmasına rağmen önceki beden
Keşfinde ilk insafsız terk edilişin.
Şimdi uyanıyor yalnız, terk edilmiş, çağırmak için sabahı
en güzel zamanında. Odanın ağır gölgesine girmek başka bir uyanış,
başka bir bırakılış:
Çocukluğundaki ahır, güneş ışığının ılık esrikliği
Eşiğinde kayıtsız kapısının.
Ahırın ve terin kokusu her zaman saçında ve hayvanların burunları
saçını koklayan. Gizlice zevkini çıkarttı bedeni, güneşin tatlı ışığının
yumuşakça dokunan.
Şimdi bırakılmış, boş yatakta zayıf ve ağrılı bacakları.
Kısa bodur bacaklar.
Genç bir kızın bacakları.
Garip bir genç kız, sevdi samanın tütünle karışık kokusunu, titremeyi
Erkeğin kaçamak dokunuşlarında. Sevdi oyunlar oynamayı
Sevdi bazen samanda oynamayı erkeğin yanında uzanarak.
Ama adam koklamıyordu onun saçlarını.
Yokluyordu samanlığı, zorluyordu bacaklarını ayırmaya.
Sıkıyordu aynı babası gibi. Ama o durmadı.
Koku çiçeklerdendi. Taşlara vuran çiçekler.
Şimdi yavaşça uykudan uyanması gibi dönüyor geçmiş
Çiçeklerin etkileyici kokusu,
Ahırın ve güneşin. Anı keskin ve acıtıcı,
Sevgi dokunuşları gibi. Hiçbir erkek öyle dokunamaz.
Hiçbir erkek göremez orada uzanan bedenin ötesindekini
Özlemini ve acısını o beceriksiz ergenlik yıllarının
Günümüzün kaotik yaşam koşulları içerisinde bir “zorlanan insan” portresinin oluştuğunu fark ediyoruz. Bu durumun türevi olarak sanat ve edebiyat çevrelerinde de hem maddi, hem de ruhsal açıdan “zorlanan sanatçı” portresinin oluştuğunu, bir çeşit tıkanma, buhran ya da geçiş döneminin içerisinde olduğumuzu hissediyoruz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Bülent Elitok:
Yaşamsal zorunluluklar ve kurulan ilişkiler ağı kanla dokular gibidirler, sürekli bir şey verip alırlar. Bu onların yaşama biçimidir.
Bu genel kabule bağlı olarak, zorlanan insan kavramına değinip, zorlanan
sanat ve sanatçıya geçiş yapmaya çalışacağım.
Yaşadığımız toplumu tanımak bir anlamda bunlara yanıt vermemizi sağlar. Zorlanan İnsan. İnsan uzun var olma savaşına bugün de devam ediyor. Belki kullandığı araçlar bugün, bugüne kadarkilerden fazladır, ama yaşamsal mücadele verme açısından eski çağlardan hiç de geri kalır yanı yok. İşte adı geçen kaos budur. Kaos, belirsizlik demektir. Yani enikonu kendisini bekleyen tehlikeleri görememek ve tehlikede olduğunu hissetmek.
Şöyle bir somutlama yaparsak, A fabrikasında çalışan ve yaklaşık 225 milyon ücret alan yurttaş K nasıl kaos içinde olmaz, çocukları için kaygı duymaz? Geleceği onu nasıl karamsarlığa itmez? Bu agnostik durumda bulunan yurttaş kişisel kurtuluşun her çeşidini denemeye hazırdır.
Öte yandan bireysel yaşamın bohemyası, kişiler üzerinde başka bir etki yaratır, ki bu da tüccarlıktır. Her ne iş olursa olsun, ticari bakmaya başladığınızda, bir zorlamanın içindesinizdir artık. Olaylara meta gözüyle bakmaya başlayacaksınız. Bir resmi güzelliği ve başarısı ile değil de size sağlayacağı fayda ile değerlendireceksiniz. Ya da bir filme, bir romana, hep böyle bakacaksınız. Meta, meta…vs. Bu yaratma yeteneğini yok edici bohem yaşama arzusudur ki bizi bu kaosa sürükler. (Zenginlik olmalı, yanlış anlaşılmayayım, ama eşit dağılmalı; bu ön şarta göre yeryüzünün zenginliklerle dolmasını en çok isteyen insanlardan birisiyim.)
Özetlersek, yaşamsal etkinlikler her alanda eşit etki yapar, kanımca daha aydın, daha radikal bakanlar bundan az etkilenenlerdir. Bunların sayısı azaldıkça, kaos yükselir, toplum her noktasında erozyona uğrar ve kaos yaşanır. Bugün yaşananlar da çok kısa özetle kanımca böyle.
Halim Şafak:
sözünü ettiğiniz olgu doğrudan insana ilişkindir. insanın günümüzde içine düştüğü durumu imlemektedir. ama şiir yazan açısından düşünürsek ancak kendine ve hayata uzaklığını anlamamız gerekir. belki de genel olarak şiir yazanın hayatı, hayata ilişkin yazabileceği hiçbir şey yok. buysa tamamıyla günümüz dünyasına ilişkin bir durumdur. geçmişe yönelme eğilimi içinde olanın bugüne ilişkin ifade edebileceği hiçbir şey yoktur. benzer durum gelecek tasarımlarının peşinde koşanlar için de söz konusu edilebilir. şuraya gelmeye çalışıyorum; şiir yazan bugünle ilişkisini büyük ölçüde kopardı. o kopuşla birlikte illüzyona dayalı ve kurgusal bir dünya oluşturdu. burada hayata ve dünyaya ilişkin geçmiş dışında bir şey oluşturamadı. söz konusu durum şiir yazan için yalnızca bir boşluk, kendini atmayı cesaret edemeyeceği bir uçurumdur. bu bağlamda hem gelecek tasarımları hem de verili şiir pratikleri hiçbir şeyi ifade etmiş olmuyor. öyleyse şiir yazanın bugün kadar kendinin yıkımına ihtiyacı var. yadsımalı ve reddetmeli. bu yeni pratik doğrudan şiirin kendisine de yönelmek zorundadır. tam da burada şiir akımlarının yerini şiirsellerin almış olması şiir yazanın önünde müthiş bir imkândır. çünkü egemenlikçi şiir pratiklerinin dışında gelişen şiirseller öncesinde sonrasında eşitsizlik ilişkilerini ve iktidarını reddeder. şiir yazanın zorluğu da buradadır. yol ayrımı! “zorlanma”, “tıkanma” ya da “buhran” eninde sonunda kaotik bir durumdur. şiirin ihtiyaç kabul ettiğidir. o zaman şiir yazan geçmiş ve geleceğe yönelik tasarımları reddedip bugüne yönelmelidir. acıyla ve çığlık atarak bugünün şiirini oluşturmalıdır. bu bir bakıma kendi hayatını oluşturmak olarak da anlaşılabilir. o zaman ne duruyoruz: acıysa acı! çarpışmaysa çarpışma!
İsmail Zeki Erdoğan:
Yaşamdaki en büyük şanssızlık, edebiyat ve sanat üzre doğmuş olmaktır. Sizin seçiminiz değilse de içinizdeki yangın, sizi sanat ve edebiyat denizine doğru koşturarak yaşam tarzınız haline getirdiği için, bu, sizin seçiminiz olur. Ve bu dünyanın estetik tarihinde ölmeden önce “zorlanan sanatçı” portresinden çıkıp da rahat yaşayan “mutlu sanatçı” yoktur. İstisnai bazı “kurt sanatçı” dostları bu cümleden uzak tutuyorum.
Ruhsal açıdan, “beden için sağlıklı olan tek şey mutluluktur, ama zihni güçlendirip geliştiren kederdir” diyen, ve, “fikirler, kederlerin yerini tutar; keder fikre dönüşürken, kalbimize zarar verme gücünü bir ölçüde kaybeder ve hatta ilk anda, dönüşümün kendisi ani bir sevinç yaratır” diyerek de sanatın kederle bağlantılı olduğunu belirten Marcel Proust’a katılmak ve ruh buhranlarını böylece açıklamak istedim.
Kemal Gündüzalp / BİR YERYÜZÜLÜ OLARAK İNSAN VE SANATÇI:
Günümüzde düşünen, yaşanan olaylara eleştirel ve sorgulayıcı bir biçimde bakan belli düzeylerde aydın ve elbette sorumlu sayılabilecek insanlar dışında, ötekiler için yaşamın çok da karmaşık olduğunu sanmıyorum. Sıradan insan için yaşam tekdüzedir. Bu anlamda, yalnızca ekonomik koşulların bir sonucu olarak sıkıştırılmıştır. Vazgeçtik sınıf bilincinden, kendisi bile olamayan, özne ve eyleyen olamayan insanlar, zorlansalar da onlar için kafa karışıklığı söz konusu değildir. Yalnızca zorlanan değil, bir aykırıkanı (paradoks) olsa bile insan tüketilmiştir!
Türkiye insanı zaten bir geçiş toplumu özelliği gösterir. 80 yıldır, hatta 1908’den beri de başlatılabilir bu başlangıç, bir ‘demokrasi’ sorununu aşamadığı gibi, peş peşe gelen darbelerle dumura uğratıldı, yorgun düşürüldü. Sonuçta bir yenilmişler ordusu, belki kötü bir benzetme ama gerçekten de bir “yitik kuşak(lar)” gerçeği vardır.
Sanat ve yazın çevrelerinde ise her zaman bir erk olmuştur. Bir zamanlar “toplumcu-gerçekçi” olan bu erk, son çeyrek yüzyıldır adım adım, dünya ve ülkenin özgül koşulları sonucunda anamalcı dizgeye uygun olarak, gerçekten ‘palazlanan’ burjuvazinin yedeğinde artık bir burjuva sanat erki egemen olmuştur. Bu erk, özü ve mantığı gereği sanatçıyı köşeye sıkıştırmış, büyük ölçüde kişiliksizleştirmiştir maddi ödünlerle. Hâlâ direnebilenler ise elbette yoksun ve yoksul bırakılmıştır. Sonuçta bir ikilem yaşanmaktadır: Ekonomik ve tinsel düzeyde bu sıkıştırılma çemberi yırtılamadığı için zorlanmaktadır sanatçı. Böylesi bir durumda elbette tıkanır, kuşkusuz bunalıma düşer ve kesinlikle bir çıkmazı yaşar. Çıkış “rağmen” ve bir direniş sanatıyla, bana göre birikimci-toplumcu bir anlayışla vardır ve mümkündür. Ütopyaları tükenen sanatçı sıkışır ve ancak yedek güç olur. Oysa hâlâ gerçekleşebilir bir olasılık olarak öte düşler kurulabilir. Umut da oradadır, çıkışta. Sanatçının artık erkler, sınırlar ve simgelerle belirlenmişliğin ötesinde bir yeryüzülü olarak, insana yakışır bir yeryüzü sanatıyla yolunu bulması ve orta zekâ’ya karşı direnmesi bir düş değildir.
M. Tahir Sakman / kim kimi zorluyor:
günümüzün kaotik yaşam koşulları içerisinde oluşan “zorlanan insan” portresi aslında yeni bir olgu değildir. çünkü, adına “uygarlık seviyesi” dediğimiz, aslında insanı kendi yarattığı korkularına yenik düşüren bu süreç, insanın tarihi kadar eskidir. aslında sorgulanması gereken, belki de insanın ta kendisidir. asıl sorulması gereken, insanın günümüzde ne kadar insan olduğudur. içimizde taşıdığımız ‘öteki-ben’i yani gerçek ‘ben’i dışladıkça bu soruyu sormak kolay olmayacak, yanıtını almamız ise zorların zoru olacaktır.
maddi çıkarlarla etrafımıza ördüğümüz duvarların farkında mısınız? sevdalarımızı bile çıkarlara endeksli hale getirdiğimizi görmüyor musunuz? sevgileri, inançları pazarlarda satılan bir meta haline getirdiğimiz gerçeği, yüreğimizi ne zaman sızlatacak? rüzgârların sesini dinlemek, söyler misin kaç paradır? doğanın nefesini duymak için illa ki maddi olanaklara mı sahip olmamız gerekmektedir? ay ışıklarında serin suların çağrısına yanıt vermek için aslında gerekli olan tek şey, insanın yüreğidir… yüreğimizle, yaşamın bize sunduğu ve yağmur gibi içimizde biriken duygulara esir olmanın, aslında özgürlük olduğunu kendimize ne zaman anlatacağız? anlatmamız için illa ki, adına “hayatın gerçekleri” dedikleri (o kahrolası), ayaklarımıza betonlar döken ve değişemez/değiştirilemez sandığımız kurguların ve köhnemiş/kokuşmuş öğretilerin önünde yenik mi düşmemiz gerekmektedir? yüreğimizle/sevgilerimizle direnmekten başka yol yoktur.
aslında, zorlanan kesinlikle insan değildir. zorlanan, içindeki ‘öteki-ben’le olan köprüleri yıkmış zavallı bir yaratıktır. içimizdeki ‘öteki-ben’i dinlediğimiz zaman gerçekten insan olabileceğimiz gerçeğini kabul etmedikçe, bu sorunun doğru yanıtını vermek mümkün değildir.
zorlanan sanatçı portresine gelince, sanatçı her devirde toplumla uyuşmamıştır. ve toplum düzeniyle uyuşmayan sanatçının arayış adına kendisiyle bile çelişkiye düşmesi kaçınılmazdır. toplumsal ilişkilerde zorlanması doğaldır. doğal olmayan; kendisini topluma adapte etmeye kalkmasıdır. sanatçı eserlerinde kendi ‘öteki-ben’i yansıtırken zorlandığı asla kendisi değildir. aslında zorlanan sanatçı değildir. zorlanan olsa olsa, sanatçının zorladıkları ötekilerdir…
M.Met Altun / “ZORLAMA İNSAN”, “ZORLANAN SANATÇI”:
Koşullar her ne olursa olsun sanatçı, üreten insan; bir başka ifadeyle, düşlemi imgelem ile buluşturan ve bunu da sanat aracılığı ile üretime dönüştürebilen kişi.
Her şeyden önce sanat “zorlama”yı reddeder. “Zorlama” da sanat değil, propaganda üretir. Buradan bakarsak, zorlamayla insan olmaz. İnsan varsa zorlama olmaz.
Kastettiğiniz şeyin felsefeyle bağını koparmamak gerektiğine inanıyorum. Salt söylemek adına da bir sorunun yanıtlanamayacağına inanıyorum. Dolayısıyla bu ifadeye, “zorluklar içinde insan olmak” ve “her şeye rağmen sanatçı kalmak” biçiminde yaklaşmak istiyorum.
Kültürel çözülmenin hatta çürümenin doruk noktasına kadar yaşandığı bir toplumda, ısrarla küresel entegrasyon yöntemleri ile ve ısrarla tektipleşmeye götürülen dünya insanı, özgün ifadesini ve hatta kendi olma güdüsünü ne yazık ki, koruyamamaktadır. Dolayısıyla her şeye ve her türlü çabaya rağmen, bir işgalin ve bir tür dayatmanın argümanlarına dönüşen, başta medya ve diğer faktörler, kastettiğiniz anlamıyla “insan”a saldırmaktadır. Bütün bu olgusal bütünlüğün farkında olan bireydir işte kastettiğiniz “zorlanan insan” prototipi. Bu farkındalığı savunan ve onu sanata dönüştürenin ise yine sizin ifadenizle “zorlanan sanatçı” olduğunu düşünüyorum.
Yanıtın uzadığının farkındayım ancak, bu soruyu Habermas’a soracak olsaydınız, emin olun iki gün seminer verebilir ve hatta zamanın yetmediğinden yakınabilirdi.
“Her şeye rağmen” diye bir ifade vardır. Bu ifadedir işte farkındalıklarını üretime, üretimini ise bir karşı koyuşa dönüştüren kişinin sığındığı son liman. Sanatçı bu karşı duruşu, duyusallaştırabildiği için sanatçıdır. Ancak, çürümenin karşısına alternatif dokuyla çıkansa, “insan” olan “sanatçı kişi”dir, inancındayım.
Kendi kültürel varlığımız eksenine indirgersek, sözü küçük İskender’in bir röportaja verdiği yanıtlara ek bir ifadeye bırakmak istiyorum:
“Üç tarafı denizlerle kaplı bir ülkede, dördüncü taraf deniz görmüyorsa, ben kahroluyorum.”
Mehmet Koz / ZORLANAN SANATÇI PORTRESİ:
Bu İlk Değil
Günümüz edebiyatçısının 1970’li ve 80’li yıllardaki edebiyatçılarımızın yaşadığı zorlanmadan ister bağımsız, ister bu zorlanmayla bağlantılı düşünelim ama içinde bulunduğumuz şu zamanlar içinde gerçekten de bir “zorlanan sanatçı” durumu içinde olduğunu kabul etmeliyiz. Bu zorlanma hali, sevdiği kadına hislerini açmakta zorlanmaktan doğan üretkenliği artmış, “yazacak şeyi olan” edebiyatçı hali değildir kesinlikle. İlhan Berk’in dediği gibi bir “yazmak denen cehennem” vardır zorluğu yaşanılan fakat günümüz edebiyatçısının yaşadığı zorluk başkadır. Çünkü o cehennem, kalemin peteğidir.
1970’li yıllardaki zorlanan edebiyatçının resmi bir bakıma İkinci Yeni’dir. İkinci Yeni şiir akımının oluşmasına neden olan ortam, düşünce ve baskıların uzantısıyla portrede zorlanan sanatçı oluşmuştur. 80’li yıllarda da siyasi baskı ve yozlaşmalar sanatçıya geçmiş on yılı içindeki durumunu pek değiştirmemiştir. Ama günümüz insanının ve özelinde sanatçısının zorlanma biçimi ve nedenleri daha farklıdır, geçmişte atılan bazı tohumların çatlamasının yanı sıra.
Teknoloji her geçen gün daha fazla gelişirken, gelişme hızı da artmakta. Bu ivmeli artış zaten kaçınılmaz bir değişim ve adaptasyon güçlüğü yaratmasının yanında son yirmi yılın yozlaşma tohumlarının da çatlayıp her yanı yaban otlarının sarması birçok insanı ruhsuz ve tekdüze yaşama iterken, duyarlı/sanatçı insanı da bir tıkanma/buhrana, geçiş dönemine, neticesinde zorlanmaya itelemekte.
“Aşklar Uçup Gitmiş Olmalı Bir Yazla” *
En basit örneğiyle, karasevdaların, hatta sevdaların bile yaşanmaması, günümüzde yazılan aşk şiirleri diye nitelendireceğimiz şiirleri önümüzde tıkanmış olarak bulmamıza neden oluyor. Toplum ve çevrenin olası tepkilerinden çekinerek hislerimizi açamadığımız aşklar kaldı mı? Kalmadığı için Cahit Sıtkı’nın şiirleri, Ziya Osman Saba’nın öyküleri artık yazılmıyor. O yazılanlardaki tema şimdiki aşk şiirlerinin üslubuna takılıp kalıyor. Karşılıksız aşkların ya da vuslatın “tarihte kalması”, tek gecelik flörtlerin modası sanatçının içindeki kalemin ucunu kırıyor. Aynı çıkmaz sokak, genel insan ilişkilerinde de iletişim teknolojisi cep telefonlarının, internetin ortaya çıkmasıyla; iletişimin sıfıra inmesiyle doğuyor. Ortada bir engel ya da çaresizlik yok ki, sanatçı ne üretebilsin, raylar üzerinde insan dediğimiz mekanik sistemler oluşmuş ve sinyallerle haberleşiyorken? Son on yılın şiirlerinin yayımlandığı antoloji ve diğer yayınlara bakarsak; o şiirler içinde ne çok “kent” kelimesi kullanılmaktadır. Bu da sanatçının zorlandığı yerin adresi değil midir?
“Tutunamayanlar”
Yaklaşık altmış yıl evvel bir köy edebiyatı, köy romancılığı vardı. Köy okuluna atanan çağdaş öğretmen ve ona zorluklar çıkaran toprak ağası, köyün imamı yazılırdı. Veya köy sınırları içinde yaşanan aşklar, karasevdalar. 1950’lerde sanırım ilk olarak Attilâ İlhan’ın kalemiyle kent şiirleri yazılmaya başlandı. Çünkü artık kent gerçeği vardı. Oğuz Atay, Tutunamayanlar‘ı 1972-73’te yayımladı. Başta belirttiğim, 70’li yılların bir zorlanan sanatçısının eseriydi o. Şimdilerde Medya Dörtlemeleri, Metropol Üçlemeleri, depremin romanları, Susurluk polisiye romanları, internet/eş aldatmalarının romanları yazılıyorken, ben bu mevcut buhran/tıkanma ya da geçiş döneminin, beraberindeki zorlanan sanatçı portresinin çok uzun ömürlü olmayacağı kanısındayım. Çünkü artık cep telefonu, internet de edebi literatürümüzde bir “kırmızı gül” kadar olağan bir yerde saf tutacaktır.
“Kapına bir cep telefonu bıraktım; beni aramadın bebek!”
* Ahmet Muhip Dıranas’ın bir şiirinden.
Özge Dirik / 1. –geleneksel olması muhtemel– KY soruşturması:
Noktayı koyduktan sonra gözlerim aceleyle kâğıdın üzerinde geziniyor, ve karınca kentlerinin maketini yapmış bir dev gibi şehvetle keyif alıyorsam, varsın sanat yaş bezlerini taşıran son damla olsun gerçek acıdan devşirilen. Kim karşılaştırabilir ki, özellikleri ile birbirinden tamamen farklı iki çağda yaşamış kişilerin dışında- içinde bulunulan kaotik dönem ile bir önceki Xotik hayalleri. Hastalıklarımız büyüyor, doğru. Ama bağışıklık sistemimiz de güçleniyor. Kafamdaki kumar makinesinin kolunu çektiğimde hep aynı üç sahne;
– bugün çok gerilmişsiniz sayın İsa.
– uyumadan bana bir martaval daha okur musun anne?
– burun deliklerine iki adet çadır çivisi takıp, kafasını masaya vuran tanrı.
kurak mevsimi uykuda geçiren yalnız hayvanlar değildir, bana sorarsanız bu
soruşturma benim için erken derim.
Hem
çekirdeğim de tatlı olsa
nasıl ürerim…
Polat Onat:
kanımca son derece önemli bir sorunsalı gündeme getirmişsiniz. sanatın bütünüyle bir zorlanma, acı çekme neticesinde ortaya çıkan bir oluşum olduğuna inananlardanım. fakat bahsettiğiniz durumu günümüz yaşam şartlarıyla sınırlamak yanlıştır gibime geliyor; geçmişte de sanatçı hep ‘zorlanan insan’ olmuştur. dikkat edilirse günümüz yaşam koşullarının kaotikliğinden etkilenmeyen vasat insan hep çoğunluktadır ve bu şartlar kaotikliği de aşan gerçekliğin sorgulandığı kaos ortamına doğru evrilse de bu hep öyle de kalacaktır. soruşturmayı açan arkadaşların ‘zorlanan insan’ diye kavramsallaştırdıkları öğeye ‘yabancılaşan insan’ da demekte bir sakınca yok. aşılmaya çalışılan ama daha da derinleşen bir yabancılık, topluma yabancılaşmanın ötesinde bireyin kendi kendisini tanıyamamasını da kapsayan bir yabancılık olgusudur burada söz ettiğim şey. ve iyi sanatın doğması için neredeyse bir önkoşul durumundadır bu. çünkü kendini tanıyabilmek en büyük erdemdir ve başkalarını da tanıyabilmenin en iyi yöntemlerinden biridir. başka bir yazımda söylediğim gibi: “şair, kim olduğu ve kim olmaya çalıştığı arasındaki farkı anlamaya çalışan kişidir.” bahsi geçen problemin çözümü ütopik olan iki kelimeden geçiyor: doğaya dönüş… o da olmayacağına göre haydi kitapların başına o zaman…
Raşit Gökçeli / Zorlanan sanatçı:
Günümüzde insanın ya da sanatçının zorlanmasından daha vahim bir olgu mevcut. Bu da insanın “insan” olarak artık boşlukta kalmasıdır.
Toplumsal işbölümü ile ilgili var bildiğimiz tüm paradigmaların yıkılmakta olduğu bir dönemi yaşamaktayız.
İnsan emeğinin bugünkü küreselleşmiş dünyanın sosyal formasyonu tarafından tanımlanmış biçimi, antik çağlardan bu yana süregiden “çalışma” kavramı ile bağlantılarını koparmakta.
Sosyal bir varlık olan insan, artık çalışmasının ve emeğinin bugünkü düzende “gereksinim” duyulmayan ya da “pazar değeri” bulunmayan bir unsura dönüştüğünü görmektedir.
Çağlar boyunca “kıyamet” söylencesinin etrafında dolanmış olan insan ve sanatçı, kıyametten önce “devreden çıkmanın” şokunu yaşamaktadır. Yani “kıyamet” gerçekleşmeden önce insanın tözsel anlamda bir “yokoluşu” devreye girmektedir. İnsanın “muallakta” olduğu bu ortamda “sanat”ın akıbeti ne olacaktır ?
Sanırım bugünkü sanatçıyı “zorlayan” ahval budur ve bunun cevabı “zorlanarak” değil insanı yeniden değerli kılabilecek “yeni bir klasisizme dönüşte” aranmalıdır.
Rengin Bingöl / “Zorlanan insan” portresi hakkında:
Aslında sanatçı, zor koşullarda ya da acının içinde kendi fenerlerini yakabilen, yakmasını başarandır biraz da… çünkü arayıştır onu yaratıcılığa sürükleyen; çünkü özlemleridir; çünkü düşleridir dokunmak istedikleri, hayat vermek istedikleri… çünkü dondurmaktır bir anın güzelliğini… yazının içinde, renklerin dünyasında ya da seslerin içinde…
Ancak üzücüdür ki, son yıllarda gerek dünyada olup bitenler, gerekse kendi coğrafyamda yaşanan iniş çıkışlar ve bir türlü yerine oturtulamayan değerler, yaklaşımlar herkesi etkilediği gibi, biz sanat ile uğraşanları da etkiliyor… Bu ise, acıların içinden geçmekten çok, sanki soluk alamıyor durumuna gelmek gibi bir durum… Sanat olgusunun uzağına bir yerlere sürüklenen bir başka arenada buluveriyorsunuz kendinizi! Toplumu genel anlamda saran bir saldırganlığın tedirginliğini de daima üzerinizde hissediyorsunuz… ister fiziksel anlamda, ister yazı üzerinde, hemen herkes birilerine saldırıyor, olur olmaz nedenlerle… kaldı ki makul nedenlerle bile olsa bir insanın bir diğer insana yazı ile ya da fiziki anlamda saldırganlıkla yaklaşmasını uygarlık anlayışı içinde kabul etmemiz de olanaklı değil. En bilinen değerleri, kavramları, hatta bilim dallarını bile sürekli savunur durumunda kalmak da insanı yoruyor, tüketiyor… savaş veriyorsunuz durmadan! Dikili taşların savaşını! Var edilenlerin savaşını… ve nerede kaldı ki kendi ürettiklerinizin ya da üreteceklerinizin var olabilme çabaları içinde yol almaya çalışacaksınız!
Evet, belki bu zor bir dönem, zor bir geçiş dönemi ya da… Sanki her şeyi yeniden keşfediyormuş gibi yola çıkmak da, aslında çok da umutsuzluk taşımıyor; çünkü bazen geri dönüş, yeni bir adımdır, başlangıçtır; ama benim korkum “sanat ve felsefeyle” toplum arasındaki mesafeleri doğru anlamalarla yakalayamamak, kuramamak!
Bütün bu tablo içinde sanatçı olmak kolay değil… Ama daha da zor olanı bu kaotik ortam içinde üretebilmek! Dediğim gibi üretebilmek için önce soluk alıp verebilmeniz gerekir; oysa sanatçıyı, üretmenin dışında birçok şey var boğan… Sorun dal budak sarmış bir şekilde büyüyor… Ancak her karanlık gecenin ardından güneş doğar… Ve benim hâlâ umudum var; çünkü pırıl pırıl umut veren genç bir nesil geliyor… Belki güneş onlarla yeniden doğacak… Ben yaşım itibariyle bu ülkedeki 1960 yılından sonra yaşanan tüm iniş çıkışları yaşadım… ve ne ilginçtir ki hep aynı konuda sıkıntılarımı dile getirdim; daha aydın ve daha uygar bir toplum olma arzusu! Babama ilk yurtdışı gezimde sorardım, bu insanlar ne yapıyorlar diye; çünkü parklarda, banklarda, otobüslerde, trenlerde insanlar görürdüm kitap okuyan… kendi ülkemde hiç alışık olmadığım bir tablo idi! Şimdi bakıyorum bazen Kadıköy-Karaköy arası vapurların özellikle erken saatlerinde rastladığımda genç insanların kitap okuduklarını görüyorum, bir de kendi yeğenimden biliyorum tüm otobüs yolculuklarında kitap okur… Evet, değişiyoruz…
Bir başka gerçek de şu; sanatçı zaten kendi içinde tıkanmalar, doğuramama sancıları yaşar, sanatçının kendi yaratım dünyası içindeki bu iniş çıkışlar doğal olarak oluşur… Belki son zamanlarda yaşananlar sanatçının kendi dışında gerçekleşen bu zorlanma ya da tıkanma anlarından/durumlarından kaynaklanmaktadır…
Öte yandan, sanatçıların, özellikle de son günlerde ülkemde yaşanan toplumsal kaygılar nedeniyle “okunmak, izlenmek, dinlenmek” gibi basit olguların sadece “satış” kaygısı ile ortaya çıkması, sanatçıyı da yaratım dünyası içinde, şov arayışları içine sürüklemektedir… İşte o zaman da, sanat ve sanatçı kavramlarını yeniden sorgulamamız gerektiğine inanıyorum… sanatçının bütün bu kaygılardan çok, tek bir kaygısı olmalıdır; “insan” olabilme…
Serkan Işın:
Charles Baudelaire’in “Modernlik” isimli metnine bakarsak “Modernlik, geçişsel olandır, kaçak olandır, rastlantısal olandır, diğer yarısı ebedi ve değişmez olan sanatın, yarısıdır”. Ben, o “kaotik” yaşam koşullarını modernliğe bağlıyor ve bu modernliğin de Baudelaire’in de belirttiği gibi, “her dönemin sanatçısı tarafından, kendi döneminde yaşandığını” savunuyorum. Yani Yahya Kemal ile Nâzım Hikmet, modernliğin kutupları açısından çeşitli buhran (ki buna Yahya Kemal “inkıraz devri” diyecekti) dönemlerinde ortaya çıkmışlardır. İlki, modernliğin gelip geçiciliğinden geçmişe sığınmış, ikincisi yaşamın yeni koşullarına ‘putrel’, ‘makine’, ‘gökdelenler’ gibi kelimeleri katarak şiirini kurmuştur. Burada, “zorlanan insan” ile “zorlanan yazar/sanatçı” arasında bir bağ olduğunu düşünmek yanıltıcı olabilir. Yazarın, sanatçının ‘insanı’ ve onun yaşayış biçimini ‘temsili’ ile birey olarak varoluşu arasındaki uzaklık bazı metinlerde kaybolabilir. Kaotik olan bir yaşam ile sanatçının yarattığı temsil’in uyuşmazlığı -mesela Roetkhe’nin, Nerval’in, Ece Ayhan’ın şiirleri ve kişisel, psikolojik durumu arasındaki uçurum- bize anlamlandırmada zorluklar yaşatabilir. Yani özünde diyeceğim şu: Modernliğin içinden bakıldıkça, iki ya da çok kutuplu bakışlar ancak bize bir fikir verebilir. Bu fikirler de akıcıdır, akışkandır. Sadece bir “duruma” bakmak zorunda kalan bizler, o durumun sınırları içinde bütün yapıtı “yaşamın gelip geçiciliğinin dayattığı yüzeysellik ve gündelik dertler” yüzünden gözden kaçırabiliriz. Bu süreksizlik ortamında, KAOS ya da KAOTİK olanın içinde, yazarın ve sanatçının içselleştirip, temsil etmesi gereken bir süreklilik de olmalı, eğer yazmaya devam ediyorsa. Bu yüzden sadece tepe noktaları üzerinden olan biteni değerlendirmek, bize PANİK getirecektir. Yani, bizim ufak dalgalar halinde gördüğümüz durumların, tam merkezinde nasıl bir kırılma var, ona bakmak, bakabilmek gerek. Bugünün “kaotik” ortamı ile Ahmet Hamdi’nin yaşadığı dönemin koşulları arasında olabilecek benzerlikler önemlidir.
Bir yazarın hem maddi hem de ruhsal açıdan zorlanması, en azından iyi bir yapıta girişmesi için yeterli olabilir. Ama hem “iyi bir yaşam” hem de “iyi bir yapıt” özlemi çekmek, baştan mümkün değil. Adorno’nun dediği gibi, “Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz.”
Tamer Gülbek / Tıkanıklık:
Günümüz edebiyat -özellikle de şiir- ortamında bir tıkanıklıktan ziyade, okunmamaktan kaynaklanan bir isteksizlikten, bir motivasyon eksikliğinden söz edilebileceğini düşünüyorum. Buna neden olarak da, onca yıldır okuyucu ilgisini kazanamayacak, plastik ürünler verilmiş olmasını görmeliyiz bence. Bana kalırsa, bir sürü yanlış yönlendirmenin sonucunda edebiyat, rotasından çıkarılmış ve toplumun çok uzağında bir yerlerde birbirlerinin yazdıklarını bile okumaya fazla heves etmeyen ve kelimelerle oyalanan bir klanın ellerinde oyuncak olmuştur.
Tamer Karalar / Paradoks:
Yazarın önündeki en büyük engel sanırım kendisi. Yazar olmanın toplumdaki statüsünün değerini ya da çekilen maddi zorlukları bir kenara bırakırsak bence yazarın asıl kaygısı “yaratıcılık” durumu. Yazar olmanın güçlükleri bir yana hiç yazamama endişesi sanırım bir yazarın en büyük sorunu. Bu yüzden “yaratma” ve “sanat”ın tetikleyici güdüleri olan melankolik ve depresif tavrın ortadan kalkması yazarı yeni bir endişeye götürür. Nesnel anlamda mutluluğun önündeki iki engel kalkarken yazarın öznel tatmini olan yazma eylemi baltalanmış olur. Yazar, her insan gibi mutluluğu ararken aslında ondan kaçarak yeni ve kendi gerçekliğinde mümkün kılınabilecek bir mutluluk yakalamıştır aslında. Dış dünyanın değerleriyle kendi değerleri arasında sıkışan yazarın önündeki en büyük güçlük de bu paradoksal durumdur.
eskisi gibi çağrılmıyor hiç-bir-şey.
bura’lı da değiliz artık;
-oralı hiç değil.
uzatıp-kısalıyoruz yinelenerek
yalancı çıkıyoruz her girdiğimiz doğrudan
ne zamandır uzağız “kor” tadına
beklenen; kişisel bir temmuz ortası’Dır.
yaşadığımızı görenler var bu arada
bu bir Sır’dır…..
bu bir Sır.
yakışırken olur–ol’unmaz sevdalara
dersler alıp, dersler veriyoruz……..parmaklar havada.
mutluluğun dönekliğine ucundan takılı
yaz ortasında bacalarımız tütüyor
büyüyor gereksiz’lerimiz; yol-yol sararıyor.
ya hayal süngülerimiz?…..çürük mermer akı!
sersemce eğilirken başı-boş alkışlara;
bu işin adına yaşamak,
bize de adam deniyor.
Anne zulamızı patlattılar senin
kızlık soyadın şantajcıların elinde
benim ilkaşklarım darmadağın
Bir çocuk neresinden sevilir bunu
bilirim, yaralıdoğan bir aşkı anne
sağaltabilirim, kundağımda kan taşı
Yaram açık dikiş tutturamadım
yürüdük kalbimden kolkola içeri
sevişip ruhumu inciten anılarla.
Ankara’ya, yeni mahalleye kar düşerken
aynalara baka baka direniyorum
bileniyorum bu son bileklerimle hayata.
Anne zulamızı patlattılar senin
rujlu dudaklarında bir yığın resim
bir yığın tabanca.
harflerinden sustu ağustos
devrilmiş ağaçların yeşili
sararmış sözler için
kendinden kaçan atların yeli sabah
aklımı gömdüğüm kuyu
denizler geçtiğim sandal
eskiyen gün
seni bir öğlen gibi durduğum dutluk
betonlarından taştığım havuz
kuşlar için kuşların boyunları için
renk
avare renk yoksun ya
seni bir bahçenin acıması gibi…
unutulmuş çiçek adları
usul işleyen dili doğanın
suyun ve suyun sesinden
harflerinden sustu ağustos
Kafasıyla hayır dedi
ama kalbiyle evet
sevdiklerine evet dedi
öğretmenine hayır
sorgulandığında ayaktaydı
bütün problemler önünde
birdenbire aralıksız gülmeye başladı
ve her şeyi sildi
rakamları ve sözcükleri
cümleleri ve tuzakları
ve efendisinin tehditlerine rağmen
üstün yetenekli çocukların yuhaları altında mutsuzluğun siyah tahtasına
her renkten tebeşirle
mutluluğun yüzünü çizdi.
“uzun süren kekemeliğime”
sis kapıma dayandı. camlarda kendimi arıyorum.
amansız çabam. eli boğazında bir akşam. sen bile…
sen bile kırık camsın bu akşam etime saplanan.
hayat bu. bir ileri iki geri. bilmeceyi kim çözmeli.
sevgilim. kalbimin kıyameti. bırak kalsın bende.
bırak kalsın bende. vurduğun kuşların iskeletleri.
yine de hayat bu. camlarda seni arıyorum. nerdesin…
24-08-2003
yağmur güllerini döküyor üzerime gökbaba
dudaklarımı çıkartıp sedef bir kutuya saklıyorum
sokağımdaki ayak izleri yavaş yavaş siliniyor
gül/ruhunun kokusunu yitiriyorum
maviye bir kibrit çakıp her gece
hüznün konağını ateşe veriyorum
çöp adamın gölgesi kendisi kadardı…
–Melih Cevdet’e–
Haydi burada öl dediler bana
Ölmek istemiyorum demedim
Demedim ama
Şimdi bilmek istiyorum
Toprak gene bizim zamanımızdaki gibi mi sürülecek?
— Melih Cevdet Anday
Gelişmiş bir Batı ülkesinde şair olmanın kolay anları vardır. Nehirlerin bereketli toprakları delta ovalarına yığdığı gibi bereketli bir birikimin üzerindesinizdir. Bilirsin ki –ya da sanırsın– son durak sensin. Orası bir tür zirvedir. Kendi ulusal kültürünü özümsemişsindir. Kendi kültürel köklerinin, kişisel birikiminin ve hayal gücünün özsuyunu damıttığında o bir şiirdir. Hem çağdaş, hem ulusal, hem de evrensel bir çizgidesindir. Zaman böyle. Rüzgâr alabildiğine senin yelkenlerini doldurmaktadır. Bohem yaşasan moda olur, asilik yapsan herkes seni anlamaya çalışır. Kökleşmiş bir sistemi silkeleyemeyeceğin için “Bizim çılgın şairlerimiz…” sevimliliği ile algılanır. Bütün dünya dillerine şiirlerin senin haberin olmadan çevrilir. Gelişmekte olan ülkelerin yayın organları senin sıradan bir şiirini allaya pullaya başköşede sunar okurlarına…
Bizim illerde şairsen bil ki dağların kuytuluğunda açan kır çiçeğisin üstadım. Kara kışa dayanıklı olman gerektiği gibi, yazın da bozkırın sıcağında bulutlardan süzeceksin suyunu. Önce var olma savaşı vereceksin bu hoyratlığın ortasında. Kendini tanıyacaksın, halkını ve ülkeni tanıyacaksın, dünyayı çözümleyeceksin alın terin ve bilincinle.
RAHATI KAÇAN AĞAÇ
Tanıdık bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın.
Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı.
Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.
—Melih Cevdet Anday
Bozkırda cehaletle mücadele etmek, bilgi üretmek, sevgi üretmek, sanat yapmak, çocuk yetiştirmek, hoşgörü üretmek, disiplin yerleştirmek, geleneğin verimli damarlarını bulup yeşertmek, çağdaş kültürle sentezlemek, seni yok sayanlara her gün var olduğunu, yaşadığını, ürettiğini kanıtlamak ne zor iştir. Sen bir de bunun resmini yap Abidin! Tatlı sularda yüzenlerin, Şanzelize’de gezenlerin on katı, yüz katı ürettiğin halde, yoğurdun bile “yararlı bir Bulgar besini” olarak not düşüldüğü bir dünya işte… Senden sonra da… acı…
Suların Beydeba’nın, Ezop’un ürettiklerini hoyratça sürükleyip La Fontaine’in önüne yığdığı gibi seninkileri de alıp eloğlunun önüne yığmayacağının bir garantisi yok. Seninkiler yerinde kalsa bile dünya sanat merkezlerinin projektörleri bir gün bile senin üzerine çevrilmediği için o güzelim renkler, o güzelim kokular, o özgün söyleyişler vitrine çıkamayacak.
TELGRAFHANE
Uyuyamayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın.
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin.
Uyuyamayacaksın.
Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku giremez ki…
Uyuyamayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyana kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.
—Melih Cevdet Anday
Bu coğrafya bereketli bir coğrafyadır. Bu iklim üretken. Yeraltında saklı kalan petrollerimiz, bor yataklarımız, toryum madenlerimiz değildir sade. Bir şiir damarımız vardır çiçek çiçek, renk renk. Bir zaman gelir gün yüzüne çıkar bütün görkemiyle Yunus’lar, Karacaoğlan’lar, Anday’lar. Bir Melih Cevdet vardı; “vakur, metin, sade” yazardı denir. Ben öğretmenim. Çocuklarımın ellerinde senin şiirlerin iplik iplik, desen desen; yaşamayı, sevmeyi, kendi olmayı seninle öğrenir. Karanfilin yanık yanık kokmadığı günlerde en büyük caddede senin adın.
1. kimseler
ne güzel büyüdük
kimseler bilmeden bizi.
tahrip gücü yüksek bir çocuk
hayatı budama peşinde şimdi…
2. kimse
ne güzel büyüdük
kimseler bilmeden bizi.
sidik kokusu, ısırgan şişiği
el arabasında taşıdık birbirimizi.
umut sendeler, her çakıltaşına inci deyince
akrep sinsi sinsi gülerdi halimize.
tahrip gücü yüksek bir çocuk
hayatı budama peşinde.
3. kim
ne güzel büyüdük
kimseler bilmeden bizi.
rutubet kokardı biraz
yer yatağı hayalleri.
sidik kokusu, ısırgan şişiği
el arabasında taşıdık birbirimizi.
yalnızca kollarımla mutlu edebildiğim tek kadındı
gözlerimdi o sarı saçlı kızın devriyesi.
umut sendeler, her çakıltaşına inci deyince
akrep sinsi sinsi gülerdi halimize
hiç aldırmadan çevresine ve
kibrit başlarından devşirme ateşten çembere.
tahrip gücü yüksek bir çocuk
hayatı budama peşinde şimdi.
sokakta dizi en çok kanayan
uçurtması uçurtmaların korkulu rüyası…
4. kimse !?
ne güzel büyüdük
kimseler bilmeden bizi.
yedi cami yaptırsak nafile
düşününce acıttığımız böcekleri.
rutubet kokardı biraz
yer yatağı hayalleri.
sevemedik salıncak çengellerine
kavun asan büyükleri.
sidik kokusu, ısırgan şişiği
el arabasında taşıdık birbirimizi.
Yahudi mezarlığına gömmek ile tehdit ederdi annem bizi
taşırsak eve sokak küfürlerini.
yalnızca kollarımla mutlu edebildiğim tek kadındı
gözlerimdi o sarı saçlı kızın devriyesi.
ne de çok bekledim askere gidince sevdiği
pencereden çalabilmek için gözlerini.
umut sendeler, her çakıltaşına inci deyince
akrep sinsi sinsi gülerdi halimize
öfkesi zehirli çocuklar büyüttü
kanımıza rengini veren kızıl düş perisi.
hiç aldırmadan çevresine ve
kibrit başlarından oyma ateşten çembere
sıkıyönetimin gözü önünde
ekmek böldük biz birbirimize.
tahrip gücü yüksek bir çocuk
hayatı budama peşinde şimdi.
en zor anında harcamak için
cebinde saklıyor gıcır gıcır bir çığlığı.
sokakta dizi en çok kanayan
uçurtması uçurtmaların korkulu rüyası.
evden jilet aşırıp, kesti yanaşan uçurtmanın kuyruğunu
hayalinde aldatılmış bir kadın vardı…
5. kimsesiz
ne güzel büyüdük
kimseler bilmeden bizi.
iki kare çıkış hakkı
ilk hakkıdır insanın çocukluğu.
yedi cami yaptırsak nafile
düşününce acıttığımız böcekleri.
tuhaf ve anlamlıydı büyüsü
tek karınca dahi yemedi zil çalan ağustosböceği.
rutubet kokardı biraz
yer yatağı hayalleri.
çok çocuklu bir odanın uykuluğunda
bulaşıcıdır kâbus halleri.
sevemedik salıncak çengellerine
kavun asan büyükleri.
secde eden selvi ağacına kurduk biz de
topu topu bir halat ile bir minder tutan saadeti.
sidik kokusu, ısırgan şişiği
el arabasında taşıdık birbirimizi.
dilimizde aslına en yakın siren sesi
bilirsiniz; Asyalı çocuğun imgesi.
Yahudi mezarlığına gömmek ile tehdit ederdi annem bizi
taşırsak eve sokak küfürlerini.
öğrenmenin ayıp olduğu topraklarda
itinayla uyuştururmuş meğer harflerimizi.
yalnızca kollarımla mutlu edebildiğim tek kadındı
gözlerimdi o sarı saçlı kızın devriyesi.
aşkın sarma-sarışık olduğunu düşünürken geceyarıları
kesesiz kangurular sürdü sefalarımı.
ne de çok bekledim askere gidince sevdiği
pencereden çalabilmek için gözlerini.
benim bir ada kızım oldu hayata dair
bir de motoru bozuk kayığım
küreklere kalırdı sevdam biterken akşamsefaları.
umut sendeler, her çakıltaşına inci deyince
akrep sinsi sinsi gülerdi halimize
hatırlayınca hayatın kürekte mahkûmluğunu
siyaha sabretmekten sıkılır
“ölsek” derdik “hiç olmazsa deniz dinlenir”.
öfkesi zehirli çocuklar büyüttü
kanımıza rengini veren kızıl düş perisi.
hissedilse de dolunay artığı fırtınanın patlayacağı
acıkan zihin kurtuluş sanıyor ağına takılan her sloganı.
hiç aldırmadan çevresine ve
kibrit başlarından oyma ateşten çembere
bir yalan uydurdu; inanıp, boğuldu sevi
ilerlerken başucumuzdaki portakal lekesi.
sıkıyönetimin gözü önünde
ekmek böldük biz birbirimize.
ne kadar sallasalar da düşün’ün ağacını
dalımızda çürüyecektik elbette.
tahrip gücü yüksek bir çocuk
hayatı budama peşinde şimdi.
bir kozaya sığmayacak kadar büyüyünce
tek güne sığdıramayacağını anladı ideallerini.
en zor anında harcamak için
cebinde saklıyor gıcır gıcır bir çığlığı.
tekmelemeyi kesince içindeki afacan sızı
canı çekiyor olmalı sahipsiz acıları.
sokakta dizi en çok kanayan
uçurtması uçurtmaların korkulu rüyası.
acıları kesip, sağlam bir kuyruk yaptı kendine
salınabilmek için devrimin gözlerine.
evden jilet aşırıp, kesti yanaşan uçurtmanın kuyruğunu
hayalinde aldatılmış bir kadın vardı.
o’na anlatmaya çalışıyor hâlâ;
birbirine sarılan iki uçurtmanın
bir daha asla uçamayacağını…
2002-2003 İstanbul
Hiçbir adayı sevmemeliydim o günden sonra…
Çılgın kalabalıklardan uzaklarda, terk edilmişliklerin ruhu yatıştıran kuraklığında tatil yapmak için seçmiştim o adayı. Canavara dönüşmüş metropolün deniz yoluyla beş saat uzağındaki o metruk adanın, o metruk balıkçı köyünde, Rum şiveli, ak sakallı, yoksul ihtiyarlar arasında geçiriyordum artık yaz tatillerimi. Benim küçük tatlı adam, küçük tatlı denizimin ortasındaki metruk adam… Ve yanımda yılda bir kez buluştuğum çocuklarım. Ne de güzeldi onlarla yayılmak denizin kıyısına ve annelerinin yokluğunda onlara masallar anlatmak güneşin altında… Hasırdan evler yapmak, mucize görüntülü çakıllar toplamak, mavi denizle kardeş olmak, balıklara rock balladları söylemek…
Güzel olan her şey gibi o masal yıllar da çabucak bitmişti… Tarihin gördüğü en acımasız depremlerden birine o tatlı adada yakalanmıştım çocuklarımla. Yine de şükrediyor, merkez üssün uzaklarında, ıssız kumsallarda en çok sevdiklerimi güvende hissediyordum. Kıyametin uzağında kalabildiğimiz için Tanrı’ya teşekkürler ediyordum.
O sırada aramıştı beni işte İstanbul’dan dostlarım… Tsunami sözcüğünü ilk defa duymuştum o sayede. Depremden sonra gelmesi muhtemel dev dalgalar… Her şeyi yutup bitiren, alıp götüren, bir daha geri getirmeyen mahşeri dalgalar…
Kendim için değil de, deprem sonrası, geceleri kumsallarda hasır üzerinde yatırıp masallar anlatarak güvenliklerini sağladığımı sandığım çocuklarım için kaygıya kapılmıştım. Nasıl da utanmış ve çaresiz hissetmiştim kendimi. Bir daha hiçbir adaya gitmemeye yeminler etmiştim…
* * *
Çok kısa bir süre sonra bu yeminimi bozmak zorunda kalmıştım. Tüm yeminlerim gibi…
Bir rock’n roll düğününe davetliydim ve çılgın metropolümün yanı başındaki Büyükada’daydı düğün… Gitmemek olanaksızdı. Dünyanın en sempatik ve içten rock’n roll emprezaryosu olan bir dostumun, ilk gençlik aşkıyla olan düğünüydü bu. Fobileri öne sürme zamanı değil, dostların mutlu günlerinde yanlarında olma zamanıydı…
Tanrı sizi inandırsın, yaşamımda tanık olduğum en tuhaf düğündü. Öyle düğün filan dediğime bakmayın, salonlar kiralanmış, müzik grupları toplanmış, koket davetliler ortalığı kaplamış, eğlencenin ve içkinin dibine vuruluyor filan değildi… Bunların hiçbiri yoktu ortalıkta.
Çok iyi hatırlıyorum… Mavi ilkbahar ışıltılarının gözlerimi kamaştırdığı bir mayıs sabahında gelinliğiyle ada vapuruna yürüyen bir genç kadın ve hemen yanı başında simsiyah kostümler içinde, kıvırcık, kumral saçları beline kadar uzanan “cool” bir genç adam… Vakur, serin, suskun, hatta somurtkan ikili, sanki her sabah işlerine bu kıyafette, bu vapurla gidermiş gibi ciddi ciddi yürüyorlardı insanların arasında. Yanları sıra uzun saçlı ve “grunge” giysili genç adamlar ve genç kızlar yürüyordu. Ada vapuru bir başka dünyaya dönüşmüştü o sabah. Düğüne gidiliyordu. Hem de tahminlerin ötesinde absürd bir ekiple…
Beni karşılarında gördüklerinde şaşırmışlardı. Çünkü bu tür davetlere katılmak söz konusu olduğunda dünyanın en zor kıpırdayan tiplerinden biri olduğumu biliyorlardı. Katılacağıma pek ihtimal vermeden davet etmişlerdi beni. Ben de gitmiştim. Gitmemin nedeni ise, itiraf edeyim… Aşka tuhaf bir saygım vardır… Çocuksu ve sulugöz bir yönümdür bu benim… Onların uzun yılları kaplayan aşkı, bağlılıkları, birbirlerine itinaları, “cool” ama derin sevgileri çok başkaydı. Severdim bu görüntüyü… Sırf bunu izlemek bile bir rock performansıydı aslında. Ve bir rock performansını izlemek bana her zaman iyi gelirdi… Bu mutlu sonla biten karasevdayı görmek de iyi gelecekti; emindim bundan…
Yanılmamıştım. Çok zamanın ardından kendimi iyi hissediyordum. Beni nazik bir tebessümle selamlayıp, adaya giden ağırbaşlı kalabalık arasında ilerleyerek, ellerindeki kızıl gül buketleriyle birlikte vapurdaki yerlerini aldılar. En üstteki açık bölmede oturmuşlardı. Artları sıra biz de gitmiştik. Yaklaşık otuz kırk kişi, bir Sicilya düğünündeki gibi suskun ve çilekeş oturuyorduk. Rüzgâr saçları savuruyor, martılar aç çığlıklar atıyorlardı. Genç kadının gelinliğinden bir tül parçası uçtu denize. Hiç kimse kıpırdamadı. Gelinliğin içindeki serin kadın dahil, hiç kimse dönüp ardından bakmadı bile…
Kimse tek laf etmiyordu. Ama hiç kimse de kötü hissetmiyordu. Hepsi de sıkı gitaristler olan davetlilerin hiçbiri sululuk edip “Boat on the River” çekmeye kalkmıyordu ve bu bana çok iyi geliyordu. Hatta hiçbirinin yanına gitarını almamış olmasından dolayı alınlarını öpecek kadar duygulanıyordum. Eğer bir tanesi böyle bir sefillik yapacak olsa tüm düğün çökecek, hepimiz darbuka “sound”a kadar gerilemiş olacaktık. Şükür ki böyle bir şey yoktu. Ve buna tanık olmak güzeldi…
Adaya inildiğinde kortej tüm ciddiyeti ile nikâh dairesine yöneldi. Rock’n roll âşıkları adalı filan değillerdi. Evleri de orada değildi. Ama nikâh adada kıyılacaktı. Çünkü gençlik yıllarında sıkça edilen yeminler, verilen sözler, ağaçlara kazınan hatıralar, antlar ve anılar bunu emrediyordu. Böylesi bir ahit vardı aralarında. Eğer bir gün evlenecek olurlarsa, bu mutlaka Büyükada’da olacaktı. Çokça yıl evliden farksız yaşamış olsalar da, sıra akit yapmaya geldiğinde bu yeminler hatırlanmıştı. Çünkü onlar rock’n roll insanlarıydılar. Ciddiyet onların yaşam tarzı olmak zorundaydı… Öyle de olmuştu…
Adanın minik nikâh salonuna doluştuğumuzda neredeyse altmış kişi olmuştuk. Anlaşılan, vapurda pek çok kişi daha vardı tayfadan. Bir kenara çekilmeyi, ortalıkta dolaşmamayı tercih eden modellerden… O küçük, basık, hüzünlü nikâh dairesinde yapılan evlilik merasimi, duyguların boğum boğum olup gözpınarlarına dayandığı bir öyküye dönüşmek üzereyken kendimi dışarı attım salondan. Sulugözlülük, yani bir nevi laubalilik ve rezillik yapmak istemiyordum. Ben bu görüntüleri seviyordum ve hayat hep böyle şiir gibi yaşansın istiyordum. Ama hayatta umduğum hiçbir güzellik gerçek olmadığı gibi bunlar için uğraşacak gücü de bulamıyordum kendimde. Ama onlar bunu yapabiliyorlardı… Tıpkı ardım sıra gelinliğiyle koşup, beni yakalayıp kendini kutlamamı sağlayan o masal kahramanı genç kadının birkaç dakika sonra bir kasa kırmızı şarap satın almak için girişilecek pazarlığa en önde katılması ve hâlâ gelinliğiyle olması gibi… Bu, çok insanca bir görüntüydü. Hâlâ hatırlarım bunu. O genç kadının, bizi Aya Yorgi’nin yakınlarına taşıyacak tekneyle olan pazarlığını, geniş bir tayfanın faytonlara binip yola koyulmasını, Aya Yorgi tepesine çıkılırken genç âşıkların dileklerini ağaç dallarına bağlayışlarını, tepedeki kilisede mumlar yakıp dilekler tutmalarını ve Marmara Denizi’ni tepeden gören yeşil dallar arasında kırmızı şarap içilerek kutlanan bir evlilik merasiminin dostlar arasında geçen tatlı sekanslarını…
Hiç unutamam bu güzellikleri…
O yüzden aşkla bağlandığım her kadınımı o tepeye mutlaka götürürüm… Bir gün benzer güzellikleri yaşamayı umarak, düşleyerek…
İstanbul, 1 Nisan 2003
sözcüklerin yaptığıydı:
kırmızı kalemle çizerdik
hayatın önemli yanlarını
ve “çilli bom, bom, bom”
diye koştururdu adile naşit teyze
kurgusu eksik bir filmde
eskiden yaz vardı
ve sinemalar – güze kukla
her şeyi sözcükler yaptı
balık suya küfretti
kuş maviden utandı
ve picasso’nun sızlayan kemikleri
tuz buz –denize kurban edilen imge
sahi, tanrı neredeydi
küf sunarken hayat kırmızıya
taş avluya uzanırken gün
akşam güneşine yaslarım yüzümü
gölgeler uzar böğrülce köklerine
gök / su yangın… ufuk cehennem
yasemin kokuları alır ancak
yitik gülüşlerimi kızıllıktan
bu saatinde günün
nedensiz seni düşünürüm
öpüşlerin diş izi
hercainin yapraklarında mor
gölgesini paylaştığımız palmiye
nakarat boşluğu içimde
kaygan patikalar yorgun dizlerim
yitik odaların serinliği
pencere arkasına sığdı yaşam
bu saatinde günün
havada kar kırılır / mevsim yaz
mavi bilyenin bilmem kaç dönüşüne
ayarlanmış ömrün sancısı
bir şeyleri parçalar / birleştirir
boğulur bir kaşık suda zaman
uzayın en uzak yerinde
sönük yıldızlara
kendi karanlığıdır gece
bu saatinde günün
şiir konacağı dudağı arar
içimin meydanlığında
orta yerimden kanıyorum
incecik parmaklarıyla
okşuyor saçımı sevenim
birbirlerinde nedenini arıyorlar
acımın
adlarını bilmediğim
göbek bağlarım
aklımla teşvikçisi
gövdemle yatakçısıyım
bu katlin
ama
nerdesin?
ey! gıyabında yıllardır aranan
faili yalnızlığımın
korkma gel!
gel de kucaklaşalım
ben
senin masumluğunun
tek tanığıyım
son tren geçtiğinde
rayların üzerindeki ellerimdi
dokunamayışım bu yüzden aynalara
sürgünlerin çöküntüsüydü
ilmik attığım umutlarda
sökülen renklerim
aşkları yalıtan kapı çarpışları
sakat bıraktı direncimi
koşamıyor
kirleniyor elleri
gidiyordum
ay kesmeseydi yolumu
mavi titremeleri olmasaydı çocukluğumun
dönme dolabın içinde düşlerle yitik
her şey değişti
yıllar önce saklandığım yerdeyim
oyunlar hep aynı
yanılttı bizi yüzümüzdeki kesikler
kemiklerime çivilenmiş balık ölüleri
yüzdüğüm derinliklerden kalan
ihanet koktum/savaş koktum
kevgire dönüşen uykular arasında
dağı görkemli kılan
farenin küçüklüğüymüş
midye kabuklarına sığınıyorum
tek bir damla yeter
örtün üzerimi…
Okulun futbol sahasına yüzlerce martı gelmiş. Tam karşıda okul. Bazen bahçenin çitine oturur, okulu seyrederim. Hep yakınımda olur Çekiç. Göbekli Çekiç. Yüzü topaç Çekiç. Bağırırsam kızar.
- Martılar geldi sahaya Çekiç!
Çekiç ağır ağır konuşur, aksi:
- Martılar deniz kenarında olur, burada martı olmaz!
Bahçenin öteki yanına yürüyor. İyi iyi, gitsin. Benden uzaklaşması iyi bir fırsat, -sevmez yabancılarla konuşmamı, rahatsız ediyormuşum- martılara sesleniyorum:
- Burada deniz yok, niye geldiniz?
Bakıyorlar, “Fırtına var okyanusta. Kaçtık, buraya sığındık.” diyorlar. Sahanın yeşil zeminini beyaza boyamışlar, öyle çoklar ki! (Beyazı sevmem. Her yerde beyaz örtü var. Duvarlar beyaz. Hayaletleri görürüm ben. Onlar da beyaz. Çok beyaz. Çekiç görmez. Şişkin yanakları engeller görüşünü ve küçük gözleri. Örtülerin altında, üstünde, yataklarımızda, her yerdeler. Çekiç görsün diye bağırırım, ‘Hayaletleer!’ Beyaz şeker verir o zaman, acı!) Bence yalan söylüyorlar. Sevmiyorum ya beyazı, inadına beyaza boyuyorlar her yeri. Çekiç’in işi bu! Kızdırdıydım onu sabah. Giyinmem diye tutturduydum: sevmiyorum uzun gömleğimi, beyaz iplerini. Kalabalık oluvermişti başım. Pancar gibi olmuştu Çekiç’in yanakları, şişik şişik. Tutuyordu kollarımı, kaç kişi bilmem. Şeker vermişti yine Çekiç, yutmamış, tükürmüştüm, görmüştü, gizleyememiştim. Şimdi ceza veriyor bana, beyazı sevmediğimi bildiğinden, her yer beyaz olsun diye martıları çağırdı ama bilmezden geliyor. Martılar ısrar ediyor: “Doğa yalan söylemez, fırtına vardı, kaçtık,” diyorlar. Ciyak ciyaklar, hep bir ağızdan. “Yalan,” diyorum, “biliyorum buraya niye geldiğinizi. Beyaza boyamaya geldiniz, Çekiç gönderdi sizi.” Birdenbire havalanıyorlar. “Nereye gidiyorsunuz?” Korkuyorum gitmelerinden. “Sana fırtınayı göstermeye,” diyorlar. Hepsi yanıma gelip var güçleriyle kanat çırpıyorlar. Yüzlerce kanadın çırpmasıyla kuvvetli bir rüzgâr doğuyor. Dalgalar dev birer kepçe olup okyanusa içiriyor beni. Gök bir kararıyor, bir aydınlanıyor. Gürül gürül bağırıyor. Çekiç duymasın, çok kızıyor bağıranlara. Uyku batırıyor hemen, acı şeker veriyor. Gök ne korkusuz öyle, aldırmıyor Çekiç’e, bağırıyor da bağırıyor! Korkutuyor güneşi: bulutların arkasına gizleniyor güneş. Bulutları da korkutuyor: kaçıyor bulutlar, sağanağa binip okyanusa saklanıyorlar. Okyanus nasıl kabarıyor, nasıl, nasıl! Meydan mı okuyor ne? Saldırmaya hazırlanan, sırtını şişiren bir kedi gibi. Göğün karanlığında beyaz bir nokta belirdi: bir martı döne döne geliyor. Sağanak sarıyor martıyı. Birlikte okyanusa yağdılar. Yuttu okyanus martıyı. (Sayıklamalar: Yağan kar: beyaz. Yerdeki kar: beyaz. Kardan adam: beyaz. Bahçedeydi, babamla yapmıştık. Hayalet: beyaz! Örtüler hep beyaz. Gömleğim beyaz, diz kapağıma kadar uzun, arkamda bağlı ipleri, beyaz, göremiyorum, sadece çıkarırken, ince uzun, pörsümüş uçları… Dövmek istiyorum hayaletleri, vurmak, öldürmek, ipler tutuyor ellerimi,.. Koparın ipleri, ellerimi bırakın, götürmeyin beni Çekiç’e, Çekiç kötü, Çekiç kötü, Çekiç kötüüü!..) Martı öldü! Yine Çekiç’in işi, kızdı martıya. Gürültü yapmasındı o da, söyledimdi. Gösteri yapıyor bana Çekiç: bağıranları nasıl susturduğunu gösteriyor. Diğerlerini de susturacak, salacak fırtınaya. Bağırmasın martılar, inandım martılara, fırtınadan kaçıyorlar, inandım onlara, Çekiç duymasın bağırdıklarını…
- İnanıyorum size, durun, inanıyorum. Çırpmayın kanatlarınızı. Fırtınadan kaçtınız, inanıyorum size. Duruun! Göğü susturun, susun, bağırmayın, Çekiç gelir sonra!..
Nasıl avaz avaz sesim! Martılar bir anda duruveriyor, bakıyor yüzüme: insanlar bir anda duruveriyor, bakıyor yüzüme. Şahane bir güneş gökte, durup bakıyor yüzüme. Bağırmaktan yorgun düşen sesim acıtıyor boğazımı. Martılar nerede? Görüntü nasıl değişti birden! Sahada futbolcular var. Maç başlayacak. Beyaz üniformaları. Ciyak ciyaktı hani martılar az önce? Neredeler? Ya fırtına? Elbette ya, elbette Çekiç öldürdü hepsini, boğdu okyanusta, hepsini, hepsini… Yok martılar: her yer insan dolu. “Katil Çekiiç, katiiiil kati…” Acınaklı bakıyorlar yüzüme, paçavra sesime belki? Duydum, “Deli, deli o,” diyorlar. Bana belki? Benden başkası yok ki baktıkları yerde, sahi, bana diyorlar, bana diyorlar, “deli.” Eyvah, Çekiç de duydu, hızlı hızlı geliyor, yine pancardır yanakları, ‘katil’ dedim diye geliyor, başkaları duymasın diye geliyor, korktuğundan geliyor, “Korkak Çekiç, korkak…”
Tuttu kollarımı, tutmasın, nasılsa ipler tutuyor, sürükleyerek içeri götürdü beni, gömleğimi çözdü, ellerimi iki yanıma sıkıştırıp, daha sıkı yeniden bağladı: görebileceğim bir yerde şimdi ipler, beyaz beyaz salınıyorlar göbeğimin üstünde, uçlarına hayaletler kondu, sallanıyorlar, biri düşünce diğeri geliyor, öyle çoklar ki! “Hayaletleri görmüyor musun?” deyince kızıyor Çekiç. Korkuyor yine. Kızması bu yüzden. Kızmasa bana beyaz şeker verir mi hiç? Şeker çok acı. Artık bahsetmeyeceğim hayaletlerden ona. Martıları öldürdüğü gibi ya onları da öldürürse… Buna izin vermem, O da bana izin vermedi, hayaletlere vurmayayım, öldürmeyeyim diye ellerimi bağladı, hep bağladı, önlüğe tıktı, ben de izin vermem işte, hayaletleri öldüremez!.. Söylemeliyim onlara, “Öldürecek sizi Çekiç, martıları öldürdü, sizi de öldürecek!” Şaşkın baktılar yüzüme hayaletler, “Öyleyse kurtulalım O’ndan,” dediler. İplerin ucundan düğüme tırmandılar, tam göbeğimin üstüne, çözdüler düğümü, gömleğim gevşedi, bacaklarıma yapışan ellerim özgürleşiverdi, “Hadi,” dediler, “hadi kurtulalım O’ndan.” İttiler beni Çekiç’e. Atıldım boğazına Çekiç’in, sıktım, sıktım, sıktım. “Olmadı, daha çok, daha çok!” dediler. Yine sıktım, boğum boğum sesi, daha çok, daha çok sıktım… Kalabalıklaştık birden, üşüştüler başıma, Çekiç’in arkadaşları, hep her yerdeler, hiç rahat bırakmazlar, bağırsam gelirler, ya uyku batırırlar, ya acı şeker verirler, ellerimi çekiştirdiler, ayaklarımı. Uyku batırmak istedi içlerinden ikisi. Batırtmadım, ısırdım birinin elini, diğerine yumruk… Kanadı burnu. “Kaç,” dedi hayaletler. Önümde dipsiz yollar açtılar. Onlar önde ben arkada koşmaya başladım. Durmadan koştum. Kapıya. Vardığımda ellerim titriyordu, kolu çevirdim, açılmadı, zorladım, açılmadı, hayaletler kapı deliğinden diğer tarafa geçtiler, “Beni de alın, beni de götürün,” diye yalvardım, hiçbirisi geri dönmedi, almadı beni yanına. Olduğum yerde kaldım. Kızdım, çok kızdım, küstüm hayaletlere. (Sayıklamalar: Elimden arabamı almış, kırmıştı o çirkin çocuk. Yeni almıştı babam. Dönen ışığı vardı. Sonra kaçmıştı, tek başıma kalmıştım, ışığı yanmayan arabam elimde, babama gitmiştim ağlaya ağlaya, çirkin çocuğu değil, beni dövmüştü babam, çok ağlamıştım, çok kızmıştım çirkin çocuğa, kocaman bir taş bulup fırlatmıştım bir gün kafasına, kanamıştı çirkin çocuk, sonra onu hiç görmemiştim, kurtulmuştum ondan.)
“Çekiiiç, Çekiiiç, gel öldür hayaletleri,” dedim, “sevmiyorum artık onları!” Gelmedi Çekiç. Hiç gelmedi. Kim bilmem, birisi koşup gelip uyku batırdı koluma. Uyumak istememiştim ki. ‘Çekiç gelemez artık, öldü, senin suçun!’ dedi.
- Çekiiiç, Çekiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç,..
Sus cümbüşünün casusu
Sefer bir açlıktır tasası kayıp
Kalk, kalkacak ördolan gıcık
Yakınıp takınacaksan miğferini
Canını ardına takıp bir havuç
Gülerken eğer vurulursa ölmez
Gör, göreceksin mucizenin hali
657 numaralı kanuna tabi
ehli umudun bıcırdığı bük
ahlak ıslak ise onur nedir, ne
boş, boşanacak çorba ısısından
beton üzre ödenecek ise ömrün?
ağaç harflerinden anne
yağmurda tarıyor saçlarını
boş bir sofada hüzünle
kayısı çekirdeklerinden duvar örüyor
kaç ikindi geçtimdi
o bahçeden o anneye
sakar kuş yere düşürürdü de göğü
alıp yumurta kabuklarına saklardım
geceleri akıl defterini okurdum bir delinin
gezegen olurdu tahta divan
saçaklanan güneşe doğru
telaşla dönerdim durmadan
gözlerim yanıyor
kemanın altında uyumuşum
kadın gelmiş üstümü örtmüş
eski bir güzmüş.
öyle bir sokaktı ki tebessümler sokağı
orada yaşayanlar alabildiğine hürdü
geceleri ayyaşlar, fahişeler ve polisler
gündüzleri çingeneler sahibiydi asfaltın
bırakın ceplerine tıkacak kadar kahkahayı
göklerinde bir tek yıldızları bile yoktu belki
yine de hallerinden memnun olmalıydılar ki
tebessümler sokağında mutlu insanlar vardı
elbiselerini güneşten ödünç alan köleler
sokağı yükselen güneşlere hazırlarlardı
hummalı sabahlarda ve seferberlikler altında
ve kaldırımlardan yükselen nal seslerine inat
balıkçılar haykırırdı - avazları çıktığı kadar
balıkların mayhoş limonlu kokularını
antikaların sönük kahverengisi bastırırdı
oysa eriyen kalayın suya değdiği an
sudan başka kimsenin ciğerini yakmazdi
aç kalan itler geldi sonraları sokağa
vampirlerin geceleri haince yırtmasıyla
ve yırtık gecelerden içeri dolan pislikleri
taşıyamaz oldu kamyonlar şehir çöplüklerine
izmaritlerle kırık camlar kaldı sokağa sonunda
ve sonra itler de terk etti boş sokakları
esvaplarında yamadan geçilmeyen köylüler gibi
kavuran güneş altında bir solucan bir de
ağaçların boynu bükülmüş, yetim kalmışlar:
tebessümler sokağında sessizlik ve keder
kesilmeyen seyyar naraları uzaklarda kaldı
ayyaşlarla fahişelerin siluetleri gecelerden silik
mermer duvarlara yazılan örgüt isimleri yok
insan et, kemik ve kandan ibaret bir çuvaldı
nasırlı ayaklarımıza paslı pabuçlar alındı üstelik
gökyüzü, yıldızlar ve güneş: yitik imgeler
ve masum değildi hiçbir hayalim; kabul
ama zehrin açık açık sunulduğu zamanlarda
özgür kılmalıydı ismim beni / prangaya rağmen
gökyüzümdeki son yıldızım da kaydı, işte
ürkek bakışları arasında baykuşların
ve pusulasını şaşırmış bir gemi misali doğa:
mevsimler art arda gelmeyecek bundan gayri
ayyaşlar bile benden daha ayık olacak
ve fahişeler daha namuslu hayallerimden
şimdi sokaktaki yarı kırık sokak lambasının altı
yaşanan yaz gecesine inat buz gibi soğuk
ancak sıcak bir ezgi var kulaklarımda uzaklardan
oysa nasıl bilebilirdim ki mutluluk zamanlarında
bankları yatak bilip, gazeteleri yorgan bellemeyi
artık yazılmamış bir şiirin mısralarında
umutlarımı iplik iplik çözmek zorundayım işte
bağırsaklarımı kusup, denizin tuzunu ağlayacağım yine
vahasız bir çöldeyim çünkü: bırakın içmeye yetecek
üzülüp bir damla ağlayacak kadar su yoktur!
umut indirdi altın kanatlarını,
kuyruğunu ısırdı karanlık
üçüncü günde böyle mi olur
böyle simsiyah boyanır mı aydınlık?
bir…
iki…
üç…
bu üçüncü gün olmalı
siyah boyalar akıyor martıların kanatlarından
şaşkınlığı gizlemiştim ilk iki güne
üçüncü günde yaşlar dökülmüştü kahve fincanından
iplerimi kesmese sesin
sevmezdim boyalı çığlıklarını martıların.
oysa salacaktım bugün tutsak mısralarımı
bugün sönecekti senin yangının,
ben kendi yangınımda yakacaktım
yangından ilk kurtarılacakları
yeniden beyaz olacaktım ben
martılar yıkanacaktı yeniden
tek seferde gidecektin
bu kadar ses çıkarmayacaktı adımların
ne çok gidiş gizlemişsin günlere
dün gittin,
bugün gidiyorsun,
gideceksin yarın…
artık yalnız siyahı duymak istiyorum
aydınlığından korktum bir kez,
sus artık ne olur,
hep karanlık kalsın İstanbul’um!
indirdi umut altın kanatlarını
çamurun içinde hem de, ağlıyor
uçmayı hepten unutmuş Pegasus,
bu üçüncü gün diyorum,
sus artık, ne olur sus,
n e
o l u r
s u s !
sözlerinden sadece gidişleri duyuyorum…
güvenmiştim sana;
m ı s r a l a r ı m ı
n a s ı l
ı s ı r d ı n ?
üçüncü gün…
Pegasus yitirmeden kanatlarını
bugün
bitmeliydi adımların…
İnsan ruhuna veya davranışına yönelik bir kavramın tarih içerisindeki eğilimleri incelendiğinde birçok karşıtlığa rastlayabileceğimiz gerçeği kabul edilmelidir. Felsefe veya psikoloji disiplinlerinden birine konu olan ve üzerinde yüzyıllardır tartışılan tek kelimelik bir kavramın, bir yığın karşıtlıkla veya kendi içinde çelişki ihtiva etmeyen değişik önermelerle dallanıp budaklandığını görebiliyoruz. Herhangi bir kavrama ait bu karşıtlıkların üzerine gitmek, sorgulama zincirleri yardımıyla yaşamın temelini oluşturan birçok olayın haritasını çizmek ve karanlıkta kalmış sonsuz büyüklükteki tek bir gerçeğe, tek bir anlama ait alt kümeleri tanımlamak uğraşısından başka bir şey değildir.
1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne sahip olan Alman yazar ve düşünür Hermann Hesse, “Narziss ve Goldmund” adlı romanında “erdem” kavramına ulaşmak adına ruhun kendi içerisinde yarattığı karşıtlıklardan birini ortaya koymuştur. Hesse, diğer eserlerinde olduğu gibi insan ruhu gerçeğinin alt kümelerine yönelmiş, bir ayrım belirlemiş ve insan ruhunun tanrıcı us ile kontrolsüz eros arasında süregelen çarpışmasını romandaki iki ana karakter yardımıyla sorgulamıştır.
Narziss ve Goldmund “erdem” amacına ulaşmaya çalışan ve aralarında sıkı bağlar bulunan iki dosttur. Narziss, içedönük münzevi hayatını sürdürerek sarsılmaz bir temele bağlanan ve bu doğrultudaki düşüncelerini köklendirerek erdeme yönelen karakterdir, tanrıcı usun simgesidir. Goldmund ise içinde oluşan karşı konulmaz hazları fark ederek, dış dünyanın tüm nimetlerini ve acılarını yaşamayı tercih edip, bir temele bağlı kalmak istemeyen, yaşamın kıyısında oturup olanı biteni incelemek yerine yaşamın içine dalıp onunla yüzleşmek isteyen karakterdir. Hesse, Narziss ile Goldmund’un dostluğunu, bu iki farklı tavrın arasındaki iletişimi ve diyalogları, “erdem” kavramının içerdiği karşıtlığın etkileşimlerini, benzerliklerini veya farklılıklarını ortaya koymak için oluşturmuştur.
Narziss ve Goldmund, Mariabronn manastırında dini eğitim almakta olan iki öğrencidir. Narziss, çalışkan ve başarılı, temelinde Tanrı öğretisi bulunan akıl yürütmelere yürekten bağlı bir karakterken, uygunsuz davranışlarda bulunan Goldmund’un Narziss’den daha başarısız bir öğrenci olduğunu ve bir temele bağlı kalmadan, zaman zaman tutarsız düşüncelerle özgürlüğe yöneldiğini görüyoruz. Hermann Hesse romanın dördüncü bölümünde Narziss’in Goldmund’a söylediği sözler yardımıyla “erdem” kavramına “us” cephesinden bakmış, “us dışı” tavrı da tanımlamaya çalışarak bir ayrıma gitmiştir:
Narziss “Bak sevgili dostum,” dedi, “Bir tek nokta var ki, bu noktada üstünüm senden. Ben tam bir uyanıklık içindeyim, oysa sen yarı uyanıksın, hatta bazen uyuyorsun bayağı. Bana göre uyanık kişi usunun ve bilincinin yardımıyla kendini, kendi varlığının en derin köşelerinde saklı us dışı güçleri, içgüdüleri ve güçsüzlükleri tanır, bunlarla nasıl başa çıkacağını bilir. Benimle karşılaşmanın senin için taşıdığı bir anlam varsa, o da budur. Sende, Goldmund, us ve doğa, bilinç ve düş dünyası fersah fersah ayrılıyor birbirinden.” [1]
Hermann Hesse, Narziss’in ağzından yaptığı söyleve, Goldmund’un üstün olduğu konuları belirterek, “us” ile “eros’a yönelmiş sanat” karşıtlığı arasındaki ayrımı tamamlamak adına şu şekilde devam etmiştir:
“Üstün müyüm-Ben senden?” diye kekeledi Goldmund.
“Kuşkusuz” diye devam etti Narziss. “Senin yaradılışında olanlar, senin gibi sağlam ve narin duyularla donatılmış kişiler, bir zindelik ve canlılığı kendilerinde barındıranlar, düşlerde yaşayan, seven kimseler bizlerden, biz us insanlarından hemen her zaman üstündür. Kısır yaşamların uzağındasınız. Sevme gücü, yaşama gücü armağan edilmiş size. (…) Hayatın zenginliği sizin, meyvelerdeki özsu sizin; sevgi bahçesi size bağışlanmış, güzelim sanat beldesi size sunulmuştur. Sizin yurdunuz bu yeryüzü, bizimkisi ise düşüncelerdir. Sizi bekleyen tehlike duyular dünyasında, bizi bekleyen ise havasız bir mekânda boğulup gitmektir. Sen sanatçısın, ben düşünürüm. Sen annenin koynunda uyuyorsun, ben çöllerde uyanık dolaşıyorum.” [2]
“Us” cephesinden yönlendirilen bu ayrım tutarlıdır. Fakat hâlâ tamamlanmamış ve üstüne gidilmemiş bir nokta bulunmaktadır. Goldmund’u erdeme ulaştıracak eylem belirsizdir ve Goldmund’un manastırda kalması yerine dışarıya çıkıp yaşamın tüm yol ayrımlarıyla yüzleşmesi gerekmektedir. Böylece, “Sanat” kendini gerçekleştirebilecektir. Hesse, bu durumu Narziss’in ağzından şu şekilde iletiyor:
“Uyanıklık bakımından, dediğim gibi senden güçlüyüm, senden üstünüm bu konuda. (…) Nihayet, sevgili dostum, başka bütün konularda da sen üstünsün benden, daha doğrusu kendini bulur bulmaz, bu üstünlüğü elde edeceksin.” [3]
Goldmund, “us”un karşısındaki üstünlüğünü, kendini erdeme ulaştıracak olan yüzleşmeyi gerçekleştirmek ister ve manastırdan kaçar.
Bu noktada Hermann Hesse’in yaşamından esere yansıyan bazı ilginç olaylardan bahsetmek istiyorum. Hermann Hesse 1891 yılında (14 yaşındayken) tıpkı Narziss ve Goldmund gibi bir manastırda öğrenci yaşamına başlamıştır. Hermann Hesse’in Maulbronn manastırında öğrenciyken yaşadığı iç çatışma ve karşıtlıklar, eserde kendini basit bir isim değişikliğiyle “Mariabronn manastırı” olarak gösteren manastırdaki Narziss ve Goldmund karşıtlığını oluşturmuştur. Hermann Hesse 1892 yılının 7 Mart gününde belirli bir sebep olmaksızın manastırdan kaçar. Yirmi üç saat sonra yorgun, bitkin bir şekilde, bölge jandarmalarından birinin eşliğinde okula döner. Tıpkı Goldmund gibi! Bu olaydan sonra Hesse “izin almadan okuldan uzaklaştığı” için sekiz saatlik bir katıksız hapis cezasına çarptırılır.
Goldmund’un yöneldiği eylem kaçıştır; bu anlamda manastırdan kaçmak, soğuk duvarların içinde yoğun düşüncelere yönelen “us”tan kaçmak, içedönük münzevi hayatından, sorgulamalardan ve düşüncelerden uzaklaşıp yaşam içine olduğu gibi gömülmektir. Goldmund başlangıçta “eros“‘un önderliğinde oluşturulmuş duyulara kendini teslim etmiştir. Usa bağlı, tek bir temelden kaynaklanan düşünce zincirlerini sürdürmek yerine olduğu gibi yaşamayı, görmeyi, duyuların arasında dolaşmayı tercih etmiş, inzivadan uzaklaşmıştır. Zaten doğası da bunu gerektirmektedir ve izlediği bu yol, insanı erdeme götürecek usa karşıt tavırdır. Acılarla, zevklerle, ölümlerle ve güzelliklerle tanışır. Karşılaştığı olayların duyularına bıraktığı izler içinde birikmeye başlar. Akıp giden zamanın ardından, yaşamın içerisinde tüm duyularıyla var olmayı başardıktan sonra, Goldmund “gerçek sanat” mertebesine ulaşmıştır. Artık Goldmund şaheser niteliğinde heykeller yapan bir sanatçı olmuştur. Bu bir erdemdir. Hermann Hesse eserinin on sekizinci bölümünde Narziss’in Goldmund’a söylediği sözlerle bu durumu şu şekilde açıklar:
“Düşünür dünyanın varlığını mantıkla açıklamaya çalışır. Ve yine düşünür bilir ki, bizim usumuz ve onun bir aracı durumunda olan mantığımız mükemmel sayılamayacak aygıtlardır; bunun gibi akıllı bir sanatçı da fırçasıyla, oymacı kalemiyle bir melek ve ermişin görkemli varlığını asla kusursuz şekilde dile getiremeyeceğini bilir. Ama yine de gerek düşünür, gerek sanatçı, ikisi de kendilerine özgü yoldan bunun üstesinden gelmek için çaba harcar. Başka türlüsü ellerinden gelmez ve gelmemesi de iyidir. Çünkü bir insan doğanın kendisine bağışladığı yeteneklerden yararlanarak kendi kendini gerçekleştirmeye çalışmakla, yapabileceği en yüce ve anlamlı işi yapmış olur.” [4]
Zaman içerisinde baş-rahiplik mertebesine ulaşan Narziss’in ağzından çıkan bu sözlerle, tüm bu yazı boyunca bahsettiğimiz karşıtlığa ait iki ucun farklı yolları takip ettiğini ama “erdem” sonucunda birleştiklerini anlıyoruz.
Eserin son bölümde Goldmund’un Narziss’e söylediği sözleri ileterek bu yazıyı bitirmenin doğru olacağını düşünmekteyim:
“Bir delikanlıyken, senin öğrencinken henüz, ben de senin gibi düşünce adamı olmayı dilemiştim. Sen ise böyle bir yatkınlığımın bulunmadığını bana gösterdin. O zaman yaşamın öbür tarafına attım kendimi, duyuların ve nefsin tarafına; bu tarafın bana zevkli gelmesinde de kadınlar ve kızlar işimi kolaylaştırdı, alabildiğine istekli ve doymak bilmez kadınlar. Ama onlardan aşağılayıcı bir dille söz etmek de istemem. Duyuların sağladığı hazlardan da öyle, çünkü çoğu zaman pek mutluydum. Ayrıca, çoğu zaman duyusal hazların insana bir dirimsellik kazandırdığını da yaşamak mutluluğuna erdim. Sanata kaynaklık eden de bunlardır.” [5]
[1] Hermann Hesse, Narziss ve Goldmund, Afa Yayınları, s.55
[2] A.g.e, s.56
[3] A.g.e, s.55
[4] A.g.e, s.338-339
[5] A.g.e, s.37
beni bilirdi İstanbul eskidendi
sokaktım sokağa dost
evden eve merhaba
bilirdi beni İstanbul
her gece elimde deli kitap
fark ederken ihaneti
İstanbul tanırdı beni o zamanlardı
insandım insana yolcu
denizden denize hısım
tanırdı beni İstanbul
her sabah yüreğimde martı simidi
kazanırken kendimi
severdi İstanbul beni aşkolsundu
sevinçtim sevince yoldaş
anneden anneye çocuk
beni severdi İstanbul eskidendi
her ikindi koynumda aşk şiiri
çoğaltırken suretimi
sen gitme!
sakın gitme, aklımı yitiririm. her şey
kırmızı olur. yazılar birbirine girer.
yaşadığımı bilemem yine.
99 artı 100 olacak yakında. dikkatli olmak gerek. yıllar tükeniyor. harfler büyüyor. büyümekten korkuyorum hâlâ. şimdi hissettiklerim. büyümemiş bir yanlarım da kalmıştır, biliyorum. oralardan bir ürperti yayılıyor içime, korkuyu hissediyorum. burada oturuyordum, bir yıldan fazla oldu. burada oturuyorum. adım gökçe. aklın sınırında duruyorum. zaman geçiyor. durduğum yer pek güvenli değil. beni rahatsız ediyor attığım her adım. bazen, yalnız kaldığımda ensemden bir rüzgâr esiyor. korkuyorum. korku benim diğer adım.
yazıyorum. yazmadığım zamanlarda delirmemek için güneşe bakıyorum. bazen işe yaramıyor. umutlu olmaya çalışıyorum, eskiden daha kötüydüm. şimdi günler daha güneşli aslında. gökyüzünün daha mavi olduğunu sanıyorum. neşeli bir insanım. diğer bir adım poly-anna olabilir. ama ona rağmen küçük adım elisa day olduğu için bazen delirdiğim olabiliyor. dengesizlik yüzünden acı çekiyorum. bazı kelimeleri o yüzden telaffuz edemiyorum. her an değişebilirler. çok konuşuyorum ama anlamlı bir tek cümle kuramadım hayatımda daha. cümlenin ortasındayken vazgeçiyorum söylediğimden ve bazı şarkıları kafadan atıyorum söylerken.
eğilimliyim. bazı şeylere eğilimim var. alkole, deliliğe, yazıya ve ona. listeyi daha da uzatabilirim ama onda durmak istiyorum. ona eğilimli değilim aslında, bağımlıyım. bağlılık değil, bağımlılık diyorum. ve bu beni korkutuyor. ama sanırım asıl onu korkutuyor bu kelime. seviyor beni ama bazen suratında o endişeyi görüyorum. akşam oluyor. gitmesi gerekiyor. bana bakıyor. o gitmesin diye her şeyi yapabilirim o an. her şeyi yapabileceğimi görüyor. kendimi kesebileceğimi biliyor o en arabesk halimde. sırf o gitmesin diye. hep yanımda kalsın. saçları. gözleri. dudakları. elleri. elleri gitmesin.
kalkıp gidiyor aklım. yazı yazmaya oturuyor. vardım bir zamanlar. küçük bir masal yazacaktım. başlamıştım yazmaya. cesaretim kalmadı. bir adım korku olduğu için. hepimizin bildiği masalları anlatacaktım. küçücük bir gülümseme için. şimdi tek başıma kalmaktan bile korkuyorum.
ama yalnız kalmaktan korktuğum için değil, yüzüne bakabildiğim için gitmemesi lazım. bazen bütün masumiyetimle suratına bakıyorum. bembeyaz. bütün cesaretimle. sanki o ana kadar hiç korkmamışım gibi bakıyorum gözlerine. orada kalıyorum. beni bildiği için. artık bilinmek istediğim için, küçücük bir deftere küçücük bir hikâye yazmak istiyorum. küçücük olduğum için. o bunu anladığı için bütün masallarımı ona yazmak istiyorum bundan sonra.
bira bazen bitebilir. bir yudum daha. her şey sona erebilir. yine korkuyorum. yalnız sokaklarda yürürken gözlerim görmüyor. insanlar üstüme geliyor. aklım dilimin ucunda. her an tükürebilirim. bu yüzden korkuyorum bu kadar. ve onu korumak için savaşıyorum minnacık cesaretimle. aklımı korumak için.
deli değilim. sadece biraz kenarındayım hayatın. sadece biraz. birazcık.
Kılık değiştirdin akşamüstü
Leylak rengi elbiseni giydin
Ve gittin
Tek bir akşamüstü olabilmek için
Onun hayatının nice akşamüstleri arasında.
Ara sıra bir akşamüstü olarak anımsar seni
–Havanın karardığı saat beş suları–
Sığınağındaki sedire serildiğinde
Beklenmedik düşlerine dokunduğunda senin
Ve güneş, batımında
Kanar kanar
Ve sen yara alırsın
Batarak onun açlığına
Sadece onaylaman için
Ve anlatmış olman için
İlk çıkışını
Kaos’a
Şimdi sen bana bunları anlattığında
Bir yumru tıkanıyor boğazıma.
çeliğin ruhunu kalbime verdin
kan bıçakta kaldı, titizlik ve mırıldanma
ama unutmak kimsenin değil ki
unutmak…
zamandan arınmış yeni bir suç
yeni bir suç aranıyor ekmek gibi
gecede ölmek gibi gecenin içinde
sözcüklerin ortasında duran parça
ardından neşeli tekrar: aşk her zaman yenidir
kendinden ayrılış, tekrar ve parça
parça ve dönüş…
zaman her zaman aşk değil
söze gebe
taşlarla sular aşktan yapılmış
aşk yıkıcı ve sessiz, git
gölgen seni izlemeden
git, kendi içindeki derine
kazanan kazandıkça kaybeder
sokaklar alır suçu üzerine acıyı dinleyerek
yalan şarkısıdır sokakların
ışıklarla oynama, doğrular buruşuktur
sokaklarla oynama; zor denen bir şey var
bunu sen hak ettin
lüksten arınmış günahlar göster bana
taşlarla suların yenildiği sabahlar
kendinden daha hüzünlü bir sokak göster
şarkılar sokağında
aşk
yalnızca bir aşkın savaşa dönüşmesidir
aşk
yalnızca…
1.
– burası iyi.
böyle dedi dalgalı - kumral saçlı kız. oysa iyi olmadığını o da pek iyi biliyordu. çünkü bir kere yol kenarıydı burası, sonra inşaat vardı hemen arkalarında: tak - tuk - tak - tuk.
– pekâlâ.
çaresiz kabul etti esmer oğlan. kız kumraldı bir kere. ve o binlerce insanın aynı anda umudu haykırdığını görmüştü. üstelik demirin tadını da bilirdi.
oturdular.
– bu birlikte bir şey yapmaktır işte.
bunu da bu hikâyeyi yazan söyledi.
– sana bir gösteri yapayım mı?
dedi oğlan ve cevap beklemeden çantasına davrandı. kız:
– tabii.
dediğinde o çantasından iki tane beyaz kâğıt çıkarmıştı bile.
– şimdi.
dedi oğlan.
– şimdi.
dedi kız sorarcasına.
güldüler.
ve bu hikâyeyi yazan:
– birlikte bir şey yapmak bu.
diye düşündü tekrar.
– bu kâğıt, benim.
dedi oğlan.
– o kadar temiz değilsin.
dedi kız.
– sen de bu çakmaksın.
cebinden çakmağını çıkardı.
– ama ben mavi değilim.
bu kız da hemen şımardı!
– ne yapacağım?
diye sordu oğlan.
– kâğıdı yakacaksın.
– al sen yap o zaman.
oğlan kâğıtlardan biriyle çakmağı uzattı. kız çakmağı çaktı. kâğıt ısındı, yandı. bir işçi geçti yanlarından, tip tip baktı. kâğıt sönmeden kız kâğıdı elinden fırlattı.
– benim tamamımı yakmaya kalkarsan.
dedi oğlan.
– ya sen de yanarsın, ya da beni böyle yanarken bir kenara atarsın.
sustu kız, eğdi başını.
– ver bakalım çakmağı.
oğlan çakmağı alıp elindeki kâğıdı yakmadan altında gezdirdi. kız yavaş yavaş karaltılardan oluşan yazıyı heceleyerek okudu:
– se - ni se - vi - yo - rum.
– ben de seni.
dedi oğlan.
– birlikte.
dedi yazar.
sarıldılar, kenetlendi dudaklar.
– bu aşk işte.
dedi yazar.
utandı.
2.
– burası iyi mi?
böyle sordu kızıl – düz saçlı kız. üstelik iyi olduğunu o da biliyordu. ufukta sona eren bir deniz, dalgaların sesi, yemyeşil ağaçlar, vs.
– pekâlâ.
dedi oğlan isteksiz. esmerdi. neresi olursa olsundu onun için.
oturdular.
– birlikte bir şey yapmak olamaz bu.
dedi yazar ve ekledi:
– birlikteliği hissedebilmeli insan.
sustular.
– eğer sadece sussalardı.
dedi yazar.
– evet o zaman ‘birlikte’ bir şey yapmış olurlardı. ama susmuş gibi durup kendileriyle, kendi yarattıkları başkalarıyla konuşuyorlar.
haklıydı.
– ee?
dedi kız düşünceden koptuğu bir sıra.
– ne düşünüyorsun?
– hı?
dedi oğlan, irkildi.
– boş ver.
dedi kız.
– iyi.
dedi oğlan.
– birlikte ancak boş verirsiniz.
dedi yazar:
– dolu vermek emek ister.
– ama.
dedi oğlan. esmerdi.
– ben çok emek verdim, olmadı.
– haklısın.
dedi yazar:
– karşılıklı olmalı emek, sevgi gibi.
kız:
– gidelim mi?
dedi, yazarı duymamıştı.
– evden beklerler.
– pekâlâ.
dedi oğlan, yazara dönüp bir acı, çaresiz gülücük attı.
kalktılar.
– birlikte!
dedi yazar, alaylı.
sustular ve yürüdüler.
– hayır olmaz.
dedi yazar, kızgın.
onlar da yürüdüler ve sustular.
– …
bir şey diyemedi yazar.
ayrıldılar, eller sallandı.
– bu da dostluk.
dedi yazar.
usandı.
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: zafer yalçınpınar
yayıma hazırlayanlar: arzu çur, gökçe polatoğlu, özge dirik, özgür macit, ulaş nikbay, vedat kamer, zafer yalçınpınar
düzelti: akın demirci
110.
Kişi yaşamının anlamını hep dolaylı yollardan kavrayabilir ancak — örneğin, kendisi için çok önemli bir yaşantının yeniden canlanması sırasında, o yaşantının kendisinde kalmış anısı üzerinde düşünürken, o yaşantıyı paylaştığı —onu kendisi ile birlikte yaşamış— o kişinin kendi anısının nasıl olabileceğini kurar — ve anlar ki, bu anının içeriği kendininkinden herzaman farklı, bambaşka olacaktır; kendisi bunun nasıl birşey olabileceğini de hiçbirzaman bilemeyecektir; ya, bir içerik kestirebilse bile, bundan hiçbirzaman emin olamayacaktır; ya da, ne kestirse kestirsin, en ucunda, öteki kişi, belki de o ortak yaşantıdan hiçbir anlam içeriği edinmemiş, hatta, onun anısını hiç tutmamıştır, zaten; kişinin de, artık, bunun öyle olup olmadığını öğrenme (örneğin o kişiye sorma) yolları da kapanmıştır: yani, kişi, ne düşünmeğe çalışırsa çalışsın, hep bir kurmaca, giderek, bir uydurmaca olup çıkacaktır düşündükleri —
— hep kurmaca ve uydurmacaya varır, üzerinde düşündükçe, anlamı, yaşamının, kişi…
Oruç Aruoba, olmayalı, Metis Yayınları, Eylül 2003, s. 118-119
I / vk
“cümleleri çoğul kuramadığımız yerde yalnızlık var.” — gp
geceyarısı / gecenin on ikiye mahcubiyetinde yalnızlıklar gizlidir. iki kişiyi böler dün ve bugün. suya benzer suskunluklar üretir gökyüzü.
“sessizlik sensin geceleri” — ezginin günlüğü
saat dört / suskunluğuna uykular icat eden küflü yanım, bu şehrin sensizliği. hep yüzüne bakamayışım, dokunamayışım, kesilmiş ellerim… morfinli martı çığlıkları biriktiriyorum sabahlarıma. yağmur sonu gözlerinde kayboluyorum. biliyorum, ilk gözyaşınla kovulacağım senden. beni böylesine yavaş öldürme, yalvarırım.
II / geceye kararıyorum
otobüslerin camlarından artakaldı
yalnızlık uykularımdaki sırçalar
hiçbitmeyen hikâyeler evi’nin
şizofrenmavi odasına çağırıyorum seni
karşıtlığı yok sayan düşlerine
sonsuzluğu arayan öpmelerim çoğalıyor
kardeşimin bağırılmaya hazır uykularına
yüzünü ıslatmayan damlaları içiriyorum
odasız kapılarda kitap isimleri gibi suskunum
III / zy
gündüz… insanların arasında dolaşırken önce yolumu, sonra da kendimi kaybettim. harita yok, pusula yok, hiçbir şey yok. ne yapacağımı şaşırdım, üzerime yapışan bu şaşkınlığı ne yapacaktım? bir yerlerden deniz kokusu geldi, oraya yöneldim. sahili buldum, bir kenara oturdum ve beklemeye başladım. neler düşündüm, neler (s)ayıkladım, ne haldeydim; bilemiyorum. geceyi bekledim gece oldu. sonra, bir dostum beni buldu, omzuma dokundu ve gökyüzünü işaret ederek, “bak, şu parlayan var ya,” dedi, “onun adı kuzey yıldızı”. önce kendime geldim, sonra da “yol”umu buldum. “sağol dostum…”
IV / öm
gelişine sevinmiştim bir zamanlar. şimdi, gidişine üzülmemeye çalışıyorum. seni gönderen ben olsam da ve kuzey yıldızı olsan da sen. belki yarın seni unutacağım, unutmadıysam belki unutmamayı umacağım. peki sen duyabiliyor musun müziğin sözlerini, anlayabiliyor musun harfleri müzik defterime nota niyetine yazdığımı. ve senden kalan hiçbir şey olmasa da çöpçü kılığında dostlar yüzünden, gerek yok daha fazla çabaya: çaba yok.
“Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel,
Serde erkeklik var ağlayamam.”
— Orhan Veli
benden başkasının olmamak için ölüyorsun, benim için ölüyorsun.
ÇITIR
dayan
yağmur — Kış
geç
işi — gel
işi — hang
isi
?
Kıpırdayan yapraklar
Aralanmış pencere
Yıpranmış anılar
Ne zaman gelir gece
?
Sen
git
me
dik
çe
gelmez —
git
ki
gel
sin…
GİT
me
din —
gel
me
di.
AN
nere
de —
sa
na
da.
Ne
re
?
GE
ne
öy
le
yaptım:
Bir kıvılcım, bir alev
İki ayrı çakmaktan —
“Pembe parmaklı Tan” değil:
Yalnızca karanlıktan
ge
le
n.
9/10 Kasım 2003
Gümüşsuyu
(Düş)
boş sokaklara şiirler haykırırdık
gece üşürdü muhakkak
sen üşürdün, çocuklar ve kediler üşürdü
mısraları sürtüp ateş yakmasak
(Düş’e Özlem)
uyakları fısıldayacağım seni anlatan
biliyorum utanacak kış sokakları şehrin
oysa düşler evcilleşti, kediler bitti çoktan
yalnızlık ve gece ve şiirler, sarılmaktalar soğuktan
(Seni Seviyorum)
tam şimdi çık karşıma kapattım gözlerimi
buz kesmiş düşlerimi sunacağım sana
sendeki mısraları getir ısıtalım geceyi
dilinin ucunda olmalılar, dudağında ya da
tam şimdi çık karşıma kapattım gözlerimi
dondurma bile yeriz sonra uyuyan gecenin ardından
bozdum yeminimi başka çarem kalmadı
hiçbir şey tutuşmuyor ıslak mısralardan…
kâğıt kadehlere döküldü keskin bir parfüm kokusu
seramik bebeklerim gözyaşı döktü dantellerinden
yastığımdaki cam güvercin uyandı esneyerek
şimdi içim sonsuz bir manolya mezarlığı
rugan pabuçlarımın kırmızısı kırıldı
pembe sayfalı hatıra defterimdeki prens alev aldı
çocukluğum, uzayan parmaklarım, tüller ve küf
her çiçeğin ölümü bir zalimin parmak ucundadır!..
Gözetleyicilerin gözlerinde
aramadan bulmanın sıkıntısı var.
Çatı sakinleri bu gece tedirgin;
onların gözlerindeyse uçuş
yasağına tepki var. Travma
izleri dalgalara
saklanmış. Kıyıdan açılan çocuk
rahatlığını pas kokulu salıncakta unutmuş.
Kadran çığlık atar: son dümen değişimi!
Ucuna bir çapa bağladığım misinamı
aramak için ne zaman elimi suya daldırsam
solgun yosunlar elime dolanır.
Kadran ilk kez emreder: giyin!
Demektir ki,
çıplak dolaşma günleri geride kalmıştır
ve sabah serinliği bazen
bir fısıltıdan fazlasıdır.
yağmurun kaytanı hey yağmurun kaytanı
dünyayı al menekşe çocuk gözlerinle
sicim olup topaç çevirme
su gölgesiyle büyür büyürse
bildiğin ne varsa akıp gider karışır denizlere
bunu ne ustalar anlatır ne kürekleri mahkûmların
duru göğsüyle kucaklar deli nehirleri
anıları saklarken göğsünde su sesleri
– su sesleri hey su sesleri
anılarımı yazsam üstüne
saklar mısın ölümleri
su sesleri hey su sesleri.
Yağmur yeni kesmişti!
Tarlabaşı’nın parke taşlı arka sokağı ıslaklığını korurken, kaldırım taşları altında yer bulan su birikintileri, loş evlerin kimi pencerelerinden yansıyan ışıklarla menevişleniyordu. Birikintilere yaklaştıkça, gölgem, önce petrolün moruna, sonra maviye ardından gümüşi bir renge dönüşüyor…
Fötr şapkamı ve dizlerimin altına kadar uzun, kalkık yakası kulaklarımı örtecek kadar büyük bej pardösümü, lacivert pantolonumun duble paçası ve klasik kahverengi ayakkabılarım bütünlüyor. Arada, küçük su birikintilerine basmamak için sıçrayıp, dikkatli yürüyorum. Bu dünyadaki hacmimin tabanı ayakkabılarımı kirletmek istemiyorum.
Dirsek temasıyla yan yana sıralanmış apartmanlardan en sonuna, köşeye sıkışmış olanının önünde durdum. Yüzümü yukarı kaldırarak baktım. Eski apartman dört katlı ve her katında dar bir cumba var. Üzerine birçok haşere temizleme ve farelerle mücadele şirketlerinin küçük el ilanlarının yapıştırıldığı yarı düşmüş kunt demir sokak kapısını zorla iteledim. Kapı, iç gıcıklayan buruk bir sesle, apartmanın girişine yer etmiş çeyrek daire çizginin üzerine bir çizik daha bırakarak açıldı. Kapının apartman girişine attığı son imzaya inadına basarak içeri girdim. Yüzümü yalayan loş küf kokusuna karışmış kim bilir kimlerin hatıraları, dışarıdan gelen ıslak sokak kokusuyla çarpıştı.
Giriş karanlıktı. Gözlerimin alışmasını bekledikten bir süre sonra elektrik düğmesini buldum. Fosfor elektrik düğmesi, bir ateşböceği gibi parlıyordu duvarda. İçimden, ‘Apartmana göre yeni bir düğme. Markası Molvano olmalı, fosforlu olduğuna göre’ diye, geçirdim. Parmağımı ateşböceğine götürdüm, aşağıya eğik eğimine bastım.
“Klik…”
Bu sesle, solgun sarı bir ışık yayıldı girişi yüksek tavanlı apartmana ve kirli geniş mermer basamaklı merdivene doğru yürüdüm. Arnovi tarzı ferforje basamak korkuluklarını süsleyen, gürz şeklinde pik dökme demir topuz tırabzanbaşını tutarak, ağır adımlarla basamakları çıktım. Kim bilir hangi ressamın fırçasından çıkmış, kat aralarındaki merdiven boşluk duvarlarını süsleyen yağlıboya manzara resimleri, ampullerden sıyrılan loş ışıkla parıldıyordu. Yarıya kadar flato ve yeşil rengin titremlerinin bol kullanıldığı bu silik ve kirli manzaralar, üzerine sis çökmüş, şimdilerde ‘Kara’ denilen Hoyratdeniz’in herhangi bir yaylasının bir mezrasını andırıyordu. Her yukarı çıkan basamakla biraz daha netlik kazanıp, yeni bir kat sahanlığına gelindiğinde, sis tamamen ortadan kalkıyor ve her figür tek başına ortaya çıkıyordu.
Başımda, kenarına sıkıştırılmış sarı, mor ve kırmızı renk karışımı ince bir tüyle, sürekli sağa, sola, ön ve arkaya kaykılan fötr şapkamla, eldivenli ellerim pardösümün ceplerinde, dairelerden birinin kapısı önünde durdum. Kahverengi boyalı ahşap iki kanadında, küçük buzlu camlı gözleme pencereleri pirinç çerçeve ve çıngıraklı kapının kenarları kalın oymalı latalarla pekiştirilmiş…
Bir Osmanlı hançeri gibi içe kıvrık, keskin ucu sivri kitin ellerimin baş ve işaret parmağının arasında zor tuttuğum çıngırağı çeviriyorum ve boğuk bir ses çıkıyor.
Kapıyı açan yok.
Bir kez daha yineliyorum.
Yine boğuk bir ses. Uzun süredir ellenmemiş çıngırağın tınısına tozlar zırh olmuş.
Kapıyı yine açan yok.
Ellerim pardösümün derin cebinin dibinde anahtar arıyor ve buluyor.
Anahtar kayma yetisini kaybederek, parmaklarımın arasında yerini alıp, deliğe girdi ve kilidin içinde döndü. “Garçç!..” diye açılan kapının kenarlarından tozlar döküldü. İçeri girerken ardımdan kapıyı kapadım, el yordamıyla elektrik düğmesinin kulağını buldum ve çevirdim. Yanmadı. Yalama kulak uzun yıllardır kullanılmadığından idmansızdı.
Bir kez daha denedim, yandı. Hem de gür bir huzmeyle…
Yere baktım, ayakkabılarımın uçlarına. Desenli döşeme karoları üzerinde inanılmaz bir hareketlilik vardı. İnsancıklar, ışık yanınca sağa, sola, kaçışmaya başladı, şişesi kırılıp azat olmuş cıva parçacıkları gibi köşe bucak. Küçüçüktü insanlar, bir hamamböceği kadar. Eğilerek baktım, yüzlerini seçemediklerim içinde tanıdığım biri yoktu.
Sakindim…
Önce ayaklarımın en yakınındakini ve erişebildiklerimi sırayla, tabanlarımdan çıkan ‘pat pat’ sesleriyle ezdim. Seri ayak hareketlerim, fötrümün kafamda bir tencere kapağı gibi oynamasına neden oluyordu.
Ne kadarını ezdim hamamböceklerinin!? Bilmiyorum. Öldürücü tabanlarımdan kaçan birkaç tanesi, yer karolarıyla aynı desenli süpürgeliklerin birleşme yerlerindeki aralıklardan girip gözden kayboldu.
Sakinliğimi koruyordum…
Gerisin geriye döndüm. Kapı eşiğinin hemen önüne konulmuş eski bir havludan bozma paspasta ayaklarımın tabanlarını silerken, üzerine nelerin bulaştığına bakmadım bile…
Sakinliğimi hâlâ koruyordum…
Askının önüne geldim. Üzeri bir karış toz kaplı ve aynasının cıvası yer yer dökük, sırı donuk, soluk ve sırsızdı…
Pardösüme çeki düzen verdim ve ayaklarımı dairenin tabanına sırayla birkaç kere vurarak onların sakinleşmesini sağlarken, ki ne de olsa onlar katildi, kendime baktım, yüzüm yoktu!
Yana yatık fötrümü önce düzeltip sonra çıkartarak askının rafına yavaşça bıraktım.
Şimdi, silik aynada bir karafatma, bir hamamböceği vardı. Bir süre öylesine, kendimi seyrederek kaldım.
Ensemden yüzümü ılık, yumuşak bir rüzgâr yaladı. Arkamı döndüm. Sofaya açılan kapılardan birinin aralandığını fark ettim, yel oradan geliyordu. Aralık kapıyı biraz daha açarak, odadan içeriye baktım. Penceresi açık odaya sokak lambasının ışığı dolmuş, kenara sıyrılmış tül perde uçuşuyordu. Bir kucak dolusu ıslanmış kuru yaprak pencere ve odanın içinde bu rüzgârla oynaşıyordu.
Serseri bir avlanduz poleninin toprağı döllemesinden peydahlanmış arsız ağacın dallarından biri, rüzgârla pencereye bir girip, bir çıkıyor ve her geri dönüşünde düzenli olarak ortaya çıkardığı gün ışığını andıran aydınlık küreyi odanın içine siyah beyaz film oynatan bir sinemaymışçasına bir dolup, bir boşaltıyordu. Tutunduğum kapıya yaslanarak içerideki bu garip, garip olduğu kadar da masum oynanan oyunu seyre daldım.
Bir süre sonra odaya girdim. Attığım her adımda, ayaklarımın altında yerlerinden oynamış, cilaları dökük eski parkeler, odanın içine kâh giren, kâh da çıkan ışığa gıcırtılarıyla eşlik ediyordu. Sanki odada başka birileri daha varmış da, onları rahatsız edecekmişim gibi parmak uçlarıma basmaya gayret ederek gıcırtıyı hafifletmeye çalıştım.
Camı örttüm ve geriye dönerek odanın kapısını sessizce kapattım. Daireden çıkıp, apartmanın merdivenlerinden inerek kendimi yine sokakta buldum. Geldiğim yere dönmüştüm, ayaklarım yine ıslak kaldırım taşlarına değmişti.
Geçmiş yağmurun ıslattığı bir sokak lambası vardı ve ışığı, yeniden başlayan çiseleme altında, örümcek ağına düşmüş bir ateşböceği telaşı içindeydi. Direğin iki yana uzanmış kolları rüzgârda sallanırken, az ileride bir aktar dükkânı saçağının altına sığınmış bir insanın karanlıkta seçilemeyen bedeni yanından yağmur suları içinden akıttığı galvanizli borudan garip bir sesle hızlanmaya çalışıyordu.
Karartının karşısına geldiğimde onun bir erkek olduğunu anladım. Sırılsıklamdı ve yüzü az önce bulunduğum dairedeki askı aynasında kaybettiğim yüzdü. Karşılıklı gülümsedik. Ona doğru bir adım daha attım. Şimdi, yüz yüze ve daha da yakındık.
“Parola?” diye sordu, “yoksa sizi kabul etmem olanaksız…”
Yüzümden kaybolmayan aynı tebessümle:
“Parola artık yok, artık o kaldırıldı, herhalde sizin haberiniz yok yeni gelişmelerden” dedim ve bir adım daha atarak ıslak paltosunun açık düğmelerinin arasından içine sızdım.
(*) Yayıma hazırladığı, ‘Serseri Standartları
Sempozyumu’ adlı romanından
el edince siz en sevdiğim şarkılardan seslendiniz
çingene romansı güllerin ağzıyla yıkanıp gelmiştiniz
hangi sözcüğün hatırını sorsam sizdiniz, bin bir şikâyet
evlerin tecrit köşesiydiniz, anlatamam
olağanın dağlarında lorca papatyaları: seviyor–seviyor
aşağısı fazlaca kalabalık ve doğaüstü, bir anlam
küresel sığıntılara karşı, tekdüze
intiharlara karşı, fişlenmiş yapraklara
arap büyülerine karşı, hisar kulesi
kendi güçsüzlüğüne karşı, yıkıldı yıkılacak
üstün kalabalığına karşı
bir devrim boyu simonov şarabından içtim
anılarda rusya pek soğuk
anlatır mı size evliya kedilerim
beklemek sultan camisinden de boğuk
el edince siz en sevdiğim şarkılardan seslendiniz
bir devrim boyu tüm zamanlara karşı
çingene romansı güllerin ağzıyla yıkanıp gelmiştiniz
sivil muhafız kurşununa doğru
Bodrumdaki tavernada,
sigara dumanları ve küfürler arasında,
yukarıda laternanın tiz sesi
bütün arkadaşlar içtik dün,
dün, bütün akşamlar gibi,
acıları unutalım diye.
Biri diğerinin yanında sıkılıyor
ve ara sıra yere tükürüyordu,
Ah! Ne büyük bir acıdır
hayatın yükü…
Akıl çile çektiği sürece
hatırlamıyor beyaz bir günü…
Güneş ve firuze deniz
ve sefih gökyüzünün derinliği,
Ah! Sarı şeffaflığı şafağın,
günbatımının karanfilleri,
uzağımızda yanıp sönüyorsunuz,
giremeden kalbimize!
Birinin babası on yıldır
kötürüm – aynı hortlak,
diğerinin karısının günleri yaz
eriyor evde veremden,
Mazis’in oğlu Palamidi’de hapiste,
Yavis’in kızı Gazi’de genelevde.
– Çarpık kaderimizin suçu!
– Bizden nefret eden Tanrı’nın suçu!
– Tehlikeli fikirlerimizin suçu!
– Hepsinden önce şarabın suçu!
“Suçlu kim? Suçlu kim?..” Henüz
hiçbir ağız bulup söyleyemedi.
Bu yüzden, karanlık tavernada
boynu bükük içeriz daima,
her topuk solucanlar gibi
ezer bizi nerede bulsa:
korkak, talihsiz ve kararsız…
Bekliyoruz, belki de, bir mucizeyi.
Doğan Ergül: Seninle dört-beş yıl önce Kadıköyü’nde Yazı Kitabevi’nde, bir şiir akşamı vesilesiyle karşılaşmıştık. İlk izlenimim hayata ve şiire dair bir öfke taşımandı. Hayatından ve yazdıklarından bu öfkeyi nasıl uzak tutuyorsun?
Şeref Bilsel: Yazarak bu öfkeyi kontrol altına alabilir insan. Etrafımızdaki birçok şey öfkeyle ambalajlanmış; bunların bize yansıması farklı oluyor. Yazı bağlamında öfke, kullanmasını bilen için besleyici bir kaynağa dönüşebilir. Taş’a rengini veren de içe doğru bağırmak zorunda kalmanın sıkıntısıdır belki… Ben öfkelenmesem, sen öfkelenmesen, biz öfkelenmesek kim çiğneyecek bunca ısırgan otunu, bunca gazete sayfasını. Âşık Veysel: “Rakı içinde durduğu şişeyi sarhoş etmez; içeni sarhoş eder” der. Üstüne ayakla basılmış sözcüklerden yükselen bir nefret dumanı da olabilir bu öfke… şiddetin görüntüsü de… Kalbimizin, kafamızın karşısında sıkılmış bir yumruk gibi durması; duygularımızın düşüncelerimiz karşısında çaresiz kalmasına benziyor. Kimi zaman öfke, nisyana karşı bir isyan belirtisidir. Balkonlar evin öfkesinin dillenmiş biçimi olmasın sokağa doğru? Sözcükleri uyarmak, tahrik etmek için onlara birer canlı gibi davranmak gerekir; bazı canlılara da birer sözcük gibi… Başkasına yük olmasın diye kendi öfkeme yardakçılık ediyorum. Bana kiralık olan ne varsa gösteriyor; otomobiller, kalemler, evler, gelinlikler… kiralık ne varsa gelip sarmalıyor beni. Öfke; mor kadifelere sarılmış demir bir yumruk gibi herkesin cebinde taşıdığı dalgınlık…
DE: Yakın zamanda bir kitabın yayımlandı. Çok şey yazıldı kitabın üzerine. Kitaptan öncesini ve sonrasını nasıl değerlendiriyorsun? Bu gelişmeleri bekliyor muydun?
ŞB: Kitap çıktıktan sonra ben onun bir göstergesi olmaktan öteye gidemem. Keşke beni hiç tanımayan insanlar tarafından kitap üzerine söz açılmış olsaydı; ben de onları tanımış olurdum, sesimin nereye, nasıl düştüğünü öğrenirdim. Kitaplaşmadan önce her şiir ayrı bir kitaba açılan bir kapı gibi duruyordu içimde. Kitaplaşınca bütün şiirlerin aslında bir şiirden kopmuş, kaçmış parçalar olduğunu hissettim. Düştüğü yerde kalıyor her şiir… Düşmek için meyveler bile olgunlaşmayı beklerken sözün neresinde bekleyeceğiz?
DE: Şiir üzerine yazdıklarında özellikle 90 sonrası şiire yer açtığın görülüyor. Bu ilgi kendini de o kuşağın içinde görmenden mi kaynaklanıyor? Bu dönem şiirinin sendeki karşılığı nedir?
ŞB: Genç şairlerin güzel bir dizesine rastlamak beni mutlu ediyor. O dizeyi takıp yakama sokaklarda dolaşıyorum, dünyaya bakıyorum. Gençlerin cesareti, kuşkulu bakışı bende saklanmış, susmuş şeyleri açığa çıkartıyor. Formüle edilmiş, paketlenmiş bir duyarlılıkları yok genç şairlerin. Belki de bu yüzden her an şaşırtmaya hazır bir ruh hali üzerinden sesleniyorlar. Ben de 90 sonrası yazmaya başlayanlar arasındayım. O kuşakla beraber aynı araçlarla yolculuk ediyoruz, aynı ağacın dallarını eğiyoruz. Ama bizde yolculuk eden şeyler ve içimizi eğen şeyler görüntülerimizi farklılaştırıyor, çeşitlendiriyor. 90 sonrası şiir, durağan olmadığı için kesintiye uğramadan klasik kalıplarla tanımlanacak bir şiir değil. Tanımlara ve alışkanlıklara sataşan bir şiir; parça tesirli, dize rampaları taşıyan bir şiir… Yaşadıklarımıza benziyor: Çelişkilere ve paradokslara yüz veriyor. Kravat takılarak yazılan bir şiir olmadığı için, papyon takanlarca değerlendirilemeyecektir zannındayım.
DE: Yazarken önünde duran yahut arkadan seslenen şairler var mı? Varsa, yazdıklarına yansımalarından bahseder misin?
ŞB: Şu an konuşurken önümde sen duruyorsun. Dil akrabalığım olan, beni ziyarete gelen veya aramızda olmadıkları için benim ziyarete gittiğim yazarlar var tabii. Ben bazı şairlerin fazlasıyla edebiyat ortamına sokulduklarına inanıyorum. Behçet Necatigil bunlardan biri. Hilmi Yavuz, bence Garip şiirinin en yeteneksiz şairi Orhan Veli, şiir üzerine yazdıkları kadar şiiri önem arz etmeyen Özdemir İnce… gereğinden fazla tartışılıyor. Ve şu isimlerin hakkıyla irdelenmediği, okunmadığı kanısındayım: Oktay Rifat, Sabahattin Kudret Aksal, Turgut Uyar, Cahit Zarifoğlu, Ergin Günçe, Emirhan Oğuz, Müslim Çelik, Leyla Şahin, Serdar Koçak…
DE: “Magmada Kış Mevsimi” edebiyat ortamımıza bir serinlik içirdi mi?
ŞB: Serin bakanlar yanında sıcak bakanlar da oldu. Kendi sesinin ayazında kalmak isteyenlere ne verdi bilmiyorum. Kendi içinde katlanmış oturanların önüne sıcak bir ütü gibi düşmüş de olabilir. Yazmak dil denilen mirastan pay almak değil, bu mirası çoğaltmaktır. Başkalarına haddini bildirmek değil, kendimize yer göstermektir. Bir şair yazdıklarıyla, yazmak istediklerinden lekeler taşıyabilir ancak.
DE: Şiir üzerine yazmak kalabalıkta olmayı gerektiriyor; oysa şiir yazmak yalnız olmayı gerektirir. Seni şiire ve düzyazıya getirip götüren raylarda nasıl bir sürtünme var?
ŞB: Tiyatro gibi kalabalıkla gerçekleştirilen bir etkinlik değil şiir… yalnız yazılır, çoğunlukla yalnız okunur. Şiir üzerine yazdıklarım şiire giden yahut şiirden gelen patikalar üzerine dikilmiş yol levhaları gibi okunabilir. Şiir içimizde biriken çalı çırpıyı tutuşturur, bu ateşi söndürmek için düzyazıya haber verir. Düzyazı, bu yangının nasıl çıktığından, nasıl söndürüldüğünden, geride kalanlardan bahseder. Düzyazı şiire sürtünür, şiir kendine…
DE: Şiir dışarıdan soru kabul etmez. Yazıldıktan sonra soru kabul eder. Senin şiir yazarken kendine sorduğun sorular var mı?
ŞB: Şiir bittikten sonra şairine soru soruyor galiba. Bir sonraki şiire giden yollara doğru ipuçları fırlatıyor. Bir soru olarak da yükselebilir her yeni şiir. Yeni bir yerinden tutulmuş her sözcük ağzımıza sorulmuş bir soru değil mi? Her soru soran cümlenin sonuna soru işareti konmayacağını gösterir şiir.
DE: Aşka ve zamana dair neler söylersin?
ŞB: Aşk, söyletir; bize ait değil, biz ona aitiz. Yazdığım ilk metin aşk üzerineydi. Son metin de ölüm üzerine olur herhalde. Herkes ölümüyle son metnini yazar. Dünyada hem araç hem amaç olabilen bir başka şey yok aşk gibi. Biterken başlar; başlarken bitirir süren şeyleri. Aşk, neye ihtiyacınız varsa onu vermenizi ister, karşılık beklemeden vermenizi, kendinizi dünyaya eklemeden vermenizi. Zamanı genişletir, duyuları sonuna kadar açar, radyoları kapatır. Bir sigara gibi söndürtür size eski güneşleri… Aşk, ayaklarınızla girdiğiniz yerden kalbinizle çıkartır sizi; mor bir tülbent olur örtülür yaranızın üstüne. Ve aşk, susayan kar gibi yatar bahçenizde yazın. Dudaklarınızla camların arasına giren elinize on yedi dikiş attırır. Şiir, dilin âşık olmasıdır demişliğim bu yüzden.
DE: Yolculukların, İstanbul dışında konakladığın yerler şiir havzana nasıl döküldü?
ŞB: Bu dökülüşü yazdıktan sonra hissediyor insan. Taşranın taş’la ilgisini. Kara gecede kara taş’ın üzerindeki kara karıncayı gören köylüleri… Taşra taşlık bir yol gibi: Sağlam, kararlı, sert… Mardin, Kütahya, Malatya, Kocaeli; yazdıklarıma sızan şehirlerden birkaçı. Sesler, türküler, yemekler, sınırtaşları, mayınlar, tren rayları, yüzü dövmeli kadınlar… Dilin tuzaklarla yüklü olduğunu anlatıyor sanki. Tuzaklar, dikkati arttırır. Böyle oldu galiba. Dağlara doğru süpürülmüş barakalarla, deniz görmemiş yüzler arasında toprağın kokusunu duydum. İnsan sürekli bir yolculuk halinde değil mi? İnsan bazen, hem yol hem yolcu değil mi?
DE: Şiir, yazarken ödünç aldığımız bir şey midir?
ŞB: Hayat gibi mi demek istiyorsun? Taşıyamadığımız ve birilerinde büyümesini istediğimiz bir şey belki. Şiir şairi ödünç alıyor olmasın; şairdir yakalanan şiir değil.
DE: Gündelik ilişkiler noktasında içinde bulunduğun edebiyat ortamından bahsetmek ister misin?
ŞB: Beni şairlerle bir araya getiren nedenler onlardan ayrılmama sebep oluyor. Masaların altından birbirinin dizlerini parçalayanlardan tut da olmadığı yerden haber taşıyanlara kadar gereksiz birçok şey var etrafta. Herkes aklanabilmek için kirlenmek zorunda hissediyor kendini. Dostlukla edebiyat birbirine karıştırılıyor. Gerçek manada dost olanlar edebiyat noktasında birbirini daha acımasızca eleştirebilmeli. Çabuk kırılıyor şairlerimiz, çabuk taraf oluyorlar. Yazdıklarından doğan boşluğu gündelik ilişkilerle, kafa kol muhabbetiyle kapatmak isteyenler maalesef çoğunlukta. Sesin önüne hareket, davranış geçiyor. Kararmış bir samimiyet kol geziyor ortalıkta. Şükür ki, benim yakın menzilimde bulunanlar yukarıda altı çizilenlere pek benzemiyor. Bunları düşündükçe sarhoş olup dünyanın kimler için döndüğüne bakıyorum.
DE: Yazıyla ilk buluştuğun dönemlerde nasıl bir çevrenin içindeydin? Bu çevre, yazı hayatını ne derece etkiledi?
ŞB: Müzikten tiyatroya, felsefeden şiire etrafımda sanatla iç içe olan dostlarım vardı. Başlanmamış dünyalarla tanıştırdılar beni, yazdıklarımı paylaştılar, önemsediler… Bu dostlardan bir kısmı kayıp şimdi. Ölenlerin yaşadığı zamanları da taşımalıdır bir yazar. Belki de o yüzden yükümüz ağır. Saatlerimizi yeniden ayarlamamız gerek galiba.
DE: Düzyazıyla uğraşan dostlarınla ilişkin şairlere oranla farklı bir seyir mi izliyor?
ŞB: Birkaç dostum var. Bunlar arasında hikâye ve roman yazarı Vecdi Çıracıoğlu’nun ayrı bir yeri var. Hem hayata dönük deneyimleri hem de yazıyla buluşma koşulları itibariyle özel bir örnek. Türk edebiyatı tarihinde yazıyla –biyolojik yaş anlamında– bu derece geç buluşup, kendi varlığını kabul ettirebilmiş örnek sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Dinlenmiş bir yazar Çıracıoğlu. Onunla tokalaştıktan sonra parmaklarımı saymak zorunda kalmıyorum. Ama birçok şairle tokalaşırken eldiven giyme gereğini duyuyorum. İçerden yaşamak oldukça zor ve boğucu.
DE: Şiir içerden mi dışardan mı başlar? İçeriyi ve dışarıyı açar mısın?
ŞB: İçerisini var eden dışarısıdır. İçimizi tasnif ve tanzim eden dışarısıdır. Şiir bilgisi anlamında soruyorsan bilgi şiir için yüktür; özgünlüğü hırpalar. Onu belli bir biçime, nizama davet eder. Şairi sivillikten uzaklaştırır. Şiir içeriden başlar, taşar, köpürür; geldiği yerin özelliklerini götürür. Dışarıda bulunmuş bir şiir, beklentilere ve alışkanlıklara yönelir; tanımlanmış bir alan içerisinde akacağından bir yerde tıkanır, kurur ve karşılaştırma tekniği içinde okunmayı bekler. Şiir içeriden başlar, içeriden okunur. Sözcüklerin ilk çıkışı da öyledir. Tıpkı yağmurun çıkışı gibi…
DE: Şairler trende yolculuk etmeyi severler, evlerinde kilim bulundururlar, bir idare lambasına mutlaka gereksinim duyarlar ve her zaman bir türkü kanar ağızlarında… Folklor neden şiire düşman?
ŞB: Folk, halk demek sanırım. “Bir daha dönmem diye bir not / terekteki bakır maşrapanın yanında” diyor şair. Deyimler, atasözleri, ninniler, maniler birer folklor öğesi değil mi? Savaşacağınız bir şeylerin olması düşmanınız olduğu anlamına mı gelir sadece? Kendinizi var etmek, koruyacağınız şeyleri de düşünmek anlamı taşımaz mı? Folkloru algılama biçimimiz; kalıplar, dizgeler şiire düşman olabilir. Yemek çeşitlerimiz, oyunlarımız, libaslarımız var bu kavramın içinde, tezek kokusu bile var.
DE: Nedir bizi etrafında pervane eden, yaklaştıkça her şeyi yakan, şairlerden önce başlayan bu yalnızlık? Biz şiirin yalnızlığını mı paylaşıyoruz, yoksa ondan yalnızlık mı alıyoruz?
ŞB: Bu söyleşide ayrı ayrı şiirler yazarak çıkacağız galiba. Büyük kavuşma sesleri taşıyan, şiirlerde bile bir yalnızlık kokusu kendini duyurur. Yaşadıklarımıza tanık bularak belki de yalnızlığımızı çoğaltıyoruz. Cahit Sıtkı’yı Cahit Sıtkı yapan, Ahmed Haşim’i, Ahmed Haşim yapan bu yalnızlık değil miydi? Sözcüklerin de yalnız ve kalabalık olanları vardır. Evler gibi. Bazılarından zar sesi gelir sadece, bazılarından nar… Dalgındır sözcükler, dalgın ve yılgın.
DE: “Bana içinden bir dalgınlık tut desem”, şiiri ve hayatı geçmek için yetmez biliyorsun. Şiirle şiirsel olanın hayatın içinde oluşturduğu boşluk doldurulmayı bekliyor. Bu dalgınlığın şiire ait bir boşluk olduğunu da söyleyeyim. Şiirsel olan boşluk kaldırmaz. Söyleşiyi bitirelim istersen…
ŞB: Doğru söylüyorsun. Şiirsel demeyelim de şiir olan boşluk kaldırmaz. Boşluk arayanlar sinemaya gitsin.
Zavallı genelev müşterisi, yanlışın yapılmasına katılmış
Ve tahmin etmemiş hiç hilekârlığı, şikâyet etme yürekliliğini gösterebilir miyim?–
Ya da duyarsız yüreğe katlanmayı,
Çok uzun sürdü kapıda beklemesi,
Kışı, ücreti ve kendini küçümsemesi.
Katlanmak mı? Budur sevginin lehçesi,
Batının deneyimsiz genci, eski dostum,
Şimdi sürüden ayrılarak paytak yarı canlı
Döndü köyüne, harap manşonla
Cop diye şaklayarak, vurulmuş bir kanat gibi.
İzin verin katlanmasına. Ben vermeyeceğim: çarpıtmayacağım düşümü
Eşitlemek için tuhaflıklarla; kazımayacağım, yarım yamalak yapmayacağım lifimi,
Sinirlerin hassaslığını bozucularla dürtülmesine,
Kuşkunun kurtlarınca üzülmesine,
Bağırsağımdaki ve emeğimdeki vurguncularla kiralanmasına karşın.
Tepelerden aşağı indi öfke askere yazmak için
Beni kesinlikle siyah lekeli kahve renkli soyuna
Kaplanın ırkına; aşağı indi sonunda
Göğsümün bir şenlik ateşini yapmak için öfkesi var
Bir ıslak kibrit ve tüm insanlığın karamsarlığıyla.
deşilmiş düşlerin arasında
şarkı söyleniyor kemiklere:
kendinden çıkıp evine dönmeyen
yaşlı kurt, yaşlı kadın
nerede
dokunmuş ipeği gecelerin
kime sorsam
kendime mi
hangi gemiydi geçen suları kirletmeden
sızlıyor göğsümün dokuz yarası
çok uzun bu sessizlik
ve gidişi kuşların
kime sorsam
dilimi bağlıyorlar
la loba
İki çiçektik bir bahçede,
Hiçbir arıyla gidip gelmedi polenlerimiz,
Yakınlığımızdan!…
Bir yolduk, iki yöne bölünmüş.
Birimiz giderken, birimizin aklı,
Yeni geliyordu başına!…
İki bardak su idik, bir bardağa fazla geldik.
Yarımızı dökmek gelmedi,
İkimizin de aklına!…
İki yıldızdık bir gecede,
Güneş gelince kaybettik,
Birbirimizi!…
İki gözdük bir alın altında,
Ne zaman aynaya baksak,
Birini gördük hep yanımızda,
Ve hiç göz göze gelemedik aynasız!…
İki mermiydik bir tetiğin emrinde,
Parmağın gelişiyle başladı,
Gidişlerimiz!…
11 Haziran 2003
Parçacık, hacim ile dürtünün kıyasında
Dört kereden fazla düşerse kararından
Beşinci kere de rahat rahat düşebilir.
Altıncı kere de düşecektir. Kesin.
N kerenin uzanımında ömür
Kerelerce düşmekten mi ibarettir? Sanki.
Yeter. Sebep bir adım. Dallı budaklı.
Korku ile geri sayım aynı ses.
Son. İsteyerek ölünür. Sonuç.
38.
ışık, yanınca karanlığa kaçıştı kelimelerim
dengesiz! yansıdı duvara uzaklaşan günün dumanı
temizlenirken mezbahadaki kan lekeleri
fısıldadılar: var mı daha güzeli? acıdan
sendeleyerek yere düştü camı tıklatışın
eski bir uskumru kafasını sallıyor geceye,
yüzünün içindeydi yanakların. söz veriyorum. itirazlar
39.
gerçek hayattaydık / yolun siyah çölünde
unutamadığın anılar; olmamış şeyler yani
sıkıntı. duymayalım yazgımızdır ömrün sonuna dek yaşamak
hep acemi! bir şair kadar iyi hazırlandım ölüme,
sabahın dişlerini etimde duyunca
anlıyorum beni hiç sevmediğinizi.
bir yürek gibi dalgalanıyordu ipteki çamaşırlar
40.
keder eşlik etti bulutlara duymak için
sabahçı kahvesini. dağıtmış izmaritler şafakta
seyrediyor özlemle can simidini vapurdaki simitçi,
antika bir çıngırak kadar sivrilen susku…
şiirin tehlikeli olduğuna inananlar!
belki bu kurtuluş. biliyorsun (anlatmak
damla damla inceliyor) şakağıma dayalı o sustalı tüfek
41.
her üzerinden geçenden bir parça ‘şey’ koparıyordu sokak
hassasmış gülümsemenin tanımsız ayarı
çözümü biliyorsun / ikinci yarısı senenin
bitecek. ayrıldık poz vererek görünmez fotoğrafçıya
çıkardım yüzüğümüzü ve çırılçıplak kaldım üstümdeki giysilerle
paramparça, bir gemi yüzecek yatağında
dün gece huzuru gördüm. mutluluğa benzemiyor
42.
çocukluğumda kullandığım yara, kucakladığın şefkatsiz
o her şeyin üstünde - geçmişi kırmıştı
öyle geçti saati olmanın. yaşanmayanla paylaşılıp
şüpheyi uzaklaştıkça çoğaltır konuşulan
kulak duyma diye kapatılmış sen ne dersen de:
aşk bir balyoz gibi dağıtır kafataslarını
hem zaten bahsettiğim kadar zor değil ölüm.
bazen dur.
jüriye mastürbasyon yaparcasına savunduğun şeyleri savur.
beynini şehvet kemirirken, bacak aranı örümcek ağlarının istila etmesi neyi doyurur?
öfkeyle yaşamayı öğren.
er ya da geç akrep yavrularının meskeni olacak göz çukurların;
“gözüm gözüm, güzel gözüm” diye mırıldanarak şakalaşacaklar içinde, o saydam yargıçlar eriyince.
bazen dur.
acının huyunu bezen.
bir düş ezberle kendine.
her değerlendirdiğin fırsat bir içimlik satışıdır içinin.
hem düşün;
gördüğü ilk vapura aşkını yamayan yunus, ne yaman bir yunus olur ki, zaten herkesçe bilinir; sözlükte anadan sonra yar gelir, çokça sayfa geçilmiştir ki, geriye dönüş ne mümkündür…
söylemeli miyim bilmem, ama
bazen durma.
tren hangi hızla yaklaşırsa yaklaşsın, raylarda güle oynaya ağlayan çocuğu –ki o çocuk hayalin bile olsa– kurtarmaya çalış. Bunu göze alamamıştı annem benim.
O an birden büyüdüm, kilometrelerce ıradım.
Ardımdan dünyanın tüm raylarına adım boyu gözyaşı döktü.
Hayali olan çocuğu değil, tren idi çünkü.
Suya inelim. Ardımdan gel. Bir zamanlar toprağa düşmüş olan gölgen sarmalasın beni, sesin gibi karanlık, saydam, öldüresiye zarif. Suya inelim. Yaşamı özüne kavuşturmak adına. Bağlarımızı koparmak, olası yitişin soluk kesen hızını duyumsamak, bilincimizi ölümsüzlük yanılgısından kurtarmak, giden ne ise onu içimize çekmek adına.
Suya inelim. Ardımdan gel. Varlığını hissetmeme izin ver, bedenimi baştan aşağı titreten buz gibi suda, halhalıma takılan yosunlarda, ayaklarımı kesen kırık istiridye kabuklarında, ağırlığımla göçen kadifemsi kum tabakasında… Son hoşçakalım değil bu.
Aşınmış deri montun, tıraşsız yüzün, sıska bedeninle seni düşlüyorum. Birazdan şarkın başlayacak. Gitarının teli mi kopmuş, Şırınga Parkı’ndan henüz dönmüşsün, kafan dumanlı… Bir cadı lanetlemiş seni, belki de kutsamış…
Zengin bir banliyöde büyümüşsün, konfordan tiksinmişsin. Babanı bulma umuduyla peşine düşen hippilerden usanmışsın. Kimsenin izinden gitmemişsin. Sakar, hantal, çirkin duyumsamışsın kendini. Abuk sabuk kız dergileri boy boy resimlerini basmış, rekabet içini baymış… Toprağı hor görmüş insanlar, dinler sevişmeyi ayıplamış. Huzurun kaçmış… Arıza bir tip diyorlar sana. Yine de şarkın başlayacak.
Vatanın olan sahnede bir meleğe dönüşüyorsun. Trans halindesin. Saçtığın armoni allak bullak ediyor seni izleyenleri. Ses tellerini titreştiren soluğun mistik bir dünyaya taşıyor onları, geri döndüklerinde yürekleri oranın özlemiyle titreyecek. Kanlarının çekildiğini hissediyorlar, boşalıp nehrin sularına karıştığını. Korkuyorlar. Yaşam nasıl korkutuyorsa bizi sen de öyle. Seni seviyorum ama sevmeye korkuyorum.
Kimse senin kadar vermedi kendinden, veremedi. Sınırsızlık öldürdü seni diyorlar; tutkunun olduğu yerde sınır var mıdır ki… Tek düşmanın kendindin.
Suya inelim. Ardımdam gel. Ay ışığı masallaştırdığında bedenimi, gözlerimin yerini imgelemim aldığında, tarif edilmez bir zevkle kendimden geçtiğimde, sessizlik çalıyorken yanımda ol. İşte, geliyor… Film şeridi akmaya başlıyor. İçim sıkışıyor, başımın devleştiğini duyumsuyorum. Geçici yan etkiler bunlar. Gölgene tutundum, kayıyorum…
Prense dönüşür umuduyla öptüğüm kurbağalarla sarıldım. Belki de prenstiler, ben göremedim. Bataklık beni yutarken etrafımda vıraklıyorlar. Yalvarırcasına bakıyorum her birine, yardım çığlığı gözlerimin her kıvılcımı. Görmüyor musunuz, işkence çekiyorum, vıcık vıcığım. Kanatlı beyaz atı dizginleyemedim, kaçırdım elimden. Sihirbaz bir prens yok mu aranızda… Bakın, çıplaklığını sergileyen bağımlı kız pencereden uzatmış dazlak başını; kurumuş çiçekleri suluyor travestiler sokağında. Bir şair kendini yineliyor, yaratıcılığının sınırlarına dayanalı çok olmuş. Kışın çocuğu köklerimin yattığı sıcak iklimli adayı düşlüyor, yutkunuyor. Ortası delik bakır bir para iğneli delik kalbimin üstünde; kan sızdırıyorum. Dumanlı kafamda sincaplar daldan dala atlıyorlar. Gülmek adına gülüyorum. Bir yabancı adını unutmamı istiyor. Bacaklarıyla bira fıçısı çeviriyor bir kadın. Fırfırlı eteği dolgun kalçalarını açıkta bırakıyor. Kadın kan ter içinde, dişini sıkıyor; fıçı düşmemeli. Sırf biz eğlenelim diye. İnadına eğlenmiyorum, direniyorum ona. Haz içgüdümü sevmiyorum. Fazlasıyla düşünüyorum, yapmamam gerekenleri yapıyorum, fazlasıyla içiyorum… İçmek bana seni geri getiriyor. Dinle beni, net göremiyorum, yaklaşan o mu yoksa deliriyor muyum… Nakaratı söylemeye varmıyor dilim.
Öyle gerçekti ki; eskici tezgâhına düşmüş Külkedisi’nin kristal ayakkabısını gördüğümde… Öyle gerçekti ki; Noel Baba, karalara bürünmüş, sahilde yürümekteyken. Öyle gerçekti ki karganın koynunda çiçek çocuklarının öyküsünü dinlerken. Siz hiç alnının ortasından kan fışkıran bir kadın gördünüz mü, kurbağalar… Neon ışıklarının altında tanıdık bir yüze rastlayıp yüreğiniz kabardı mı… Onun bebeğini öldürdünüz mü, mor boncuklarla değiş tokuş ettiniz mi şiirini… Yaralandı mı özsaygınız şişmiş, kızarık gözleri ifadesizce size baktığında… Peki hiç çözemediğiniz bir dilde mektup aldınız mı… Ayrıntılar gizemli işaretlere dönüştü mü sizde de, ölümün kıyısına sürüklediler mi sizi… Abartmayı sevdiniz mi… Melankolinin saçmalığını yaşayıp kendinizden tiksindiniz mi… Çekik gözlü bir denizciyle bulutlar arasında seviştiniz mi… Yumuşak dokunuşları morartılara alışkın kalbinizi acıttı mı… Güneşin çiğ yeşili bir soda şişesinde yaptığı ışık oyunlarını saatlerce izleyip sonunda huzur buldunuz mu… Rüzgârlı kumsalda sere serpe uzanmışken tepenizden geçen bir helikopter güldürdü mü sizi… Kurguladığınız ölüm biçimleri bir fetişist gibi heyecanlandırdı mı sizi… Emin olun hiçbir seçim rasgele olmadı.
Koca koca botlar, salaş palyaço pantolonuyla ölüme gittin. Fareler cirit atıyordu cesedinin kıyıya vurduğu yerde… Başımı suyun içinden çıkarıyorum. Nefes nefeseyim. Saçlarım karışmış, yüzüme dolanmış. Toparlıyorum onları. Kıyıya doğru yüzmekteyim, eskizim beynime kazılı. Gölgeni suya teslim ediyorum, bir başka sefere dek.
I
Az sonra temizleyip ellerini tarihten
At ve balık sırtında üç deniz geçecek
Aşağısı kurtarmaz, Valhalla’ya gidecek
Sergilendiği kafeste ölen son Tazmanyalı
Asla sahip olamadığı bir yurdu arayan Türk o
Diyardan diyara sürülmüş Musa’dan yadigâr ayakları
Gözleri Kafdağı’nın ardında
Kovulsa da yurdundan hiç gitmemiş Kürt o
Kolu çapraz kesilmiş İnka prensi dolaşıyor kanında
Ve bir İskoçyalı o, tahtından düşmüş
Kardeşleri kavmini kılıçtan geçirenlerle bir
Şimdi zeytin karası gözlü çocukları öldürmektedir
–fısıltıyla:
ilerleme denen bu çağ yeni değil
Havva’dan beri devam etmekte masal
hesapla ki gelecek için bir avuç toprakta
kaç kova gözyaşı var, kaç damla merhamet?
II
Barış çubuğu gösterip ateş suyu dayamışlardı boğazına
Çiçekli battaniyelerle öldürüldüğü de görülmüştü:
Kanun faslında kanunsuzun evine gömülmüştü
Boğazında altın zincirle dilsizdir Babil sokaklarında
Kakao yağına batmış, kauçuk kesmiş köledir o
Bir vakit çalıştırıldı alkol tokluğuna
Dokuz yaşındaydı İngiltere denen kömür ocağına indiğinde
Altın Afrika’nın elmas madenlerinde topuğu kesildi
İğdiş edildi erkekliği gibi özgürlüğü de
Ama yanmaktadır hâlâ Kawa’yla, Promete’yle, Enkidu’yla
Soylu Çerkez ateşi, Nartlardan Şeyh Şamil’e geçen
Çünkü kırılsa da kınında direnmektedir Çeçen
–fısıltıyla:
ateş çalınmıştır madem
madem geri dönüş yok, yedik elmayı
Olimpos yetmez cenneti de fethedeceğiz
kurtlu çıktı o elma, Kızılelma’ya gideceğiz
III
Düşün ki tarih yok, gelecek yok, geçmiş yok, yok gidecek bir yol, kimsecikler yok
Açılacak kilit kalmamış, sırlar çözülmüş, baş başasınız bir sen bir de şu dünya
Sıkılmış yumruklarını aç şimdi, kilitsiz bir anahtar veriyorum sana
Üstünde gökyüzüne asılmış bir ay, ağzında güneş tozu, toprak ayaklarının altında
Adrese teslim zarflanmış bir tohum gibi özsuyun yüreğinde bükülmüş
Yıldızlar senin yörüngende, evren devrediyor kan dolaşımında
İlk kez doğrulduğun anı düşün, toprağa ilk ayak bastığın günü, sıcaklığı hatırla
Sudan kurtulmuş başını ilk kez göğe kaldırışını, güneşi görüşünü
Yürüyüp gidebilme özgürlüğünü, titrek bacaklarınla
Korkunu hatırla ve açlığını, kardeş kanına bulanmış elini gören güneşi hatırla
Yeşil tadından sonra seni ateş gibi yakanı, ağzına ilk kez kanın değişini
Işıltısını hatırla, elini bir baltanın keskin tarafına ilk kez sürüşünü
–fısıltıyla
azdık önce ve yedikçe çoğaldık birbirimizi
evreni şaşırtacağımız ta o zamandan belliydi
güneşe bakarken gözümüzü kısışımız bundandır
döktüğümüz kanı, o ilk utancı hangi deniz yıkar şimdi?
IV
Sözleri unutulmuş bir şarkıdır şimdi bu dünya
Kaç dil kaldı geriye o kuleden yeryüzüne dağılan
Babalar tatile gitti Bering Boğazı’na ve geri dönen olmadı o yolculuktan
İşte her gün yeniden diriliyor kölenin attığı tohum
Oysa mumyalandı da can vermedi bir kurtçuğa olsun
Kaç bahar geçti üzerinden ama bak yeniden doğmadı firavun
Ceset kokulu toplama kamplarından uzanan zinciri Nazilerin
Arabi rengiyle bir daha canlanıp Auschwitz’i bağlasa da Filistin’e
Hep toprak altında kalır kanla kurulmuş ihtişam ve elbiseleri prenslerin
Mademki hep yıkılır tiranlar, en olmaz işleri olur eder tarih
Mademki kokmaktadır hâlâ bu toprak ter ve tarçın ve acı ve yara
Atalarından kalan imzayı tükür at ağzından, hazır ol başka bir yolculuğa
–fısıltıyla
sen misin o, evren mi arkanda duran
dar değil ki o kadar, geçersin o kapıdan
anahtarı at, kapıyı açık bırak, sesini ışıkla
arkana bakmadan git, yarım kalsın maceran
Kadir Aydemir’in 2002 yılında yayımlanan ve oldukça ses getiren ilk şiir kitabı Sessizliğin Bekçisi’nden sonra bugünlerde Dikenler Sarayı adlı yeni şiir kitabı yayımlandı. Şairle yeni kitabı ve şiirinin görünen-görünmeyen yüzü hakkında kısaca konuşup, şiirinin poetik bilinçaltına inmeye çalıştık…
M.Met Altun: “Dikenler Sarayı” adlı kitabınız, kitaplaşmadan önce İsviçre Hastanesi’nin organizasyonunda seçkin bir jürinin de beğenisiyle şiir birincilik ödülü aldı. Sizi tebrik ediyor ve eklemek istiyoruz; ödül sizin için ne ifade ediyor, ödülün sizin şiir serüveninizdeki etkilerinden bahsedebilir misiniz?
Kadir Aydemir: Teşekkür ederim… Ödülün benim şiir serüvenimde belirgin ve önemli bir yeri yok. Hiç olmadı. Ödül sadece “Dikenler Sarayı”nın kitaplaşmasına yardım eden bir araç oldu diyebilirim. İlk kez bir şiir organizasyonuna katıldım ve bir şiir armağanı aldım. Bu, benim için gerçekten de bir “şiir yarışması ödülü” değil, bir “şiir armağanı”. Genç şairlerin kitaplarını yayımlama sorunlarını en iyi yine kendileri bilirler, siz de bir şairsiniz ve bunun farkındasınızdır sanırım. Dosyanız bir şekilde kitaplaşmalıdır, artık zamanın geldiğini, o şiirlerden kurtulmak gerektiğini düşünürsünüz. Bu durum benim için de rahatsızlık veren bir hal aldığında, dosyamı hazırlayıp, son hafta yarışmaya katılma kararı aldım.
MA: “Dikenler Sarayı”, haiku denemelerinden oluşan “Sessizliğin Bekçisi” adlı ilk şiir kitabınızdan önemli ölçüde farklılaşmış. Son şiirlerin yaşamla daha girişik ve somuta dokunan bir yanı var. Ölümün ve iç hesaplaşmanın derin izleri var. Bu belirgin farklılaşmanın, sizin için çok özel değilse, kaynağını (okurunuzu da rahatlatmak için) açıklayabilir misiniz? Ya da bu duygunun tutunduğu tek bir kaynak var mı? Çünkü konsept olarak bütünlüklü bir çalışma var elimizde.
KA: Bu kitaptaki şiirler zaman içinde kendi kendilerine bir araya geldiler. Her kitabın bir yazgısı olduğuna inanıyorum… Geriye dönüp baktığımda ben de bazen düşünüyorum tüm dizeleri, tek tek şiirleri… Beynimde dönüp duruyor her imge. İlk kitapta arı bir şiir diliyle haikularımı bir araya getirmiştim, ikinci kitap bir anlamda ilk kitabın açtığı yoldan çıkışını yaptı. İki kitap da birbirinden dil, anlatım ve imge yapısı olarak belirgin şekillerde ayrışmakta bence. Farklılaşmanın kaynağı ortada aslında: İki ayrı dünya, iki ayrı acı. İlk kitapta doğanın sesini dinlerken ikinci kitap ölümün ve kapkara bir hayatın, aşkı arayışın haritası oldu benim için.
Fakat ilk kitapta doğanın sesi derken, o sesin çağrışım gücünü kullanarak farklı bir mesaj iletmek, kapkara bir şiir ortamında, temiz ve net bir dili yakalamaktı amacım.
Şiirlerimde otobiyografik göndermelere ve benzeri çeşitli izlere rastlamanız mümkün. Tek bir kaynağa asla yaslanamazdım şiir yazarken. “Hayat” desek, tek bir şey midir ki, “ölüm” desek ya da “aşk”? Hepsi toplumsal bir deprem gibi…
MA: “Dikenler Sarayı” yalnız ifadede değil, kurgusal bütünlüğüyle ve zengin imge dünyasıyla da farklı bir şiirin ön adımlarına işaret ediyor. Buradan hareketle şiir-birey ve birey-algı ilişkisi bağlamında söyleyebileceklerinizin önemli olabileceğini düşünüyoruz. Çünkü bu yanıt, aynı zamanda sizin poetik olarak tarafında yer aldığınız dünyanın rengini de içerir diye düşünüyoruz. Neler söylemek istersiniz?
KA: Bir şiir kitabı oluşturmak gerçekten de zor ve zahmetli bir şeymiş. Sadece şiir yazıp art arda sıralamakla olmuyormuş meğer. Bunu zaman öğretti bana. Şiirin bireyi yakalaması noktasında şiirlerimle barışığım. Evrendeki yalnız insanın acılarını ben de çekiyorum, şiirlerimin insandan uzaklaşması benim için negatif bir durum olurdu tabii ki. Ben insanım ve bu hayatla bir problemim var diyen şairin, yaşama karşı şiiriyle bir kalkan oluşturması gerektiği inancındayım. Algılarımla, haikular yazarken de, “Dikenler Sarayı”ndaki şiirleri oluştururken de bir birey olarak kendime ve diğer insanlara yabancılaşmadım, yabancılaşmak da istemem. Şiir insana yakınlaşmalı gerektiğinde, gücünü yaşamdan almalı… Yaşamınızı kaplayan sözcükler şiirinizin de üstünü örter diye düşünüyorum.
MA: Kadir Aydemir, şiiri oluştururken nelerin kontrol altında tutulması gerektiğini düşünüyor, neden?
KA: Şiir yazarken durur ve evreni düşünürüm. Zayıf dizeleri, herkesin yazdığı türde çağrışımları elerim genelde. Şiiri bazen parça parça yazar, bazen blok halinde oluşturup nadasa bırakırım. Fakat çok da düzenli değilimdir bu konularda. Bazen aylarca hiçbir dize yazmam, bazen her gün notlar tutasım gelir. Sözcük ekonomisini seven birisiyim, yalın söz ama yoğun anlam peşindeyim belki. Bir şiirde sözcükler kontrol altında olmalı bence; kullandığınız sözcüğün tüm anlamlarını ve görünmeyen yüzünü kolaçan etmelisiniz. Sözcükler upuzun ağaç dalları gibidir biraz, gölgeleri kendilerinden uzundur. Sözcük seçimleri dışında dize yapısının da şiirde büyük önem taşıdığı kanısındayım. Ben klasik şiir formatlarına bağlı olarak şiirler yazmıyorum. Birer, üçer ya da beşer dizelik bölümlerden oluşan şiirlerimin yanında öyküleme tekniğiyle yazılmış kimi uzun şiirlerim de var. Şiirde ruh size ait olmalı, gerisi teknik birkaç çalışma gerektiriyor, ama şunu belirtmeliyim ki ruhu teknik çalışmalarla da yakalayamazsınız!…
MA: Bireysel yabancılaşmanın ve kültürel çürümenin son yıllarda toplumsal duyarlılık üzerindeki etkileri açık. Bu noktadan bakıldığında, sanatçı kişiliğin giderek çeşitlenen sancılarla yüzleştiği varsayılabilmektedir. Ancak bu sancıların bireye, dolayısıyla sanatçıya daha derin acılarla dönmesini doğayla dostluk kurarak çözümlemeye çalışıyorsunuz. Örneğin, “Ne kadar güzelsiniz/ dedim/ mısır püskülüne.” (s. 39) diyorsunuz. Bu arayış, yalnızlaşmanın bir ifadesi olarak anlaşılabilir mi?
KA: Bir yönüyle evet. Şiir nesneler imparatorluğu olsa da, şair onları birbirine kaynaştıran, en basit görüntülerden bile bir anlam yaratan simyacıdır bana göre. Doğadaki işaretleri ve sesleri izleyerek şiire varmak benim için çok önemli bir yöntem. İnsanoğlu da doğanın bir parçası değil midir? Evet, bir parçasıdır ve tek başınadır. Solucanlar kadar yalnızız, ölü bir kedi kadar yalnız. Ama bu yalnızlığı dile getirirken kullandığım sözcüklerde bir gariplik sezmiyor değilim; “mısır püskülü” belki de bir kadının saçlarıdır, “bir bulut gagası” ölümün ta kendisidir belki de?… Yüklediğim anlamın dışında bir şeyler var; bana çarpan sözcükleri diğer sözcüklerin keskin yanlarıyla tanıştırmaktır yazdığım şiirin bir başka amacı…
MA: Yeni çalışmalarınız ve projeleriniz var mı? Varsa neler yapmayı düşünüyorsunuz?
KA: Şu an Dikenler Sarayı benim için çok taze bir kitap. Bir şok yaşıyorum bugünlerde. Bir aşk şiirleri dosyası hazırlığındayım ilerisi için, hep hayalimdir böylesi bir kitabımın olması. Çok fazla şiir yazmasam da dinlendirerek ve üzerlerinde fazlaca düşünerek biriktiriyorum aşk şiirlerimi. Onun dışında haikular yazıyorum az da olsa. İnternetteki web sitem www.yitikulke.com ile ilgileniyorum, orada da ciddi bir potansiyel var. Şiir dergim Başka’yı 11. sayısıyla yayımladım bir süre önce, belki de son sayısı oldu, kim bilir… Tüm bunların dışında kitap tanıtım-eleştiri yazılarıma ve çeşitli yazarlarla röportajlar yapmaya devam etmeyi planlıyorum.
![]()
Dikenler Sarayı, Kadir Aydemir, Şiir,
Eti Yayıncılık, Kasım 2003, 69 Sayfa
kucağımda bir kutu
avuçlarımda bir yaşam
maaş bordroları…
faturalar…
fotoğraflar…
birkaç kitap…
kendi tanıklığıyla kendini
haklı çıkaran bir hayat
içime çocukken diktiğim
büyümesine solan bu yüz
yıllardır bana bakan;
kör olduğum an’a düşman
ağırlığınca bir çırpıda geçiveren zaman,
şimdi nereye koysam “doldur” diyor.
baba’m öldü; yıllardır saklandığım
herkesin bir babası olması gerektiğinden öldü benim baba’m.
ben küçük büyümüştüm
başka bir şehrin kuytusuna uzandığında baba’m.
tuttu onu elinden şehir;
baba’m kendi ellerinde kaldı.
hiç evlenmedi şehirle;
hiç çocuk vermedi ona baba’m.
sildi hüzün gözyaşlarını
bize duyduğu sevgiden ve hırçınlıktan.
yalnızlığa söz vermişti biz daha dört kişiyken.
iki şehir arasında kaldı, büyüdü yeminler.
belki bir araya gelseler yakınlaşırdı sözcükler.
bir araya
gel-se
idi
(k.)
duvarlardı baba’m ellerini
geceye duyduğu minnetten.
kızardım bana gecikmesine;
kızardım çocuk uykumu bölmesine.
sevgilerimiz el sıkışamadı hiçbir zaman.
sorardı dilsiz çocuk, sünerken gece güne
–ne zaman uyanacağız çay kokan bir sabaha?
her gece söz verdi baba’m yarınlara
bizim sabahlarımız hiç çay kokmadı.
her gecikişinde yanlış yol’a sayar-dökerdi baba’m.
oysa sürüklendiğimiz yolculuklarda,
şoförüydü kendi yol hikâyesinin
baba’m beni hiç göremedi
şansına küfretmekten.
beni mi severdi, beni sevmeyi mi;
bilemedim.
kardeşimle konuşurdu haftada bir
uzak bir şehirden.
kardeşimin babası mıydı
babalığına çocukluk mu ederdi kardeşim;
bilemedim.
bir gereklilik olduğunda sevgi “duymak” boşa damlar.
susar uyku aralarına sıkışmış
öznesi olduğun sorular.
baba’m öldü; ağladım gözlerimden.
bir baba’m olması gerektiğinden ağladım.
şimdi bu eksik hüzün
dilimdeki arsız acıyı ikna eder.
neydi bu yokluğun dibine yıllardır ışık tutan
nasıl çoğaldı bu irinli
iki kişilik yalnızlık
baba, çocuk ve mutluluksa anlatılan
şeker;
çocuğa
ver-il-diğinde
şeker.
Yağmur yağıyordu hava sıcaktı, hatta güneşin tüm kavurganlığı üzerindeydi o gün. Bir yandansa delice yağmur yağıyor, bir yandan kar yağıyor, bir yanda fırtına var ve bir tarafta ise güneş tüm sıcaklığı ile kavuruyordu. İnsanlar büyük bir şaşkınlık içerisindeydi. Üşüyorlar mıydı yoksa yanıyorlar mıydı anlayamıyorlardı. Şu anda fırtına, kar, yağmur birleşmiş ve güneşle kavga ediyorlardı fakat hiçbiri güneş üzerinde galip gelemiyordu. Güneş kar tanelerini hemen buharlaştırıyor yağmur tanelerini yere düştükten bir müddet sonra tekrar geri çekiyordu. Fırtına ile baş etmesi çok zordu fakat bu güneşti onu da başarabiliyordu.
Yeryüzünde ise bir adam bu durumu hiç önemsemiyordu. O sürekli saatine bakıyor ve gelmesini beklediği insanı bekliyordu. Aslında gelecek olanın da bir insan olup olmadığı konusunda şüpheleri vardı ama en azından o öyle umuyordu. Ummak, beklentinin değişik komik bir söyleniş biçimi… Aynı zamanlarda belki bir başkası ise başka yerde gene beklediği insanın ya da ne olduğunu bilemediği bir şeyin gelmesini bekliyordu. İlk adamımıza geri dönelim. Uzun boylu, zayıf ve bir uzaylı gibi duran birisiydi. Adının Heralli olduğunu düşünebileceğiniz bu insanın matematikle ilgisi olduğu alnında yazan rakamlardan belliydi. Bu adam uzun yıllar önce yelkovan saat bir’in üzerinde dururken ve akrep saatler üzerinde henüz yokken bir gemi yolculuğu yapmıştı. Okyanus aşan bu gemi yolculuğu sırasında okyanusa düşmüş ve oracıkta bir ufak japonbalığı bu adamı yutmuştu, hani kırmızı ve turuncu olanlardan bir tanesi. Günler aylar yıllar geçmiş ve sonunda bir gün balık ölüp bir ıssız adanın sahiline vurmuştu. Balık sıcaktan ve diğer organizmaların da etkisiyle çürüyünce bu adının Heralli olduğunu düşündüğümüz matematikçi tekrar gün ışığı görmüş ve ıssız adada yaklaşık olarak yelkovan saat üçü gösterene kadar tek başına yaşam mücadelesi vermiş ve bu süre zarfında kendine değişik işler yaratmış ve vaktini böyle geçirmişti. Sonra gene yelkovan üçü gösterince oradan geçmekte olan bir okyanus kuşu albatros bu adamı yanına alıp en yakın medeniyet olan yere götürmüştü. Heralli bu albatrosu ikna etmek için hiç uğraşmamıştı, sadece ona bir tutam hırs vermişti. Medeniyetle tekrar yüzleşince Heralli uzun zamandır mahrum kaldığı insanoğlunun ya da diğer isimleri varsa ve her neyse onlarla muhabbete dalmış ve konuşmayı henüz unutmadığını fark etmişti. Kendine kalacak bir yer bulmuş ve orda yelkovan sekize gelene kadar hayatını devam ettirmişti. Bu süre zarfında maddenin eğer ışık hızına ulaşırsa kütlesinin sonsuz olacağına belirgin saplantılarda bulunmuş ve eğer mümkünse sonsuz kütleli bir maddenin nasıl var olabileceğini düşünmüş durmuş ve sonunda bulamamıştı ve bu başarısızlıkla tamamen kapanık olarak yaşadığı dünyaya geri dönmüş, hemen ilk iş olarak bir matbaa dükkânı açmıştı. Bir gün matbaada bir müşterisinin işini yaparken sol baş parmağını kaybetmiş olmasının nedeni de budur. Elbiselerini hiç değiştirmemişti çünkü onun görünüşü değil içindeki ruhunda gerçek elbiseleri vardı. Bunu anlayan insan yoktu fakat o kendine yetme ve kendini kendine ispatlamak amacı içerisindeydi. Takıntıları ve saplantıları da vardı. “a” harflerini “i” harfi olarak okumak onun en büyük takıntısıydı. Başka hoşuna giden şeyler de vardı. Mesela bal yerken bıçağına balı alırken yaptığı yörüngesel dönmeyle balı bıçağa almayı, anahtarları yuvarlak anahtarlıklara bin bir güçlükle geçirdikten sonra yaptığı o kolay basit dönme hareketini ve elektrik süpürgesi ile halıları temizlerken birtakım parçaların kırıntıların elektrik süpürgesinin borusundan geçerken çıkarttığı tıkıt tıkır sesi çok severdi. Bunlar hep hayatın en ayrıntılı sevecen detaylarıydı, ama gerçekten çok güzel detaylardı. Yağmura sorduğu zamanlar vardı matematik sorularını ve onlar da yapamıyorlardı genellikle o zor matematik sorularını.
Şimdi ise hayatından çok zaman geride kalmış yelkovan on ikiye yaklaşıyordu, ve tam on ikide birisi ile bir nesne ile buluşmak için anlaşmışlardı. Yelkovan yavaş ilerliyordu, insanlar yavaş geçiyorlardı, sümüklüböcek ise çok hızlı bir şekilde gidiyordu. Fırtına, kar, yağmur güneşle savaşmaya devam ediyorlardı. Güneş hâlâ yenilmemişti. İnsanlar güneşin tarafında savaşa katılmaya karar verdiklerinde ise fırtına, kar, yağmur savaşı bırakma kararı aldılar. Ve güneşe teslim olup tekrar geldikleri güneşe geri gittiler.
Bu sırada yelkovan tam on ikiye geldiğinde Heralli’nin beklediği geldi. Gelen bir akrepti, zaman devirleri iyice anlamlanmaya başlamıştı. Ya Heralli işin, hayatın sırrını çözmüştü, ve artık kendisi bir uçurumda bir dağ yaratmıştı… Belki çalışmaları sonuç vermiş ve başarılı olmuştu. Belkiler devam ederken akrep yerini almak için yelkovanın yanına gitti ve tam üzerinde durdu… Ve her ikisi de aynı anda tekrar yolculuğa başladılar. Sonsuza kadar sürmek üzere… Her şey bittikten sonra bile devam etmek üzere…
Heralli gülümsedi, kendini kendine ispatlamıştı ve onun bütün idealiydi… Yaşadıklarını düşündü; okyanus macerasını, ıssız adayı, japonbalığını, albatrosu… Sonra sırtını insanlığa dönüp giderken içinden belki de anlamsızca da olsa aklından şu düşünceler geçti: “Yıldızlar genelde çok uzaktadırlar, gezegenlerse onlara göre çok yakındırlar. Fakat bazen yıldızlar gezegenlerden çok daha parlak olurlar bunun nedeni ışığının çok olması mıydı, yoksa aslında çok uzak, çok imkânsız dediğimiz şeylerin bize normal görünenden daha yakın olması mıydı? Maddenin hiçbir zaman sonsuz kütleye, imkânsız bir duruma ulaşmasına gerek yoktu. O uzaktaki ama yakın olan gördüklerine düşüncelerine elini uzat değersin zaten…”
Ve albatros o sırada havada geniş bir daire çizip yükseldi…
20 Mart 2002
içimin günlerine
dün ve yarın ama bugün yok
sonsuz bir karanlık geçti önümden
yağmacı gündüz
saldırgan gece
sessizlik ve uzaklık
kış bulutları taşıyor aklının yarasına
zamana karşı eskiyor sözcükler
dudaklarımda yırtılan dilin için
hamal arıyorum dizelere
acıya başlanmalı bir yerden
nasıl olsa
borç taşıyoruz yalnızlıklara
ruhum isyana üzgün
açık bırakılmışsa ölüdür zaman
mevsimi biten dalar rüyalara
öylesine uzun öylesine başlangıç
boş uykular için eskitmeliyim yaralarımı
kuma sokmalıyım sesimi
eksilmeliyim
ama bugün yok
ama
sonra başka türlü unutacağım seni
Kafanızdaki dergiciliği işlevleriyle birlikte nasıl tanımlıyorsunuz? Bu bağlamda Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’ni nasıl değerlendirirsiniz?
Cem Uzungüneş:
Edebiyat, bize, var olmayan, gerçek hayatta karşılığı olmayan bir dünya sunamayacağı için, ütopyaların bile gerçek hayata göndermeleri (ayan beyan) olan alternatif hayat biçimleri önerdiklerini düşünürsek, bir edebiyat dergisinde hedeflenecek (açık seçik) bir tavır olmalı. O tavır da, hayata dönük olmak. Hayata ilişkin bir derdi, tasası olmak.
Bir edebiyat dergisinin okuyucuyla karşılıklı (hayali) bir anlaşma imzaladığını varsaymalıyız. Bu anlaşmaya göre, (üç maddeyle sınırlayalım) 1. Kötü ürünler anlayışla karşılanmamalı. 2. Vasat ürünlerin derginin prestijini sarsacağı baştan kabul edilmeli. 3. İyi ürünler (görmezlikten gelinmemeli) ses getirecekse getirir zaten… Edebiyat tarihinin kararına saygılı olacağımıza göre. Bir dergi, seçkinci (elitist) olmasın elbet. Ama seçici olsun.
Ancak, buna ulaşmak için, hiç duyulmamış imzalar didik didik okunmalı, sayfalarda cesaretle yer verilmelidir. Yayın kurulu tarafından ürününün kötü olduğuna karar verilmişse, sadece genç ve tanınmamış kalemlere değil, adını duyurmuş kalemlere de, tartışma zemini açık tutularak, gerekçeli “red” cevabı yazılmalıdır. Cesaretle.
Türkiye’deki edebiyat dergilerinde, yaşayan ya da merhum olmuş birkaç dergi dışında, görebildiğim eksiklik, budur, cesaret.
Var olan dergilerimizde, ateşli kuramsal tartışmalar pek yok. Monologlar var. Ayrıca, kişiselleştirilmeyen, nitelikli polemikler görmek isterdim.
Çok satsın kaygısıyla yapılan birtakım cıvıklıkları, dedikodu köşelerini, magazinleşmeleri filan, belli bir düzey tutturulmuşsa, anlayışla karşılıyorum. Ama keşke bunlara gerek duyulmasa!
Her dergi uzun ömürlü olmayı hedefler zaten, ama intiharını da cebinde taşımalı.
Kuzey Yıldızı dergisini, yukarıda sözünü ettiğim cesarete sahip bir dergi olarak görüyorum. Yazarların bir araya gelip toplantılar, tartışmalar düzenlemesi, örneğin, başka dergilere de örnek oluşturmalı.
Kemal Gündüzalp / AH, BİR DERGİM OLSA!:
Dergi olayı‘nı düşündükçe, çok garip ama aklımdan pek de sevmediğim bir şarkının dönüştürülmüş sözleri gelip geçti hep: Ah, bir dergim olsa. Bir zamanlar böyle “varsıllaşma” dileğini, özlemini anlatan bir şarkı vardı değil mi? Demek ki bir düş, bir gerçekleşemezlikmiş benim için dergi! Evet, gerçekten de hep bir dergim olsun diye düşündüğüm zamanlar oldu. Şimdi bile var beynimin bir köşesinde, ama artık tek başıma düşünmüyorum. Çünkü derginin tek kişilik bir etkinlik olduğuna inanmıyorum. Dergi bana göre kendiliğinden bir çoğullaşmayı gereksiniyor sanki. Gençken bazı yazarlarla, örneğin Mehmet Ergün, Tahir Abacı ve Erol Çankaya ile bir dergi çıkarmak isterdim. Hiç tanımadan, tanışmadan. Şimdi de! Çünkü Yarına Doğru‘da, Doğrultu‘da ve Yaşantı Sanat Kitapları‘nda bunun (şiir ve düzyazı‘yı birlikte yazmanın) örnekleri verildi.
Tek kişilik dergiyi düşündüğüm dönemde en azından kendi yazılarımı yazma gibi bencilce bir duygum da vardı kuşkusuz. Hatta böyle tasarladığım, bir “kültür, sanat ve yazın” dergisinin sayfa düzenlemesini yaparken, şiir, deneme, eleştiri, öykülerini de kendim yazmış oluyordum! Yalnızca bu da değil, örneğin şiir köşesinde mutlaka bir de eski şiir (antoloji) olacaktı. Bugün ısrarla birikim dememin nedenlerinden biri de belki budur. Çünkü her zaman gökten zembille indiklerini sananlara karşı oldum. Böyle bireysel (özel mülkiyetçi) bir dergide küçük oylumlu olacağı için öyküleri “sürecek” notuyla yayımlayabilirdim. Kaç sayı sürerse sürsün. Çünkü bugün var olan dergicilikte neredeyse üç sayfayı geçen öyküler yayımlanmıyor! Bölümlü şiirleri, izleyen sayılarda da sürdürürdüm. Uzun olsun, ama şiir olsun yeter ki.
Neden böyle düşünüyor(d)um? Dergicilerin (hani şu diktatör de olabilen editörlerin) tavırları insanları dergide yayımlanacak düzeyde kısa şiir ve doğal olarak kısa öykü yazmaya zorluyor. Bazen düşünüyorum, acaba bugün öykünün kısa, kısa kısa, “kısa ötesi”, yok minimalist vb. hale dönüştürülmesi, bölünüp parçalanmış, teknolojik gelişmelerle iğdiş edilmiş insanların yazdıkları, salt günün koşullarına uygun hızlı yaşamanın bir sonucu mu, yoksa işin içinde yazarların bile ayrımına varamadıkları belli bir koşullandırmanın ürünü mü? Merak ediyorum işte… Çünkü kitap olunca uzun öykü (nuvel, anlatı değil) yazılıyor, ama dergiye gelince “yasak hemşerim!” gibi bir şey var ortada. Tek sayfalık, çoğu kez de dizeleri tek ya da hadi iki sözcükten oluşan şiirler, “ufacık öyküler” ve düzyazı yazmayı beceremeyen yaratıcılardan geçilmeme nedenleri başka neler olabilir acaba? Hani ağzını açan da ozan sözcüğüne karşı, “folklor(ü) şiire düşman” gören, sözel ve görsel kültüre karşı ama, yazılı kültürün anası olan düzyazıdan “muaf”, yesinler “yaratıcı sanatçılığı”nızı! Düzyazı yazamayan sanatçıklar uzun söyleşilere gelince, aman Tanrım sayfalarca konuşabiliyorlar. Dilleri var, upuzun. Demek ki düşündüklerini/konuştuklarını yazma “özürlü” bir sanatçı eğilimi moda…
Ben olsam dergimde roman da yayımlar(d)ım! Ayrıca belli bir yaşın altındakiler için geçerli olmayabilir, ama gazetelerde “tefrika roman” okumuş kuşaklar için bir nostaljik duygu da olabilir. Ne güzeldi(r) o! Birincisi, dergiye de katkısı olabilir. Sadık izleyicileri oluşabilir örneğin. Bugün “dizi film” mantığı da bunun üzerine kurulmuştur denebilir. İkincisi, roman yayımlayamayan yazarların –hani olur ya, belki– yayınevlerinin ilgili, etkin editörlerince izlenmesine yol açabilir, dolayısıyla yazara da katkısı olabilir(di). Salt okunurluk kaygısı açısından değil, ama bu yönüyle de önemli bir “çözüm” biçimi bence!.. Yeterince ilginç değil mi? Kalsın, nasılsa bir dergim yok ve olmayacak da.
Bence salt sanatçı kavramı tarihte kaldı. Sanatçı (burada yazar, ozan) kesinlikle aydın ve (ya da değil!) entellektüel (çift ‘l’ ile) olmak zorundadır. Dolayısıyla şiir yazana deneme ya da şiir eleştirisi, öykü yazana yine denemenin yanı sıra öykü eleştirisi ve belli düzeylerde roman eleştirisi-incelemesi yapma zorunluluğu getirirdim. Öyle kırk yılda esinle iki dize çiziktirip, bir gecede kısa, kısa kısa, çok kısacık/mini minnacık bir öykü yazarak dergide yazar görünmesine yol açmazdım!.. Ne sıkıcı bir yayın yönetmeni ya da editör olurmuşum!
Neden? Çünkü şiir, öykü ve roman yazmak “yaratıcı” yanı nedeniyle yetenek gereksinebilir, ancak deneme ve eleştiri sürekli okumayı, biriktirmeyi, eleştirel ve sorgulama bilincini geliştirmeyi zorunlu kılar. Hani herkes okumayan yazarlardan söz ediyor ya. Yok öyle ucuz yoldan yazarlık! Ha, adamda (pardon kadında da elbette, erkek egemen söylem kalıntısı bir dil bu işte) “kapasite” yoksa, ne edelim? O da vasat bir sanatçı olmakla yetinsin… Çevrenize bakın, ne çok var böyle sanatçılardan. Onlara yenisini katmanın bir dergiye ne yararı var? Bence yok, ama yine de engellenmemelidirler, öteki yok madem, yeter ki, bir ışık görünsün, yeter ki “orta zekâ”yı aşan bir şeyler üretsinler, yapsınlar, belki “yaratırlar” da! Şiir yapanlar var çarşıda pazarda… Siz görmediniz mi?
Çocukken “mahallede topu” olan çocuklardan olamadım! O yüzden genellikle top oynatılmadım, eksik çocuk olunca da “kale”ye geçmem istendi. Futbolu, içerdiği “erkek şiddeti” dışında biraz da bu yüzden bıraktım belki de. Sonra bir ‘takım’ kurdum mahallede, topum olduğunda. Baktım yürümüyor, çocuklardan biri kasaba takımına transfer oldu, ben de göçtüm anakentlerden birine. Bitti. Şimdi de bir dergim yok! O yüzden mi acaba ısrarla “eleştiri” yazmam isteniyor! Benzerlik çok ilginç. Topsuz çocuk, dergisiz yazar! Oynamıyorum demem bundan işte.
Tek kişilik, özellikle şiir ya da şiir ağırlıklı dergileri (seçkileri) düşündükçe aklıma bunlar geliyor. Bir de bu tek kişilik dergiler bir süre sonra büyük dergilere “transfer” olmanın yolu gibi görünüyor. Örnekleri var, benim aklıma üç-beş tane geliyor. Editör/sahipleri kocaman dergilerde kolayca yazabiliyorlar ve kitapları yayımlandığında o(nların) dergiler(in)de şiir yazanlar güzel “övgüler” (pardon ‘tanıtma’ eleştirileri) yazıyorlar. Ne de olsa “top”u olan çocuklar onlar. Belki de bu dergiler, aşırı kapalı olan yayın dizgesi içinde bireysel bir direnme biçimidir, böyle de bakılabilir (mi?) Ama bu dergileri çıkaranlar “tanınınca” dergilerini kapatıp büyük dergilere çok rahat geçebiliyorlar genellikle. Hangileri mi? Ben nerden bileyim? İstanbul’da yaşamıyorum ki, paraları yetmiyordur, yaygın dağıtım ağının içinde değiller, pek izleyemiyorum bu yüzden.
İşte bu yüzden, artık tek kişilik dergi düşleyemiyorum. Dergi (kadrosu) en az şiirden, öyküden, deneme ve eleştiriden anlayan, bir de öteki sanat dallarıyla (resim, müzik, sinema vb.) en azından belli düzeyde ilgilenebilen birkaç kişiden oluşmalıdır. Her alana bir editör olmalı. Yani adam ya da kadın editör(e) “şair”se ne anlasın öyküden? Öykücüyse eleştiriye nasıl bakabilsin nesnel gözlüklerle? Değil mi? Ha öykücüyse şiirden anlar mı deniyor, hani kızkardeş meselesi. Bilmiyorum.
Yazı ve ürün bekleyen, yani “toplama” dergiler zorda kalabiliyor. Hele bir de künyesinde “şiir” ya da “öykü” yazıyorsa, bekle ki artık düzyazı gelsin! Yığın yığın şiir, öykü karalaması içinde “iyi ve güzel yaratı” yakalamak için canları çıkıyordur bu dergi çıkaranlarının. Bugün, bunca çok kötü öykü ve şiir yayımlanmasının yanında çok az deneme ve eleştiri görülmesinin nedenlerinden biri de bu olamaz mı? O yüzden en azından beş kişilik dergiler gerekiyor. Çünkü tek kişilik dergiler zamanla kendi çevrelerinde ördükleri hale ile, doğal bir yazınsal önder (mürit vb. örnekleri de var, ama değinmeyelim şimdi oraya) olabiliyorlar. Örnekleri var. Dileyen görebilir kitapçılarda/dergilerde. Bunu derken, bir de adı ne olursa olsun, dışarıdaki (taşradaki) dergilere hoşgörüyle bakalım derim. Örneğin Erzincan’dakine (hiç ulaşamasam da), Avanos’takine: Le Poete Travaille Şair Çalışıyor ve Şiiri Özlüyorum diyorlar ya. Umuttur yine de. Bakın, bunlar tek kişilik değil galiba.
Bir de dosya konusu gibi bir şey çıktı son yıllarda. Dosya ve bolca söyleşi! Profesyonel dergilerin en sık ve çok başvurdukları yollardan biridir artık bu. Birkaç kişiye yazı ısmarla. Çoğu da aceleye gelsin. Yazar bulamadıysan tanıdık ve yazıya eğilimli iki akademisyen dostu ara. Kotarsınlar bir yazı, ne olacak. Sonra genç bir iki yazar adayını gönder kitabı çıkan, ödül alan kişilerle konuştur. Al sana bir derginin yarısı. Ortalara birkaç şiir serpiştir, elde her zaman vardır depolarca, bir ya da iki de kısa(cık) öykü koy. İşte derginin tamamı. Başka da yolu mu var aylık dergi çıkarmanın? Adı üzerinde süreli yayın, neyle dolduracaksın başka türlü? Hem profesyonel olmak bunu gerektirmiyor muydu? Amatör müsün gecikecek kadar? Ne zaman çıkacağı belli olmayan dergilerdir küçük dergiler. İnsan abone olmaya korkar! Baktın olmuyor, iki aylık yaparsın, olur biter. Onlar da zamanında çıksa, içim yanmayacak!..
Bütün bunlardan sonra, ah, bir dergim olsa, neler yapardım neler diye düşünüyorum ama, galiba olmayacak. Örneğin toplu bir yazın kalkışmasına yol açabilirdim. Tek başına çok anlamlı gelmiyor. Böyle dergisiz, kitapsız, dışarıdan yapabilir miyim bunu, bilmiyorum ama, içimden geçmiyor da değil. Kuzey Yıldızı çok “iyi” bir dergi değil. İnsafsızca söylüyorum, elbette “amatör”, olsun. Ekonomik koşullarının uygun olmaması etkili büyük olasılıkla. Ancak güzel bir yanı var: Tek kişilik bir dergi değil. Bunun için önemli her şeye “rağmen”, az şey değil bu da. O yüzden değerli ve önemli bir etkinlik sayıyorum çıkışını.
“Sıkış(tırıl)an Sanatçı ve İnsan”la ilgili “soruşturma”da yarım sayfa dendiği için uzatmamıştım, ama bu kez söyleyeceklerim çoktu, uzadı galiba. E, dergi sizin derginiz, isterseniz yayımlamayın bu yanıtı, ama kesip biçmeyin lütfen! İyi sanatçı dışında iyi dergilerin de yanında olacağım. Gücüm ve ömrüm yeterse… Elimden başka da bir şey gelmiyor. Bir dergim olmadığı için…
Olsa. Bazı kişilere yazı yazdırmazdım! Sözde “mükemmeliyetçi” ama sıradan şeyler yayımlayanlara ve hasbelkader bazı dergilerin başına bir süreliğine otur(tul)anlara… Dergilere ve özellikle genç ya da yeni sanatçı adaylarına en büyük kötülüğü bunlar yapmışlardır. Kötü ev sahibi gibi, kimilerini “kişisel dergi” sahibi yaptıkları gibi, kimilerini de küstürmüşlerdir. Bir dergim olsa, belki de küskünleri bulurdum. En büyük yazarlar o küskünler ve yitikler arasındadır. Bir örnek vereyim de inanmayın: Hüseyin Cöntürk. Anımsadınız mı? Öldü. Yaz günü. Kitabı da yok değil mi elinizde? Kaç kişide var ki? İşte o adam bir mektupta Hüseyin Peker‘e şunları yazmış: “Yazıya sürekli kendini verme ve yayınlama isteklerine kendini yeniden kaptırman iyi… İyi ise de kendi dergin olmadıktan sonra ya da nazın geçecek bir dergici arkadaşın olmadıktan sonra sonunda hayal kırıklıkları olur, korkarım.” [1] (Alıntıdaki koyu italik vurgu benim/KG) Ben diyorum bu işte bir terslik var ya, meğerse… anladınız değil mi? İnsan bunun için bir dergisi olsun ister işte!
Ha, bir de ne kadar ünlü ve büyük olursa olsun, sorumluluğu imzanındır diye kötü “yaratı” yayımlamazdım. Sorumluluk yazarın olur mu? Editörün ya da yayın yönetmeninindir çünkü kötü ürünün yazınsal sorumluluğu. Neyse. Kimse korkmasın. Bir dergim olmayacak, herkes rahat olsun. Bütün yazdıklarım da kıskançlıktan, hasettendir. Böyle bakılsın. Dergisi olanlara bol şanslar diliyorum. Ama siz siz olun, tek başınıza dergi çıkarmayın bundan sonra, her şey ekip işiyse, dergi de öyledir.
[1] “Hüseyin Cöntürk’ten Hüseyin Peker’e Mektuplar”, Edebiyat ve Eleştiri Dergisi, sayı 72, Aralık 2003. Bu not nedeniyle şunu da belirtmeliyim: Tek kişilik derginin en iyi örneklerinden biridir Edebiyat ve Eleştiri, onca yıllık Varlık‘tan sonra. (Başlangıçta Yaşar Nabi Nayır‘ındır yalnızca)
M.Met Altun:
Her tasarı bir arayışın ürünüdür diye başlıyorsak söze, aklımızdaki projeleri ihtiyaçlarımızın zorunlu sonucu olarak tasarlıyoruz demektir.
Üç ayrı derginin oluşum aşamasında bulunmuş, birçok dergiye karınca kararınca katkıda bulunmuş biri olarak; yeniden bir dergi tasarlayacak olsam, nasıl olmasını isterdim?
Söylemek istediği bir şeyleri olan biri, içindeki sözcükleri karalayacak bir zemin, bir yer arar. Anlam ve ilişki kendi doğası içinde şekillenir ve çok doğal ki; söz söyleme derdi olan kişinin ilgi ve kendini ifade edebilme alan ve olanaklarının olduğu yerde şekillenir ve orada belirir.
Bu durum, edebiyat söz konusu olduğunda daha çok dergiler aracılığıyla ulaşır hedeflenen yere ya da kişiye. Öyleyse dergilerin bir çığlık yaprağı, bir borazan olduğunu savlayabilir ve bunun içimizde kilitli kalmış duyarlılığı haykırma platformu olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu alanın nasıl ve kimler tarafından oluşturulduğunu, hangi değerlerle ilişki kurduğunu, amaçlarını, üstlendiği ya da üstlenmediği sorumlulukları, duyarlılık noktalarını, poetikasını…vs. bilmek gerekir. En azından insani değerlerle ilişkisini sorgulamayı bilmek gerekiyor. Bu yaklaşım, bir düzleme oturuyorsa; –ki bu düzlem sancılarımızın olduğu yerdir– o zaman oturup gerekli olanakların da yaratılarak; derginin var edilmesine çalışmak gerekir.
Böylece;
Ben bir dergi daha tasarlayacak olsam; öncelikle kendine bir kulvar bulmayı amaçlamak yerine, zaten mevcut olan kulvarda kendi üslubu ve kendi özgünlüğü bulunan bir derginin etüdünü yapmak,
Klanların ya da sermayedarların hükmettiği bir dergi olmaması için gerekli bütün ilkeleri net ve samimi olarak sağlamaya çalışmak,
Yayımlanacak her gerçek esere kapıları açık ama asla isimlerin eserlerin önüne geçmesine izin vermeyecek kararlılığın gelişmesine olanak sağlamak,
Bir duruşu, bir sancısı olan ve bu sancıyı çok net olarak ifade ediyor olmasına dikkat etmek,
Bir dergi yaratılacaksa; onun her şeyden önce bir felsefesi olmasını sağlamak ve bu felsefenin bütün platolarında derinliğine dolaşımına olanak sağlamak,
Yalnızca nitelik kaygıya saplanarak estetiği ve görselliği göz ardı etmemeye dikkat etmek kadar bunun tam tersi bir olaya da asla izin vermemek,
Çağın getirdiği son demde, kendi varlığını ısrarla toplumdan ayrıştırmaya çalışan yalnız bireyin sızılarını duyumsamak ve mümkün olduğunca yabancılaşmanın tekile indirgediği algı dünyasında her bireyin “ben” derken aslında bir başkasına onay verdiğini ve kişinin yalnızlığını savunduğu en etkin depresif anda bile yufkacıya giderek onun üretimi olan bir şeyden faydalanmak zorunda olduğunu anlatmanın kaygılarını aktarmayı amaç edinmek gerektiğini kavramak,
Söylemiyle farkındalıkları, üretimiyle üretene ve üretiye karşı tavrı net olmak gerekir diye düşünüyorum.
Bir çırpıda aklıma gelen birkaç başlık bunlar. Elbette sanatın ve üretinin ya da eserin en önde olduğu ama asla popülist kaygılar taşımadan, sanatın ulaşımını veya bölüşümünü sağlamak için de gerekli bütün teknik olanakların yaratılarak; dağıtım ve ulaştırılma sorunlarının kesinlikle çözümlenmesi ve periyodik ve istikrarlı olmasına dikkat ve önem vermek gerektiğini düşünüyorum.
“Kuzey Yıldızı” ne yaptı?
- Bir fanzinden bir dergiye dönüşerek cılızlaşana inat sesini yükseltti.
- Olması gerektiği kadar ya da gücü oranında varlığını periyodik ve samimice sürdürdü.
- Zaman zaman nitelik olarak iyi ayrıştırılamamış ürünlere rastlandıysa da temelde seçici olmaya çalıştı.
- İsimlerin değil eserlerin önemsendiğini her seferinde önemsedi.
- Hiçbir klan ya da sermayenin erkine yenilmeden; sürecini tamamladı.
- Her nedenle varlığı bir yük gibi birkaç genç arkadaşın sırtına vurulmuş ağırlık oldu.
- Bir internet sitesi oluşturdu ve birçok genç ismin buluşmasını ve birbirinden haberdar olmasını sağladı. Belki de en önemli olan buydu.
Kendi sürecini tamamladığını anlayınca da artık çırpınmaya gerek duymadan samimice “bu kadar” demeyi bildi.
Salih Aydemir:
kuzey yıldızı, yayın sürecinde iki aşamayı içinde taşıyarak geldi bugünlere… ilk aşama, kuzey yıldızı’nın fanzin olarak yayın hayatına başlamasıydı. bu aşamayı fanzin özelliklerini koruyarak sürdürdü. ikinci aşama ise fanzin sınırlarından çıkarak dergi olma yolunda attığı adımdı.
birbirine tezat gibi duran fanzin-dergi kavramlarını kuzey yıldızı’nın özelliği olarak gördüm. edebiyat tarihimize bakıldığında bu tür geçişlerin neredeyse yok denecek kadar az olduğu görülür. kuzey yıldızı, bu aşamada yapmak istediklerinin ne kadarını gerçekleştirdi, ne kadarını gerçekleştiremedi soruları daha çok içsel bir sorun. buna dışarıdan verilebilecek pek fazla cevap yok aslında.
kuzey yıldızı küçük adımlar ata ata, kişisel istekleri karşılamaya yönelik dergi tavrından uzaklaşmayı başarabildi. bana göre bu çaba önemliydi. en önemlisi de dergiyi çıkaran arkadaşların oldukça genç olmalarıydı. ki bu tür ayaklanmaları önemseyen birisiyim.
çoğu zaman kuzey yıldızı’nın yayın politikası olarak daha çok ürün dergisi olma yolunu benimsediğini düşündüm. ürün dergiciliğinin handikaplarından birisi de sadece sürece bağlı kalmaktır. bu, dergiyi edebiyata katkı sağlama çabasından uzaklaştırır. derginin, o alanı zorlayan ve o alana katkı sağlayan bir dergi olması mümkün olmaz… ancak kuzey yıldızı’nın son birkaç sayısında en azından bu tür kaygıların dergiye yansıdığını gördüm. zamanla bunun daha da netleşeceğini düşünüyorum.
dergide yayımlanan ürünlere baktığımda gerekli seçiciliğin yapıldığını söylemek de zor. buna paralel olarak nitel sıçramalar yapamamış olması da derginin önemli sorunlarından birisi gibi görünüyor.
bu eleştirilerin yanı sıra dergide olumlu gördüğüm ve bilhassa dergicilik konusunda önemsediğim birkaç notu da aktarmak istiyorum:
bunlardan ilki, kuzey yıldızı’nın her şeyden önce grup havasından çıkması ve buna bağlı olarak tavır geliştirme çabalarının olması. bir diğeri, herhangi bir kurum ya da sermayeye bağımlı olmamaları. açıkçası bunu her şeyden çok önemsiyorum. genç arkadaşlarımın kendi olanakları ile kuzey yıldızını 10. sayıya taşımaları ayrı bir başarı. bunu bir dergi için her zaman “değer” olarak görüyorum.
kuzey yıldızı’nın gittikçe daha çok etik ve estetik kaygılar taşıması ve yayıncılığını bu değerler üzerine oturtmaya çalışmasının edebiyat tarihimiz açısından da önemli olduğunu düşünüyorum. zaten bu çabaların gözden kaçması söz konusu olamaz.
özeleştiri yaparak eksikliklerini gideren dergilerin önemi gün geçtikçe artıyor. kuzey yıldızı’nı da hep bu doğrultuda gördüm, görüyorum. aynı eleştiriler her şeyden önce öteki-siz dergisi için de geçerli.
bir edebiyat dergisi çıkarmak önemli değil, önemli olan o derginin kendisine ve içinde bulunduğu dünyaya katmış olduğu değerler ve nitelikler.
yani derginin sürekliliği aslolan.
bu değerlendirmeler ışığında “nasıl bir dergi/dergicilik” sorusu için şunları söyleyebilirim:
- edebiyat dergisinin kimliği olmalı.
- alanının boşluklarını doldurmaya yönelik değil, tam tersi o alanın boşluklarını daha da genişletmeye yönelik çalışmalar yapmalı.
- bir dergide neyi hedeflemişseniz o hedefleri gerçekleştimek zorundasınız. dergi, hep söyleyen bir şey olmalı. söyledikleriyle tartışma açıp, sınırları zorlamalı.
- cemaat ya da grup havasından kurtulmalı. aksi takdirde belirli bir alana takılıp kalır, bu da dergiyi küçültür.
- yayılmayı değil, genişlemeyi hedef almalı. popülizm şiir için olduğu kadar dergicilik için de ciddi bir tehlikedir çünkü.
- dergi bağımsız olmalı, bir kuruma ya da sermayeye bağımlı olması, bir süre sonra değerler konusunda da bağımlık yaratır ve yenilikçi adımlardan çok var olanı korumaya yönelik bir tablo çıkar ortaya.
- dergicilik her şeyden önce mimari bir bakış ister. proje aşamasında çok dikkatli davranmak gerekir
- dergi editörlerinin kişisel kaygıları ya da kişilikleri derginin önüne geçmemelidir.
- dergicilik disiplin ve özveri ister, savrukluğu ya da tembelliği kaldırmaz.
- bir dergi yalnızca bugünü değil aynı zamanda geleceği de hedeflemelidir.
- ürün dergisi olmak, bir dergiyi gittikçe daraltır ve böyle bir dergi ömrünü azaltır.
- her yeni sayısı ile bir sonraki sayıyı zorlamalı ve niteliği artan bir ivme kazanmalı.
- dergiyi oluşturan ekibin tutarlılığı ve izleği dergiye doğrudan yansır, dikkatli olunmalı.
- nitel sıçramalar gerçekleşmiyorsa, dergi anlamını yitirir ve devam etmesine gerek kalmaz.
- her derginin söylecek bir sözü, bir duruşu, etik ve estetik kaygıları olmalı ve dergide yer alacak ürünler buna paralel belirlenmeli.
- içinde yer aldığı alanın ruhuna renk ve hareket katmalı.
ne küller savruluyor
ne de alevler diniyor
dumanlar etrafta
dönüp dolaşırken
aptal itfaiye
sessizliği söndürüyor
gözlerim düşüyor toprağa
ve kökleri çekiliyor ağaçların
teninin çiğ kokusu
beynime doluyor
verirken bir nefes
belki de çok ‘öz’ledim seni
Canım sıkılıyor can, yorgunum
Bana içimi getirsene…
Bu depremde seni soruyorlar can
Yıkıldıkça taş, toprakla doğruluyorum
Hangi yangında bir fotoğraf unutulsa şimdi
Torunu kayıp bir nine gibi usulca boğuluyorum
Enkazdan çıkanı tanımıyorum
Sana yıkımı gösteriyorum
Bana içimi getirsene
Canım sıkılıyor can, yorgunum
Benden kendini diriltsene
Ekmeğin buharı bu denli sıcak
Nemi bu denli baştan çıkaracak ocak
Hangi lobide söylenseydi kulağıma bu ses
Hangi dilde çoğalsaydı bu sancılı es
Bu mola değil can, bu mola değil
Bu, tuzun denizden koptuğudur
Ayvanın tüyünden çaldığıdır
Boyuna elinde kalem, günahın ağzından yazıldığıdır
Ne kült var, ne güneş ne de sen
Tapınaklardan, mabetlerden, minarelerden
Şapellerden, yamaç evlerinden, aç dilencilerden
Bana bir lokma huzur getirsene
Canım sıkılıyor can, yorgunum
Bana acıdan doğan iki nehir getirsene
Fırat’ın suyu çok, Dicle’ye fırsat yok can
Bana Kızılırmak’ta unutulmuş bir yosunun
Meriç’teki kardeşini getirsene
Sana tüm gövdeler adına, aşkı teslim ediyorum
Aşkı içimde emzirsene
Canım sıkılıyor can, yorgunum
Bana rüzgârdan üşüyen meyve getirsene
Dünyaya konmuş kelebek, suda yürüyen tüy
Ezildikçe büyüyen başak oluyorsa
Bana Zerdüşt’ün miğferini giydirsene
Havanın imkânsız olduğu dehlizlerde ateş yakmanın sırrıdır
Barutun ilk hali, usulca büyüyen asinin ağzıdır
Duvardaki çizgi ilk sanattır
Anlamın matematik yanıdır, ilk bizon, ilk ok ve ilk avcı akrabadır
Her şey hiçbir şeye rakiptir, mimar doğaya, oda dağa, düş yaşama
Et ota, avcı ava rakiptir, herkes bilir can ölüme rakiptir
Bu yüzden işte hâlâ her filmde iyiler kazanır halbuki; galipler kötülerdir
Mimar, oda, düş, hiçbir şey, et ve ölüm kazanır
Can devrilir, doğa harap, yaşam söner, dağ üşür; her şey yoktur
Ot yanar, avcı ustadır can, kötüler baki…
Canım sıkılıyor can, yorgunum
Bana iyilerin zafer şarkılarını değil, kötülerin dramını getirsene
Bana düşlerin değil, gerçeklerin zarfını göndersene
“Fazla gevezelik etmeyeceğim; olup biteni, olduğu ve bittiği gibi anlatacağım.”
Adadaki evimizin her zaman için tamire muhtaç bir tarafları olmuştur. Bu evi, dedem ve büyük amcam kendi elleriyle yapmışlar. Dedem marangoz, amcam da kalıp ustasıymış. Ev inşa edilirken babam sekiz yaşındaymış ve onlara “getir götür” işlerinde yardım edermiş. Bazen de küçücük eline çekici alıp, bükülmüş çıkma çivilerini düzeltirmiş. Artık amcam da dedem de toprağın altındalar ama bu ev hâlâ ayakta duruyor.
Yapan ölüyor, yapılan devam ediyor.
***
Şimdi, babamı izliyorum. Artık kırk yaşında ve ağustos ayının kavurucu sıcağının altında evimizin ahşap cephesini onarıyor. Merdivenin tepesine çıkmış, çürümüş bölgelerin ölçüsünü alıyor, bunlara göre kontrplaklar kesiyor ve daha sonra onları monte ediyor. Ben de merdivenin dibinde durmuş sonsuz bir hayranlıkla onu seyrediyorum. Sekiz yaşımdayım.
Babam, bir ara, “Git, aletlerin bulunduğu dolaptan keseri getir bana!” diyor. Koşarak ardiyeye gidiyorum. Dolabı açıyorum ve aletlere bakıyorum. Keserin nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum. Ancak, tahmin edebilirdim. “Uzunca, keskin bir şey olmalı” diye düşünüyorum. Bir türlü emin olamıyorum. Sonunda bir karar veriyorum: “Keser” olabilecek aletleri, üçer beşer, ardiyeden dışarı -merdivenin yanına- taşıyorum. Yedi ya da sekiz sefer gidip geliyorum ve hepsini babamın görebileceği bir yere diziyorum. O, sessizce, merdivenin tepesinden beni seyrediyor.
İşim bittiğinde, nefes nefese babama soruyorum:
“Hangisi keser?”
Babam gülümsüyor.
***
“Sen, buluşabildiğimiz ender günlerden birinde, bana gelmiştin. Yaz başıydı; ben bahçede oturmuş rakı içiyordum; sen de —galiba mutluluktan— koşuşturup duruyordun. Sana, yarı şakayla, “Haydi bakalım —bana erik getir” demiştim. Koşup gitmiştin: Bahçede bir erik ağacının olduğunu biliyordun. Epey sonra (hatta, biraz daha gecikseydin, kalkıp sana bakmağa gidecektim), alı al, moru mor, kan-ter içinde geri gelmiştin: elinde bir külah: Manavdan, harçlığının son kuruşuna kadar vererek aldığın erikler…
Ağaçta erik yoktu; ama Baban senden erik istemişti… —Ne yapabilirdin ki…
Yapman gerektiği için yapabileceğini yapmıştın —işte seni insan yapan da bu.
(…)
Buna, seni öylesine etkileyene, ve o yaptığını yapmak istemeni sağlayana, onu yapacak gücü sana verene, “sevgi” adının takıldığını işitmişsindir, bol bol — herkes ondan sözeder; o “Erik yok” diyenler de kullanırlar bu sözcüğü. Ama biliyorsun; gidip erik aramayı sahiden isteyenler pek azdır— sahiden arayanlar daha da az… —Bulabilenler…”
(…)
İnsanların, “Çok yakın dostumdur” dedikleri kişilerle ilgili neler yapabildiklerini— ve neler yapmayabildiklerini, parmaklarını bile kıpırdatmaya yanaşmayabildiklerini, biliyorsun— Bu da bir başka erik hikayesi…”1
***
Şimdi, meseleye bu taraftan bakınca her şey daha açık görünüyor. Zaten, ustam bana güvenmişti; kalemi eline alıp Zilif’i yazarken onun sırrının farkına varabileceğimi hissediyordu.
Bazen dünyaya tersten bakmak gerekiyor. Bir şeylere sonundan başlamak, yazılanı tersten okumak… Belki bu şekilde yaşamla aramızdaki anlaşmazlıkları bir süreliğine giderebiliriz.
Şimdi daha iyi anlıyorum.
nerede olduğumun önemi yok. bazı harfleri unutabilirim, hayatımdan da çıkarabilirim. kimseyi ilgilendirmez. denizin dibine inen soda şişesi. masallar. anlamak zorunda değilsiniz beni. her zaman size seslenmiyorum. bir kızla el ele sokaklarda dolaştığım bir zaman vardı, dudaklarının kenarında kalan çikolata parçalarını ben alırdım.
soğuktu. arnavut kaldırımları. hayatıma giren şarkılar. hayatıma giren sokaklar. ellerimi gökyüzüne kaldırıyorum. masallara inanıyorum hâlâ. sadece ben. love street sayesinde. hiçbir şeyin anlamı yok. isteseniz de anlayamayacaksınız. saçlarım mosmordu o zamanlar. kafamı çevirdiğim her balkonda yangınlar çıkıyordu. bilmediğim yerlere götürüyordu beni. sadece bir cümle vardı hayatımda. şimdi geçmiş. buz gibiydi. sonra gelen hiçbir yaz ısıtamadı parmak uçlarımı belki.
çocukluğum için hiçbirinize hesap vermek zorunda değilim. başucumda kasabanın en güzel kızını okuduğu zaman için de. damarlarımızda bir votka şişesi vardı. sokaklar baş aşağıydı. ellerimizde kıpkırmızı elmalar. etekleri. eteklerimiz uçuşuyordu.
törenlere inanmıştık. ölü adamlara. mektuplara. merhabalara. sonra garip adamlar oldu, yaşayan ama yaşayamayan. başka avuçlara takıldı gözlerimiz. acıklı bir hikâye. intihar mektupları. durmadan çalan ziller. bir ucundan tutmaya çalıştım, parmaklarımdan kayıp gitti şarkılar. kesinlikle anlayamazsınız!
konuşamıyorum. anlatacak kimsem kalmadı. herkes dinledi hikâyemi. dünya ortadan ikiye ayrılmış. kendi kendime anlattığım masalların sonu gelmiyor. geceleri kendi başıma yürüyorum sokaklarda. sadece bir kız sevmiştim, adı ringa.
sonra masal sona erdi.
şimdi eteklerimiz uçuşsa? inanamam!
Güneşin gökyüzüne attığı tokattı mavideki kızıllıklar.
Sisler içinde bir gökyüzü kendisine biçilen renklerle sevişti.
Saat derinlerde bir yerlerdeydi. Kent kendi tangosunda.
Kadınları erkeklerle, erkekleri kadınlarla, yalnızları kendileriyle…
Hep bir şeyleri birleştiren, hep bir yerlere götüren şey bizi.
Anın anı olma kaygısı, tedirginliği ve böylece dolup duran
boşluklarımız bizim. Bizim boşluklarımız. Yalnızlık…
Çoklaşıp yoklaşmanın sığ izi, yoklaşıp çoklaşanın derin izine
karışır bizim buralarda. Sahi buralar da bizim miydi?
Kaldırdım başımı. Gökyüzü bana baktı
sisli sisli şiirini okudu:
“Bak ne iyi ettim
Güneşin renklerini sildim.”
Vapurum gelmedi. Saat derinlerde bir yerlerde yine.
Bu elimdeki sevimsiz kitabı da kim tutuşturdu elime?
“Yaşayan seslerle titreşen yüreğin
Ölü adamların şarkılarını da dinlesin.”
Akşam gitgide düşüyor yeryüzüne.
Bu yağmur bana mı yağıyor? Şu koşanlar bana mı koşuyor?
Benden mi koşuyor? Kendime baktım
sisli sisli kendime okudum:
“Ah gidenlerim
Sevgili gidenlerim benim.”
Vapurum geldi. Ey kendim! Sen de koş benden.
En son vapura binensin. Birisin yani.
Otur yağmuru görebileceğin bir yere. Cam kenarına.
Kara kitabını açar okursun.
“Yaşayan seslerle titreşen yüreğin
Ölü adamların şarkılarını da dinlesin.”
Saat derinlerde bir yerlerde yine.
Sen de öyle. Birisin yani.
adını kazımadım ama derime, damarlarıma işlemiş kurşunkalem.
24. tutma ellerimden benim, bakma gözlerime. kendine ol bana değil. ya şu an çek git buradan ve senden sadece benim yarattığım efsane kalsın göğsümün içinde tutsak, ya da kal benimle burada bu gece, birlikte ölelim sabaha kadar, donarak. sabah güneşi birlikte çatlatsın damarlarımızı, eriterek donmuş kanı. aynı köpek parçalasın cesetlerimizi.
2. buz bile ısınır içimi elime aldığımda, sen soğutuyorsun hem kendini hem kendimi; yolcu kendi çizer yolunu, sen siliyorsun hem kendini hem kendimi.
1. anlamına kandım kelimelerin: şiiri yaratan demekti şair, şiir şairi yarattı bugüne kadar. gök mavi dedik, ağaç yeşil, ay turuncu batmadan önce… yalan! mavi gök. yeşil ağaçtır, turuncu ay, doğmadan önce kendi. bir avuç pıhtıya insan dedik, insan kandan ibarettir. akan kana, ve, hepimiz istediğimiz yönde akıyormuş gibi baktık, istediğimiz renkte görüp adına ‘kırmızı’ dedik. göremeyenlere kör diyoruz ya, ayıp, hepimiz körüz. en güzel gözler körlerindir, ve.
8. gece koyu gölgeden ibaretti güneş dünyanın öbür tarafında uykusuz kalırken. ve önemli değildi adını unuttukları, ne yıldızlar ne de ay uyur geceleri. sen güneşim olsan da onlar göz kırpardı geceler boyunca.
8. – ‘karşı pencere’ filmi için - gözyaşı sağdı kadın gözlerimden ve sağır edici tıkırtısında ellerinin, hani kocasının bir yerlerini okşarken, karşı penceredeyken ben, su topladı, irin aktı, kustu kadınlığı.
1. ah! dedi martı, tutsak ettiler beni denize, seni mahpusa. mahpusta duvar, denizde taka; ranza arkadaşın burada balık. ve yine, gök aynı gök orada da burada da, yıldız aynı yıldız. açlık aynı.
14. kim adından vazgeçer ki bir başkası için, kim ‘turuncu’ için denizden cayar? maksat emek defterini açmak değil, affoluna kusurumuz. özlem nemden de beter, deniz yok.
25. unutmadık kendini düzdüğü zamanları çocukluğumuzun: bana susarken zamklı gözlerin, petrol petrol, dirimine yapıştı çocuklarım uç uca; ellerimle boğdum onları bir yudum suda. başka bir insan oldun artık sen, hepsi gibi, anımsayamazsın. bense hâlâ gözlerini gölgende görmeye çalışan saf çocuk, hâlâ kendisini düzen, geceleri…
28. yağmur bulutu mavisi benimki, turuncuya inat. ne cayar kibritin ucu olmaktan, ne tutuşur. öyle bir ağulu sevda ki, cevap yok, sorma sakın.
2. bir çizik daha attım duvarıma az önce, oysa saymıyorum artık. sen yoksan ben var işte yine, benim ellerimden olacak intiharı yalnızlığımın. şiiri ben yarattım çünkü bilemezsin, boşluğu yazdım hissedemezsin.
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: vedat kamer
yayıma hazırlayanlar: gökçe polatoğlu, özge dirik, vedat kamer, zafer yalçınpınar
düzelti: akın demirci
I / bütün dünyada yangın var değil mi? — 14 şubat 2004
hep buradan alıntıladığım bir sözle karşılaşmanı bekledim. bunu okumuş olduğunu hatırlamanı. en çok da beni… bir filmde. hayatımın roman olamayacağına daha önceden karar vermiştim. neden bir kahramanlık veya bir ölüm istiyorsun?
tükenen gecelerimde neden seni düşündüğümü bilmeni istiyorum? hâlâ bilmiyorum. geceye öncülük eden harflerim tek tek kayboluyor. beni ne zaman bulacaksın?
II / my baby shot me down — 21 mart 2004
müziğin katalizör etkisinin bitmemesi için ekstra bir çaba içersindeyim. gecenin rengi kırmızı. böylesine yitik, ve acılı bir rengi yokluğuna inşa ettiğim için utanıyorum. günleri sayamayacak kadar özensizim. çaresizlik denilen eblehlik bu kadar sürünebilir geceme. her gözyaşım sana hesap vermek için sıra bekliyor. kalbime bilenen bıçağı arıyorum.
amélie’yi seyrettin mi diye soramıyorum bir daha. büyütemediğim harflerim ellerinde, sözcük olma cesaretleri eksilmiş. kurdeleler sarmak istediğim gülümsemen gökyüzümü yalanlıyor.
ve seni arıyorum, ilerlediğim her yerde yoksun. soğuk çoğalıyor sokaklarına. dudakların inceldikçe öldürüyor zamanı.
III — 27 nisan 2004
“Her zaman sarhoş olmak esastır. Hepsi bu: başka sorun yok. Zamanın omuzlarınıza çöken ve sizi yere eğdiren korkunç ağırlığını hissetmek istemiyorsanız, sarhoş olun, ve yine olun. Neyle? Şarapla, şiirle, ya da iyi olmakla, keyfinize bakın. Ama sarhoş olun. Ve eğer zaman zaman, bir sarayın basamaklarında, bir hendeğin yeşil çimenlerinde, odanızın hüzünlü yalnızlığında, kendinize gelirseniz, sarhoşluğunuz hafiflemiş veya dağılmış olarak, rüzgâra sorun, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, kaçan, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, şimdi ne zamanı diye; ve rüzgâr, dalga, yıldız, kuş, saat diyeceklerdir ki: ‘Sarhoş olma zamanı!’ Zamanın işkenceye uğrayan esirleri olmak istemiyorsanız, sarhoş olun, hep sarhoş olun. Şarapla, şiirle ya da iyi olmakla. Nasıl isterseniz.” — Charles Pierre Baudelaire, 1866 (Çev: Akın Demirci)
IV – 28 nisan 2004
yüzünü gizlediğin bir bakış var, soru sormadan seni sevmemi söylüyor. şehir ikiye bölünmüş: yağmurun toprağa düştü yerler, yağmurun denize düştüğü yerler. yağmur nasıl dokunabileceğini biliyor tenine.
V — 16 mayıs 2004
“”işte ve ben de seni zorlayamam ki. daha ne kadar yazacaksın? eline kalemi verende kabahat. burjuvazinin gizli çekiciliği dün akşam bana bir oyun kazandırdı.
kültablasının üstten ve yandan görünüşleri arasındaki bariz fark gibi. yani üstten çizince floresan lambaya benziyor, oysa normalde yandığı falan yok, yanan şeyleri söndürür hatta. ama sen AN-LA-MI-YOR-SUN. ama ben bu sabah yenilmeyle ve boş kahve fincanıyla uyandım. sırt ağrısından iyiydi. kafamda tenekeler çalıyor, sen duymuyorsun. duyuyorsan ne halt etmeye deliler gibi yazıyorsun hâlâ? BİTTİ.” — nasfe
IV — 31 aralık 2004
“acıyı yaşatanlara değil hatırlatanlara vurmalı” — salih aydemir
bu kadar çok yıldızı kim astı gecede. beyazlaşan bir yanım var. seni sevmeyi kendime saklamamayı söylüyor. her sıfat kolaylık değil mi? seni savsaklayamayan suskunluğum bu akşam her şarkına sığıntı.
seni istanbul’un her yanında arıyorum. vapurun intihar koltuğunda denizin küçük elli fenerini seviyorum. başparmağım soğuğa diyet. kırmızıyım.
VI — 21 şubat 2005
aklımı birikiyor kar. saçlarının şehirden çekilişinde. ayazda kaldı ellerim.
soğuk ayaklarıma gidişini ezberletiyor.
zaman seni benden istiyor
gözlerime bıraktığın not mülk
aynı şarkılara susuyorum uzun sabahlara
dün soldu
al acının uğultusunu rüzgârların zehrinden
çünkü zaten sadece belki
ama içinde kim varsa biriymiş gibi
sır çekip aldı huzurdan beni
bedenime karış al içimdeki geceleri
içimde kim varsa
aşk aşka düşer uzun süren sözlere
kar kurnaz bir işçi
gözlerime bıraktığın şarkı kış
gülünce güzel canım dilime çarpıyor
sana dokunan sözleri tut
yaz ellerin küfrüm ve gözlerim
ayaklarıma kalıyorum
canım çarpıyor
bir uykuyu tutuyor gözlerim
tenin şöyle dursun her işgalde kalıyor sesim
gece durmadan tekrar ediyor aşk böyle
hakkım yok sana sustum tenimi tut
*insan en fazla aşk olur
kıyısına kadar gelen suyun
geri çekilmesi
tohumun çatlamış kabuğuna
kestanenin ateşinde kül korkusu!
boş kasadaki meyve kokusu
kanatsız kuşun gövdesizliği
simsiyah kumaşı çizen
beyaz sabunun tortusu
sinemada gülsüz avuçlarında
bir filmin sonu
yandığında ışıklar
hâlâ sönük bir lamba
gözleri ışımayan bokböceği
söndü denilen güneşin
sırılsıklam gelmesi içinden denizin
terk edip sıra sıra dağları
her şiiri kendinden
her acıyı senden bilmesi
çocuğun koleksiyonundaki
pulları
tek eksiği!!!…
2003
Kuzey Yıldızı: Poetikanız nedir? Toplumcu gerçekçiliği nasıl tanımlıyorsunuz ve bugününüzden hareketle yarın için ne söyleyebilirsiniz? Etken şair nasıl olunur ve şiirin evrimine katkısı nedir?
Mehmet Altun: Soruyu tersten başlayarak yanıtlamak belki daha isabetli olacak. Etken şair nasıl olunur? Aslında böylesi sorular sormak bile ürkütücü. Bu, sorunun niteliği ile ilgili değil; böylesi sorular sorduran şairlik kimliğinin yarattığı kirlilikle ilgili bir şey. Biraz sert bir yaklaşım olduğu düşünülebilir ancak; samimi olunduğunda görülecektir ki, şairlik hırkası giyinmiş kimselerin haksız yere yarattığı ve bununla da kalmayıp sahiden ozan kişilere de yamattığı bir kirlilikten bahsedilmektedir.
Bu bakımdan soru ürkütücü geliyor bana. Çünkü şair zaten üreten kişidir. Ozan kişi, dilin arkeolojisini yapan kişidir. Yani, dilin arkeoloğudur şair. Sabır ve sükûnetle görür işini. Titizlikle ancak; doğallığına dokunmadan işler sanatını. Okur, ozanın bu uğraşını eseri okurken asla anlamaz, hatta çok doğal ve dahi gündelik dilin bir parçası olarak kabul eder. Oysa şair onu dikkatle işlemiştir, basit sanılan bir bağlacın, bir ses tekrarının, bir çekim ekinin bile hesabını özenle yapmıştır; o dizini, sesli ve sessiz okumaya hatta görüntüye göre kurgulamıştır. Tabii her ozanın yaklaşımı farklıdır ve farklı anlamlandırır yaptığı işi. Kimileri dili işlemekten sözcükle oynamayı, onu kırmayı, deforme etmeyi hatta yapısını ve biçimini dahi değiştirmeyi anlar; kimileri alışılmışın dışında söz dizinleri yaratmaktan bahsederken; abuk sabuk, zaman zaman arabesk ifadeler yaratarak ya da fantastik düşlemde bile yeri olamayacak denli ucube zırvalıklarla dili işlediklerini söylüyorlar. Üstelik buna dilde yapılmış bir tür devrim yaftası da yapıştırarak; bir güzel eklektik meklektik sözlerle de süsleyip ortaya çıkıyorlar. İlginç olan bu zırvalıklar değil; onları destekleyen ve hatta kimi zaman ödüllendiren sözüm ona muhterem üstatlarımızın anlaşılmaz tavrıdır. Ne oluyor canımı sıktığımın ahalisi? Ne oluyor da bozmaktan devrimi anlıyorsunuz. Herkes Bakunin fanatiği de biz mi bilmiyoruz.
Dilin devrimi değil; eylemin devrimidir aslolan. Eylemcilikse yıkmayı değil elbette; yıkılsa bile yeniden inşayı gerektirir. Bir yenilik, ancak; yaşamsal karşılığı olan bir pratiğe dönüşebiliyorsa yeniliktir. Bu bilimde de böyledir, sanatta da böyledir, hayatın her alanında da böyledir. Düşlemse bir yanılsamadır sadece. Bu yüzden işte ütopya, gerçekçilerin değil; romantiklerin ve idealistlerin sığındığı limandır. Oysa “Gerçekçi ol, imkânsızı iste” diyorsa gerçek bir devrimci; O, bunun en iyi yüz metresini koştuğunu bildiği için söylüyor bu iddialı sözü. Çünkü sevimli olmak zorundadır, zorun da sevilecek bir yanı olmak zorundadır. Bu yüzden işte uğruna ölünmeye değiyor hayat.
Bu bakımdan, kendimi gerçekçi olarak addediyorum ve hatta toplumcu olduğumu da rahatlıkla söyleyebilirim. –Hem kim toplumcu olmadığını söyleyebilir ki– Ancak kesinlikle toplumcu-gerçekçi değilim. Çünkü bireyin gerçeğini, nesnenin gerçeğini, hayvanın, doğanın hatta gerçeğin gerçeğini asla yadsıyamam. Bu nedenle de toplumla birlikte ancak topluma rağmen gerçekçi olduğumu düşünüyorum. Toplumcu-gerçekçi olduğumu söyleyeceksem, namussuzların, hırsızların, yankesicilerin, dolandırıcıların toplumsal gerçekliğini anlamış olduğumu söylemiş olacağım. Oysa ben böylesi bir şeyin gerçekliğini kabul edemem ve hatta anlamayı bırakın; anlamak bile istemem. Bu, beni üzer.
Etkenlik meselesine gelince; şairseniz etkensiniz zaten. Bir yerde bir savaş var, biliyoruz. Bir yerde bir zulüm var, bir yerde işkence, bir yerde umudun bittiği bir hayat var; bir yerde, bizim çok uzağımızda bir yerde hayvanları boğazlıyorlar, insanları öldürüyorlar, ormanları yakıyorlar, besinlerin genleriyle oynuyorlar, depremler oluyor; bir yerde kimliği inkâr ediliyor birilerinin, bir yerde… Her yerde ölüm var değil mi? Öyleyse susulamıyor, ozan da susamıyor. Susamıyor ise şairdir kişi. Susamıyor ise etkendir.
Başkaca bir poetika soruyorsanız hâlâ; sözcükleri mezara götürmeyeceğim, daha da konuşabilirim ama bence bu kadarı yeter.
KY: Kitabınızı “Adanmış Şiirler Kitabı” olarak da tanımlıyorsunuz. Şair neden adak adar? “Yazdıklarımızı yiyecek” kadar yabancılaşıyor muyuz?
MA: Aslında “Rüyamda Hayat Vardı”yı bir adanmış şiirler kitabı olarak tanımlamamak gerekir. Sadece kitabın giriş bölümü Adanmış Şiirler başlığının yer aldığı bölümdür; bu nedenle de bir adanmış şiirler kitabı olarak anlaşıldı.
Şair adak adar mı bilemiyorum. Bildiğim tek şey; bu şiirler yazıldıkları zaman yazılmasına eşlik, bir başka ifadeyle kaynaklık eden isimlerle buluştular. Örneğin Salih Bolat’a atfedilmiş bir şiir var “Ölü Küllerinin Büyüttüğü Otlar” s.16’da. Bu şiir Salih Bolat’ın, -tahmin ediyorum Defter’in kapanış sayısında yer alıyordu- bir şiirinden esinle yazılmıştır. Uzunca bir şiirdi, çok severek okumuştum. (Hatta sevgili Gökçenur Ç. bu şiiri Yazı Kitapevi’ndeki Salı Toplantıları’nda bizimle “Denizbahçesi Grubu”nda paylaşmıştı. Sanırım, Onur (Caymaz), ve Cüneyt (Uzunlar) bu şiirle ilgili uzun uzun da konuşmuşlardı.) Agamemnon, Kent Mezarlığı, İmar Planı… gibi sözcükler, kilit rol üstlenmiştir bu şiirin ortaya çıkmasında. Arkadaş Zekai Özger’e ithaf edilen “Bir Kitabı Okurken” s.20 adlı şiir, Arkadaş’ın tek kitabının yeniden ve detaylı okuması yapılırken ortaya çıkmıştır ve tamamen Arkadaş’ın biyografisindeki trajediyle buluşarak ona atfedilmiştir. Örneğin “Gel-Git Günlük, s.40 annemin o dönem içinde bulunduğu sağlık durumu ile “Sorunlu Yönler” s.72, sevgili Metin Ağabey (Kaygalak) ile yapılan uzun, coğrafi bir konuşmadan sonra –ki bu konuşmanın tanıklarından biri de Kadir Aydemir’dir– ortaya çıkmıştır. Demek istediğim söz konusu olan bir adama durumu değil; çağrışımlarla barışmış bir duygunun samimiyetle dışavurumudur.
“Yazdıklarımızı Yiyelim”in gerekçesi ise sizin de altını çizdiğiniz yabancılaşmadır. Evet, o denli yabancılaştık ki; yalnız çevremizi değil, kendimizi yadsıyacak kadar uzaklaşmaya hatta gerçekliğimizi sahiplenmekten acizce uzaklaşmaya başladık.
Bu şiirin sevgili Şeref’e (Bilsel) atfedilmesinin sebebi ise sanırım konuyu en çok O’nunla tartışmamız olmalı.
KY: “Abilerim Yer Açmalı Kardeşlerime” adlı şiirinizde “Genç Ozan için Serzeniş”te bulunmuşsunuz. Genç şair kimdir? “Rüyamda Hayat Vardı” sizin ilk kitabınız, kendinizi genç şair olarak görüyor musunuz? Dergici ve yayımcı kimliğinize hitap ederek sormak istiyorum, genç şairin dergilerde ve kitapevlerinde yeri nedir?
MA: Adı geçen şiirde serzenişten ziyade rahatsızlık söz konusu. Sıklıkla genç ozan/ozan adayının, adı sanı bilinen dergilerde ürünlerine yer bulamadığı dillendirilir. Birçok kez bu tavrın önemli imzalar tarafından da desteklendiğini bizatihi yaşamış bir insan olarak; bu talebin önündeki engellerin kalkması adına böylesi bir şiirin ortaya çıkmış olmasını gizlemeden kitaba alma gereğini hissettim. Tabii ki; bu şiirin yazılış serüveni ve içinde bulunduğum haletiruhiye değerlendirilmeden, sürecin genç bir insan için işleyişini kavramadan sonuç çıkarmamak gerektiğini düşünüyorum. Her yeni için kendini yaratma sancısı aynı sıkıntılarla başlar ancak; ayrı olasılıklarla sonuçlanır. Bu süreç; sizin de bilebileceğiniz gibi üretiminizle olduğu kadar, ilişkileriniz ve bu sistematiğin işleyişiyle ve kıstaslarıyla da ilişkilidir. Hem yeni olacaksın hem de beni başköşeye oturtmuyorlar diye yakınacaksın. Olmuyor. Doğrusu olmamalıdır da. Bu tavrı anlamakta sıkıntı çekmiş bir sürecin doğurduğu bir şiirdir bahsettiğiniz şiir. Böylece kendimle ve yaşadığım süreçle barışmak için kitabıma taşıdığım bir şiirdir. Ancak bu yaklaşımla, benim şiirimin arkasında durmadığım anlaşılmamalı. Tam tersine sıkı sıkı savunucusu ve hatta söz konusu durumun da özveriyle düzeltilmesi gerektiğinin taraftarıyım. Çünkü yer yer klan‘ların oluştuğunu ve bu klan‘ların bir takım icra mercileri gibi faboular triplerle kendilerini erke, erki de jüri üyeliğine dönüştürdüğüne tanık oluyoruz. Sıkıntı da bu sanırım. Oysa bu işleyişin bizzat içindeki birçok imzanın da hassasiyetle genç imzaları takip ettiğine yine yaşayarak tanık olanlardanım.
Genç olup olmadığım konusuna gelince; kesinlikle genç ve acayip çalışkan bir adam olduğumu düşünüyorum. İlk kitabı yayımlanmış bir insan olduğum için değil de şiir serüveni içinde atmayı becermeye çalıştığım ilk adım açısından gayet genç sayıyorum kendimi. Bu da en iyisi galiba fakat ağır bir yükü de henüz sırtlandık diye düşünüyorum. Bu zor işte.
Dergiler ve yayınevlerine gelirsek; genç ozan açısından dergilerin, yayınevlerinden daha duyarlı olduğunu hatta daha cömert olduklarını düşünüyorum. Ancak yayınevlerinin tavrını da bir duyarsızlık olarak anlamamak gerektiğine inanıyorum. Önceleri bu paradoksu anlamakta sıkıntı çekiyordum ancak; yayıncılık yapmaya başladıktan sonra anladım bunun öyle vefasızlık filan olmadığını. Çünkü bu ülkenin okuru şiir konusunda henüz hazır ve anlamak istediğimiz ölçüde donanımlı değil ne yazık ki.
Hal böyle olunca; yayıncı şiir kitabı yayımlamak konusunda çekinceli davranıyor ya da tamamen reddediyor. En nihayetinde yayıncı açısından her kitap bir yatırım anlamı taşıyor ve duygusallıktan kurtulacak kadar cesurlaşacaksak; bir artı değer ürünü olarak anlam kazanıyor. Dolayısıyla kazanca dönüşmeyen hiçbir ürün, ticari amaçla yatırım yapan müteşebbis için hiç de cezbedici bir öneme sahip olamıyor. Bu durum ne zamana kadar böyle devam ediyor sorusunun yanıtı ise şairin ünlü ve hatırı sayılır ölçüde kitap satış tirajları yükselen biri olmasıyla sonlanabiliyor ancak. Ürkütücü ancak; maalesef gerçek. Yaşamın kendisi yani; şiirsel düşlem değil. Çünkü bu, bir arz talep sorunsalı ve aciz olan üreten değil; üretimi yönlendiren güçlerin esir aldığı toplumsal bilinç/bilinçsizlik. Bahsi geçen konu genel anlamıyla şair kişinin sorunu olarak karşımıza çıkıyorsa genç şairin sıkıntısını tasavvur bile edemiyorum doğrusu.
KY: Kitabınızın sonunda “Dilin Tarihçesi, Oluşumu ve Yapısına Dair” adlı makaleniz mevcut. Dil ile dünya ayrımını nasıl kuruyorsunuz? Kişinin evren tasavvuru ve gerçeklik ilişkisi dil ekseninde nasıl vuku bulur? Şiir ve dil arasındaki toplumsal ilişki nedir?
MA: Kitabın sonunda “Dilin Tarihçesi, Oluşumu ve Yapısına Dair” adlı bir makaleye yer verdik çünkü bir üstdil olarak şairin uğraşı hem kuramsal hem de pratik açıdan kavram olarak “dil”in kendisiyle olmazsa olmaz bir ilişki kurarak karşımıza çıkar. Dil ile zihin, dil ile toplum, dil ile düşünce… gibi ilişkilenmelerin tamamı, özde şairin dimağını meşgul ettiği kadar felsefecinin bile dimağını meşgul etmez. Bu bakımdan şairin temel sorunu ne olursa olsun; onu anlatma aracı sadece ve sadece dildir. Orada yapılan dil tanımlarına yeniden dönmek istemem ancak; dil, temel anlamıyla insan denen canlının en temel iletişim ve bildirişim aracı olarak tanımlanır. Öyleyse bu “en temel” aracın en üst kullanım biçiminin iddiasında olan ozan/şair kişinin bu olguyu en üst biçimiyle de kavramış olması gerekmez mi?
Çünkü daha dilin tanımını bilmeden onu kırıp bozmayı hüner addeden ve hatta buna devrim diyen bir yığın “yetenekli adam” ortalıkta dolaşırken ve hatta yaptıkları bu abukluklar için bir de ödüllendirilirken; böylesi bir makaleyi kitaba almak ne yazık ki; tek çare olarak göründü. Halbuki bu makalenin amacının çok iyi anlaşılmış olmasını isterdim. Esasen şaşırdığım bunun daha önce ustalar tarafından neden yapılmadığı. Bırakın bir makaleyi; bir şiir kitabına düzyazı bir metni M. Cevdet’i ve birkaç usta ismi saymazsak kimseler almaya cesaret bile edememiş. Neden olmasın?
Şiir, düzyazı metinle kavga ediyorsa; dergilerin kangölü olması gerekir. Oysa şiir ve düzyazı gayet barışıktır. Kavgalı olan bizim kafalarımızın içiymiş gibi geliyor bana. Bu da yetmiyor, bu iki yazın türünün istediğini yapanlara da şaşırıyoruz. Sizce de komik yaratıklar değil miyiz?
Kişinin evren tasavvurunun onun konuştuğu dilin sınırlarıyla ilişkisinin olması gerektiği kanaatindeyim. En azından şimdilik böyle düşünüyorum. Zaten bu soruyu ne F. De Saussure ne N. Chomsky ne de Vygotsky tam olarak tanımlayabilmiş değiller. Şairlik yapmak ille de gerekiyorsa; insanın evreni onun dili, yıldızları da sözcükleri olmalıdır.
Ayrıca şiirin toplumsal dilden değil ama toplumdan beslenmesi gerektiğini –bütün istisnalara rağmen– düşünüyorum.
KY: Bizi ufuktaki projeleriniz hakkında bilgilendirebilir misiniz?
MA: Öncelikle en büyük projemi açıklayayım. Sizler bu söyleşiyi okurken olasılıkla ben askerde olacağım.
İkinci proje; Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülleri’nde övgüyedeğer görülen bir şiir dosyası ve akademik bir çalışma olan “Devletin Kökeni” adlı bir başka çalışmam yayına hazır. Onları yakında kitaplaştırmak istiyorum.
En iyi projeme gelince; doğru dürüst bir insan olarak yaşamaya çalışıyorum.
Teşekkürler.
ben tüm bunları yazarken/
kurduğum her cümlenin
sana aitliğini düşün-düm
oysa her sözcüğün
ötesine koyduğum sözcük/
seni cümlelerin gerisinde bıraktı
…
sonra/
ben bunları yazarken/
benim ne anlattığımdan çok
senin ne anlayacağını düşün-düm
(…hep suyun karşı tarafındaydı görüntün)
istedim ki ben bunları yazarken
düşün
!
bazen uçmak kalmaktır
dedim
/penguenleri işaretledi sözlerin/
bin savaş açtım /bin savaş kazandım/
bir neden bulamadım yenilmen için
pençeleri sökülmüş bir aslanın
krallığı kadardı zaferim
oysa her solak, yenilendir sağ koluna :
böyle ayrılmaz mı isimler birbirinden
ve aşk!
kirlettiğin çarşaflarda biriktirdiğin
ergen bir sodom;
hayatla kesiştiği yüzüne kara; yüzsüzlüğüne çivit çalan…….
bir de zaman…
senin sümüklü cümlene bir harf koyduğumda
bana geç; bize genç kalan…
yıllarca kel rapunzel masalını dinlediğim;
beni eksik kalmışlığının prensliğine inandıran
çer-çöp akmaya zorunlu olduğumuz
arsııız ve uykusuz zaman!
Çaresiz,
içimin dışında kaldı korkaklığım
kalmak-gitmek uysalca el sıkıştı
usulca uzanıverdin huzur/um/suz uykuna
koynunda sorduğum sorular cevaplarıma alıştı
sen hep konuştuğumu gördün, yazdığımı değil!
oysa ben
düşündüğümü gör diye yazdım
konuşamadığımı
bak burada zaman uyusun; sen uyan!
/herşeyin bittiğini anladığın an; herşeyin bittiği an’dı.
herşeyin bittiği an; herşeyin bittiğini anladığım an’dı./
çünkü yaşam sana göre bir havza;
bana göre
geçmişle gelecek arasında sündüğümüz an’dı.
1. ateşten
yüzü keskin yüzü
ikiye böldü geceyi
Sonra, “sonra yoktur” dedi
2. yan yana yan
Hep birlikte bağırdık
“ateş akışkandır”
3. bekleyen
“tut beni” dedi bir başkası
tutamadım, ateş yalnızdır.
4. aradaki
“Birleştirmek istiyorum” dedi
geceyi
ağaçtaki sabrı anlatıyor
zaman
bir ağaç oradadır
baktığın yerde
belki yalnız
belki binbir kalabalık
içinde
orada
olduğu yerde
içinden yıllar geçmiştir
nehirler…
şimdi
uzaktaki kuşun yuvası
ilk doğumu
günün ve gecenin…
unutursun içini…
bakarsın
gölgende bir salıncak
içindesin…
bir ağaca bakmışsın
yanından bir sessizlik geçmiştir
kalmayı duyarsın…
unutmaz ağaç seni!…
bu onun aklıdır.
özge dirik, 14 ekim 1978’de manisa’da doğdu. öğrenimini odtü iktisat bölümünde tamamladı. şiirleri ağır ol bay düzyazı, hece, kuzey yıldızı, öteki-siz, pencere, varlık gibi dergilerde yayımlandı. kuzey yıldızı’nı yayıma hazırlayan ekipte yer aldı. 27 ağustos 2004 tarihinde yaşamına son verdi.
“ipekböceği attım
eşarp düştü içime…”
uyandım
rüyamda kanamış dilim
belki kıtlama jiletle bağrılan
yaşam öyküleri anlatmışımdır çocuklara.
çocuklar dedim de
onlar da kanadılar
kanınca bana.
kalktım
bir eşkıya rica etti yüklerimi
güzel de bir kadın
çocuğunu öleceği yaşa büyütemeden giden
bir anneyi uğurlamış olsa da
on yedi kalp kriziyle
yürüdüm
adımlarım nasıl da uyarılıyor
kapıyı çalan biri olduğunda
isterse bir hırsız olsun
kapıyı çalmaya yeltenen
öldüm
ve yarın üşüştüler başıma; yaşlar, ayaklar, gözler
ve yarı yaşam yakınmaları sürdü adıma
ve yar uzun saçlı bir adamla geldi mezarlığa
ve ya bir kadınla…
ve
gömdüler beni,
öldürdükleri gibi
özenle.
özge, 13 kasım 2003 tarihli 1057 no ile kyyazarlari’nda yer alan e-postasını “özge dir (bunun da kedidir-den çalıntı olduğunu söylemeliyim.)” diyerek bitirmişti. listeye gönderdiği şiirlerinde de çoğunlukla “özge dir” deyişini kullanıyordu. bu konunun daha detaylı incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
özge’nin burada yer alan şiirlerinde köşeli parantez içinde yer alan tarihler e-postanın gönderildiği tarihtir. küme parantezi içersinde yer alan sayılar ise http://groups.yahoo.com/group/kyyazarlari adresindeki e-posta numarasını belirtmektedir.
* Hece Aylık Edebiyat Dergisi, Sayı: 93, Eylül 2004
aynı kadınla ikinci defa evlenmek,
ikinci defa yakılan sigaranın ağır tadı,
ha bitti, ha bitecek…
aynı kadınla üçüncü defa evlenmek,
denizin demlediği vapur çayı,
ama pahalı.
aynı kadınla dördüncü defa evlenmek,
bohçacılar topluyorlar kalanları,
ısrarkâr geçimsizlikten hoşnut şehrin baro’su.
aynı kadınla beşinci defa evlenme.
[5 eylül 2002] {285}
ölümden önceki uyak
yaşamak adına ağzımdan kaçırdığım kuşlar,
kim bilir şanslarını kimin üzerine pisliyor.
ölümden önceki dudak
—suratın sırat olsa
geçemezdim gözlerinden
kaç kan aksa— ile tavladığım kadın
kim bilir hangi efendinin valsinde tırnak yiyor.
ölümden önceki tuzak
traji-kolik hayatımın tirajı komik öyküleri
süs arıyor bir yanım intiharlarıma
cinayet süsü.
ölümden önceki uyak
konaklaması bir ipte iki cambazın
sevişerek mümkün ancak…
[10 eylül 2002] {290}
yalnızca hüznünde anlıyorsun yüzümü,
ve arkasında çelimsiz, yitik bir kayık götürüyor,
kendine güvenen, güzel bir gemi…
[23 eylül 2002] {343}
gizlemeye çalıştığınız satırlarınız
ezberlemiştir kanın rengini
ama düşünmez değil mi,
artık kanmayacak bir yazarı.
yaşamak, ol’madığından emer sütünü
yazarken düşünmek budur oysa
yazarken düşürülmek
zincirleme pusularla.
tırnak içine alıp, hatırlattığınız
güzel bir mısrası olsaydı Arzu’nun
nasıl barışırdık o zaman bir bilseniz
isra(f)il bile çıldırır,
göçerdi aramızdan…
[13 ekim 2002] {422}
bam telimde parmak izin duruyor
yeni boyanmış bir aşka oturduk
kalkarsak üzerimizde kalacak izi
korsan limanlarda bekliyoruz birbirimizi
omzumuzda mırıldanan güvercinler dahil
aldatıyor bu kahperengi hayat bizi
sarhoş olup zehirliyoruz sırlarını
bu aşkı herkese susmak
şarapsız çalmam kadar ayıp kapını
içimdeki müziğin susması
altındaki tabureyi tekmeleyip kemancının
çalması gibi son notalarını…
[21 ekim 2002] {442}
işaret parmağınızdaki
intihar eğilimli çirkin yüzük
zehir almaya geldi dün, bana.
hiç dokunmadan anlattım
aşk;
takip mesafesini koruyamayanlara
tanrının verdiği ceza.
kadehimden dudaklarınızı çekseydiniz
mantarımı içine düşürmezdim
dünyanızın.
hiçbir göz yörüngesine yetmez.
ne sidik, ne polis
yağmur söktü afişlerimizi
tabağımıza yemek
midemize esaret koydular.
vücudunuzda,
siyahı marifet sanan benleriniz
çikolata damlalarına dönüşebilir bu gece
yastığınızdaki rimel lekesini
zor yazılmış bir mektuba sayarım,
gidince.
[4 ocak 2003] {544}
Akasyalar kaçarken
yarınlarınız ıslanmış buruşuyor,
gelin bir yatak bulalım.
işçiliği çok fazla beyazlarınızın,
zarar edersiniz, bozdurursanız.
dünya güzelisiniz ama
beyazı siyah görüyor gözleriniz.
bir bir gece masalları okuyorsunuz
sosyal sınırlar kurumu hastahanelerinin
kürt-aj sahnelerinde.
göz aldanması diyorlar nasıl olsa
korkmuyorsunuz çoğalmaktan.
içinizin anahtarını yutuyorsunuz
günde her defa.
göz ucunuzdaki aşırı tahriş olmuş çocukluğunuzun
çaresizliği mutluluk aslında;
var mıdır -bici-yle biten kelime
leblebici ve muhallebiciden başka.
ayrılıktan kâse kâse nasiplenen kızlığınızın gözyaşları
kaşıkla sıvanıp, tekrar sokuluyor ağzınıza.
Ah cevizli kek tadındaki dudaklarınızın
ayrı olmalı mezar taşı.
her rüzgârı gitmeye yoruyor
ağzı burnu kırmızı eteğiniz.
ve her sakinlik gecikmiş bir gitmek oluyor,
boynunuzdaki şala sulanan işaret parmağınızın
zengin kalkışına yeltenen ritmi
sinir bozuyor.
güneşin denize muhtaç renklerinin
asgari tonlarını bile ödeyemiyorsunuz geri.
gözlerinizi emen bebekleriniz
büyüyünce hâkim olacak belli ki.
sololardan bıkmış kemancılardan kurulu ses telleriniz
küçük diliniz şefliğinde soruyor bizlere;
iğde ağaçlarının boğaz tıkayan mutluluğunu.
kurdelelerden görünmüyor
üç artı bir renkli tırnaklarınızı kiralayan elleriniz.
içinizdeki postun kıymetini bilseler
kaçamazsınız yüreği konsomasyondaki adamlardan,
yanağınızdaki tembel gamze için ümitli hâlâ
kinge oturan peygamberlerimiz.
yalnız bir göç yolu üzerinde
ne zaman gözünüz seğirse
cilvelere yoruluyor haince.
İç açı-cı formüllerle dış acı kalıyoruz hep
yakarken toplamı yüzseksen derece sıcaklığınız.
alfabenin sıfırını soruyorsunuz edebiyat hanında.
elimizdeki nokta kılıklı alevlerle
yakmak için,
yakışmaya çalışıyoruz ağzınızdaki aşk tüten, filtresiz mısraya.
ocak-2 00 3
[16 ocak 2003] {553}
ardından baktığımda
kötü karanlık gülüyordu.
sana kimse söyleyemedi
sevdayı, gidenlere harcamak
bir “ben” klasiği.
imana, kitaba dokunulmadan
soyulup, başucuna konulan
esrarla geri kazanılmış
bir fahişe gibi
ağlıyordu an.
ben trenlerin makaslandığı yerlerde
yanlış raylara yatmış bir intihar budalası
çocukların kahkahalarıyla açtım
yaşlanmış gözlerimi
çok açtım
bir şarap kılığında gelmiştim masanıza
ilk yudumunda reddettiğiniz bedenim
garsonların eğlencesi oldu
ilerleyen saatlerinde gecenin.
tekrar acıkan tekrar ağladı dünyaya.
oysa bana okunan masallarda
ağlamak mutlu sona yaklaşmadan verilen
bir çocukluk molasıydı.
el ele verip, adamakıllı tutuşursak
hemen alarmlar saracak dünyamızı
şimdi bırakın da
bağlayayım ayakkabılarınızı…
[26 şubat 2003] {618}
G. Bilal’e
eli şiir tutan bir adamdı hayaliniz
oysa tanrının şair dediğine
deli diyor gören
sözlüğe maya çalarken.
önüne çırılçıplak çıkan topu görünce
mesleğine küfreden
ve en sağdan gitmeye zorlanmış
bir kamyon şoförüydü kocanız.
“yok farkı” derdi
“yol mısradır
mürekkebi pahalıca belki ama
kamyon kalemdir biraz
tehlikede iz bırakır vurgusu.”
üzerinize düşeni düşünmekten
doğrulamadınız belki
ama onu tutan yol,
uçurumlar vaat etti çokça.
bunu yasak aşklara benzetsem
sizi kırmış olur muyum?
diken toplayan bir güldünüz
tahta kepçenizde kurumuş çorba tadına şükreden
acı savuran gözlerinizde masalın inadı olmuş bir adamı
öldürdünüz.
yuvaya yapan dişi kuşun
üstelik kendi yaptığı yuvaya yapanın
bir öğüdü var şimdi bende;
cennete girince
zaten her yer muz kabuğu
o yüzden ayakta bitirmeli bu yaşamı.
siz ki;
iki ihtilal, bir savaş görmüş buruşuk bir bedende konaklıyor
kirayı bir gün geciktireyim; çıldırıyordunuz.
oysa bir sürü taşınmazı kalmıştı o güzel annenizin
gördünüz mü?
taşıyamadınız…
[9 ocak 2003] {706}
her heykel söküleceği günü bekler
güvercin pislikleri ve kararan yaldızların altında
tek tanıktır yoksulların ölekaldığı bir bank
halkın zehrini fikrinde taşır yıktığının yerini alan kral.
ve ışıklarla söndürür, çelenklerle öldürürler kahramanları
tarihin yenik domino taşlarıdır, ardındaki yığınların son sloganları
hiçbir yapıcı, geriye dönük bakışları sökemez gözlerinden
kıvrımlarında taşlaşan inanç yosun tutar bir sonbahar sabahı
zafer şarkıları bezgince söylenir artık,
kalplerde yeni bir mırıltının işgali.
her heykel söküleceği günü bekler
güvercin kanatlarının ve gerçek yıldızların özleminde
her heykel Atlas’tır, geçmişin ağır yükünü omuzlar
omuzlarında tozlu günahlar…
öz & ar
[4 eylül 2003] {748}
yağmurun saklandığı yerde bırakmıştım en son
kahve telvelerinden kader kısmet kılıklı umutları.
—her an ölebilirsin— dedi doktor
karalama defterine ölümü yazdı
birkaç acı düşürücü.
gözkapaklarını sardığın yaralarımdan önce
usul kırmızı süzüldü beyazdan
ölümsüz biten yolculuklar yaşadım
sahte böcekleri ağustosun
ağır gelmedi ben’liğim kadar.
gidiş tarihimin rötarından sorumlu bahar
bir buğday atası gibi yorulduk
değirilenler adına değirmene karşı
anlamadılar.
aşı tatilinde bir orman
rüyaya düşüyordu ağaçlarına konan kuşlar.
aşk bu;
okurken başta
yaşarken sonda vurgusu.
bir hayatı raylarına oturtacaksın daha
yolumuzun
sonu.
2002-hazin an
[10 eylül 2003] {753}
Acısını bana gösteren kadın kilometrelerce yakınımdaydı dün. Kıvırcık saçlarına dolamıştı umutlarını. Çekince bir telini görüyor olmalıydı geçmişinin bembeyaz olduğunu.
Hiç dokunmadan anlattığımda gençtim daha. Şu kötü hayaller kurup, onlara ağlayabildiğim yaş. Sanırım aştı; takip mesafesini koruyamayanlara tanrının verdiği ceza.
Bir eli babasındayken diğer eli üşüyen ve zamanla üşüten çocukluğum avucunda paslı jiletler sıkıp intikam büyütmeye başladı. Üşüyen elime babamın bazı ihtiyaçlarını —çocukların anlayamayacağı ihtiyaçlarını— sömüren bir hanımefendi ne zaman refakat etse, üç kere kitlerdim kafamın kapısını.
Sonra acısını bana gösteren kadın anlamını çaldı, öznesi jokerli intikam yeminlerimin.
Bana acısından tattıran kadın, unutturuverdi defolu aynalara benzeyen insanları.
Dünyaya güzelliğini bin parça kapatan o kadın, baş başa kaldığımızda dün, sıyırdı yüzünden maskesini.
Aman Allahım;
daha güzel bir kadın…
[24 eylül 2003] {778}
—gece kaybetmeye ne kadar meraklı—
çok bilmiş ıslığını çalıyor yine rüzgâr.
yangının içine giriyoruz,
önce çocuksuz ve kadınsızlar
önce hep beraber.
ağacı vursan, tüm orman
Aysan’ı vursan tüm Sivas yanıyor.
bir şairin “aşkolsun” ölümü
en güzel şiiri kalıyor.
—gece kaybetmeye oynuyor—
birbirine düşman iki bulut
mayınlıyor
dize getirdiğim kentin
sarıl-sıklam sevdalılarını.
Sıtkı anlatıyor,
yarısı fondip bir (kendine) yetmişliğin garip sırlarını.
iyi ki diyorum aşka
rakı gibi bir afyonun var beyin timur’larıma.
içine direniyor altmışsekiz
en fazla darbeyi sırtından yiyor
zıpkınlanmış bir balinanın ölüm acısı içinde
ırksal intihar tohumlarını çimliyor.
gece,
denize varan nehrin anlamsız debisinde
kan kusturuyor tatlı su adamlarına
iyi ki diyorum hayata
ölüm gibi bir çare var ısrarına.
küçükken müzik defterime sığdırdığım
dört mısralı şiirler
şarkı oluversin diye bekliyorum uzundur
ne onlar şarkı oluyor
ne sol, anahtar…
[26 eylül 2003] {784}
veysel çişini söylemeyi öğrendi
memurum
maaşıma zam demek bu.
böyle utanmamıştım
iki artı bir olalı
“en sevdiğin yemek ne” deyince anneannesi
gülerek yanıtladı Veysel;
kahvaltı.
[21 ekim 2003] {933}
ben;
baskınlardan kaçıp
evine sığınan bir babanın
sevdiğine attığı küçük bir imzayım.
kurşunların taahhütlü gönderildiği günlerde
cumhuriyet gazetesinin üzerine doğmuşum.
kıçımda büyük puntolarla seksen ihtilalinin izi
acıyor hâlâ yediğim ilk ve son iğnenin yeri.
göğüslerinde hapşurunca ben
dayanamayıp süt tanrıçam, ihbar etmiş babamı
sağcı kestanelerin göbekleri çatlarken gülmekten
çıra gibi tutuşmuş babamın kitapları.
iki bacağımın arasından, tersten bakıp
misafir beklemişim
sahilde balonlar yürüyüş yapıp
saçmalı tüfekleriyle patlatmaya çalışırken ipe dizilmiş insanları
geldi gelecek kardeşimi annemin içine ittirmişim.
hep güzel, hep hayal kalsın diye
açmış annem kumbaramı
bir kilo erişte, biraz buğday için
yapmazmış bunu
kapının dibinde
örümceğe imrenerek geçerken
657’ye tabi ipekböcekleri
“bir ihtilal daha var” deyip ölen babamın
yanındaki çukura
söz vermişim.
[31 ekim 2003] {958}
O odada ejder yumurtaları vardır. Beyazı ve sarısı iyice karışıp piştikten sonra, tanrı ekmeğiyle onların canlarına okur. Orada soba yanar, orası öğretmenler odasıdır.
Sınıfın yarısı gösteremez ülkesini haritada, gururlu çocuklardır.
Elvan en arkada oturur, anası babası yok olmuş yıllar önce. Ama iyi biliriz; piçe piç demek daha ayıptır.
Ağlak Necati öğretmiştir sınıfa altına işemeyi. Don, kulak kırınca okul yolunda, altımıza işeyip bacak ısıtırız.
Ağlaktır Necati, güpegündüz ağlar, yaşlarıyla Vangölünü nişanlar kitapta, ejderi boğar, kabardıkça kabarır saman kâğıdı.
Gazeteci abiler kesmişti yolumuzu geçenlerde. Neyse ki, kar ısıtmıştı ortalığı da altımıza işememiştik daha. Ağlak çok işlerine yaradı, ağzına dayayıp makinayı gözyaşlarını aldılar. Kamyonetleriyle bizi okula bırakırlar zannediyorduk, susunca bizim Ağlak, toplayıp her şeylerini çekip gittiler hızlı hızlı.
İsteselerdi ısınmak için işediğimizi de anlatırdık onlara. Oysa gittiler hemen.
“Tüm piçler bizi bulur” diye bağırdı Ağlak.
Elvan ağladı.
[4 kasım 2003] {987}
ruhlar incinir.
sürekli incinirler.
onları yaşatmak için günboyu çalışır bahaneler.
çok zayıf hafızaları vardır
güçlü doğarlar
yaşlandıkça daha unutkan olmak zorundadırlar, bu ölümlerini geciktirir.
Evet, evet
ruhlar ölürler.
o kadar hızlı ölürler ki
hiç yanmaz canları.
ruhların canları vardır,
bir değil, beş değil
milyon tane canları vardır.
hepsini birden bir kadında da bırakabilirler
sakat bir köpeğin bacağına da sarabilirler yüzlercesini.
bir bakarsanız hain bir masada kirli ellere bacaklarını sunup ölen ruhçuklar
görürsünüz.
ruhlar düşünmezler
her ruh iyi bir bedende ruh konağı bulmak ister,
iki üç gün refakat ederler değişik bedenlere,
olmadı mı olmaz
bedensiz ölen ruhlar vardır
bazı ruhlar bedenlerle valse kalkarlar
bu uyum diğer ruhları acıtır.
ruhlar acırlar.
birbirlerine, kendilerine, bedenlerine
güzellik ruhta değil, ruh güzellikte konaklar.
iyi bir ruh için iyi bir beden mükemmel olmak demektir.
bunu hep inkârda da olsalar
ruhların sırrı güzel bedenlerdir,
buna ulaşanı kıskanırlar.
bu yüzden bendeki ruhu,
hep dışladılar.
[12 kasım 2003] {1046}
kötü huylu bir kist dünya
tanrının bedeninde.
“ok!”
sana rekâtlanmış yüzlerce dize.
içimi kaşıyan bekleyişte
büyütünce bir şiir
şiiri de küstürdüm
büyütüp.
gördüm
ölü göze ait son kareleri
küçüktüm
siyah beyaz siyah beyaz
durdu siyahta.
on yedi kalp krizi
gücü kırılır elbet
bahsi geçen bir anne
çocuğunu öleceği yaşa
büyütemediğinden
dirense de.
elmaya dünya düştü,
sen de anlardın
iğnen deli bilindi mi
buğulanır pusulanın camı..
[17 kasım 2003] {1073}
Adı —gece değiştiricisi— olan bir melekle anılıyor adım kaç zamandır.
“Geceler yarınların negatifleridir” diyor, ne bir harfi var başka, ne bir ünlemi.
Eli elime değmedi yüz gündür, ama her gece seviştik onunla. Bilemezsin,
elleri hiç olmamış ve hiç durmamış bileklerinden akan kan.
İkimiz de çok yoksuluz, gecede yalnızca bir kez sevişecek kadar yoksul
şehvetimiz. Ayrıca korkumuz saklı içimizde; her gece devriyeye çıkan kuzey
yıldızı, onu bir adamla görürse tamamen yitirecek kadınlığını. Tanrının
kurgularına şaşmamak lazım, kuruntularına da.
Bir meleğin vücut hatlarını iyice öğrendim artık. Gözlerine dokununca
kayboluyor hemen. Göğüslerini hissetmiyor. Yani bir tespih gibi, o
hissetmeyince hiç önemi kalmıyor. Yine de dokunuyorum annemin ölü
ellerinden medet umduğum gibi.
Melekler insanları öpünce canları çok yanıyor. Yine de iki defa öptü beni.
Parmak uçlarında bir beraberlik bizimkisi, otuz yaşlarında topuklu
ayakkabı giymeye çalışan bir adam gibi hissediyorum kendimi. Gidişimden
korkmuyor değilim, ama gittiğim şeritte yavaşlamak daha tehlikeli.
İpeksi bir teni var bilekleri dışında. En başta içim acımıştı, yanlışlıkla
sigara bile uzatmıştım ona. Oysa tüm meleklerin bilekleri kanarmış, ne
kadar çok kanarsa o kadar az canları yanarmış. O da benim nabzıma
şaşırıyor, gülüyor, alay ediyor; o denli hızlı bir saatin içime
yerleştirilmiş olmasına ve benim hiç telaşlanmayışıma şaşırıyor.
Artık dönemem, bana “git” de demez. Dudakları sana benziyor biraz, ama
makyaj durmuyor teninde; tanrının kuruntuları…
Ama iki sabah öyle bir tat oldu ki ağzımda, keşke onun dudaklarından
rujlar yapılsa dünyanın ölümlü ve minyatür kadınlarına…
[17 nisan 2004] {1280}
bak
sular çekildi.
hep hatırlatır ya sahipliğini
işte öyle
kapatıp, türbanladı tanrı
denizini.
kumları oyalayan
kir içinde, birkaç çocuk ayağı şimdi.
bende kemikleşen babamın
mezarını bilmem
ama bir çocuğu kemiren
ya bir babadır hep
ya da yokluğu.
bak
avuçlarının içindeki raylardan çıkıyor
çok yüklediğimiz tren
belki boynunu kurtarıyoruz
trenlerin makaslandığı yerlerde
ilk defa
doğru raylara uzanmış bir kadının.
ama bu kez de
kargaşa ve ceset oluyor
senin ekseninde.
biliyorum
bir aşkın üstüne yakışacak ağız tadı değil
akşamları acıya yatırılan bir damak
belki sonra
eli siyahtan başka bir renge de uzanabilen
ressamlar tanır seni
bilirsin
seni çırılçıplak çizmek için
kendini soyan birini
ama tren ne kadar dinlense de
raydan çıktığı o noktaya yaklaşırken
—ki söz konusu olan bir kadındır
korkusuna yaklaştıkça çoğalır güzelliği—
bilmeyecek hiç
o noktayı
bir daha geçip geçemeyeceğini…
[25 ağustos 2004]
kırarsın bazen ekmeği
öyle buğu falan da çıkmaz
bayattır
ya da
ısıtılmıştır bir bayatlığın üzerine
ama masana doluverir
ilham perileri
masanın altında
açlıktan ayağına göz koymuşlar
kalemini oynatmaya başladın ya
hemen kıskanır
ilham kedileri
biraz içeri gir
dil ovasının altında binlerce şair
—mezara nasıl da yakışıyorlar
yaşarken kemirilen cesetler—
onlara gülüyorlar
ilham pireleri
öpüştükten sonra ağzımda
ispirto tadı bırakan kadınlar
girer rüyalarıma
ama öyle değil
ne kadar küçülürse küçülsünler
mide bulandırmıyor
ilham sinekleri…
[26 ağustos 2004] *
* “karşıyaka-dnr’da altı adet ky vardı. hepsini diğer dergilerin üzerine koydum. derken görevli kız bunu gördü. iktidarını belli eden hafif bir gülümseme ile yaklaştı. çok korkuyordum :) ama birden dergiye uzanıp, ona şiirimi gösterdim. anlamadı. özge ismi yine berbat ediyordu her şeyi ama neyse ki, ‘bu kişi şiiri yazdıktan bir gün sonra öldü’ dedim. veeee, o dergiyi aldı. pazarlamacılık mı yapsam ne… bazen çok iyi yalan söylüyorum, ayıp ama, çok ayıp.” — özge dirik [3 aralık 2003, http://groups.yahoo.com/group/kyyonetim/message/5]
Geçmişi anımsadığımda iki sözcük dolanıyor aklımda: Kaldın ve gitme.
Bir akşam vaktiydi bu sözcüklerden ikincisini dillendirdiğimde. Bahardı. Oturduğumuz parkta hoyrat çocuk ellerinden kurtulmuş üç beş sap leylak kalmıştı . Boyunları biraz bükük. Benim gibi.
Benim de yüzüm yere dönüktü, salkım söğüt gibi.
Senin saçların bir o kadar uzundu, akşamı dolduracak kadar uzun. Seni bekleyeceğim günler, uykusuz geceler kadar uzun.
Uzunluk bir zaman birimi midir yoksa mesafe mi? Ayrılık acısı kaç kilometre sürer hâlâ severken? Bir hafta, acıyan bir kalbin yüzölçümünde kaç hücre sağaltır? Ben sensizliği kalbime uzaklığınla mı ölçmeliyim, şehirlerimizin uzaklığıyla mı?
Bir sigara yakmıştın. İncecik parmaklarının arasında evirip çevirmenden, bir de sigara dumanının ciğerlerinden dolanıp bana gelen kokusundan anlamıştım bunu. Sana değip gelen duman, bana değip giden zamana dolanmış, bir şiirin ilk dizelerini oluşturmak için belleğimde yerini almaya hazırlanıyordu. Sonraya saklıyordum. Sensiz geçecek bir sonrada şiire ne çok yer olacaktı. Bir de beklemeye.
Beklemeye öyle alışkınım ki ben. Sen gelinceye dek gelişini beklemiştim, neyi beklediğimi bilemeyerek. Şimdi yine bekleyeceğim, neyi beklediğimi bilerek.
Terk ediliş bir havuza benzer. Önce aydınlık, parlak ve gerçektir. Zamanla, tortular biriktikçe, içine bir yaprak düşünce havuzun, sonra bir parça ekmek belki, bol bol sokak kiri; koyulaşır, ağırlaşır. Havuza bakmak da cazibesini yitirir. Ben de terk ederim o havuzu ama havuz orada kalır. Kim kimi terk ederse etsin, terk ediliş bir yerde, ikisinde de bir yerde kalır.
Kalp terk edilmelerle kırılınca, eskiyen bir hayat gibi koyulaşır. Katılaşır. Baharın hiç gelmeyeceği bir ülkeye döner. Göğü karanlık, toprağı hasta, çorak. Vahşi…
Sıkıntıyla içini çekmenden belliydi gitmemi istediğin. Bana bırakmayı tercih ederdin, biliyorum. Akşamı, hafif leylak kokusunu. Unutma havuzunu. Fakat kaldırmadım başımı yerden.
Terk edilmeyi sevmem. Hiç. Hiç kimseye bulaşmamışlığım bundandı işte. Acısını kaldırmak benim harcım değildi. Söylemiştim en baştan, değil mi? Fakat şimdi…
“Gitme” dedim sadece. Tek kelime. Cılız. Kesin yine de.
Anladın. Bir istek değil sonuçtu dillendirdiğim. Aşkın sonlanmaya yakın ortaya çıkardığı nadir büyülerinden biriydi son kozum. Tek sözcük: Gitme.
Sigarayı yere attın. Topuğunla ezdin sevgimi. Saçlarını topladın ellerinle. Boğazıma doladın ak tellerini. Gökyüzüne baktın. Kuşlar düştü yere, kanatsız. Leylakları avuçladın, kokularını sana verip soldular. Birkaç cümle geveledin ağzında. İyilik ve mantık öldü. Olamayacaklardan, imkânlardan söz açtın. Bir bebek içimde öldü.
İzmariti, saçlarını, kuşları, leylakları, iyiliği, mantığı, bebeği toparladım dağıttığın yerlerden. Kahverengi çantama koydum. Bana verdiğin hediyelerin yanına, tutamadığın sözlerin yanına. Aşk sözcüklerinin, telefon seslerinin, sinema biletlerinin, kuru çiçeklerin, gözyaşlarının, kahkahaların, esir kalplerin, bağlılık yeminlerinin, hayallerin, planların…
Şimdi ayakların orada kelepçelenmiş, o parkta, üzerinden ne aşklar geçmiş, ne sözcükler söylenip geri alınmış o bankta oturuyorsun hâlâ. Akşamı bir parça kanla raptettim zamana.
Sözcükler geri alınamazsa da zaman durdurulabilir. Aşka karşı, aşk için bir zafer kazanılabilir. Bir sözcük bir hayatı noktalayabilir. Bir çakı bir kalbi bulabilir.
Bana inanabilirsin artık: Bir aşk sonsuza dek bir bankın üzerinde oturabilir.
Kırk ılık ılır kemal lan u fak yedi cihan
Ağbimizdirler dir haşa hukukumuz sarı
Mızı dirler mekan fuar cız ve zekat yu
uşak m dokunu ur l şiş in k geri kayım
bi makul tü r ev yolojimin sevilir bi yok
civan mert yiğit kişi ve er rakam makar na
mussuz bir anamur rüyası kadar lelebet ille
de met bağ bostan çelik ışıl ve topu tuta nak
ış kol hücum ağcık ve zurna kurum kemal l
l arasıra l mal iş göç destan harfiyen maarif
bi l hesaplanabilmiş fıs tık rezervleri o hat
tı değil ğl bit tiki makat kıvır ve o hâllâhâk
kanalı nu açmayı alamazsın o kişinin alnı
ne mümbarek şey hey tren gelirler ve hoş
umum hali bir oluşun kırılmadan oluşunda
efkarını porttadanak ık ık ın civarında hela
toplarsak kişi bir mizacın ramak kalan hır
sı zım tikeliyorum ah makamımdan aha h
keliniyorum fakir ak yalnız ya diş gibi şey
ka kal kal emi dura ka kal kan yerimizde n
ayır oladabilir biz değilizdir o halka tapan
Hak ikat nistanya.
Orası lan. Orası. O.
Keşif gezisine çıkmışsa
Teninde dudaklarım
Issız uykularına yıldız yağmurları gibi
Yağan rüyalarında
Neye bağlanır bu duygulanım
Gözlerimiz ortaya sessiz bir dil koyduğunda?
Çelenkler bırakılıyorsa
Kâbus sokağının köşesindeki
Ölü evine
Yabancılaşmaman içindir bebeğim
Ürkünç düşlerine
Yüksek dozda yas kesici vardır
Ellerimde
Ceplerimde balmumu heykelleri
Transparan rüyalara gizlemişimdir
Düş dürbünlerini
Ve çiçeklenen bir ışığın altında
Aşk banyosuna yatınca
Kelebeklenecektir elbette
Sevgilimin teni
Zenci çocuklar köşe başında
Mızıka çalmaya başlayınca
Kirpiklerince uzanan
Sevinç tarlalarında biten
Acılarım vardır
Defnetmek gereken; düşümüze çöken
Bu utanmaz karanlıkta
Ve gökten
Ölü kuşlar yağdığında
Gölge yağmurlarıyla
Melekler kopuk kanatlarını topladığında
Gökkuşağı renklerinden
Sığındığımız evimizdir
Yas
Bir kaplumbağa gibi sırtımızda taşıdığımız
Her aşka
Kristalleşen gözyaşlarımızla…
Sarı düşlerinden kıvranarak uyanışının,
Uçmayı unutan bir şehirde yaşanan ihanetin
Anlamı nedir?
Kadraja bıraktığın gülümsemenin
altında sakladığın mermi çekirdekleri
Hangi yanından alçalmakta.
Bu solgun evler, anlamsız kar yığıntıları
Bacalardan kusan ölüm ilanları
Resminden sonra elimde kalan
Son köprülerdir.
Kantarların ayarsız topuzu,
Evvela söylemediğin küskünlüğünden midir?
Hangi yanımı yaslasam ağır gelen
Habersiz bırakılmışlığım
Dağlardan, şehirlere özenip
uçmayı unutarak dönüşümden midir?
Tüm aklı başında kalemleri, kâğıtları ve anlamlı cümleleri yakarak
Elimde tütün kokularıyla inişim
Kafamda ölümsüzlüğün idrakiyle
Ayın son gününde mazgalların üzerinde
Parmaklarımın ucundan
Üç kişiden birini
yedeğimdeki kelimelerimle boğduğumu
Anlamak istemeyişini
Kitab-ı sevmene bağladım.
Bir devletin küllerinde
Günah kadar eski yaralarımı
Şirinden kayalarla dağlayışının sancısını
Cam kırıkları ile dedemin anlattığı
Savaş ganimetlerinden anımsıyorum.
Göğsünden beslediğin sancaklarla
Yolumu kaybedişime seyirci olmadıysan
Bu ellerimdeki kan rengi darağaçları
Hangi otel odasında
Hangi kamyoncunun cinnetidir.
Ve eğer bu okuduğun
Dudağındaki kahramanların
Aklından geçenler değilse
—suflesiz—
neden her seferinde,
yeniden mezar taşlarımı
barbar şövalyeler yazıyor.
Şimdi son bir fırsatla
bir cevabın varsa
Onu da mevsimime bağışla
Biten bir iklimin ardından…
Hiç varmış, hep yokmuş. Yaşama kullanan çokmuş. Kayıp zaman izinde, kabak kemani içinde. Develer hip-hopçu, pireler kuaför iken, ben annemin pusetini tıngır mıngır sürer iken. Ak sakal, boz sakal. Yüzde oyuklara saklanmış yok sakal. Ben ki kasap olsam, sallayamam satırı. Nalbant olsam hele.. nallayamam katırı. 40 katır ile 40 satır arasında kalsam, seçemem uzaktan sayıları. Hamama girsem gözüm arar natırı. Nadan olan bilebilir mi ahbap hatırı? Ya da: Nadan ile sohbet güçtür bilene, çünkü nadan ne gelirse söyler diline lafını. Sudan geldim, tahtaya sindim. Ansızın ne göreyim: Emine hanım konyak içmiş, karyolada yatıyor. El ettim, göz ettim, söz ettim. Nihayetinde yüz ettim kendime ve yüzüne baktım. Karyoladan ayıldı Emine hanım. Çıktık birlikte yola. Ne sağa bakabildik, ne sola. İzimiz çıktı boylu boyunca ufka. Gide gide sevdalandık Kaf Dağı’nın ardına. Sevdada ne ileri gidebildik, ne geri. Şimdiyse masal başlıyor gel beri:
Zaman zaman oldukta, karıncalar âleminde bir karınca yaşarmış. Bu karıncanın masala misal olmasının sebebi, diğer karıncalardan farkı imiş. Aslında bu masal, diğer karıncaların da masalıymış aynaya tersinden bakınca. Fakat aynaya tersinden bakıldığında sırdan başka bir şey görünmediği için, o karıncanın masalı olarak bellenmiş bu da. Karıncanın, diğer türdeşlerinden farkı doğuştan tembel, bezgin, miskin, vesselam atalet sahibi olması imiş. Herkes canını dişine takıp çalışırken ve bundan memnuniyet duyarken, o fıtratı gereği her işi zorla yapıyor, en ufak boşlukta tek başına yaşadığı yuvasına kaçıp karıncalığını düşünüyormuş. Bu tuhaf davranışları yüzünden, diğer karıncalar tarafından iğreti bulunan ve anlaşılamayan karıncanın hakkında her gün biri bin para tevatür ağızdan ağza yayılıyormuş karıncalar meclisinde. Herkes onu yola getirecek türlü çareler düşünüyormuş. Zira onun kendi çabalarına köstek olduğunu, dahası sırtlarından geçindiğine hükmediyorlarmış. Karınca bunların hepsinin farkındaymış elbet. Hatta bu durumdan onlardan daha fazla rahatsız imiş ya, elinden bir şey gelmiyormuş. Her an karıncalığıyla savaşırken yakalıyormuş kendini. Bir gün ceviz ağacı dibindeki yuva inşaatına erzak taşırken, birkaç yabancı ellerinde şişeler kahkahalarla yanından geçmiş. Merak etmiş karınca, yükünü oracığa terk edip peşlerine takılmış. Söylediklerine kulak kabartmış. Yabancılardan biri neşe içinde bir masal anlatıyormuş diğerlerine. Karınca daha da yaklaşmış. Masal, çalışkan karınca ile gününü günle gün eden ateşböceğini anlatıyormuş. Karınca enikonu meraklanmış, ayaklarının diplerine kadar yanaşmış yabancıların. Karınca, ateşböceğinin makus talihini böylece öğrenmiş ve hayatında hiç ateşböceği görmediği için, kendini bu masaldaki ateşböceği zannetmiş. Sevinmiş içten içe. Karınca değilmişim demek ben, ondanmış yaşadığım bu huzursuzluk diye söylenmiş. Keyifle inşaata geri dönmüş. Yolda gördüğü karıncalarla kıvançla konuşmuş, şakalar yapmış, herkesi eğlendirmiş. Diğerleri, karıncanın belki de iyileştiğini düşünmüşler. Karınca ise, inşaata gelir gelmez, görev kepini götürüp şefine teslim etmiş. Bütün arkadaşlarından helallik alarak, hepsiyle vedalaşmış ve şaşkın bakışlar içinde yola koyulmuş. Kimseye bir açıklama yapmamış karınca; sadece ardında, yuvasında bulunan bir mektup ve mektupta da “Kendimi aramaya gidiyorum” gibisinden, diğer karıncalara hiçbir şey ifade etmeyen bir cümle bırakmış.
Günlerce yürümüş karınca, sırtında kendisini taşıyarak. O sırada mevsimlerden kışmış, karınca masal zamanının yaz olduğunu bildiği için, ateşböceğinden önce, mevsimlerden yazı arıyormuş. Sonunda sora sora yazı bulmuş. Bir süre iklimin keyfini çıkarmış, kendine çeşitli meyvelerden müteşekkil güzel bir ziyafet çekmiş. Sonra denizi bulmuş, sahilde yürümüş. Ayaklarını suya sokmuş, mavi göğün altında her şeyin apaçık görülmesini ummuş. Sürekli düşünüyormuş karınca. Zaten düşünerek uyandığı hayat uykusuna, yola çıktığından beri daha da çok düşünerek devam ediyormuş. Deniz kenarında bir süre eğleşen karınca, yavaş yavaş karıncalığından sıyrıldığını düşünmeye başlayınca vaktin geldiğini kavrayıp yine yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş. Geceyi çölde geçirmek istemediğinden, hemen sınırdaki bir otelde konaklamış. O gece karınca kıyafetlerini çıkarıp, gördüğü çeşitli ipuçları ve kendi sezgileriyle yolda diktiği ateşböceği elbisesini ilk defa denemeye karar vermiş. Aynanın karşısında saatlerce prova yapmış, oturmasına kalkmasına bakmış. Bu elbise tam da ona göreymiş. Ateşböceğine benzediğini, kendine biraz daha yaklaştığını düşünerek gözleri dolmuş. Mutluluktan ağlamış, huzurla dolduğunu tasavvur etmiş. Bakalım topluluk içine çıkınca diğerlerinin tepkisi nasıl olacakmış? Karınca korkuyormuş ama sonuçta bunun geçmesi gereken bir sınav olduğunda karar kılmış. Yeni elbisesiyle aşağıya inmiş. Bu güzel olayı bir kadeh şarap içerek kutlamaya karar vermiş. Köşe masalardan birine oturmuş. Artık bambaşka olduğunu bildiği gözlerle çevresine bakmaya başlamış. Her yanından dalga dalga vakar taşıyormuş. Onun böyle kurum kurum oturduğunu gören kimileri ona bakıp bakıp gülüyor, kimileriyse şaşkınlıklarını gizlemeden ondan uzak durmaya çalışıyormuş. Biraz içerlese de karınca, yine de bu durumun normal olduğunu düşünmüş. Alışmaları için onlara zaman vermeliymiş kendince.
Böyle arpacı kumrusu gibi düşünmeye devam ederken karınca, hafiften kafayı bulmuş. O sırada masasına bir yabancı gelmiş, oturabilir miyim diye sormuş? Karınca şaşırmış, kekeleyerek kabul etmiş. Yabancı ince ince karıncayı süzdükten sonra tabakasını çıkarıp içinden bir tane sigara almış, karıncaya da teklif etmiş. Karınca bir an tereddüt edip sigarayı almış. Yabancı önce onunkini, sonra kendisininkini ateşlemiş. Bir nefes çektikten sonra, ben demiş karıncaya. Ben Ateşböceği Ejder. Karıncanın nutku tutulmuş, şaşkın şaşkın Ateşböceği Ejder’in suratına bakmış. İçinden, demek ateşböceği buymuş diye geçirirken, üzerindeki ateşböceği elbisesini utançla çekiştirmiş. Ejder uzun süre ara vermeden anlatmış. Karınca kâh merakla, kâh sinirle, kâh üzüntüyle Ejder’i dinlemiş. Aslında ateşböceği olamayacağını kavraması uzun sürmemiş, fakat yine de aralarına katılamaz mıymış? Hayır demiş Ejder: Bizim ateşböceği türü olarak sayımız bellidir, kimse bu sayıdan dışarı çıkamaz ya da içeri giremez, diyerek karıncanın son umutlarını da kırayazmış.
İçtikçe içmeye devam etmişler karınca ile Ejder. Karınca efkârlı efkârlı düşünüyormuş Ejder konuştukça. Konuştukça daha da sarhoş oluyormuş. Sonunda bu esrime içinde karıncanın aklına tuhaflaroğlu tuhaf bir fikir gelmiş. Belki de imkânsız değilmiş kendince ateşböceği olması. Bir yandan Ejder’e bir şey çaktırmamaya çalışırken, bir yandan da ona daha fazla yakınlık göstermeye başlamış karınca. Artık sayısını bilmediği son şişenin de dibini gördüklerinde, kalkmaya davranan Ejder’i durdurmuş, bu gece benimle kalır mısın diye ağlamaklı bir ton tutturmuş. Ejder’in gözleri parlamış. Beraber karıncanın odasına çıkıp sevişmişler. Ejder hemen uykuya dalmış, karınca Ejder’in tabakasından bir sigara alıp yapacaklarını düşünmeye koyulmuş. Sigarasını yutar gibi içmiş. Kalkıp şimdi gülünçlüğüne kendisinin de acıdığı ateşböceği elbisesini bavuluna koymuş. Karınca kıyafetlerini üzerine geçirip Ejder’e üzüntüyle bakmış ve yavaşça kapıyı kapatıp dışarı çıkmış. Otelin yanındaki bakkala girmiş. Bir tane ayırıcı, bir tane yokedici, bir tane de daksil alacağını söylemiş. Bakkal boş boş suratına bakmış karıncanın. Ehliyetiniz var mı beyim diye sormuş sonra da. Karınca sıkıntıyla ehliyetini çıkarıp göstermiş. Bakkal bir süre duraksadıktan sonra ikna olmuş olacak ki, karıncanın istediklerini paketleyip ona uzatmış. Karınca parasını ödeyip doğru odasına seğirtmiş. Bakmış ateşböceği hâlâ horul horul uyuyor, rahatlamış. Aceleyle karınca kıyafetlerini çıkarıp bavula tıkmış. Ayırıcıyı açıp ateşböceğinin yanına gitmiş, onun ve kendi üzerine bolca sıkmış. Odanın içini duman bağlamış, kokudan bayılacak gibi olmuş karınca. Ayırıcının kutusunun üzerini okumuş. Daha beş dakikam var, diye söylenmiş kendi kendine. Bu arada yokediciyi de kurmuş, çalışır duruma getirmiş. Şimdiye dek hayatında ne eylediyse hepsini sıraya koyup, yaptığı hataları daksille silmiş. Ayırıcı aktif hale gelmeye başlayınca ürkmüş karınca. Ya herru ya merru diye düşünecek olurken, ateşböceği ateşler içinde uyanıp ne oluyor diye bağırmaya fırsat bulmadan ayrılmış birdenbire. Bedeni yatakta kıpırtısız kalakalmış, aynı anda karıncanın kıpırtısız kalan ruhuyla birlikte yokedicinin içine hapsolmuş. Yokedici gürültüyle ikisini de öğütürken, karıncanın bedeni ile ateşböceğinin ruhu odanın hengâmesinde birbirine sığınıp, yapışmış.
Masalda, artık karınca olmayan karıncanın akıbeti hakkında daha fazla bilgi yokmuş. Masal, bizzat karıncanın masalı olduğu için olabilir bu, ya da masal yazarının hüsnükuruntusu da olabilir. Veyahut masalın kuralları gereği alınmış bir tedbir, keza yolda önüne çıkan gerçek kırıntılarını yiyen güvercinlerin bir kazığı; hiç olmadı masalı dinleyen güzel çocukların aniden bastıran uykusu da olabilir. Nihayetinde gökten düşen elma saksılarının ve yaşamın dimağa kazıdığı binbir türlü unutuşun eseri de olabilir. Emine hanımın yolda, içtiği konyaktan ötürü sızması ile yazarın akşamdan yediği hurmaların etkisini masal sayısını 3 alarak bertaraf etsem de, kerevete çıkılan yoldaki yapım çalışmaları nedeniyle masal trafiği başka bir şeritten veriliyor da olabilir. Olabileceklerin bir sınırı olmayabilir, hulasa.
Kıştı, soğuktu ve ben, kalabalık bir sokağın sidik kokan bir köşesinde bilinçaltı devrimleri tasarlıyordum yalıtılmışlığımdan doğan. Hava kuruydu, çatlaktı avuçiçlerim ve sen, o çatlakların içinden tüm benliğime yayılan acı olarak dağıtmıştın huzurumun saflığını. O acı karşısındaki dayanıksızlığımın zihnimde yarattığı boşluktan süzülerek dikilmiştin düşlerimin önüne. Bir anlığına ruhumu kendine hapsedip, umutsuzluğuma fırlatmıştın beni sonra. İlk başta kapalı havanın içime düşen yansıması olduğunu düşünerek avutmaya çalışmıştım kendimi. Çünkü karşı olduğum, yaşantımdan uzak tutmaya çalıştığım ne varsa sende mevcuttu, bütün gelecek tasarımlarımın dışında yaşıyordun; sana doğru ilerlemem olanaksız olmalıydı.
Fakat o his; kaderciliğin himayesindeki, damarlarımı, gözbebeklerimi genişleten o güçlü his, sana akmaya mecbur olduğumu haykırmıştı korkusuzluğuma. Korkmuştum. Bu saçmalığın ortasına sen olmak için; senin damarlarında çözülmüş bir deneyim yumağı olmak için atılmış olduğum düşüncesi kâbus gibi çökmüştü üstüme. Büyük bir boşluğa doğru, içimdeki boşluğu büyüterek ilerliyordum sanki. Bunun karşısında, çaresiz küçük bir çocuk gibi yumruklarımı sıkmaktan başka bir şey yapamamıştım acımı dindirebilmek için. Ve önümdeki şarabın son yudumu yerine, seni yok etme andı içerek uzaklaşmıştım oradan, yüzümde kederle.
İlk karşılaşmamızdan bu yana üç yıl geçti. Ve sen her kış, soğuyan havayla birlikte, ruhumu titreten bir düş azraili olarak çıkıyorsun karşıma. Günden güne küçülen umutlarımın üstüne, daha gerçek ve daha yoğun bir kara bulut olarak düşürüyorsun gölgeni.
Benim ellerim çatlamıyor artık. Ilık bir odanın içine hapsolmuş durumdayım. Ve yitirilmiş dostlukların açtığı yaralar sızladıkça, yalnızlaşmanın gerekliliğini fısıldıyorum sabaha karşı sislerine. Biliyorum; bunlar sana dönüşümümün ayak sesleri. Fakat çocukluğumu her çaresizce özlediğimde ve sana olan nefretim büyüdükçe, eşzamanlılık teorileri ekiyorum ben saksılara. Gözyaşlarımla suladığım düşüncelerim koruyacak beni senden. Bir gün tamamen gerçeğe büründüğünde, ben orada olmayacağım; içinde bir boşluk bırakarak terk edeceğim seni.
“Sıradan bir cumartesi akşamı, yalnızlığınla kol kola geçeceksin önümden. Teselli edemediğin benliğinin gözyaşları okunuyor olacak yüzündeki hiyerogliflerde. Ve yanındakiyle şehvetli kesişmemizi fark ettiğinde, şartlanmış iktidarsızlık kâbusları göreceksin hızlanan adımlarının üstünde. Senin burnun, benimse gözlerim kanat açacak gökyüzüne. Özünden ödün vererek katıldığın kalabalığın içinde, küçülerek ilerleyeceksin akıntıyla birlikte. İçtikçe orospulaşan yalnızlığını bir bar masasının üstünde bırakacak ve gömüleceksin kendisizliğine.
O gece eve döndüğünde bir ayrılık mektubu bulacaksın masanın üstünde. Ve dalacaksın ölümcül kâbuslar evrenine.”
Gideceği mekân: bu oda, bu masa.
zaman: yolun yarısı.
belki güzel uyanırsam sabaha
ve sızmışsam cevabıma
dolunayı tekrarlarsam
mehtap yolu hafif gölgeli
ağır bulutsuz bir düş isem
sorabilirim belki nefsim normalini
ve soyunabilirsem devamıma
açıkta kalırsam
ışıklı yarıma hilal meyilli
hafif karanlık bir şavk isem
belki gözlerinde görürüm gelen geçeni
ve dağılabilirsem alacama
müsaade alırsam
yanılmış şahsıma helal gelirli
orta ölçekli bir güç isem
sanabilirim belki senden bildiğimi
pek dokunaklı bir ürperti
Oyuncak
satan
çocuklar,
satıp
oyuncak
alacaklarsa
ne diye
oyuncak
satarlar
diye
sordum
kendi kendime
ben
sen
O
kim
—eko’ya—
;
kırılgan küskünlükleriyle
duramadan neyi arayan
o kızımla buluştuğumda;
yetmezim.
—kız’larımla demeliyim belki—
“noktalı virgülden sonra
büyük harfle başlanacak”
diye
tutturan bana
yanılmak ne hoş!,,,
elbette küçük harflerle; itinayla başlanacak
ötedeki derin dinginliğe devriliyorum
artık
bildikleri zaten bu…
ve bir silgi kılığında görünüyorsam da gözlerine
seğirtmeyeceğim elbet
yaşlı bir değnekçi gibi
yeni dünyalarının kenar havuzlarında…
gel gör;
meraktan çatlıyorum
O kim?
orada öyle durdukça
bulut hırsızı bir yüz
parola yolculuğudur
şekerleme arayan
aşksız bülbül uykusuzluğu
bulut hırsızı yüzünle
ya sevmeye kal
ya rüzgârına bin ve git
arası yok bunun
ölümsüzlükten ölümlülüğe
sevmeye kalsın diyor yüreğim
duyar da kalırsan
zayıf yerlerimi güçlendirmeliyim
önce yüzünü- ki o senin gerçeğin değil
benim düşlerim
kalırsan kal kalmazsan sen bilirsin desem
de gideceksin hiçbir şey demesem
de bir çiçekle bir ömür arasında
dönüşünü beklerim -belki
de içimde sarhoşlar biriktirdiğim
aşağılık bir hisar akşamı
coşkun’un sandalında intihar ederim
keman palyaço yaşar gümüş balıkları
ve bulut hırsızı yüzün
benim yanımda her şey uzaklarda hiç
dil yarasının son yaprak dökümü bu
ödünç bulut dilencisiyim hisar burçlarında
gideceksen önce yüzünü kaçır sevgili
yoksa küfürlü kullanırım kirletirim geri vermem
kâğıtlara beyan ederim
tek kanatlı kelebek
iki neon arasında
çarpışırken karanlıkla
mevsim yaza özentili
örtünmüş yarım yamalak
renklerin uçuculuğuna
çıktım sokağı kucakladım
tek kişiydi çelişkili
bütün perdeler ona örtülmüştü
buğusundan kırık kalpler yapılmayan
sessiz yalıtkan camlarda
yeryüzü tükenmiş
törenle çukurunu doldurdum
kirli deniz tabutunda
kılıç balığının
karşı kıyıdaydın sen
görmedin deniz fenerini kırdığımı
atın ayaklarıyla geçtim
başımda sığırcık sürüsü
kovuğu irinleşmiş ağaçtan
çiğdem zamanını istedim
hemen dönemedim arkamı
yakasına köprüler kurduğum
sayfası kopuk öyküde
yalnızca bir iliktim
en yoksul gecede
kapattım kendimi
yeşil bir karamel poşeti çıktı defterimin arasından. içine sesimi koyup kapattım. sen duyma ve umutlanma diye. umut zehirli… kaldırım serçesi çalındı kulağıma. ben o değildim. ben hiç üçüncü şahıs olmadım zaten.
şimdi uzak yollara giderken yine yanımda sen var. o değil. ben onu aldım hep, sen yaptım. sen şimdi oysan, al eline kalemi defteri. üzülme hiç. kırmızı ile başla yazdığın şiirlere benim için. sadece küçük defterlere yaz. onlar gibi. öyküye kaçma. bana kaçma. as time goes by. illaki saklanman gerekiyorsa kendi içine saklan. nefesini tut, ellerini kavuştur birbirine. beni tutma. tutama. çünkü utancından elleriyle yüzünü kapatan küçük bir kız çocuğuyum hâlâ. kapılarını yüzüne kapatan. kırmızı tebeşirlerle sek sek çiziyorum sokaklara. tutamazsın. o yüzden bana gelme.
git. gitme. bende kalma sadece.
dur bekle. yine dön geri. almak istediklerini toplayana kadar ayrılma buralardan. daha çok gökyüzü. daha çok deniz. daha çok alkol. daha çok beyoğlu. geri kalan her yer pis gurbet. her yer zehirli beyoğlu’nun dışında. sen buralarda kal. git ama geri gel hep. benim gibi.
fark ettin mi ne kadar çok benziyor işaret parmaklarımız? saçlarımız… kırmızılarımız… ellerimizi tutan olmadı mı hiç? koskocaman olduk bırakamadık mı emziklerimizi?
hep yanlış sokaktaydık…
ama şimdi. en azından şimdi(lik) masmavi bir masalım var benim. güneşin altında altın rengi kalemimle masmavi masalımı yazıyorum. yazamıyorum. pamuk prenses ve prens.
sen bana gelme, bana saklanma! kapalı…
bana gelince; kim bu? diye sallandırdığım çılgın kostümler içindeki bedenim ürperdi: kim bu? hay allah her şey hâlâ yanlış; doğrular deli gibi dans ediyor öylesine… huysuzlaşan dilimin çizdiği şakalar uğruna aldatıyorum sakinleşen yüzümü… birbirine sarılmış sokaklar gibi gevşiyor gidip geldiğim kentler… seni severken, kendime dönüyorum…
beni yeniden uyandır yüzüne…
şaşkınlığın kederliliği içinde değişen ne varsa hatırlat… tehlikeli ve iyi olan sevindirecekse… beni uyandır…
içimden geçen yeni bir şeyin gürültüsüne bırak bedenimi… rilke’ye katlanmak zorundayım; aşkın yalnızca anlamı var ve bu insancadır, diyen herkesin bile anlamadığı rastlantıların anlatısı sayılmaz…
herhangi bir ses, yüz, dil ve dokunuş… öylesine olmuyor… benliğin ağır geldiği o kaba sabalığı içinde kargaşa yaratan hiç, yine öteki… ruhun sahip olduğu o sarmaşıklar dizgesi…
mallarme’nin uğursuz sandığı düşün hayalinden başka bir şey olmayan sözün baskısında tuttuğum hayat açık veriyor…
günah gözlerimde cesur bir hayatı karşılıyor
müzik gibi her şey akıyor içime
küçük defterimde hıçkırıklar
küçük küçücük cümleler akıyor dilime
silah yok… gizli boşlukların yokluğuna bıraktığım düzen hiç’in gizine taşıyacak beni… ruhum yapay gülüşler karşısında alaya alacak ben’i…
ben, dünyaya ait olanla yetinmeyeceğim…
sözcüklerle yaptığım her savaş ayrıntı taşıyor mirasımıza; bedenim senden kalan tek mülk… alay ettiğim yaşların ayrıntısındayım… dilime yıldırım düşse kalbim şaşırmaz; sus, biraz gözlerinde kalayım; yüzümdeki hayat boşuna gitmesin…
ben aklımı dolandırayım
şikâyet eden kalbine büyüsün
oysa sarkacı her tutuşumda onu daha hızlı sallamayı düşünmüştüm… çığ; kalbimin cüppesine inen karartı… beni tepeden tırnağa bir alığa dönüştüren çelik… fısıldayan umut;
her şey yerli yerindeyken
kendine hep uzak olan mil
bitki örtüsü uzunluğunda dokunur gözlerime
düzensiz geceyi sırtlanan ağzı dolu su gibi
sis…
dahası var; sanki her şey insanmış gibi yıkanıyor ıslık çalan bedenime
dahası var;
tenim olmazsa aşk olamam…
geceyi çıkar kuyudan
sabahı başlatan çalparadan
yıldızların mırıltılarını duyuyorum
dilim gölsüz karanlıklar büyütüyor
Yaşamaya mahkûmdur, ölmeyi hak etmeyenler.
Bu, zamanını kaybetmiş bir yazı.
Ve yarımdır, hiç âşık olmamış bir insan.
- Eskisi gibi kabuğuma çekilip, kendi başıma ağlayacağımı mı sanıyordun?
- …
Yağmur yağıyordu.
- Al şu şemsiyeyi de öyle git, dedin.
- Gerek yok, senin yürüyeceğin yol benden fazla.
- …
- Görüşürüz.
- Hızlı yürü, ıslanacaksın.
Düşündüm, ıslanıyordum.
- Kuru da sayılmam zaten.
Yağmur bu sefer, yerden göğe yağıyordu.
Saatime bakmaktan nefret ediyorum. O gün de baktım. Sabah sekizle gece on iki arasına sıkışmış kalmışım. Uzun zaman olmuş, bakmayalı yıldızlara.
Yıldızsız bir gökyüzü bugün damarlarımda dolaşan ve ben ilk defa tırnağın nasıl eti çekmeden büyüdüğünü düşündüm. Hangi kan dolaşır damarlarında yıldızın, özlem hangi tenhada peydahlanmıştır? Kendisi gibi annesi de fahişe midir, kaç kişinin altına yattığını bile bilmeyen.
Sessizliğin bittiği yerde başlıyor senin adın ve ben konuşmasını bilmeyen bir çocuk gibi, dili olsa neler söyleyecek? Bir misket artık sana kelimeler, kaygan dilimin üzerinde, yuvarlanarak ve ötelenerek ilerleyen, sendeleyen yürümesini yeni öğrenir gibi, düşmemek için dudaklarıma tutunmuş, dudaklarım paramparça tırnaklarından.
Boşuna tükeniyor ömür, nefes bazında. Sessizliğin içinde sensin anlamı olan tek varlık. Ellerim sessizlik, bir avuç. Ağzım sessizlik. Sesin kendisi olman duymamanı gerektirmez, hadi.
Sevmek ıslak olmaktır, şöyle demiştim sana bir zamanlar: “Dindi yağmur, aç şemsiyeni.”
On altı Şubat iki bin beş, saat yirmi iki sıfır beş. İstiklal Caddesi’nden yürümüşüz bir süre. Ben saatime bakarken sen “Kaç dakika var otobüse?” diye soruyorsun. Saate bakıyorum, “On beş dakika sonra.” diyorum. “Hızlı yürüyelim mi?”, “Gerek yok, yetişiriz.” Neden zorluyorsun anlamıyorum, umurumda mı sence otobüs?
Yürüyoruz, hâlâ. gözlerim görmüyor bir süre. Sonra döviz büfesinin tepesindeki saat yirmi iki sıfır dokuzu gösteriyor. Meydana varmadan duruyoruz. “Seni çok seviyorum.” diyorsun, “Biliyor musun?”, “Evet.” diyorum. Biliyor muyum?
Yanımızdan anlamsız insanlar sürüsü geçiyor. Hepsi birbirinin aynısı, farklı kaplarda. “Ama bir sorun var, hastayım belki.” Kolumdan çekiyorsun, yürüyoruz. “Otuz dört tebefe kırk dört, yürü hadi, ilerle, bekleme yapma.” Tramvay durağındaki garip kadın polise sataşıyor, polis taksi şoförüne, şoför müşteriye… O an bile anımsayamıyorum, algılayamıyorum ne dediğini, şimdi mi?..
Yürüyoruz, anlamsız insanlar sürüsü yürüyor. Metro girişinde duruyoruz. “Ben de seni seviyorum.” diyorum, “Biliyor musun?”, “Biliyorum.” diyorsun. Yanaklarımdan öpsen neye yarar, kan yok ki damarlarımda.
Yüz yirmi dokuz bete. Hayatımda ilk defa ölüyorum.
Sonunu bildiğim hikâyeler en güzelleri: Aşk öyle değil mi?
Saklar yağmur gözyaşlarını, kurumuşsun sen.
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: vedat kamer
yayıma hazırlayanlar: gökçe polatoğlu, özgür macit, vedat kamer, zafer yalçınpınar
düzelti: akın demirci
Toshihiko İZUTSU: “Yaratma ve Şeylerin Zamansız Nizâmı: İslâm Düşüncesi Üzerine Makaleler”, Çev: Ramazan Ertürk, “Aynü’l-Kudât Hemedânî’nin Düşüncesinde ‘Mistisizm’ ve ‘Çok-Anlamlılık’ Dilsel Problemi” adlı makaleden 119 ve 120. sayfalar, Anka Yayınları, İstanbul, 2002
I
“ben” kurduğu dünyanın ne içinde ne de dışındadır: tam sınırda yer alır. şair sınırdayken, sadece kendisi düşündüğü zaman varolan önermeleriyle şiirini oluşturur. bu önermeler şairin bilgisine muhtaçtır. şiir de bundan dolayı anlamını ve değerini şairde bırakır. şair toplumsal değerleri bozarak oluşturduğu ürünlerinde, anlamı ile değeri yok ederek sonsuz bir bireyselliği başlatır, böylece biçim içeriği öldürür. içeriği, okur, zamanını ve mekânını vererek canlandırabilir, ama bu yitirişin kaynağı kendi ruhu olacaktır. eşyanın yerini alır şiir. bunu yaparken de ilk önce direnci olan sözcükleri, yani terimleri(/kavramları: yargı yoksa kavram da yoktur?), tasfiye eder.
II
“ihtimal ya fikrinize düşersem, tutturun bir rumeli havası…” — 04.08.2005
biriken zamanı temizliyorum eşyaya sessizliğini geri verebilmek için. her taş özüne ufalanırken, sen korkular biriktiriyorsun doğmamış çocuklarına. yüzünün hüznü gözlerimi ağırlaştırıyor. uykunun ezberini bozacak bir gülümsemeni arıyorum. suya sakladığın herşeyi sevdim.
III
“bindim şimdi vapura. şimdi binmem gerekiyordu, değil mi? değilse de bindim artık. neyse, kısaca unutma beni, almaya gel diyecektim. hadi görüşürüz…” — 11.08.2005
120 ile köprüden geçiyordum. güneş, ortaköy’e kıvrılıp sokulmuştu. sanki sen de güneşe bakıyordun ve güneş gözlerine yenildikçe, yüzümde tuz varmış gibi yakıyordun geçmişi. susmak aynı yöne bakmaktır belki de. biraz sonra da güneş ile birlikte karşıda kalmışız. batı hep doğuda birini bırakmak mıdır?
IV
ahenk kayığının etrafındaki kayıklara benziyor gardırobuna astığın fotoğraflar. gardırobun, sessizce ağlayan duvarına, pencerenin ne demek olduğunu anlatıyor sen okuldayken. geceleyin susmayı öğretiyor bakışların. bilmek sözcükleri gereksiz kılıyor. açıkdenizi pay ediyorsun ankara’ya. dile gelmeyenlerin hükmündeyiz. suya herşeyimizi emanet ettik.
yalnız şiirin midir yaşama kafa tutan
ya da kızarmış ekmek kokusu
mutlu uyanmak….
ya kıyıya vuran deniz kabuklarını dalgalara fırlatmak?
/aşk için bir ikinci lazımdır/
çorbanda iki kaşık-nefes almak?
ya oradalığını bildiğin ve düşmediğin uçurumlar…
çocuğunu doyurmak mıdır ana olman
(şimdi tuttuğun nefesini bırak)
huzur, bir kedinin mırmırları mıdır
mırmırların mıdır bir kedi almak
yağmura değdiğinden ıslanmaz insan
yağmur dokunduğu herşeyi ıslatır
ölüm mutlak siyah mıdır;
ki bazen söz heceye benzer
oscar filmlerine gitmediğin için kazandın diyelim
ödülün kapıya bırakıldı: yasaklı kitaplar…
kim alkışlar sanıyorsun yalnız yaşayanları
/ki insan alkışlandığında çoğalır/
diyelim ki parçası değilsin bu bütünün
diyelim ki bir örümceksin kendi yatağında
/öğrendim/ diyorsun yalnızlığın yamyamlığını
yapış yapış huzur kusmaktasın
tek kaşıklı çorbana
bilmek midir bunun adı;
kaçırırken kendini kendinden
bırakmışken ellerini kendinden
kendinken kendiliğinden…
hiç düşündün mü örümcekliğin gün aydınlığıyla ne;
gece çıplaklığıyla ne eder
hiç sormuş muydun insanken kendine
cenneti nerede-neden yaktığını
bazen yenilmek bir örümcek ağında
ölmekten çok yaşamaya benzer
Vedat Kamer: ocak 2002’de yayımlanan ceza defteri ile ilk cinayetini işledin. geride delil olarak üç uzun şiirin bulundu. ikinci cinayeti işlemek için tereddüdün nedir? soytarı ve deli’nin hüzünleri bu cinayete karıştı mı?
Derya Önder: Şimdi sen böyle söyleyince ben de üç yıl olduğunu fark ettim. Hem uzun göründü gözüme hem çok yakın. İlk kitap ilk cinayettir demiştim o zamanlarda. İnsan önce “ben”i öldürür. İçinde el değmedik hiçbir yer bırakmaz. Ben de öyle yapmıştım. Ceza Defteri’nin yazılması benim için çok sancılı bir dönemdi. Kendime yazar gibi yazdım zaten. İkinci cinayet için bir tereddüdüm yok elbette… Daha çok bir hazırlık ve biriktirme dönemi diyelim. Ceza Defteri’ndeki şiirler –ki nehir şiir denildi çoğu kez uzun oldukları için– kitaptan önce herhangi bir yerde yayımlanmamıştı ve direkt kitaba girmişti. Sadece Muhtelif Hüzünler Geçidi isimli şiiri Rüzgâr’ın çocuğu sevgili Murat Koçak almıştı benden ama Rüzgâr’ın ertelenmesiyle o da kaldı. Dolayısıyla o şiirler dışındaki şiirlerim, yani dergilerde yayımlananlar ve henüz yayımlanmamış olanlar rahatlıkla ikinci kitabı oluşturabilir. Fakat her nedense ben bir kitabı oluşturacak şiirlerin daha özel ve birbirini tamamlayan nitelikte olmasını diliyorum. Bir yandan da aman her yerde şiirlerim olsun, ben olayım gibi bir tasam yok. Yaşadığım sürece benimle yaşayacak olan bir şiir var içimde… Biraz bunun için ağır davranıyorum galiba.
Soytarı ve deli… Her nasılsa ikisi de gelip içime yerleşmişti o zaman… Onlar güldü, onlar ağladı, gitti, geldi… Ben sadece yazdım.
VK: içine sığmadığın öteki-siz için hiç çocukların suçunu üzerine aldın mı? dergiciliğin tahammül kaynağı nedir?
DÖ: Aldığım zamanlar oldu. Ama bunu daha çok şöyle düşünmek gerekiyor. Bu bir annenin çocuklarının suçunu üstlenmesi gibi değil… Çete elemanlarının birbirini ateşe atmaması gibi… Bizler profesyonel dergi yöneticileri olmadığımız için sadece şiirin değil aynı zamanda hayatın da işçileriyiz… Dolayısıyla zaman zaman kaybolmak, çekip gitmek, kendimize dönmek isteyebiliyoruz. Ya da bir dizenin, bir imgenin peşinden onun götürdüğü yere gitme isteği sarabiliyor içimizi. İşte o zamanlarda kim suçu üstlenebilecekse bu işler ona kalıyor.
Açıkçası öteki-siz’i ilk çıkarmaya başladığımız zamanlarda rutin hayatı bu kadar etkileyeceğini, bu kadar ağır bir yüke dönüşeceğini hayal etmemiştim. Bu kimi zaman ortaya çıkan şeyin güzelliğiyle bunu unutturacak kadar yoğun duygular bırakıyor. Kimi zaman ise sizin çok dışınızda bir yerden mesela okuyuculardan öyle yansımalar oluyor ki, siz yeni direnme noktaları, yeni enerjiler buluyorsunuz bu yansımalarda. Bir dergi bir kitaptan çok farklı. Kitap kişisel bir serüven, bir seyir, belki tek kişilik bir sandal… Ama dergi kocaman bir gemi… Ne usta bir kaptan, ne mükemmel bir mürettebat tek başına yetmiyor… Rüzgârın hangi yönden estiği, geminin iskeletinin sağlam olup olmadığı, kaptanın yol bilirliği ve nereye gitmek istediğini bilen yolcuların kattığı ahenk ancak yolculuğu yolculuk yapıyor… Biz bütün rüzgârlara açığız, ama bütün limanlara uğramak gibi bir derdimiz yok. Derginin, dergiciliğin bir tabu ya da varoluş dayanağı olmasından çok “hâlâ söylenecek sözü olma” hali olduğunu düşünüyorum. Yani tahammül içerden doğuyor ve bir gün içerde ölecek.
VK: ilk mektup’unda “bunu bizden başka kimse bilmedi” ile “sanki sen gelmesen ben gidecektim” karşılıklı oturuyorlardı. birden aralarına girdim: o anda, zaman kırıldı, mekân kayboldu ve çıplak bir acın kaldı karşımda. acın artık geçmişini ya da geleceğini kaybetmişti. ben acını aldım, ayaklarımın yere değmediği bir durakta, 19:48’de tramvay beklerken’e götürdüm. böylece acını özelleştirmiş oldum kendi zaman-mekân koordinatlarımda. tramvaya bindiğimde yanına otursam acını geri ister miydin? a) istersen, beni ikna etmek için hangi zamana ve mekâna götürürsün? “istanbul’un içinde başka bir istanbul”da bize kimi anlatırsın? b) istemezsen, şair-acı-zaman-mekân-okur ilişkisini açımlar mısın?
DÖ: Bence sadece şiir öncesinde yaşamda özelleştirilmiş bir acısı var şairin. Ki bu onu dürtüyor ve harekete geçiriyor. Birdenbire gündelik dilin içinden bazı sözcükler oltasına takılıyor ve şiir için sıraya giriyorlar. Ama şiirin hanesine yazılmaya başlandıklarında şairle şiiri arasına bir yabancılaşma giriyor. Uzun zamandır tramvaya binmiyorum ama ola ki binsem, yanında olsam da acımı geri istemezdim. Çünkü o zaten hâlâ bende olurdu. Senin ya da bir okur olarak benim herhangi bir şiirden çekip aldığımız acı da zaten kendimize ait… Ama acı her şey değil… Şiirin mekânı ile şiirin okunduğu, bulunduğu mekân ve okuyucunun mekânı çakışabilir… Bu okurla şair ve şiir arasında ayrıca bir bağ kurar yani… Ama böyle olmak zorunda değil. Geriye dönüp baktığımda “ben”i okuyan bir başka “ben” buluyorum çoğu zaman. Ve acı şüphesiz bir öğreti yaratıyor ama girdabına düşmeden…
İstanbul’un içinde başka bir istanbul’da hiç kimseyi anlatmazdım… Bunun bir kişiden öte, olmadığı için özlenilen yahut da olduğu hissedilen ama henüz varılamamış bir dünya olduğunu düşünüyorum.
VK: giderken hiç şiirini unuttun mu? şiirin de kendine ne yapacağını biliyor mu? öteki’nin gizilgücünün kaynağı nedir?
DÖ: Şiirin susup konuşmadığı zamanları hatırlıyorum… Bir şiiri bile üzebilecek kadar hazin durumlar karşısında… Ama benimle gelmediğini ya da onu unuttuğumu hatırlamıyorum. Çok acımasızca ve belki çok bencilce ama en olmayacak zamanlarda bile şiirle düşündüğümü hatırlıyorum. Yani şiir yazmak için değil ama bir dizeyle sevinmek bir dizeyle üzülmek, kızmak gibi…
Şiir ve şair birbirinden bağımsız ama alakasız değil…
Ötekinin gizilgücünün kaynağı hep olmayan yarımızı aramamız belki de… Yazarken olmayan ben, olmayan başkası… Harekete geçiren, parçalayan, kıran ve yerine başka bir şey koymaya çalışan…
VK: şair kadınların poetik suskunluğunu nasıl açıklarsın? annenizin size suskunluğa çağrısı ile bir benzerlik taşıyor mu, bu bilgeliğin kaynağı nedir?
DÖ: Her şeyden önce bunun bilgelik olduğunu düşünmüyorum. En azından kendi adıma böyle bir şeyi üstlenemem. Poetik susuşun karşısına ise şiirle söylemeyi koyabiliriz. Örneğin Mevlânâ Mesnevi’de önce kulak ol, ağız olma diyor. Her ne kadar bu yaklaşım tasavvuf sınırları içerisinde kalıyor gibi görünse de, bu insan-değer-yaşam ilişkisi içinde de kabul edilebilir. Şair kadınların söyleyecek çok şeyi olduklarını düşünüyorum. Bu, şairliğin kadınlığa, kadınlığın şairliğe boca edilmesiyle iç içe geçiyor. Söylemek çoğu kez yaralıyor. Bence kadınlar, söylemekten, her şeyi söylemektense, daha çok işaret etmeye ve kendiliğinden anlamaya giden yolu aydınlık tutmaya çalışıyorlar.
Çok konuşmak, çok söylemek, çok konuşmayı, çok söylemeyi çok istemek hatta göz’e gelmeyi istemek yaygın bir çağ hastalığı… Çaresi yok… Birileri çok konuştuğu için birilerini lal ilan etmenin anlamı yok. Şair kadınların şiirleri daha dikkatli okunmalı ve mümkünse çıplak gözle…
“annem susmaya çağırıyor beni” demiştim, doğru. Her zaman olmasa da dünyaya karşı ana rahmindeki cenin suskunluğunu özlediğim oluyor çünkü…
VK: şairin etiği dile geliyor dizelerinde, etiğin yoksunluğu estetik değerleri nasıl etkiler?
DÖ: Birçok şair bunların birbirinden bağımsız olduğunu ve şiirin bundan etkilenmeyeceğini düşünüyor. Ya da onlar, şiirin her şeyin üstünü örttüğünü, iyi bir kapatıcı olduğunu düşünüyorlar belki de… Ben bu düşüncelere katılmıyorum. İnatla, şairin hayatı şiire dahildir diye düşünüyorum. Ve benim için bu, bir cümleden daha fazla bir şey. Sonuçta hayata bakışınız şiire bakışınızı da belirliyor. İnsana verdiğiniz-vermediğiniz değerler şiirinize yansıyor. Bunun düzyazıda olduğu gibi anlatıcı, açıklayıcı olması gerekmez ama imgeler işaret ediyor bunları.
Etik açıdan sağlam bir duruşu olmayan ama buna rağmen “iyi” şiir yazdığını düşünenler olabilir. Ama zaman her şeyin efendisidir ve bu çarpışma er ya da geç gerçekleşecektir. Okuyucuyu küçümsememek gerekiyor. İyi bir okur satır aralarını okuyabildiği gibi şiirin perde arkasını da görebilir. Ben bu anlamda teknik olarak ne kadar kusursuz görünürse görünsün bazı şiirlerin damarından kanın çekildiğini hissediyorum ve orada sadece ustalıkla –belki– yan yana getirilmiş sözcükler görüyorum ama şiir, hayır…
VK: şiirindeki iran ile iran’daki şiiri yüzleştirdiğinde ne çıktı ortaya? farsça şiirinin yalnızlığını değiştirdi mi?
DÖ: Şiirimde İran yok. Dahası soruyu böyle sormamalı belki de… Benim İran şiirine doğru adım atışımın en önemli nedeni Furuğ Ferruhzad şiiriyle tanışmaktı. Onda önce insanı, sonra kadını ve hep şair olmayı gördüm. Bu benim gecikmiş tetiğimdi. Çok genç değilim ve zamanı daha doğru değerlendirebilirdim eğer yaşamım izin verseydi. Ama yine de açılan en ufak boşluktan bile faydalanmaya çalışıyorum.
İran’daki şiir de tıpkı bizim topraklarımızda olduğu gibi köklü bir geleneğe sahip… Mevlânâ, Hafız, Attar, Firdevsi, Sadi, Rudeki, Pervin Etesami giderek bugüne doğru Ahmed Şamlu, Simin Behbahani, Nima Yuşic, Sohrab Sepehri, Furuğ Ferruhzad, yani kısacası Modern İran şiiri diyelim tıpkı İran sinemasında olduğu gibi bence inceliklerin ve hayatın şiiri. Zaten doğuya “doğru” bir bakışın kalpte ve zihinde yanlış bir pencere açabileceğini düşünmüyorum. Bu nedenle benim yazdığım şiir için iyi bir deneyim ve öğrenim alanı olduğunu düşünüyorum bütünüyle İran şiirinin… Yalnızlığı yok etmek değil ama zenginliği arttırmaktan söz edebiliriz… Hatta kaliteli bir yalnızlıktan da söz edebiliriz…
kaç yaprak dökülünce
bir ağaç ölür
o kadar döküldüm içime
eski sıcak sarılar
ve yılda bir açar çiçeği
hatırlar beni, güzler unutur
sen derim esen rüzgâra
susar şarkısı, üzülürüz
ama kaç yaprak diyorum
dökülünce bir ağaçtan
ben olur
boşluğa sorular bıraktım
geri geldiler
sen kim
sende ne toprağı küstüren
bilemedim
ama kaç yaprak diyorum dökülünce
ölürüm ben
sular ölür
bir dalga gelip vurur kalbime
sabaha az kala
vurulurum
saat durmadan önce
ama kaç yaprak diyorum dökülünce
ölür bir iç
Boş sandalyeler, orada olamayanları imler. Yemek takımlarının meşe ya da arduvaz sandalyeleri işçiliklerini, masif kaplama masanın etrafında değil, evin içindeki dağılımları ile yerine ulaştırırlar. Evin, orasına burasına dağıtılmış sandalyelerin imledikleri şeyler, kısmen artık ağırlanamayacakları orta alanlardan çok kenarlara ilişmesi beklenen hayaletler içindir. Sadece bir kişi için düzenlenmiş bir odada fazladan bir misafir için konulacak bir taburenin, minderin, iskemlenin ağırlayacağı ve taşıyacağı şeylerin yanında, hiçbir zaman misafir edilemeyecek ama mis-a-birliğe çağırılacaklar için “hacim” yaratmak sorunu da vardır.
Bu eksik boşluklar, tıpkı binaların temelleri gibi gözün göremeyeceği ama belirsiz bir sorgulamadan sonra orada olmaları gerektiğini bize bildiren hayali tonozlardırlar. Bir evin bilinçdışının dile gelmesi fazla sandalyeler, oraya buraya dağıtılmış boş yerlerle oluşturulur.
Öyleyse bir evin, yaşanan bir evin, canlılar evi olarak anılması, ancak ve ancak böyle dağınık oturmama sandalyeleri ile belirlenebilir. Her edimin gözetleyeni olarak bu boş tabureler, bu cilalı ama tema/ıssız bedenleri ile kapladıkları boşluğun ücralarını ısıtırlar. Donmuşun, katılaşmışın, az önce Zaman-dışılaşmışın izlerini görünür kılarlar. Dağınık halde, ne idüğü belirsiz bir sandalye oturulmak için değil, oturulmamak için oradadır. Eşyalarla olan irtibatsızlığı göz çarparken, orada yasın mesken tuttuğunu herkes fark eder. Orada olamayan sandalyedir. Gövdeyi es geçmeyi, evin içine yayılması muhtemel fazladan sıcaklığı, nefesi, kan dolaşımı evrensel bir yasa gereği gerece dönüşmüştür artık. Atılmış bir musluk, biriktirilmiş bir kâğıt, kenara iliştirilmiş bir nesne, artık kullanmamakta ısrar eden ve derece derece işlevsizliğe giden eşya, cisimleşememiş şeylerin izleri, sürümleri olarak evin verimini fizik ötesi bir alan ile fizik bir alan arasında, orada olamayanın, bu-artık-raddedekinin aradalığını işaretler ve geçerler. Göz her zaman, gövdeyi ilişikte olabileceğinin yanına götürür. Zihin ve dil sadece sürüklenir.
Evin, hesaplanabilir bir enerji aralığında görünür kılınmasını sağlayan şeylerin izleri, genelde işlevleri artık pek umursanmayan eşyanın kalıtlarındadır. Belki de ev, evin içi ve dışı arasındaki bu doğa, çiçeklerin açmasına el vermeyecek derecede üzgün örtüsü ile kendisi orada olmasa da bizi burada kılanların doğasıdır. Kent içinde ikame edilen yıkık dökük binaların imledikleri şeylerin kökünde, asla kök olmamış fakat filizlerinde zihne uç vermiş, bir türlü çözülmemiş fakat gözlenmesi, kaybolduklarında ne olacağını pek bilmediğimiz için, bakışın çevrimi içinde tutulması gereken ara-katlar yatmaktadır. Dokunulamayacağı gibi, bundan sonra da daha fazla ölmeyecektir. Oysa, ölüm, zaman ile mekân arasındaki bir bulanıklaşmadan başka bir şey değildir. Her eşya, öte taraf ile aramızda, gövdemizin bir milim ötesi arasındaki dile-gelmeyi-bekleyen, daha dile gelmemiş olan, hep dile eziyet olanın kısımlarını sergiler, henüz söz bile olmayan şeye “harabe” derken düşünmemiz bundandır. Harabe, yıkıntı, ücra vb. zihnimizin işlemediği yerleri doldurur. Sorun hiçbir zaman “madde” değildir, katılaşabilmesi olası bir hıçkırık korkusu ile kapanır tüm rüyalarımız. Algılanabilir bir biçim skalasına eriştirilmemiş hiçbir rüya yoktur.
Ucundan sevgileri bırakacak yer bulamazsan kalbin taşa dönüşür
Eve dönüşür mağara kovuğu. Kuru düşün taze kana dönüşür.
Beklemeye alışık gözlerine bir bulut yükü yolcu değdiği zaman
Gökyüzüne alışır gözlerin. Ölüm, arkası yarınlı bir ömre dönüşür.
Kurarsın çadırını akşamların kentine. Nefese döner o yeşil duman
Yaşlıdır önce, arındıkça coşar acı. Yara kapanmaz. Tene dönüşür.
Kordur, kımıldar. Zordur, fısıldar: Ben ki senim, dışımdadır zaman
Sadece şaka bu olanlar.* Ciddiye alırsan sonsuz bir cinnete dönüşür.
Aşarsın aşılmaz olanı, kapanır tüm kapılar. İlaç kabında zehirdir yaşam
İçmekle tükenmez, göçmekle bitmez. Sıkıntı, asfaltı kayık yola dönüşür.
Böyledir eski hayat da. Bıraksan yırtılacaktır. Bırakmazsın, sana dönüşür.
*Serserisin. Kını çöpü boylamış bir hançer taşıdın uzun zaman
Vücut bul silahına, daltaban gezdirme. Damarların kına dönüşür.
Görünmez top ateşi içini döverken, başını aralıklı sallayarak,
Er, Playboy dergisinin bir mankeniyle uyanır.
Plastik kaplama ve zamk. Eskimiş boru tesisatı kekeler onun
Balkan Street ya da Hooker Street’te değil, ama Grand Central Otel’deki
Bir duvar yatağında olduğunu: öteki odaların içine gömülmüş bir odada.
Ama tüm Viktorya tarzı görkemli cephe yarılmış
Göstermek için boru tesisatını: sigortalar, boru kısımları, tellerin bir arapsaçı.
Köşede erinç dağıtan pornocular ve lokantalar. Bir rüzgâr önleme duvarındaki delik,
Bir tel parmaklık ve gösterişli resmi dili kullanan bir taksi istasyonu.
[1]
Pişik olmuş armutların ağzıma düşmesi doyum vermedi bana. Eşşek kadar bir elma sayesinde oluşan başımdaki şişlikleri de dünyanın sırlarını kurcalamak için kullanmadım.
Garip buluşlarımla, insanların beyinlerine “bak, o öyle değilmiş” şeklinde bilgiler de sokmadım. İnsanlarla iletişim içinde olmanın en fazla onları dinliyormuş gibi görünmek olduğunu biliyorum. Göz göze geldiklerinde, onları doğrulamanız için karşısındakini yakalayan acı bakışlar çok tatmin ediyor beni.
Çocukluğum hayatımı şekillendiren yegâne zaman parçasıydı. Henüz altı yaşımda, birkaç acı olay yaşayıp, geri zekâlı arkadaşlarımın pek de doğal olmayan bir seleksiyon ile yok olması sonucu babamı ikna etmeye çalıştığımı hatırlıyorum bonibon’a tazminat davası açmayı. O da bön bön suratıma bakıp “avukat bi tanıdık bulmak lazım” demişti.
Benimse çocuğum olmadı henüz. Olmaz diye de düşünüyorum. Ortalama yetmiş basamaklı bir merdivene üç kiloluk bir et yığını atıp, düştükçe kalıplanıp, büyüyüp daha fazla şişmesine izin verebileceğim bir düşünce yapısına da sahip değilim, üzgünüm. Ama evlat edinebilirim huzur evinde.
Evlenmeyi de düşünmüyorum, hem yılın her günü iki bayram arası olduğuna göre ananelerimiz ve anneannelerimiz doğru söylemiş.
Değişimi kabullenirim. Özellikle kırklı yaşlarda daha kolay oluyor bu, ama boğaz köprüsüne sağcıların köprüsü ya da renkli televizyona “artık, devrimcilerin kanlarını kırmızı mı izleyeceğiz” diyen, atlara bile sıkıntı veren gözlüklerle işim olmadı hiç. Gerçi bu cümlelerin sahipleri şimdi at yarışı tahmini yerine, holding yazarlığını seçti ama sonucun farkı yoktu, hep beşte kaldılar.
[2]
Kaztüyü yastığında gözyaşı lekelerimin sobelediği kadınlar bir Amerikan diplomatın Türkiye hatıraları kadar kalın bir kitap olurdu. Bu bir anlamda seri kâfir yapıyor beni. Teslim olabileceğim bir merci yok maalesef. Yalnızca, bedenim bilinmeze hızlı hızlı çürüyerek ilerlerken sonumu merak ediyorum. Böceklerin elebaşı olmak ya da cehennemin lüks yerlerinde emlakçılıktır kariyer hedefim. Bu dünyada aşkın provasını yaptığımı kolaylıkla açıklayabilirim diye düşünmekteyim. Hem süt izninde bara giden bir anne edasında cennetini ayakları altına alıp parçalayan Tanrı, bu dünyadaki boyut ve bölüşüm problemlerini çözmeli önce. Tamam; sırtımda büyük bir kambur var, gözleri acıtan bir kusura sahibim, kusura bakan gözler takip ediyor beni, ama ben kamburumu sistemin kanlı sözleşmeleri imzalasın diye kullandırmadım hiç. Bu dünyada yarattığım açıklamaları taşıyabilirsem oraya, yukarıdakilerden bahsedeceğim verilen süre yeterse. Ama şimdi ben içimden gelen tüm şeyleri olduğu gibi aktarıyorum ya sana, içimdeki kelimeleri de harcamalıyım. Her şeye rağmen tanrıdan bir şey dilemem gerekirse; özür dileyeceğim.
[*] “İkincil Ruhla Pisuar Buluşmaları” serisinde iki tane 3 numaralı yazı mevcut. Bunları [1] ve [2] alt başlığı ile yayımlıyoruz.
içimden çekildi dilime vurdu sözcükler
çaldım ve büyüdüm güneşe çekildi yüzüm
örtü oldu beden öcüm alındı öçten
renk renk dalgalar tuttu ayaklarımı
ağulu sularla ıslandı boğazım
nereye gitti düştü aktı gözyaşı
yıldızların verdiği hediyelerde buldum boşlukları
düşte kurdum düşte bozdum taşta ve suda
gözlerim şişkin ve gergin yellerin hırçınlığına kapılıyor
dinmez dile gelmez şarkılar var içinde
kurşun damlalar gibi aklımdan akıyor gördüklerim
nereye gitti düştü aktı akşam
rüzgâr güzel kokularla oynuyor göğsümde
ağrılar çoğalıyor bedenimde duyduklarım
alaylı hecelerden sözcükler fısıldıyor kaldırımlara
damlardan damlara geziniyor tedirgin ay
ürkek kuşlar gibi dudaklarım sımsıkı yapışıyor
nereye gitti düştü aktı zaman
ışıklar üşüyerek yanaşıyor saatlere
bilinmeden bağışlandım bilmeden unuttum kendimi
gizli gizli emiyorum akrebin memelerinden
unuttum yolu unuttum yolları incittim
bedenlerin yaşını göz yaşıyor mu hâlâ
nereye gitti düştü aktı gerçek
utandım ellerimden ilgisiz titremelerinden
köprüler kurdum çağların dinlerine tasalı ve sert
hep yeşil kalan çelenkler bıraktım yataklara
renklerin arasında yürüdüm odalar yanarken
taş taşıyor ellerime yine bir el bana kızıyor çocuklar
nereye gitti düştü aktı göz
* odalar ve diller göğüsler edepsizliği gücü korkutan
korkunç zayıflıklardır emilme ve eritilme
ılımlı arzu senaryosu ya da bir bağlılık senfonisidir çukur
Bir adam bir ağa sarınıyor bir kadının. Bir bulut caz yürüyüşü yapıyor. Bir taşı yırtıyor bir adamın öfkesi. Bir ağaç sağa yatıyor, meyveleri toplanmamış. Bir yük gemisi denizi taşımaya kalkıyor cahil cesaretiyle. Kambur bir kadın gökyüzünü hatırlamaya çalışıyor.
1.
bir dağın sırtını sıvazlıyor rüzgâr
güneş işliyor kayıtsız bir terzi gibi usta
bir adam bir kadını yanlış anlıyor, doğru
adam kadını doğru anladığını biliyor, yanlış
bir soru işareti yerini ünleme bırakıyor
“geceler” diye bağırıyor kadın aşağıdan yukarı siyah bir yelken
kadın ile adamın arasındaki ay büyük meramet ustası
deniz, bir arabalı vapura kızıyor, “beni aldattın!”
bir kadın “anlamıyorum” diye sayıklıyor yatağında yan!
ismim söyleniyor bu ben miyim diye düşünüyorum
bir çakarın yanında evet bu benim ne hastalık !
iskelenin ucunda oturuyordu tanıdık bir yalnızlık
2.
“zamana karşıyım bunu bilesin” dedi taş ki sonsuzdur
nerden baksak delirmiştir taş
deniz şahittir buna
belli ki olaylar olmak için sıraya girmiş,
“esas duruş” diyelim buna
veya nedensellik
3.
ve batmakta olan bir teknenin suyunu alıyor bir sabırcı
ben sandalsız küreksiz bir adamdım yürürüm gece denizlerini
sabahları büyük bir cümle devrilir karşımda
“özü senliyorum”
ya da bir rakı dönüp durur buzsuz aklımda
belli ki bir fırdöndü birleştiriyordu bizi öyle sağlam bilelim
ve bortaçina şişesini bitirip şöyle dedim:
“aşk bir korkuluktur”
“kıyı lehçesiyle seni seviyor” dedi o deniz feneri büyük düşünür
karşı adadan cevapladı bir yaya kadın:
“aşk bir kundakçıdır”
4.
ve sonunda
“korkulardan korku beğen!” diyor bir yalnızlık eşek yükü
ama dağdaki sular gibi uyanıktım hep seni gördüm
ve “kendini öp” dedim
benim için
ben
im
iç
in.
diyelim ki
batmakta olan bir teknenin suyunu alıyor bir sabırcı
5 Ağustos 2005- Marmara Adası
insan çıkışlı yolculuktur yalnızlık
uzaklığı pusatlanır odalar
eski koltuk ceviz masada mola
gitmelere yanaşmıyorsa öfke
kalıver gitsin
göç kırılınca turna kanadında
kırım rastlantıya yakın tutar kendini
koca kış küçücük kar tanesi
usun cehennemse yüreğe
yanıver gitsin
dokunmalarda sakınca taşır söz
yorgun öğrencidir sınava girer aşk
her sözcükte bir fazla alınganlık
mektupta ses değiştirirse mevsimler
geçiver gitsin
bir yüzün aynısı hiç olmamıştır
eski keder peşindedir yeni imla
kendini kendine saklayan yoksul ten
uçurum toplarsa sevda yerine
düşüver gitsin
yıldızlar koşuşurken yorulur akşamlar
erken sönen ev uykuya müebbettir
nâra düşkün duygu fanus içinde
masaldan masala zor geçiyorsa
kırıver gitsin
su hırsızlığı kuyular içindir
düşle gerçek arası çıkrık sızısı
kendini tanımlayabilen her ayrılık
yeni bir şiirse külfet postunda
salıver gitsin
güneş kaçışlı son duraktır yalnızlık
uzaklığa soyunur küçük odalar
eski koltuk ceviz masaya kuşmar
ölüm akçayelse kavuşma faslında
esiver gitsin
Yakası açılmadık çiçekler-
mevsimi ilkyaz
durmadan yürüyelim
yürüyelim ulaşmadan bir yere
kır gezintileri başladı aşkın
bitti ayaz
sıcaklayan ruhumuz yükselsin göğe
dingin kalpler ırmağında yüzelim.
Gizin sık ağaçlı ormanlarında
kaybolma mevsimi ilkyaz
defnenin gölgesinde uyuyor
çıplak kızları masumiyetin
rüzgâr okşadıkça tenlerini
tepeden tırnağa titriyor orman.
Susup kalma, susarak çoğalma-
mevsimi ilkyaz
eksik yarım, acemi yarım
aralık bıraktığım kapım,
öfkenin tıknefes odaları boşalsın artık.
Elimde kalem, aklımda kalem, cebimde kalem
Az buçuk dünyalar doğurur, aşk doğuracak değil a!
Kırık kalpli bir soytarı ne yaparsa yaptım Tanrım
Beni cennetine al
Ya da öksür, cesaretim kalmasın kapını açmaya
Aklım diyor ki; yaz!
Yaz!
Bunun kışı da var.
Ben sözü iyi etmeye geldim
Koşuyorum rahmet olmaya ebemin şemsiyesine
Fazlasıyla gündüz, noksanıyla gece, ışıkmış; dirilsin diye
Dolmaya boşalmaya, ay güneş tutulmaya
Her neyse
Sabahın şerefesinden yüzünü göster Tanrım!
Alıcı değilim, bakıp gideceğim kendime.
Büyük toplantıydı atalar-amcalar kulübünde
“kimselerin bilmediğini bildiğimi bilmeliyim
yoksa
neden geldim
ben” diye atıldı gençler.
(Er Genç atılacaklarını bilmeden…)
Oysa kabul edilmiştiler.
Söz aldım:
“Herkes solur, hepimiz soluyoruz” dedim
istemesek de nefes alıp veriyoruz demek istemiştim
durmadılar.
Yeni Üyeler Kabul Toplantısıydı bu
Amcamlar Kulübünde.
“Burada verdiğiniz soluğu geri alabilirsiniz öldürmez
soluyun bütün solukları”
diyesim geldi
kanımla kızaran tenimin sesinin
salona olgun kadınlar girdiğinde kısılıp
Ah! Ne olgun kadınlarıydınız cılız delikanlıların…
Dediğini duydum.
Kenarda,
Üzerine yazılacak bir şey, ağaç tablet taş kâğıt
Üzerine yazı yazılacak birşey
Çivi gibi bir tüy kalemle çakılacak
Pişmiş toprak, papirüs, parşömen deri taş ağaç
Ellerime iki bıçaksı kalem
Mezar taşımı bile kendim…
Niceleri gibi
Yaz fadılyaz
Yaz fadılyaz
Diyende bile duyguya bulaşık anlamı çözmek dert!
Şu üçüncüden dördüncüye dediğimiz yazık
O ve benden, ben ve onlardan başkasınca olmayacak.
Sırların ağırlığının korkuyla artması
Doğru dik duruşun sırlarla bezenmesi gibi
Öpülen dördüncü dudak.
I
solgun yarık çalıları içinde/titrek
mavi ateş kıvılcımları açmış ağzını
oynak bir kadın gibi dil çıkartıyor
defne yaprağı örtünmüş cesedime
sen ey mürekkebi döllenmiş kısır kraliçe
bir silah onu kullanan el kadar iyi olabilir
ne verdin ki aylak bir yaşamdan başka
gözleri çıplak ay ışığı/geceyi şarapta kutsayan
serseri kılıklı ayyaş bir düş tabircisiyim
büyülü kadınlar tiksinerek sıvazlar sakalımı
sen ey ateşi canla harlayan köse ermiş
korsanlar cirit atıyor tahta bacaklı gölgeleriyle
çıkmaz sokaklarında sevişerek töre bilmez şehrin
çocukluğum, toprağa kazınmış ilk yüzüm
okşanması yasak bir çift göğüs gibi
ucuyla ıslatıp gömleğini köz devşiriyor
iç çatışmalar emziriyor dudaklarımdaki gençliği
sen ey yazgımı buzdan yontan ilahi komedya
ne var esrik geziyorsam iftar saatinde
imsak vakti sevişiyorsam kime ne
günah da benim cehennem de
kelebeği olamadım ormanın
bir gönül tavşan tedirginliği,
kapı eşiklerinde asmalarım
balkonlara uzadıkça sarmaşıklar,
celladım, ey yüzsüz zaman.
sevda o gizlenmiş olan,
ayakların altında
akarken nehir,
yumurta sepetleri içinde
elinde tuttuğu sadekârın.
mırnav demez, bir yahudi.
aşka bu ironi: kıçsız sevdalar:
ki bezirgânın elindeki anahtar
bir san-rı imi, ey sarkaç zaman:
krala çıplak diyen çocuktu.
Biliyorum en irinlisi benim,
karanlığın gözündeki parmaklar da benim
satacaktım beynimi dün
yarına sakladım şarabı
zengin yeridir cerahat
bilgelik gibi yani sade ve derin
biliyorum en zehirlisi benim
kendi gönünden zehir diken de benim
yalçınım zindanımda
her burduğumda zembereğini
yaklaştı zamanın küfrü
gönümden sayfalara döken de benim
böyle dişledim hayatı
uçmaya hazır gaga gibi
ben yaymasaydım irin, zehir
sen kim olurdun ki puşt
iyiliklerin kitabını yazasın
kelebekler delirdiğinde
ölecek ne kalır uğruna;
ne aşktan
ne kandan
ne de kardan adam.
AYNA
bi sen kaldın
bi de ben
çoğu çekip gitti
uzaklara
kimisi hâlâ burada
toprağın altında
bi gün ben gidicem
sen de kalıcan
yapayalnız
AYNA
bi ben kaldım
bi de sen
kimisi çekip gitti
uzaklara
çoğu hâlâ burada
toprağın üstünde
bi gün sen gidicen
ben de kalıcam
yapayalnız
g(ece);
büyük bir kaygıyla,
yüzeyinden kayıp giden çocukları
yitireceğini sanıyor.
kim bilir,
yıldızlara o yüzden;
‘yere inip aydınlatın toprağı,
çakıllar minik ayakları kanatmasın!’
demişti.
II
irinim el yakar,
ten kavurur,
acı verir.
çağların ötesinden haberci
iki sözcükten mülhem kitap yazmıştır
kapağında göz;
çoğu an düşlerimde görünen
dokunurum, uzaklaşır
derinlerden ses
‘temizlen’ diye içime
kordan öte bir kor düşürür
nasıl bakar!
ne bakış ki ruhumdan,
kanlı tortular dökülür…
(şubat 2005, Gebze)
Taştı
yaşlı kış şarkılarından şarapsızlığım
Bu şehir de eskidi
Aslında şarap değil taştı nedeni
kırıştırmamızın
Kilitli melek inlediğinde
zemberek boşanır sandım
Keski
-eskiden gördüğüm bir filmdeki gibi-
İlk damla ılık akamadan
sancılı sığındığında ensene
sol omzun
taş kabuktan
taştı
Peşindeki kuşları sihir sayarsam
koşmak hiç de yormuyor beni
Çıplak bir hayat giydim
Gözlerine rastık bir gece
Kabuk değiştiren gözüme, bir yılan
Giderken pencerenden bak
Ben olacağım yıldızlardan dünyayı soyunan
Bir ırmağın yönünü,
Sarı bir çöle çeviren dağlar ördü
Yokluğun, giderken sallanan cesedin
Nasıl sarardığını gördü.
Aldırmadı, hanine çalan dişlerinin arasında
Nasıl bilenirse gece, saçlarının karasında
Öyle biledi, şah damarıma kurulan keskin tahtı
Cam-ı rûşene dolmuş güzelliğin
Bir zerre gece bırakmadan gözlerimden
Aktı, güneşi taşırırken bir tek kirpiğin
Ormanlara büründüm sevgini süzmek için
Gel gör ki yaktı gitti ayrılık dediğin.
Konuşmayı yeni öğrenen bir çiçek bulup
Takıyor saçına peri
“Bazı çiçekler konuşur
Ve susar tüm kelebekler” diye geçirip içinden.
Tılsımlı yeşiline tutunurken
Dolunaya tırmanan bir sarmaşığın,
Haber veriyor yaprakların üzerindeki damlalar
Yağmurun az önce gittiğinden,
Damlalar tutup periyi elinden
Kıyısına götürüyor geceye akan nehrin.
“Unutuş Irmağı!” diyor peri
“Ah! Tek bir yudum bile alamayacağım
Sihrinden…”
—Uçurtmalarını kaybetmiş bir rüzgâr
Telaşla geçiyor
Kenarlarında desen desen suskunluklar yeşeren
Yollardan,
Karanlığın içinden—
Notaların sıralarını şaşırıp,
Şarkıların sustuğu yere gelince peri
Bulutların altında buluşuyor devle;
Sessizlik
Ve başlıyor gözlerinde birikmeye
Sözcükler:
“Aşk” diyor dev,
Fısıldıyor peri hüzünle:
“Konuşmamalı ardından ölünün”
Az ileride, çiçek mezarlıklarını dolaşıyor rüzgâr
Kokusuna karışarak beyaz bir gülün.
Yüksek dallarda
Parçalanmış uçurtmalarını buluyor.
—Susuyor tüm çiçekler,
Kanatlarından gözyaşı damlayan kelebekler
Konuşmaya başlıyor—
EB: Sizi daha çok Kül, La Poéte Travaille ve Etken’deki şiir ve yazılarınızdan tanıyoruz. Şiir kitaplarınız İçsözlük-Bir Günün Özeti (Şubat 2003), Tepenin Önünde (Mayıs 2003) ve Giz ve Sis (Kasım 2004) Kül Sanat Yayıncılık tarafından yayımlandı. “Giz ve Sis” adlı dosyanız Yaşar Nabi Nayır şiir yarışmasında dikkate değer bulundu. Ankara’dan yazan bir şair olarak ve İstanbul çevresiyle bir kan bağınızın (ya da bağışıklığınızın) olmamasına karşın bu ödülü almanız önemli diye düşünüyorum. Bir süredir edebiyat dergilerindeki “lobicilik” faaliyetleri tartışılıyor… Oysa bildiğim kadarıyla siz Ankara’daki şiir çevresinden de uzaksınız. Belki de bu, şiirlerinize kök salan ağacın gücünü ve saflığını sağlıyor. Şiir (genelinde sanat) poetikasından çok polemiğiyle kendini belirliyor. Yeni ırmakların, dillerin, rüzgârların zor da olsa var olacağından kuşkunuz benimki kadar yoğun mu?
HK: Lobicilik, ya da benim anladığım anlamda, belli bir derginin, editörün etrafında gruplaşma, bu editörün sevmediği isimlerle polemiğe girme, feodal, gel-gelci bir poetikayla şiir yazma aslında Türk şiirinin geleneğinde var. Örneğin Fecr-i Âti, Servet-i Fünûn gibi yazın organlarının etrafında toplanarak buradaki kişilerle kafa-kol ilişkileri içinde düşünerek, yazarak, eserlerini burada yayımlatarak; kendilerine dayatılan bir fikrin, poetikanın, ideolojinin savunucusu olmuş kimi şairler. Çoğunun isimlerini tek tek anımsamakta güçlük çekiyoruz; kısaca Fecr-i Âticiler, Servet-i Fünûncular diye özetleyiveriyoruz. Oysa bir dönem burada yer alan Tevfik Fikret ve Ahmet Haşim’i birer şahsiyet kılan, bu gruplarla yakınlıklarından ziyade, zaman içinde bunlardan uzaklaşmaları olmuş. Uzaklık, genellikle özgünlüğün bir önkoşuludur.
EB: Şiir yarışmaları, şairin hem bireysel hem sanatsal özgürlüğünü kısıtlayan bir tahakküme yol açar mı? Bir ödüle eklemlenmek, birkaç şair (sanatçı) tarafından onaylanmak sanatçının estetik ve etik öngörüsünü pasifize eder mi?
HK: Yarışmalar, kapitalist toplumun sevdiği birer oyuncak. (Bakınız gelin-kaynana ve popstar yarışmaları!) Şiir yarışmalarında da durum pek farklı değil: Üç-beş kişi toplanıyor, kendi aralarında (çoğunlukla içki masasında) birisine ödül vermeyi kararlaştırıyor ve resmi yolla o kişi “ödüllendiriliyor”. Daha yarışma yapılmadan kazanacaklar belirleniyor, hatta gönderilen dosyalar okunmuyor bile! O kadar çok “şiir yarışması” ayakaltında dolanıyor ki… Ama durumu genellemek doğru olmaz. Yaşar Nabi Nayır Gençlik Şiir Ödülleri gibi köklü, jürisinde değerli şairlerin yer aldığı yarışmalar da var. Bu tarz yarışmaların en güzel yönü, dereceye giren dosyaların kitap haline getirilmesi ve genç yeteneklerin camiaya tanıtılması. Günümüzde şiir kitabı nadiren basılıyor, şiir tesadüfen okunuyor. Bu nedenle, yarışmalar şairlere umut dağıtabiliyor. Ne de olsa marifet iltifata tabidir.
Kısıtlanmak, pasifize olmak noktasına gelirsek; bir şairin jüridekilere beğendirmek için şiir yazacak, ya da onların beğeneceğini bildiği şiirleriyle dosya oluşturarak etik ve estetik değerlerinden vazgeçecek denli kişiliksiz olabileceğine inanamam. Bu nedenle, yarışmaların şairin özgürlüğünü kısıtlayacağını ya da şiirini pasifize edeceğini düşünmüyorum. Ama köklü yarışmalarda dereceye giren yapıtlara daha şen bakıldığı da bir gerçek.
EB: Etken dergisinin yayın kurulunda bulunuyorsunuz. Dergicilik ve şiir yayımlama konusunda tavrınız nedir?
HK: Etken şiir dergisi, Alanya’da iş nedeniyle bulunduğum sıralarda, orada yaşayan iki şairle, Gülümser Çankaya ve Bünyamin Gürel’le tanışmamızın ve deniz kıyısında, ada çayı kokulu sohbetlerimizin bir meyvesi. Onların el değmemiş, sömürülmemiş heyecanlarına ben de destek verdim ve üç aylık şiir dergisi fikri eyleme dönüştü. Alanya şartlarında çıkan, finansman ve dağıtım sorunları bulunan Etken şiir dergisinin 3. sayısını yayımladık.
Neden yeni bir şiir dergisi diye sorulabilir. Şiirde yeni tarzların araştırılacağı, deneme şiirlerin (şairlerin değil!) yer alacağı ve şiir üzerine polemiklerden uzak, postmodern kavramların tartışılacağı bir platform oluşturmak istedik. İlk sayıda “Modern şiirde ses ve ritim”, ikinci sayıda “Şiirde kolaj” dosyaları yaptık, tartışmaya Türkiye’nin dört bir yanından şairler katıldı. Düzenli çıkamasa da, şiiri ve sözcüküstünü tartışmak isteyen şairlerin rahatlıkla katılabileceği, krallardan ve kralcılardan uzak durmayı yeğleyen bir yaratım Etken. Lobiler isimleri eskitiyor. Biz genç şiirlere ve şiiri gençlere yer vermek istiyoruz.
EB: Yaşar Çabuklu, bedenin politikasından bahseden, “Anarko-Feminizm ve Beden” adlı yazısının bir bölümünde —şiirimiz için de geçerli— önemli bir saptama yapmıştı: “Duygu ‘yükünden’ kurtulmuş, yamalı bohça görüntüsüyle kimliksel bütünlük ve süreklilik gibi tasaları kalmamış eril beden, artık kadın bedenini kendini sarsacak, tehlikeli bir ‘ötekinin alanı’ olarak görmemektedir. Eril bedeni koruyan şey artık kadına karşı duyulan korkuya eşlik eden itici ve dışlayıcı bir mesafe değil, kayıtsızlığın ve ‘hoşgörünün’ öne çıktığı bir nesneleştirme pratiğidir.” Bu bakış açısıyla, Türkiye’de “kadın şair” olmanın artık bir nesneleştirme pratiğiyle geliştiğini düşünüyorum. Nasıl İstanbul (eril-erk), Ankara (dişi-itaatkâr) pratiği buradaysa, “kadın şair”liğin pratiği de burada. Eril olan, dişi olanı nesneleştirerek (pasifize ederek) içine alacaktır. Özne bir “kadın şair” var olamayacaktır. Kapitalizme lanetler yağdıran şairlerimiz, aslında kapitalizmin sisteme katılımına izin verdiği tek toplumsal beden olan, erkek bedenini yüceltmekten başka bir şey yapmamaktadırlar. Bana göre, şairlerimizde (şiirimiz daha esnek olabilir) hâlâ ilkel-Freudyen kodlar mevcuttur. Üzücü olan şudur ki, cüzzamlarını gençlere bulaştırmaya devam ediyorlar… Sizin “kadın ve erkek” adlı şiirinizle sorarsam: “ademle havvadan beri / iç içe biriken aynalar”ın kırılma zamanı gelmedi mi?
HK: Kapitalist sistemde kadın kimliğinin, testosteronun sınırında ve eril pragmatizmden oluşmuş bir seks süzgecinden süzülerek elendiği ve incelmiş bir nesneye dönüştüğü doğru olabilir. Hatta bu erk medyayla, modayla, kapitalist etik ve estetik kıvırmalarla kışkırtılabilir. Oysa sanat, karakteri itibariyle, tüm önerilen sistemlere meydan okumadır; nesneyi, özne ve öteki arasındaki sığ aralıkta, diyalektik bir ilişkiyle yeniden yaratmadır. Bu nedenle, söz konusu sanat ve şiir olduğunda, bırakın kadının erkek şairlerin “nesneleştirme pratiği” olduğunu, bence bir şaire, “kadın şair” kavramını yakıştırmak, onu bu şekilde etiketlemek bile hakarettir. Bu, kapitalist sistemin cinsiyet ayrımcılığını ve eril erkini şiire dayatmak olur.
Geçenlerde öteki-siz dergisinin “şair kadınlar” dosyasını (özenle hazırlanmış, yaklaşık otuz şairin katıldığı bir dosyaydı) ve buna atfen yazılmış bazı eleştiri yazılarını okudum. Kadın şairlerin neredeyse ortak, nahif ve kırılgan bir dili olduğundan, belli imgelerin ısrarla tekrarlandığından bahsedilmiş (Ayten Mutlu ve Gülten Akın şiirinin özgünlüğü, bu kategoriyle sınırlanamayacağı daha net belirtilebilirdi). Bu açıdan bakılırsa, birçok erkek şairin üslup, tavır ve imge yönünden benzeştiği de dikkati çekecektir. Şairi kadın ve erkek olarak ayırmak, bence ne etik ne de estetik olarak pragmatik değildir. Özgün imge yaratamamış, kendini ve başkalarını tekrarlayan kadın veya erkek şairler vardır.
EB: Giz ve Sis adlı son şiir kitabınız “harf sahiplerine” adanmış. 2004 yılı içersinde, harf mevzusuna gönderme yapan, Hayati Baki’nin bir poetika öneren ama arada kaybolup giden “Harfler Kitabı” ve Hilmi Yavuz’un “Hurufî Şiirler” adlı şiir kitapları yayımlandı. Bu iki kitaptaki şiirlerle kıyaslanınca, sizin önerdiğiniz dil daha farklı geliyor bana. Harf ve şiir (metin) ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
HK: Harfleri yalnızca alfabenin elemanları, semboller olarak görmek bence yanlış. İnsanlık kültürü boyunca Hurufiler, Batıniler başta olmak üzere, birçok mezhep ve tarikatta insanı, yaşamı, doğayı; hatta kaderi ve tanrıyı harfle bütünleştiren, harfle duyan, harfle dokunan kişiler olmuş. “Ebcet hesabı” denilen ve harflerin sayısal karşılıklarını kullanan bir yöntemle, Divan şiirine olaylar tarih düşürülmüş. (Örneğin Mevlânâ’nın “ibret” yılında öldüğü söylenir.) Hurûf-u Mukataa denilen bazı harfler (Örneğin Şuarâ, yani Şairler sûresindeki ilk üç harf: “tâ”, “sin”, “mîm” ki Hallâc-ı Mansur’un harfleri şifrelediği ve kimsenin henüz anlamını çözemediği ünlü eseri Tavasin’e esin olur.) var ki, Kur’an-ı Kerîm’in anahtarıdır. Her tefsirci, bu harfleri kendi ilmince tefsir ederek sûreleri açar. Yaratan İncil’de getirir harfleri Hz. İsa’nın sağ avcuna koyar ve Kur’an-ı Kerîm’de Hurûf-u Mukattaa üzerine yemin eder. Tüm İslam âlimleri, kutsal metinlerde üzerine yemin edilenin çok değerli olduğunu müjdeler. Harflerin kendi aralarında mertebeleri olduğunu söyler İbn-i Arabî: Örneğin “elif” harfi, tüm harflerin şahıdır; bazı harfler ise dünyayı evrende tutan birer “direk”tir.
Tüm bu mistik örnekleri vermemin amacı, harflerin mistik bir sembol olarak şiirimde anlam bulması değil; yalnızca neyle uğraştığımı bilme çabası. Her harfin belli bir karakteri var — Arthur Rimbaud ile İlhan Berk bundan bahseder. Şairler ancak harflerin izin verdiği ölçüde onların enerjisini hissedebilirler: Çünkü harfler sahiplerini kendi seçer. Onları hissedebilen, onların sözcükte ve dizedeki kımıldanışını görebilen ve saygıyla önlerinde eğilebilen bir şairin iyi şiir yazabileceğine inanıyorum: Belki de asonans ve aliterasyon, harflerin bilge ezgisidir. İlhan Berk nasıl nesneleri kendi aralarında konuşur buluyorsa, ben de harflerin sohbetini dinliyorum, soluğunu duyuyorum. Bazen insanlar gibi yakınıyor, çekiniyor, seviniyorlar. Dizede hangi sözcüğün seçileceğine harfler karar veriyorlar. Lacan, “İnsan ancak dille düşünür” diyor; ben de ondan ilham alarak, “İyi şiir ancak harf sahibi olarak yazılır” diyorum.
EB: İlk kitaplarınızda kısa, haiku olarak nitelendirilebilecek şiirler yer aldı. Giz ve Sis‘teki şiirlerinizde yine aforizmatik öğeler var ama, uzun-çoğul-parçalı, kolaj bir yapı gözümüze çarpıyor. İlhan Berk’e yakın bir nesne-imge etkileşimi (…/nesnede gördüğünü sever bilinç) ve zaman zaman soyuta-mistisizme kayan uçları var şiirinizin: okuyucu açısından zor metin olarak yorumlanabilir. Şiirlerinizin böyle bir açmazı olduğunu düşünüyor musunuz?
HK: Tepenin Önünde, 1995-2003 yılları arasında yazılmış, yaklaşık on dosyalık şiirin parçalanıp, son derece ince bir elekten geçirilerek elde edilen koyu bir özden oluştu. Bazen koca bir şiirden tek bir dize dile takılır: Attilâ İlhan’ın “Kimi sevsem sensin”, ya da Ahmed Arif’in “Hadi gel, ay karanlık” dizeleri gibi yalın, sahici, keskin. O haikular öyle oluştu işte. Şiirin ham halinde dizelerin yarısı gereksiz; zor olan hangi yarısının gerçek şiir olduğuna karar vermek.
Giz ve Sis, “eski sesler” bölümü hariç yeni şiirlerden oluştu. Dizelerde bu kadar çok kırık olmasında, cerrah olmamın payı büyük sanırım! İç konuşmalardan, çağrışımlardan, geriye dönüşlerden, epik ve lirik ses arasında çekirge sıçramalarından oluşan bu şiirlerin özü hız ve çarpışmadır. İçses değiştiği anda dilde de bir kırılma oluyor, dize sözü taşımada zorlanıyor. Mistik olduğumu düşünmüyorum. İlhan Berk’e tek yakınlığım, nesne şiiri yazıyor olmamdır ki bu noktada yaklaşık yüz şairle buluşuruz.
Zor-kolay metin ayrımını okuyucunun dikkati, beğenisi ve zekâsı mı belirler? Ben bunu hâlâ anlayamam. Okuyucu ve şair arasındaki sınır, sözcük ve dize arasındaki denli gereksiz. Herkes kendine benzer yarımı ayıklayacaktır şiirimde.
EB: İki kitabınızda da temel izleğiniz ağaçlar, kökler… Tepenin Önünde‘de alt başlık olarak yer alan “Başkalarının toprağına kök salan ağaca, dallarına dolanan kuzey rüzgârının söylemedikleri”, Giz ve Sis‘te bir şiir olarak karşımıza çıkıyor. “Kökleri suya değen ağacın şiiri” izleklerin yoğunluğunu pekiştirirken, Varlık’ta yayımlanan “Kokular ve Korkular” şiirinizi [ : dalı kadar uzar kök ] dizesiyle bitiriyorsunuz. Ağaçlar, köklerini bütün şiirlere salmış gibi… Ağaçların, psikanalitik bir imgelem boyutu var mı yaşamınızda?
HK: Bir ağaca dokununca ne hissedersiniz? Bir yanım Kızılderili galiba, ben dokununca kabuğun altında gerinen ulu bir ruhu, için ve kabuğun uyumunu, rüzgârın hışırtısını, yaşamla dengeyi hissederim. Ağaçları insanlara benzetirim biraz: Yakınan, küfreden, öbek öbek toplanıp dedikodu yapan, kendini bilmez, sorumsuz, sevgisiz; ama bunun yanında âşık olan, acı çeken, inadına kök süren, derine, daha derine inebilen, yaşama dört elle sarılan… Deniz kenarında, şöyle rüzgârlara açmış, dallarına kuşlar konan bir çınar olsam, hayatım boşa gitmezdi.
EB: Kül, La Poéte Travaille, Etken’deki şiir üzerine yazdığınız deneme ve eleştirilerinizden yola çıkarak, bu alanda da yetkin ürünler vereceğinize inanıyorum. Şiir eleştirisi ile ilgili veya daha farklı projeleriniz var mı?
HK: Şiir eleştiri denemelerimi kitap haline getirmek istiyorum. Birtakım insanların yaşamlarıyla ilgilenen, acılarını anlamaya çalışan şiirlerden oluşacak yeni bir şiir kitabı hazırlıyorum — Bazı insanlar için büyük sürpriz olacak! Henüz gerçekleşmemiş projeler hakkında fazla konuşmak istemiyorum.
EB: Sanatın ve sanatçının, bugünlerde daha çok sorgulanmaya ihtiyacı olduğunu düşünerek, umarım yeni çıkan şiir kitaplarında, yeni bir poetikanın izlerini görmek mümkün olur. Yoksa aynı şeyi izlemekten kör olabilir insan!
HK: Söyleyecek sözü olan yazmalı. Her yeni kitap, bir öncekini kökten sarsmalı. Enerji kozmosta düz bir çizgide değil, elektromanyetik dalgalar halinde yayılır. Girişler-çıkışlar, tümsekler-çukurlar bundan olur genç ömrümüzde. Şikâyet etmiyorum, her düzlemde yerle bir olsun birikmiş bilgi ki ilham çamurunu temizlesin.
esmesin bulutları üşüten rüzgâr
sularını savurmasın uzaklara anıların
mavi özgürlüğü yaşayan zaman
yalnızlığın yandığı yıldıza yakın
Deniz Kızı yok ki karanlığı gecenin
gözlerinse açılan beyaz ay ışığında
günlerini sayar hiç sevmemişlerin
kıyıya vuran dalgalar art arda
bağlılıktır büyüklüğü denizin
Gökyüzüne, Aşka, Sonsuzluğa
bulutları üşüten rüzgâr esmesin
sulara serinlik veren sabahlarda
gecemi yıkamayın!
yakamozla örtülü yatakta
rotasını değiştiren zaman
çarptı rüyama
uyandım
birkaç damla
ölüm kokladım
yüksek derecede
güz rengi
avucumda
sakladığım meltem
kasırgaya dönüştü
ateşten mercek tuttum
ses/sizliğimi toplayan çığa
yüzümün yarısını
çiğnedi nalı sıcak
kurşun at
yağız gençliğim
yirmi dört yerinde
gül darbesi
sağı solu göçük
dilinde bir kuş öttü
kanadı su lekeli
bahçemin
(En dingin haliydi yağmurun. Sahnede yaşlı bir kadın. Ve arbane sesi. Ve
eteklerinde ziller. Üstelik şizofren mi ne? Bir ağlayan, bir gülen…)
I
Kilitli sandıkta asırlık intihar
Mirasıdır kalbimde çentiği olanın
Oysa döl bekleyen toprak
arsız bir yakarıştadır…
Ey ahali,
susturun tüm tellalları…
Ve üç alkışa beş imza atan
“hüzün” yazıcılarını…
Oynayacağım…
Keyfime kâhya istemez…
II
Sessiz harflere asılı suskunluk…
İçkin bir bekleyiştir hicranın adı
Yudumlayarak hasretini uzak şehirlerin
Ve inkârına kalkmadan kendinin
Bütün «günah» yargıçlarına inat
Vuslat meydanında
Hesapsızca sevişir aşk…
Hey sizler duydunuz mu?
atamın tespihi düştü elinden
geceye sıçradı otuz bir tanesi
taş kırıldı
göğe defnedildi sıcak meniler…
Ve yırtıp kara kefenini
parmaklarının ucunda
«edep» doğurdu genç nineler
III
Ey rüzgâra yüzünü dönenler
Ne aşka, ne ölüme tanım gerekmez!
Yapabiliyorsanız
kaldırın siyahi gölgeyi
güneşin üzerinden
(Ellerini Ay’ın ateşiyle ısıttı… Hekim lokmanı yoktu bu kahrın ki ağıtsız
değildi yaşamlar. Yüzündeki her çizgiden toplayıp serüvenlerini, hisse
senedi gibi dağıttı birer birer… Üstelik tek alıcısı yok, şizofren mi ne?
Ve arbane sesi ve eteklerinde ziller… Son, iki, üç, perde!)
sigara kaydı düştü demin kül tablasının yanına, aslında kaymadı uzundur içilmediği için grileşip külleşmiş gövdesi kendi içinde büyük bir patırtıyla yıkıldı ya ben duymadım yani patırtıyı ben yıkılsam o da beni duymaz zaten her yıkıntı kendi sesinin altında kalır, altı sararmaya başlamıştı tabii düşünce sigara yanmaya devam ediyordu kendi içinde fıstıki makamdan, kaldırmadım sarardı dört bir yanı elbet birazdan sönecekti sönmek yanmaktan daha kokuluydu kesif sönüyordu renksiz yandığı gibi bir şeyler düşündüm ahesteden yanan sigaraya bakarken sigarayı düşünmedim ya da bulunduğu yeri yakmasını, böyle gitti geldi ipsiz sapsız kimi anılar fikirler beynimin içinde yer kalmadığını hissettim bazı anıları istifleyip toparlamak gerekiyordu belki ama zordu bu iş bunu düşünmek daha da daraltıyordu alanı hani kimi çekmeceler çok doludur asla boşalmazlar boşaltmaya çalışırsınız sonra yarıda kalır yarım dolular tam dolulardan daha beterdir üstüne bir de yarım kalmışlığın gereksiz doluluğunu taşırlar ya ondan, başımı taşımaktan yorulmuştum dahası bakışımı taşımaktan yorulmuştum, tüm başlar aynı bakışlara çıkıyordu, sigaraya bakıyordum şimdi ama sigara da benim başımdan kendine bakıyordu, önüm arkam sağım solum göz, tipik bir saklambaç eskizi saklananı görmek mi gerekir yoksa bulmak mı ikisi farklı şeyler elbette bulmak el yordamıyla görmek göz yordamıyla pire için yorgan yakmamak lazım aslında ikisini de kullanabilmeli insan, zamanı geldiğinde bazı düşünceler asılıp kalıyordu bazıları gidiyordu beynimde, bazen yattığımda yan yattığımda kulağımın altı yastığımın üstü arasındaki o ipincecik dapdaracık ve gencecik alandan kalabalıkların geçtiğini duyuyorum hızlı hızlı yürüyorlar, hem de ayaksız ayakkabılarıyla, yerin derisi soyulmuş davulunu çalar gibi varoluşlarını gümbürdeterek geçiyorlar kulağımın altından yastığımın üstünden bazen gözümde de oluyor bu devinim tepiniyorlar ayaklarını vurarak gözlerim sesleri görüyor yalnızca ama sigara bitmiyor içten içe yanıyor dumanlı puslu, bazen diyorlar gök kırmızı bazen de mavi ikisini de görmüyorum ben gök olmamalı bence yani yukarısı olmamalı, yukarıda yukarısı da dahil hiçbir şey olmamalı aşağısı olabilir ama ya da yukarısıyla aşağısı arasında kalan bölge de olabilir, başı yukarı kaldırmamak yukarı bakmamak lazım tabii yukarısı olmasa daha kolay olur şimdilik var yukarısı belki yarın olmaz, yarın ise yarım olmalı hep, tüm yarınlar yarımlaştıkça belki de bugünler uzar dünler ise dört katına çıkar üstelik, tek sorun yarın, dünler ve bugünlerle ilgili bilinmedik bir şey yok yarınla ilgili de yok ama yarın yaşaması en beter olan zaman parçası dünle bugünü tercih ederim ben o yüzden yarımlaşmalı yarınlar, sigaranın bitip bitmediğini bilmiyorum sanki artık bakmıyor gibiyim bunu düşünmek zorla baktırıyor ona gerçi yandığını görüyorum daha yavaş daha içten, insan da böyle mi yanar acaba yani sonuna doğru daha zevkli daha ağırdan alır gibi düşünceler düşünceler badana yapıyorlar beynimin duvarlarında beynimin duvarları çatlamış bir elbezi gibi eprimiş silinmekten sıvaları dökülmüş, garip bir renk bulmuşlar kendi aralarında kopkoyu arkasını göstermeyecek bir renk boyandığında geridekilere geçit vermeyecek bir renk, şimdi bir köpek havladı uzaktan yakına doğru giderek yaklaştı sigaranın yanında havladı sanki sonra sustu sadece susuşuyla göz göze geldik kayboldu belki ama belki de kaybolmadı hâlâ orada, buralarda mayıs gibi bir zaman yaşanıyor belli ki pencerenin dışı öyle güneşli parlak havalardan en çok da bu havalar oldu mu yukarısı olmasın diyor insan, damların üzeri gölgeli damların üzeri hareli, kuşların kendisi yok sadece gölgeleri kalmış birkaç adam koşturuyor damdan dama uzakta bir minarenin ucuna çıkıp atlıyorlar aşağıya, göremiyorum nereye vardıklarını, bir kuşun gölgesi uçuyor kendisi damda oturuyor bu sefer ona mı bakayım uçan gölgesine mi karar vermek de ne zor iş karınca kararınca kararları olmalı insanın, bir karıncanın küçük bir ekmek kırıntısını taşıma kararı gibi kararlar, karar da denmemeli belki adına ancak vermemek de zor bazen ya verilen karar verilemeyen karardan daha hafif olabilir mi acaba kimi zaman karaları bağlamak gibi bir karar sahibi olmak, insanı güneş kavruğu tenlerin uzamına taşır böylesi kararlar sigara da inatçı ama dingin bir kararlılıkla yanmaya devam ediyordu ben yansam bu kadar kararlı olmazdım belki de onun için insanın yanması böyle içli böyle asude olmaz, bazen kafa kalkar ya yukarılara doğru o vakit tüm çakmaklar aynı anda çakılır gibi gelir bana gözlerim kararır karar verirler yukarısının olmadığına gözlerim, insanın önünde pencere varsa daha buruk bir yalnızlık hissediyor dışarısı içeriden hep daha tizden çınlıyor içerinin sesleri pes, gözlerimi kapatıp bir an sallanıyorum sonra açtığımda yine pencereden bakmaya devam ediyormuşum gibi geliyor devam da ediyorum zaten, geçmiş zamanda mı oluyor mu şimdide mi bilmiyorum sigara ne zaman yandı ya da yandı mı yarın mı yanacak birazdan mı yoksa dün yandı da çoktan bitti mi hiç bilmiyorum mu, bazı zamanlar ne şimdi oluyor ne de dün, yarın olabilir ama bilmiyorum zaman kendi isteğiyle yarın olur mu, bir çember var ya ilerde tüm göğü kapatan bir çember sallanmaya başlamış ben bakmadan önce ben sallanırken gördüm çünkü içinden geçme isteği uyandırır bütün çemberler bende ama bazen de korkutur, içrek bir korkudur çember içi sanki hep orada kalacakmış gibi hapsolacakmış gibi ama zaten hep bir yerde kalıyorum ben, bazen yerde hortum olur büyük hortum küçük hortum bahçe hortumu üzerine basar insan illa ben basarım suyun akışını engellemek isterim akar yine de su uzun uzun, su uzundur, ben kısa bir su görmedim ya da ensiz bir su uzun ve geniştir sonra hortumun sahibi gelir kötü kötü bakar hemen gözler yere iner suçluluk mudur bu yoksa yukarının olmayışı mı, kabloların üzerine de basarım ben tüm kabloların, onların sahibi yoktur ben görmedim hiç karşılaşmadım onlarla ama hortumların başını sıkınca su daha derin akar çabuklaşır birden zaman insanlar birden durur ya da daha hızlıdan başlar koşmaya köprülere doğru, bu kentin köprüleri çok, köprüsüz olsaydı belki daha fazla katlanırdım o köprüyü görmüyorum şu an çok da üzmüyor beni, hiçbir kuşun altı yok benim var altım o yüzden onlara bakıyorum onlar bana bakmıyor ihtimal kuşların altı olsaydı belki sigara da şimdiye sönmüş olurdu hâlâ mı yanıyordu günler geçti aradan belki yeni bir tane yaktım da o yanıyordur ama hatırlamıyorum bazen, her şey hatırlanabiliyor bazen de adlar kentler müzikler hepsini hatırlamak ne külfet sıfır hafızayla işe başlamak gerek sadece sıfırı hatırlayarak sıfırı hatırlayan biri başka hiçbir şeyi hatırlamaz sonra, başladıktan sonra da hatırlamaz sıfırın çemberinde hapsolur hepsi, karşıdaki çember sallanıyordu sürgit ne düşünüyorum bilmiyorum şimdi turuncu bir havuç üzerinde ısrarla söndürülmüş diğer sigaralar var gözümde ama sonuncusu yanıyor hâlâ demek havuç yemişim öncesinde, yemeklik havuç pişirmeden yemişim sigarayı da kaynatmadan içiyorum besin değerleri fazla oluyor, bir poşete doldurdum geçende sahip olduğum az sayıdaki ıvır zıvırı birkaç kitap müzikçalar sonra biraz da video kaseti doldurdum bir tomar da kâğıt yazılı yazısız içinde ne yazdığını çok merak ettim koyarken gözüm biraz kaydı sonra vazgeçti, unuttum galiba geçti merakım kalemleri koydum akabinde en üste birkaç parça giyecek hepsi poşete sığdı belki sigara bitince gider atarım bir köprüden aşağı köprüler bu işe yarıyor bazen, bazı kolay kurtuluşlara, kendimi de koymak istedim poşete üstüne hani kapak niyetine dolmaların üstünü domates şapkasıyla kapatırlar ya onun gibi süslü görünsün diye belki de içindekini belli etmesin diye poşet siyahtı gidip atacağım eli kulağında bir zamanda, hem böylece kalmaz iz kalmaz anı kalmaz, keşke diyor bazen kişioğlu keşke diyor keşke diyip kaldım şimdi o kadar çok keşke varmış ki meğerse hepsini söylemeye kalksam kalkamam da, karnımda bir morluk var tam midemin üzerinde mosmor şimdi daha mor daha sarı baktıkça yanıyor sanki büyüyor aheste bir rengi var karardıkça yanıyor sonra yine sararıyor ten sarısıyla normal sarı birleşince mor olurmuş, ona benzer bir gölgesi de var yanında kılavuzu gibi duruyor sonra o da yayılıyor baktıkça sigara sönüyor, kaç gündür yanan sigara şimdi, sönüyor…
kimim ben deli kendime
bir cesedi çok iyi tanıyan kibar biri
dokunulmamış bir soğuklukla donan
düşlenmiş bir katliamı
satırlarıyla sezinleyen
kan öngören ve betimleyen
içine düşmeden gezinen hissizlikte
tam dibini dipsizlikte çözümleyen
teminatsız ecel sunan
bir ölüme meydan veren cesur biri
tam buradan mesafeli duran
dirildiğine şaşkın
hatırlarıyla devam eden
can sıkan ve bıktıran
kaçarken meçhulüne meç atan
delirdiği ile kanmaya yatkın
açıklaması olmayan
bakiyesiz bir son ile
bir mezara çok iyi giren canlı biri
1. yaşamın yalınkat bir donla sokağa çıkmasının ardındaki gerçek herkesi ilgilendiriyordu aslında.
2. isyanın soluk almadığı ortamlarda aşk keskin bir nişancı oluyordu.
3. suçluların aklanmadığı bir mevsimde insanlar yağmuru kırmızı eldivenlerle bekliyordu.
4. herhangi bir insan değildi yaşam silviya saçlarını tararken.
5. suçlanmak ile aklanmak arasında ölen insanların hikâyesiydi fenomen.
6. adını anma katilliğin.çünkü sen bakır kaplı çanaklardan su içerken yaşam sırıtıyordu geleceğe.
7. aslında kimin hikâyesi kime anlatılırsa anlatılsın hep aynı yüz aynadan dışarı çıkacaktır çıplak.
8. insanlığın geçmişi incelendiğinde soytarılar aşktan yana en önce gelen gülmelerdir.
9. paranın ve aşkın yüzyılını anlayan insanların dergâhında konuştum durdum mutlulukla.
10. hikâyelerini az bir paraya satan insanların savaşıydı serçelerin kanatlarının kırıldığı.
11. adamın acınan bir yalnızlığı vardı.
12. sonra sen yaşamın insanı kalbinden bıçakladığı zamanlarda aşkı küstürüyorsan dünyadan yana bir şeyleri ıskalamadan sevmelisin yıllarca.
13. rol yapma mutluluk bir soytarının elinden geldiğinde.
14. adamın yalnızlığının dünyayı ağlattığı bir mevsimdeydi yağmurların aniden çekip gidişi.
15. kentin lanetlenen kesimlerinde çocuklar gökyüzüne kurşun sıkmayı bir bilgeden öğrenmişlerdir.
16. şimdiye dek hiçbir aşkın lanetlenmediğini söylüyor parklar.
17. adamın cebi delik yalnızlığında bir başka adam kendini suçlar yaşama.
yazılanlar silinemiyor maalesef.
ayrıca dönüp okumanın da anlamı yok hiç.
sil at ne varsa. yenilerini yazarız. yeniden yazarız.
gitme…
gel.
gel nereye istersen gidelim.
gittiğine üzülen iki kız vardı. hangisinin daha çok üzüldüğünün muhakemesini yapamam, ikisinin de içini bilemezdim. her şeyi bilen bir kırmızı balıktı, o kumsalda yalnız başıma otururken geldi ve bana bildiklerini anlattı. sadece dinledim. hiç konuşmadım. konuşamadım. hikâye anlatmayı da sevmem zaten, ona hiç katılamadım.
beyaz sekanslar:
kaliteli parfüm kokusu, boyalı saçlar, topuklu ayakkabılar, pür makyaj, kaliteli klüpler… zaman geçer. çok az kalmıştır kum saatinin boşalmasına. sonra kız birden 18 yaşına döner. geri vites gibi, hızlı ve kontrolsüz. diğeri için durum farklıdır, o hep 18 yaşındadır kendi turuncu masalı boyunca, zaman geçmez. sonra birdenbire 30 olur. yaşlanır. zaman makinesi gibi, aniden.
kırmızı sekanslar:
saten pijamalar, saten çarşaflar üzerine serilmiş –orada kaldılar hep–
sarı çarşaflar üzerine kırmızı bir kız serilmiş –orada kalmış hep–
gecelikler gereksiz –at gitsin–
geceler kızıl şafak –hiç bitmesin–
1. perde:
kız eski bir romandan fırlamış. yeni bir roman yazmak için kolları sıvamış. masal masal içinde, kalbur saman içinde. samanlıklarda gizli buluşmalar, uzaklarda gidilemeyen başka köyler, başka samanlıklar varmış. kara büyü. o köylere kasabalara hiç gidilememiş aslında.
kız yeni bir romanmış. yeniden yazılmış. masallar bitmiş. üç elma düşmüş gökten. gitmek istemiş. gidememiş. kalmak istemiş. kalamamış. elmaları almış eline, küçük ısırıklarla…
mavi sekanslar:
koyda iki küçük çocuk oturmuş –orada doğmuşlardı–
uzaklarda bir taş bebek –doğmamıştı hiç–
yırt mektupları –gereksiz–
gökyüzü, rüzgâr, deniz – bahar mı bu?–
bulutlar göğü karartır –lost highway–
2. perde:
umut verdi kız o adama. çünkü umutlanmıştı. kapılar ardına kadar açık. rüzgâr bir camdan girip kapıdan çıkıyor. bam! bam! sesler! çıkın beynimin içinden! bağırıyor. duyan yok. sarılıp da ağlamak istersin bazen. bazen gülmek istersin saatlerce. ağlamak istedi. sorun aşk değildi, yıkılmış olmasıydı. itinayla kurulmuş binaların bir bir yıkılmış olması…
sevilmek okşanmak ister bir kedi. okşanmazsa hırçınlaşır. ve hırçınlaştı kız. bütün kâğıttan evleri yıktı. kendi yaptıklarını da, diğerininkini de. taş taş üzerinde koymadı. turuncu bir masalı kendi elleriyle kıpkırmızı yaptı.
sen gitme. ben de.
aşk sapsarı bir acı.
sen ona git. ben de.
“Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyorum.
Neler olacağını merak ettim. Hepsi bu: sadece merak.” — Jim Morrison
sadece merak
gerçeğin görünüşü karşısında yüzümün uğradığı deformasyon zayıf ışıklar altında gerçeğini veriyor… ve zaman dilimin içinde bir dizi duyarlılıkla serzenişte bulunuyor saflığa; çemberler ve güvercinler:
hangi algı kuramı olursa olsun, gözlerimizle inşa ettiğimiz bütün cephelerde imgeler, yansımalar, gölgeler ve engeller çoğalıyor…
çoğaltıyoruz…
uygun ve mümkün olana dair hayata hazırlanan çabalar karşısında önerme- karşı önerme diyalektiği… ya da pusuya yatan bay hitler bayan hitler şirketi…
şair büyürse tanrıya başvurur, elimde değil;
dilimi böceklerden ayırdıkça yanıtımı yüzümde saklıyorum…
kişileşmiş gürültüyüm
“kendi doğumundan önce olanları bilmeyen,
sürekli çocuk kalmaya mahkûmdur”
— cicero
yeniden ve kayda geçirilmemiş yoruma açık bir şimdi’nin ilgisiyle olanları bilmeyen sorular taşınıyor içimize…
niçin…
tarihini denemeyen neler yapar tarihe…
ki bir mırıltıyla kâğıda sızan çizgilerin sözcüklerinde hatalı dizeler, klasik şiirler yazıyoruz defalarca… konuşmadan, aksansız hatta parazit olacak kadar grameri bozuk Sokrates haklılığıyla…
“ben” başka’ya döndü…
kanım-ca
akla gelecek yazının yaftasına hazır mantık… ucunda aşırı görünen ve yıkıcı bir çelişkiden kurulan kurgunun sözleri, dilin taşıdığı; anımsanan geçmişin sözcüklerine dair bir körlükle endişe…
bir uyurken şiir duyulmuyor… çünkü,
şairler aşk soyludur, yüz yüze doğurdukları için dillerini…
fosforu icat ettikleri için…
herkese benzeyen mantık zamanın fiilini çeker, avcı ve toplayıcı evrenin gramerinden…
dil, şairlerin kökeniyse tarihçilerin de şiiridir…
kanım-ca
halıcı kız “ilk renkli türk filmi” 1953
aksi halde dünyanın içinde ipimizin koptuğu ölçüsüz ama açık gülüşler var… bizim ne olduğumuzu gördüler, sonsuz bir tuzakta hayvan gibi… ne olduğumu gördüler; herhangi bir ölü gibi ve nedensiz elimde her gün bir çiçek tutarken… ve onu halice bırakılmış kırışıklıkla içimden atarken…
zorunlu, önlenemez bir gülüşle tanrının tadını çıkarırken… görüldük…
güçten kalan söz rüzgâra nokta olur sa… boşluk egzersiz bir karanlık olur alıntılara…
sonra barışın son yıllarına kalır lirik bağımsızlık ve özgürlük… ışığın bütün gülüşlerini vuran uykularda adanmış vahiyler iner kuramlara… içimize tüneyerek: kasiyer hesaplarında tahrif edilen; derece derece soğuk kesen 80:
kendimi çökerken bul-dum diyen anlamın yoksul canavarı ve “ben”lerin gülüş vahiy’i başımı döndüren öteki hâlâ kuşku ve imge; “hücremde artık acı çekmiyorum” dedi yüzyıl…
ben tarihin en kaba uşağıyım, kokular içinde ayaklanıyorum: gülüş, ey bilinen lüks; puslu akımların büyüteci, halıcı kız: gücüme gül…
Mevsim Dönümü
ser(e)ser(i)çe
Bir avuç kırık leblebi fırlatıyorum, fındık içi, fıstık ve kuş üzümü, bir avuç kalbimi, kırık. Güvercinler toplaşıyor ve kargalar ve martılar ve bütün leş yiyici, yırtıcı, dehşetli, büyük kuşları dünyanın. Sömürüyorlar. Sonra bir serçe geliyor, korkarak. Korkarak çalıyor yüreğimden bir parça o da. Kızamıyorum, çünkü ben öğrettim ona kötü adamı oynamasını. Bir serçe daha geliyor sonra. Yapma serçe, yüreğimin son parçasını da sen alma. Korkuyorum. Bütün çirkin gözleri kuşların, üzerinde. Sözlerime inansın istiyorum. Görsün gözlerimin içinde gülen yüzünü. Çünkü bu ya son gülümsemesi olacak bu yorgun gözlerin ya da yerleşip o gözlerin içine bir ömür mutluluğumu taşıyacak.
hasta la victoria siempre
Beynimin ıssız sokaklarında tecavüze uğramış binlerce düşünce. Uğulduyor, ağılanıyor kafamın içi. İçimdeki çocuğu öldürenler beraat ettiler çoktan. Ağzım katran, bir dolu. Kulaklarımda kendi bağırdığım hikâyeler, gerçek ve hayal karışıyor tan yeri gibi.
Onun için söndürdüm yıldızları. Sonra o da gitti içimdeki bilmem hangi hainin ihanetiyle bedenime girip kalbimde postallarıyla basmadıkları yer bırakmayan o askerlere katıldı. Sanki taşları ve sopalarıyla Arap çocukları yine mağlup içimin. Sanki, Akdeniz’in bulutları yağmur getirmeyecek bundan sonra Filistin’e, saklayacak yıldızlarını yalnız.
doktor
Rahatsızdım, doktora gittim. Bana çok sağlıklı olduğumu söyledi. Otobüslerdeki yoğun ve ekşi ter kokusundan hoşlanıyormuşum. Yüksek dozda reklama maruz kalmadan, kirli hava solumadan yaşayamıyormuşum. Kulaklarımsa motorların, kornaların, insanların durmaz gürültüsüne çoktan bağışıklık kazanmış. “Tam İstanbul adamısın,” dedi doktor, “başka yerde yaşayamazsın.”
fotoğraf
Bir cansız hayal, bir ıslak kâğıt fotoğraf. Ben sanmıştım ki en ıslak benim, en cansız. Deniz varmış benden ıslak, benden cansız onu sevmeyenler.
intihar
Kedim intihar etti, ben de edeceğim. Biliyorum: Beni bulan ilk kişi nabzıma bakacak, kurumuş gözyaşlarıma değil. Çünkü o da ölmek istememe bile saygı göstermeyecek kadar beni seviyor olacak.
Sözün kısası, intiharımı cüzdanımda taşıyorum artık.
yağm(a) - ur
Yağ yağmur! Yağ ki yıldızlar kapansın. Yağ ki açayım son kez sinemi rüzgâra, tenimin her noktasına kadar ıslanayım.
Altında toprağın, çürürken burnumun eti, bir daha kokmayacak toprak böyle.
Yağ yağmur. Adın bu, yağ, adın batsın. Köşelerimle yuvarlanmaktan usandım artık. Acıtıyor yaşamak. Yağ!
yok
Deniz çöl, sıcak buz, bulut yağmur. Limanda takalar bağlı, kuzum bu ekmek parası. Mesele yalnızlık olsa, o bedava. Martılar yok fakat artık yalnız kalmaya, deniz olmaya.
Ve belirli bir yönü yok şimdi, küfür küfür esiyor yokluk. Yalnız bana sövse iyi, deyyus, yalnızlığıma da sövüyor.
yalan
Aşk, nefretin yoğun hali. Doğru değil ama güzel. Senin yanında olmak gibi: Böyle olmalı.
ben
Ben: Yalnız insan.
Artık nasıl anlarsan.
sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: vedat kamer
yayıma hazırlayanlar: gökçe polatoğlu, özgür macit, vedat kamer, zafer yalçınpınar
düzelti: akın demirci
***
‘Şimdi’ kavramında odaklaşıyor demek aslında, hic-nunc nitelemesi : “şimdi” diyebilen kişi zaten bir ‘yer’dedir — oysa tersi doğru değil : kişi gerçi, zaten, hep ‘bir yerde’dir; ama ancak kendi bilincine ulaştığı anlarda, “Buradayım” içeriğini kurar; ancak da o zaman (‘şimdi’), o ‘yer’de bulunmasının anlamını örten perde kalkar.
Böylece de, gene garip bir biçimde, ‘burada’(sı)nın bilincine ancak zaman içinde; çok sonra ulaşabilir kişi — ‘ora’dan çoktan uzaklaştıktan sonra…
Burada —yani, burada—, önemli olan anılardır — kişinin anımsayabildikleri : oysa, onları ‘orada’ — o, artık bulunmadığı ‘bura(lar)’da— yaşarken, yanılıyordur belki — belki, o zamanki ‘burada’sında bulunan öteki kişiler (işte, şimdi —artık, onlar, ‘orada’ değillerken), “öyle değildi ki”, diyebilirlerdi.
I
zamansal kurguda bağışlanabilir mor bir çikolata ellerinizden eksilmiş. ki bazen geceye kadar ölçülür mesafe. sonrası da kişilerde eskitilir.
‘Bıktım karamsarlıktan.’ – Bunu söylerken bile karamsarım oysa. Olmayan hikâyeleri yazmaya çalışmamdan belki de, hayatımın her köşesini sigortaladığımdan bu kısır kalem.
Başka hayatların hırsızıyım: kendi hikâyesizliğime inat, açlıktan kıvranmama aldırmadan kafatasımın içinde denizsiz fırtınalar koparan – yaşanan, ya da, sadece – o hayatlar.
— Bu masayı daha önce silmiştiniz.
— Sanmıyorum beyefendi, en az bir saattir bu tarafa gelmemiştim.
Restoranın karanlık köşesindeki o masada saatlerce rahatsız edilmeden oturabileceğimi zannetmiştim: Rahatsız edilmek güneş kadar beklenmedikti.
— Sen beni resmen kovuyorsun!
— Yanlış anladınız beyefendi.
— Anladım ben anlayacağımı, kes!
Sinirle kalktım ve kapıyı arkamdan çarparak çıktım. Az sonra restoranın sahibi kocaman göbeğiyle dünyanın en çirkin pengueni gibi yaklaşıp çocuğu azarlayacaktı: Bu, düşüncelerimi bölmenin cezasıdır.
II
Üşüyorum. Evimin içindeki bütün soğuğu toplayıp bir sokak lambasının dibine koyuyorum, çöpçüler alıp götürürler diye. Bütün belediyelerin tembelliği üzerinde ve grev yapanlar yine sokak çocukları. Üstelik tanrının lokavt ilan etmesi gecikmiyor pek çoğu için.
İstanbul’a kan yağıyor, bembeyaz. Bağdat’ın gecelerinin aydınlandığı gibi değil, Dicle’nin utançtan kızardığı gibi değil, bir sokak çocuğunun donmuş ellerinin renginde yağıyor:
Üşüyorum, beni üşüten kuzeye bakan ve sert rüzgârlara kafasını eğip şapkasından medet uman bir seyyah gibi davranmaya çalışan çatlak pencereden sızan soğuk değil. Beni üşüten içerinin sıcaklığı, yanı başımdaki kalorifer, onun dokununca elimi yaksa da bakınca, koklayınca ya da düşününce ürperten soğuk, mavi, metalik dokunuşu.
Kendimi evden dışarı atıyorum. Bıraktığım soğuklar hâlâ sokak lambasının altında. Belediyeyi arasam, ben kimim ki beni dinlesinler: kelimelerle oyun oynamayı seven fazla gelişmiş bir çocuk. Aklımda misket oynarım hergün, develeme dönderirim. Kırk türlü oyun vardır işe yarayan yaramayan her türlü eşyada benim için. Koleksiyonlarım vardır: en başta misketler, sonra gazoz kapağı. Bir de yağmur biriktiririm gözlerimde, çekmecemde mendil.
Sokaklara vuruyorum. Gecenin bir vakti. Sarhoş değilim, bağırıyorum. Kar İstanbul’a yalnız geceleri lapa lapa yağıyor. Keyfine varıyorum. Sabah olduğunu okunan ezanla değil turuncu rengiyle ayaklarına un sürüp kuzuları kandırmaya çalışan ve her türlü masal kahramanından daha gürültülü olan belediye otobüsüyle anlıyorum. Ara sokaklardan çıkıyorum, bir cadde, bütün rüzgârlardan daha sert vuruyor suratıma.
Yapacak bir şey yok: Eve dönüyorum.
III
bir ada’yı hecelerken uyandım. gitmesine izin verdim her bir dalganın her bir köpüğüne. ve şimdi gülümsemenden yükselirken dolunay, her çocuk bir masalı emekli ediyor geceden. cam gözler ışıktan yorulmuş uykuyu ebeliyor. ikimiz de saklanıyoruz. korkumuz kardeş yapıyor kitap sayfalarındaki tekleri ve çiftleri. karanlıkta okunmuyor aramızdakiler.
Ne diyordum? ‘Bıktım karamsarlıktan.’ Ritme alkış tutan insanların arasında yürüyorum. Sinirli görünmem lazım. Topluluk hiçbir falsosu olmayan mükemmel bir orkestra gibi: akortları bozulanları çok çabuk saf dışı ediyorlar. Adımları ritme uyduruyorum. Dışlanmaya katlanamam – hikâyesizliğin nedeni mi, sonucu mu?
Yağış yok. Kar duvar diplerinde buz gibi uyuyor.
Telefonum edepsizce çalıyor:
— Yazdın mı?
— Yazıyorum.
İyi de niye ben yazıyorum?
insan çıkışlı yolculuktur yalnızlık
uzaklığı pusatlanır odalar
eski koltuk ceviz masada mola
gitmelere yanaşmıyorsa öfke
kalıver gitsin
göç kırılınca turna kanadında
kırım rastlantıya yakın tutar kendini
koca kış küçücük kar tanesi
usun cehennemse yüreğe
yanıver gitsin
dokunmalarda sakınca taşır söz
yorgun öğrencidir sınava girer aşk
her sözcükte bir fazla alınganlık
mektupta ses değiştirirse mevsimler
geçiver gitsin
bir yüzün aynısı hiç olmamıştır
eski keder peşindedir yeni imla
kendini kendine saklayan yoksul ten
uçurum toplarsa sevda yerine
düşüver gitsin
yıldızlar koşuşurken yorulur akşamlar
erken sönen ev uykuya müebbettir
nâra düşkün duygu fanus içinde
masaldan masala zor geçiyorsa
kırıver gitsin
su hırsızlığı kuyular içindir
düşle gerçek arası çıkrık sızısı
kendini tanımlayabilen her ayrılık
yeni bir şiirse külfet postunda
salıver gitsin
güneş kaçışlı son duraktır yalnızlık
uzaklığa soyunur küçük odalar
eski koltuk ceviz masaya kuşmar
ölüm akçayelse kavuşma faslında
esiver gitsin
öyle işte
koşmak var aklımda uzun uzaklara
bir kelimeyi binlere bölmek
içimde uyuyakalmış bir kadın
kimse uyandırmasa
artık şiiri çağırmıyorum başım sıkışınca
sorular da yok kafamı karıştıracak
ne uzun boylu laleler, ne nergis
ne yemişi dalların ağırlaştıran
neye yarar gidenin ardından
getir demek ey hayat yüzlü kadın
getir gümüşe evrilen geleceği
bir bir solar günler
bir orman ağaç ağaç ölür
sen hangi ağacımdın benim
toprağınla yittin giderken
her yarım esirgenmiş bir günahı tanımlarken bu akşam
ayazlarını da al, sırmalarını da dökülen yüzün
bende toy bir atın ilk düşüş ağrısı
ilki onca şeyin kilitli kalsın
söylesem
açılırdı ya kapısı susmaların
sustum
söylemek sana kaldı
on iki sandalyeli bir masayla, masanın gençliğinden konuşuyorduk.
on bir sandalye ve iki intihar büyütmüş balkon pür dikkat beni dinliyorlardı.
zamanın mücadelesi armağan etmişti bizi, birbirimize.
pireli bir devletin kanatlarının arasındaki karıncalardık.
ne söylesek ayıptı biraz söylemesi.
dahası an, tıbben ölüydü.
atık kamyonlarında mühürlü bir yürek
şehir çöplüğünde martı ziyafetinden önce
bir film setine emanet edilirdi belki,
korkuturdu yine bizi.
senin dünyanda vapur kalkınca
balıklar çamaşır yıkardı
içindeki hileli sayaçların aritmetiği
sıfırdan sıkılmıyordu bir türlü
tırabzanlardan aşağıya
ayaklarını sallandırıp
annesine hınzır hınzır gülen o çocuk
uçurumlara gözlerini gıdıklatacak yaşa çoktan geldi.
ama ikimiz de biliyorduk
elleri harita kadar acılı her annenin son görevi
çocuğunu öleceği yaşa büyütmekti.
sağır ve dilsizler ülkesinde
kulaktan kulağa oynarken özgürlük düşün,
sigaranla aynıydı aşkının geleceği
duman hali.
şimdi biz,
yatırılmamış bir şans kuponu
pişmanlık olur en iyi ihtimalimiz.
oysa
mendil satar yine de bakardım bu kente
olsaydın içinde.
ist(a)kozyatağı
Tuvalin sol üst köşesinden sayfanın ortalarına doğru, yumuşak kıvrımlı ve incelikli siyah bir çizgi uzuyor. Kes. Şimdi, sağ üst köşeye doğru, bu sefer aşağıdan yukarı, daha temkinli, ancak kıvrımları daha sert, uzuyor, köşeye ulaşmadan. Kes. Fırçayı değiştiriyor. Daha kalın uçlu bir fırça alıyor eline. Siyaha çok yakın bir bordo. Sayfanın ortasına doğru kararlı ve sert bir geri dönüş, sıkılgan, ortanın biraz daha aşağısında. Kes. Bekliyor. Vazgeçti. Kısa ama yumuşak dönüşlerle sayfanın ortasını işliyor. Soldan sağa doğru bir figüre dönüştürmeye çalışıyor her şeyi, çizgilerle birleştiriyor, kıvrak ama akıllıca bir uzanış, diyelim ki bir sosyalleşme belirtisi. Şimdi ekliyor, sağdan sola doğru bir işlek daha, “tuşe”; sıra ayaklarda, evet, ayaklar, kaymalı, hayat kaygan… Diyelim ki dans ediyor. Öyle olsun. Kes. Köşelerden figürün ağırlık noktasına doğru uzanan çizgiler, gene siyah, biraz daha hoyrat ama coşkulu kıvrımlar, daha ince bir fırçayla. Şimdi tek tük dokunuşlar, bir “son görev”… Sakinleşiyor. Müzik setini açıyor, Latince bir şeyler, bir de müzik eşliğinde süzüyor tabloyu. Karar veriyor.
Bitiriyor.
Sonra, Kadıköy barlar sokağındaki bir cafe-bar’ın sahibiyle anlaşıyor. Buna benzer dört tablosu daha var. Barın sahibi tabloları bir ay süreyle sergileyeceğini, bar müşterilerinden tablolarla ilgilenenlere de satış fiyatlarını aktarabileceğini söyledi. Bu iş için de satış fiyatının üzerinden yüzde elli gibi bir komisyon alacağını da vurgulamayı unutmadı. Ressam teklifi kabul ediyor; mesele parayla ilgili değil, yaşamındaki diğer her şeyde olduğu gibi sadece “görmek” istiyor. Tablolarının duvardaki duruşlarını, gelenin gidenin, içenin, konuşanın, insanların tabloya bakışını görmek, bunu deneylemek istiyor. Para, barın sahibiyle anlaşabilmek için gereken bir “dil” ya da “araç” sadece. Asıl istediği, görmek… Tabloları ile bara gelen insanlar arasındaki bakışmayı görmek istiyor. Bir tatmin olarak değil, bir deney olarak, bir şeyleri ölçüp biçecek…
Koca bir ay geçiyor. Ressam tabloları geri alarak bardan çıkıyor.
Hiçbiri satılmadı. Ancak, bir ay boyunca asma katta oturup, bara gelen müşterilerin tablolara yönelttiği kaçamak bakışları seyretti; insanların anlamlandırma çabasını, kısa bir süreliğine anlam arayışlar içinde kaybolmuş surat ifadelerini, sonra da vazgeçip, kabullenip, suratlarının o eski, sığ ve bilindik ifadelere geri çekilişini izledi. Şimdi, atölyesine dönüp çalışacak, bu sefer soyut resimlere bakan insanların olduğu bir bar salonunun tablosunu yapacak. Yıllar sonra paha biçilemeyecek derecede önem kazanan ve ülkenin en önemli müzesindeki en önemli yeri alan şu ünlü tabloyu yapmak için atölyesine yavaş adımlarla geri dönüyor. Sinsice…
5 Aralık 2005
¹ Ölçümbilim
şimdi boyuna bir cenaze vardır benim sağ omzumda
Fatma –bana cennetten bir gül– temizliğe gittiği evin camlarını silerken
düşüp karıştığından beri eksik uçuşuna turnaların
ben Tebernuş şimdi boyuna bir cenaze vardır benim sağ omzumda
kül kadar ince ve yersizim şurada ve burada
şimdi boyuna bir cenaze vardır benim sağ omzumda
baksanız uzaktan sağ omzum düşüktür
ben Tebernuş kime sorayım şimdi Fırat suyu Kerbela’ya aksa ne olur? Yani ne olur?
zamir ile mezar arasında gözyaşlarım gözlerime mil olur
bana cennetten bir güldür Fatma, düşüp karıştığından beri
göğü eksik uçuşuna bir turnanın
kendimi tutamadığımdan bahsederlerdi
ama ne zaman bak Tebernuş bu bir bardak sudur
deselerdi serinlerdim
dua kılardım saatlere ve geyiklere
sonra düşünürdüm
neden terk edilmiş evlerin önce camları dökülür sonra balkonları uzar kalır
ben Tebernuş unuttum uzun uzun gitgide ölür gibi bir şeyleri
herkes biraz yitirdiği bir şeydir ama değil mi?
yorgun ve bungunum işte ölüm yezit gibi susuzlukta ömrüme çölünden inmiştir
zamir ile mezar arasında aynaları ters çevirmiştir
ben Tebernuş her şeyin bir şeylere bölündüğü
her şeyin yine kendiyle bölündüğü
Fatma bana cennetten bir güldür
düşüp karıştığından beri turnaların eksik uçuşuna
kara bir acının coğrafyasından koşarak gittiğim yazılıdır
geç meyhane baskılarında
daha haritası çıkarılmamış uçurumlara
ne kadar değersizim şimdi atılacak bir şeyim eski
mühürler, ıslak mendiller, sigara izmaritleri, saat artık on ikiyi geçtiler
düğün fotoğrafları –beni ölü bir geline vermişler– kurumuş çiçekler
atılacak bir şeyim şimdi ve kül kadar ince ve yersizim şurada ve burada
inanmazsınız ben tanrıya değil saatlere inandım
şimdi boyuna bir cenaze vardır benim sağ omzumda
baksanız uzaktan sağ omzum düşüktür
yani hiç kimselerin kullanmadığı bir cumartesi
hiç kimselerin kullanmadığı bir ikindide
Fatma bana cennetten bir güldür
şimdi ben ölüyüm
şimdi ben nedense çok ölüyüm
ölüm çok eski bir yorumudur hayatın
yoruldum cenazeleri taşımaktan
ben Tebernuş
aynamı kapadım zamir ile mezar arasında
gözlerime mil gözyaşlarım
şimdi boyuna bir cenaze vardır benim sağ omzumda
KAYALIKTAKİ EV
İçerde keskin kokusu gaz lambasının. Dışarıda
Göz kırpan işaret denizin ıssızlığına.
İçerde rüzgârın sesi. Dışarıda rüzgâr.
İçerde kilitli kalp ve kayıp anahtar.
Dışarıda soğuk, boşluk, siren. İçerde
Acı çeken güçlü adam fark edip kızıl kanının soğuduğunu
Gürültüsü çoğalırken kör saatin, hızla. Dışarıda
Sessiz ay, hükmettiği geveze gelgitler.
İçerde atadan kalma lanet-li-kutsama. Dışarıda
Boş çukuru cennetin, boş derinlik.
İçerde kararlı bir adam amaçsızca konuşuyor
Anlaşamadan, kendi kendine, bölünmüş bir uykuda.
HOUSE ON A CLIFF
Indoors the tang of a tiny oil lamp. Outdoors
The winking signal on the waste of sea.
Indoors the sound of the wind. Outdoors the wind.
Indoors the locked heart and the lost key.
Outdoors the chill, the void, the siren. Indoors
The strong man pained to find his red blood cools,
While the blind clock grows louder, faster. Outdoors
The silent moon, the garrulous tides she rules.
Indoors ancestral curse-cum-blessing. Outdoors
The empty bowl of heaven, the empty deep.
Indoors a purposeful man who talks at cross
Purposes, to himself, in a broken sleep.
ne güzel ölüyorum… yani alenen işliyorum bu suçu
“mermerin göğüslerini” emiyorum
serkeş kelimeler damlıyor hayalime
ama rüzgâra bırakıyorum”an”ı
allahça bir gülümseme
şeytani hınzırlık
el de var (peçesi yırtılmış ışığın)
hüzün de
râm…
harcı dökülüyor sezgilerin
toynak tripler atıyor lûgatıma ateşin tayları
oysa ölüyorum, sadece bir”an”ım var
yetiniyor bu tutkuyla benden habersiz otlar
nü
ve
ritüel
“an” renksiz duygularıdır gözyaşlarının
Bir dehlizin iç açıları gibi oranlıyorken sessizce içlerimi
Geç – erken biten hasatsız, hasarlı saplantılarım
çarpık kanatları gibi albatros kuşlarının
kalbim: genişleyen – daralan – hacimli – hacimsiz
“dikkat et ne olur bana…”
Tam ortasındayım tüm katların,
Binaların, caddelerin, sersefil, pis, aylak
Kokulu bir binanın orta katında…
bir adım daha atıyorum şimdi merdivenden,
“ağır ağır mı çıkmalıyım, ahmethaşimvari?”
sonra bir tane.. bir tane ve bir diğeri..
her basamakta bilmemkaç merkezkaç kuvveti
uyguluyor kütlelerin grameri
yalnızlığıma.
Orta Kat’tan ayrılamıyorum.
Bir tane daha geçiyor ayaklarımın altından,
sonra bir basamak, ve bir basamak daha,
nihayet,
“Işte, anladım” diyorum, “sonuncusu bu” diyorum..
durduruveriyor insanı aylak ayaklarında zaman.
Her adım attığımda bir basamak daha türeyiveriyor
Yoktan, birden, aniden, neden?
Anlamıyorum.
Çarpık bacakları gibi suçsuz jokeylerin
Kalbim: hızlanan – duran – ağlayan – ağlatan
“sakın durma!”
durduğunda sonsuza dek tek başına kalacak orta kat
yapayalnızlığımla.
Her iki tarafa yerleştirilmiş, mum alevi, kimyası parçalanmış, atomları her yanı süsleyen aplikler, siyah beyaz palyaçoların güler – ağlar yüzleri: duvarlardaki tabloların anafikirleri, bir kukla oynatıcısının garip, kişilikli, sapkın, korkutucu, ritüel çalışma odası gibi etraf, pastel, palette kolaylıkla bulunabilecek bir tür petrol yeşili duvarlar, zemin sonuna kadar ahşap döşeme, uzun alabildiğine bir koridor Orta Kat. Başı ve sonunda iki merdiven, biri yukarı çıkan, diğeri sorumsuzca aşağıdan çıkan… Aşağıya inilemeyen… Yukarı çıkılamayan iki merdiven. Koltuklarının kovuklarına saklanmış pal’yolcular, bembeyaz boyalı yüzleri, renk renk saçları, makyajları akmış, bir duvarı kaplayan büyük bir sahnenin önünde konuşlanmışlar, konuşmuyorlar, susmuyor gözleri, Orta Kat’ın orta başarı notlu kadim, dişi perileri, gözleri, avuçları ve göğüs boşluklarında derin güneş lekeleri ve çilleriyle tam yanlarında pal’yolcuların, bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar – hiç konuşmadan – hiç susmaksızın. Ayağa kalkıyor bir pal’yolcu aniden. Başında kıpkırmızı bir peruk ve kukuleta, alıp atıyor sağ eliyle her ikisini de.. Diyor;
“peri masalları geride kaldı artık..”
Çok bozuluyor kadim dişi periler, biri kalkıyor ayağa;
“Doğal değil hiçbir yeri” diyor “Palyolcuların. Yüzlerindeki makyaj göstermiyor ki duygularının ebeveynlerini. Hiç somurtmuyorlar, içlerinden mi ağlıyorlar yoksa? Eğer öyleyse içlerindeki gözyaşları akacak ve içlerinden başlayacaklar yaşlanmaya..”
Günün görüntülerini bulanıklaştırıyorum hep,
Çocukluğuma dönüyorum her anımda, her saniye,
Her ölçülemeyecek kadar küçük zaman dilimi,
Gece yatmadan önce vakitlerim; tüm çocukluk arkadaşlarım,
Üç katlı bir ahşap ev görüyorum rüyalarımda,
Orta Kat’ındayım… Ne bir üst kata çıkabliyorum – tavana
Ne bir alta inebiliyorum.
Zaman beni boğuyor, ben onu öldürüyorum…
Yorgun yolculukları gibi albatros kuşlarının
Kalbim: perdeyi açan – kapatan – yaratan oyunu – sonra fişini çeken
“ağlatma beni!”
Boyumdan büyük bir ayna yattığım odanın hemen dışından doğru süzerdi her gece beni, aynadan görüntüsü yansıyan tavan arasının görüntüsüyle birlikte. Yalnızca o zahiri görüntüden görebildim çocukluğumu geçirdiğim evin tavan katını.
Eskisi kadar kolay gitmiyor elim kaleme,
Yazacak daha dehliz şeylerim mi olmalı? daha kıvrımlı,
Oylumlu mu durmalı sözcükler sayfanın üzerinde
Bir meze tabağına serpiştirilmiş gibi?
HAYIR… Büyük harfle, sonuna kadar
Demir kanatları gibi albatros kuşlarının
Kalbim: - boşluk -
“sınırlama beni”
Açıl kalbim,
derinleş kalbim,
genleş kalbim
daha çok,
daha çok..
“peri masalları geride kaldı artık” diyor bir pal’yolcu daha kulağıma eğilip. “Bir zamanlar şiirler de demirdendi” diyorum ona. Bu lafı nerden öğrendiğimi soruyor, sanki gözleri tahtadan, dudakları çamurdan sanki.. “yaşlı bir kukla oynatıcısından” diyorum. Tahmin ettiğini belirtirmişçesine bakıyor bana tahta gözlerle.
Sismik eğriler dolaşıyor iç organlarımda, depremler,
Küçük çaplı sarsıntılar, travmalar, komalar, votka şişeleri,
Sigara paketleri üzeri yasal uyarılar: “Ölüm allahın emri, sigara olmasaydı”
Gülümsetiyor beni usulca bu savurganlıklarım.
Hiç bozulmuyor oysa sismik dengesi Orta Kat’ın.
Sanki alay mı ediyor benle ne?
Testere uçuşları gibi albatros kuşlarının
Kalbim: Alımlı – güzel – bağışlayıcı – küfürbaz
“Şımarma!”
Anladım kıpırdayamam burdan.
Bir basamak kadar yakınken bir başka dehliz,
Ne kaçabilirim ne çoğaltabilirim renklerimi bir anda
Anladım. Birden bir serinlik vuruyor yapayalnızlığıma..
Bir pal’yolcu’nun hafif meşrep nefesi – buz gibi…
“peri masalları geride kaldı artık!” diyor
HAYIR!!! Diyorum, büyük harfli, üç ünlemli
Bir “HAYIR!!! Peri Masalları hâlâ var…”
“Peri Masallarında periler artık tecavüze uğruyorlar…”
2
Çölü gecenin serinliğine, yatağında bırakıp çıkıyoruz
Hasır şapkanın altında sol yanımda begonvil
At sırtında Musa vadisinden geçiyoruz
Diğer yanım kayalara gömülmüş kadim tarihin zamanı
Kurumuş taşın su yataklarına gezdiriyorum parmaklarımı
Uzakta Um Kasr’ın uğultusu ve kedi figürü:
Petra
Ateş ve taşın
Aşk oyunu.
Denizin ve güneşin adı taşta derin bir yara
Sen kalbimde su yüzüne çıkan ben
Tenindeki kanyondan geçerken
Musa vadisinden Gül şehrine
Seslenir tanrılar, durup
Aşkların talanına bakıyorum,
Bakıyorum her katilin bir adı olmalı, diyorum
Begonvil saçlarından sıkıca tutunur gözlerim
Gül şehrinden Musa vadisine
Kat ediyorum tenini…
İşte,
Taşların çarşısındayız yeniden
Geç kaldığımız
Fas’a İstanbul’a
Gül şehrinde su ve rüzgâr
Taşlara nakış işleyerek gitmiş
Ve sen yanımda
Terin çölde çizdiği yoldan
Petra’yı tavaf ediyoruz
Um Kasr’dan Rum vadisine
Talanı ve ayrılığı yaşayarak yeniden.
Petra 5.8.2005
Sabah uyanır uyanmaz Ferit’i bir ucu kendisine, diğer ucu işyerine bağlı olan ip çekiştirmeye başladı. Zorla yataktan kalkıp dişlerini fırçalamak üzere banyoya girdiğinde iyice güçlenmeye başlamıştı bu ipin çekimi. Elinde diş fırçası, kıyafetlerini hazırlamak üzere yatak odasına döndüğünde karısının hâlâ uyuyor olduğunu gördü. Zaten bir ucu kendisine, diğer ucu karısına bağlı olan ipin onu henüz çekmeye başlamamış olmasından anlamalıydı bunu.
Apar topar yarı ütülü bir pantolon, düz renk bir gömlek ve soluk renkli bir ceket çıkarıp tekrar banyoya koştu. Ağzını yakan diş macununu sesli bir şekilde tükürdükten sonra buz gibi suyu yüzüne çarparak ayıltmaya çalıştı yorgun bedenini. Henüz tam olarak ayılamadığı için bulanık gördüğü aynadaki aksine bakarken bir ucu karısına bağlı olan ip gerginleşmeye başladı yavaş yavaş.
“Günaydın.”
“Günaydın” dedi Ferit aynadan karısına bakarak. “Sence çok mu yaşlandım?”
“Saçmalama Ferit Allah aşkına sabah sabah. Hadi giyin de iki lokma bir şeyler ye çıkmadan.”
Kendi beline doğru kaydı gözleri. İşyerine uzanan ip iyice gerginleşmeye başlamıştı. Lavaboyu gerektiğinden fazla sıktığını fark etti ve tutuşunu gevşetir gevşetmez işyerine uzanan ipin çekim gücünün de etkisiyle kendini fazla zorlamadan hışımla yatak odasına daldı.
“Ferit!”
Bir yandan giyinirken bir yandan da işyerine uzanan ipi kontrol ediyordu.
“Efendim!” diye seslendi karısına.
“Timur’ u uyandır, okula geç kalacak!”
Bir anda bir başka ip daha dolandı beline, işyerine ve karısına uzanan iplerin arasına karışarak. Kravatını sıkılaştırıp ceketini giydikten sonra henüz gevşek olan bu yeni ipi takip ederek oğlunun odasına girdi yavaşça.
“Timur.” Ses yok. “Timur, hadi oğlum, geç kalıyorsun okula.” Yeni beliren ipte hafif titreşimler.
“Ya uf ya.”
Bir an için gerilen ip tekrar gevşeyiverdi. İşyerine uzanan ip onu zorla odadan çıkarmadan önce son bir kez dürtebildi yüzüstü yatan oğlunu.
“Timurrrrr!” Ve odadan dışarı çekiliverdi.
İstem dışı bir şekilde kapıya doğru giderken karısına uzanan ip daha bir sertçe mutfağa çekiverdi onu.
“Ferit! At şunu ağzına hadi. Hala gitmeye çalışıyorsun bir şeyler yemeden.”
“Sağ ol canım. Ellerine sağlık.”
“Arabanın taksidini unutma canım. Bugün son günü biliyorsun.”
“Araba…” diye mırıldandı Ferit ve bir ip daha dolanıverdi beline, işyerine uzanan ip onu son bir zorlamayla kapı dışarı etmeden önce.
“Hayır, hayır unutmam” diye bağırıyordu kapıdan çıkarken.
Üçer beşer atlayarak iniyordu merdivenlerden işyerine uzanan ipin hızına yetişmek için. Saatine baktı.
07:48.
İp daha bir gerginleşti. Hışımla arabaya binip çalıştırdıktan sonra gaza bastı. Sabah trafiğinin karmaşasında ağır ağır ilerlerken bir yandan da düşünüyordu, düşündükçe beline yeni yeni iplerin dolanmasına aldırış etmeden:
“Araba taksidi … Telefonla talimat veririm onun için, sonra ne vardı… Annemin diş parası!”
Yeni bir ip.
“Bugün ayın kaçı acaba? Ev kirasını unutmasak.”
Bir ip daha.
Saate baktı göz ucuyla.
“08:15 olmuş bile.” İşyerine uzanan ip bir anda asılıverdi Ferit’e ve yüzünü neredeyse direksiyona yapıştıracak kadar eğilmek zorunda bıraktı onu.
“Timur kalktı mı acaba? Yine geç kalmasa bari, bu kaçıncı? Öğretmeni arayacak beni yine!” Ucu Timur’la sonlanan ip gerisingeri koltuğa yapıştırdı sırtını.
İplerin devinimiyle bir sağa bir sola sallana sallana işyerinin kapısının önüne vardığında arabanın soluk saati 08:25’i gösteriyordu. Apar topar arabayı park ettikten sonra koşar adımlarla camlı bir kapıdan geçip asansörün önündeki ruhsuz kalabalıkla birlikte beklemeye başladı. İşyerine uzanan ip onu merdivene yönlendirmeye çalışıyor, o direndikçe daha bir gerginleşiyordu sanki. Birkaç saniye sonra asansörün kapısı ağır ağır açıldı ve kalabalık bir çalışan ordusu hücum ediverdi içeri. Etrafındakileri incelemeye başladı asansör yavaş yavaş yukarı katlara doğru tırmanırken. Kimi esniyor, kimisi de fısıltıyla yanındakine bir şeyler anlatıyordu.
“Nereden buluyorlar sabah sabah konuşacak şeyi?” diye düşündü işyerine uzanan ipin çekimiyle yanındakini ittirip dururken.
“Pardon!”
“Affedersiniz?” Şaşırmıştı Ferit. “Bana mı dediniz?”
“Tabii ki de size dedim. Üzerime çıkacaksınız. Terbiyesizliğin lüzumu yok sabah sabah!”
Bunları söyleyen yanında duran kırmızı elbiseli bayandı.
“Hop bilader! Ayıp oluyo ama. Bayan haklı!” dedi kirli sakallı bir adam.
“Evet kardeşim, bu ne böyle sabah sabah!”
Sesler yükselirken son bir gayretle kendini çekip uzaklaştı kırmızı elbiseli bayandan. Sallanmaya devam etti bir sağa bir sola.
“Ben… Şey… Pardon… İpler… İplerden dolayı şey ettimdi” diyebildi sadece.
“Anlamam ben ip mip! Rahat duramayacaksan binme kardeşim asansöre!” diye çıkıştı kirli sakal.
“Ne ipi ayol, çıldırmış herhalde” diye fısıldadı Ferit’le aynı katta bir başka ofiste çalışan gözlüklü sekreter yanındakine.
“Duydum seni” diye düşündü Ferit sinirli sinirli. “Çıldırmakmış! Bu insanlar nasıl başa çıkıyor bunca iple anlamıyorum!”
Beşinci katta kısa süreli bir gong sesiyle açılan asansörden inerken ters ters Ferit’e bakıyordu kirli sakallı adam. İki kat sonra da Ferit ve diğerleri indi asansörden.
Saatine baktı. 08:29.
“Tam zamanında” diye düşündü ipin çekimine kendini bırakmış bir vaziyette ofise doğru kayarken.
Koşarcasına girdiği ofis kapısının hemen solundaki sekreterin şaşkın bakışları arasında “Günaydın!” diye bağırarak odasına kayıverdi Ferit. Odasına girmesiyle üzerinde bilgisayar ve birkaç dosya olan masasının arkasındaki koltuğa kendini bırakması bir oldu. İşyerinde sonlanan ip artık gevşek ve kısacıktı.
“Alo.” Nefes almasına fırsat vermeden çalan telefonu cevapladı soluk soluğa.
“Günaydın Ferit.”
Arayan patronuydu.
“Günaydın Hulki Bey. Nasılsınız?”
“Kötü Ferit. Kötü.”
Sevimli olmaya çalışmıştı Ferit, patronunun sevimlilik anlayışının onunkinden ne kadar farklı olduğunu bir an için unutarak.
“Hayırdır Hulki Bey.”
“Yeni bir iş aldık bildiğin gibi. İki güne yetişmesi gerek dosyaların. İhale var. Vakit yok. Gel, al, düzenle, dosyala, yerleştir…”
Ve bu şekilde en son katıldığı ‘Mükemmel Yöneticilik: Hızlı Konuşma ve Etkili Kavrama I’ adlı eğitimden aldıklarını üzerinde çok iyi bir şekilde uygulayarak monoloğuna devam etti birkaç dakika boyunca.
“Dosya… İş… Düzen… İki gün…” diye düşündükçe yeni yeni ipler beliriyordu belinde ve sımsıkı kavrayıveriyorlardı onu. Telefonu kapatır kapatmaz bu yeni iplerin ivmesiyle patronunun odasına gidip düzenlenerek dosyalanacak evrakları alması bir oldu. Odasına geri döndüğünde saati 09:01’i gösteriyordu. Bir an önce çalışmaya başlaması gerekliydi. Ama önce…
Annesinin dişlerine kadar uzanan ip sımsıkı çekiverdi onu bilgisayar ekranına doğru.
“Ah anne, ah anne!” diye oflayıp puflayarak internetten banka şubesine girip havale için talimat verdi. Dosyalara uzanan ipler onu rahat bırakmıyordu bir türlü.
“Ferit Bey buyrun, mektuplarınız…” diyerek odasına dalan sekreter Fatoş Hanım’ın şaşkın bakışları arasında sağa sola sallanmasını bir süreliğine de olsa azaltmayı başardı.
“Masanın üzerine koyuverin. Önemli bir şey var mı ki acaba?”
“Yok canım, her zamanki, ekstreler, faturalar vs. vs. işte” ve Fatoş Hanım odadan çıkmadan dört beş yeni ip dolanıvermişti bile ince bedenine.
“Son ödeme tarihleri… Telefon gecikme zammı… Eyvah, araba!”
Bir anda ucu arabada sonlanan ip gerginleşiverdi. Sarsıldı oturduğu yerde. Telefona sarıldı hemen.
“Merhaba, araba taksidini hesabımdan otomatik olarak çekmeniz için talimat verecektim. Evet… Evet… Veriyorum hesap numarasını…”
Dosyalar gözünün önünde büyüyüp duruyordu sanki. Ne demişti patronu?
“İki gün demişti zannedersem” diye düşündü bir yandan hesap numarasındaki gereksiz onlarca numarayı birbirine karıştırmadan okumaya çalışırken.
“Annemi de arayıp havale yaptığımı söylemeliyim.”
Artık hangi ipin gerginleşip hangi ipin gevşediğini takip edemiyordu. Ekstre ipleri, fatura ipleri, dosya ipleri, aile ipleri hepsi hepsi birbirine dolanmış gibiydi.
Telefonu kapatmasıyla yeniden çalması bir oldu.
“Alo!”
“İyi günler Ferit Bey, ben Timur’un öğretmeni Asuman Hanım. Oğlunuz bir kez daha geç kalırsa bu kez sizinle değil müdür beyle görüşmem gerekecek. Takdir edersiniz ki bursa ihtiyacı olan birçok öğrenci bulunmakta ve bunların arasında derslere devam etmekte problem yaşamayacak pırlanta gibi çocuklar var. Oysa Timur’un yalnızca bu öğretim döneminde geç kaldığı günlerin sayısına bakacak olursak…”
Timur’a uzanan ip masaya yapıştırıverdi başını. Dosyaların ipi onu kaldırıyor, Timur’un ipi ise gerisingeri vuruyordu başını tahta masaya.
“Ah Timur ah, ah…” diye düşünürken bir yandan da “Haklısınız hoca hanım…”, “Bir daha olmayacak hoca hanım…”, “Bizzat ben…” ile başlayan cümleler kurmak durumunda kalıyordu ara ara.
Telefonu kapattığında belindeki iplerin etkisiyle açık denizde fırtınaya yakalanmış gemi misali bir o yana bir bu yana sallanıp duruyordu. Yapması gereken yeni yeni işleri, ödemesi gereken yeni yeni faturaları hatırladıkça eklenen ipler için artık belinde yer kalmamıştı.
“Badanacının parası… Telefon arızayı aramalıyım… Timur’un dersane parası…”
İpler kollarına, bacaklarına ve boynuna dolaşıyor, giderek hareketleri kısıtlanıyordu. Neyi önce düşünüp, nereden başlaması gerektiğini şaşırmıştı artık. İplerin devinimi onu koltuğuna mıhlamıştı.
Birkaç saat sonra…
“Evet Hulki Bey. Hemen gelseniz iyi olur. Evet efendim. Az önce oradaydım. Bekliyorum efendim.”
Fatoş Hanım ahizeyi elinden düşürüp soluğu Ferit’in odasının önünde aldı. Hulki Bey bunca işin arasında onu uğraştırdığı için Fatoş Hanım’a söylenerek yerinden kalktı. Pahalı köselelerin parkede çıkardığı tok sese kulak verdi diğer çalışanlar. Ve meraklı göz çiftleri takip etti usulca Hulki Bey’i Ferit’in odasının kapısına kadar.
“Evet Fatoş Hanım. Umarım gerçekten dediğiniz kadar önemli bir durumdur bu!”
Fatoş Hanım tir tir titriyordu. Sinirli hareketlerle gözlüğünü düzeltiyor, bir yandan da kekeleyerek konuşuyordu.
“Evet… Evet Hulki Bey… Anlam… Veremedim.”
“Durun bakalım.”
Ağır ağır araladı kapalı kapıyı Hulki Bey. Neredeyse tüm ofis çalışanları arkasına geçmiş bir şeyler görmeye çalışıyorlardı. İçeriye girdiklerinde onları karşılayan masanın başındaki karman çorman bir ip yumağı oldu sadece. Dikkatli bakanlar ipten kozasının içinde kımıldayan bir çift gözü de fark etmişlerdir belki. Kim bilir…
kent süngü yarası almış acı akıyordu
kurum gibi ağlamalar geliyordu sur içlerinden
fotoğrafların çığlıkları caddede birikmiş
ve sloganları bitmişti
iki adam duvarlara kostik sürüp
afişle kapatıyordu kentin sızısını
suyu allahın elinden almışlardı
/su parayla satılıyordu
ben afişe bakıyordum
(afişte kız erkeğin beline arkadan sarılmış
açmıyordu ellerini
yüzünün yarısı yoktu)
çiftçi karılarının böyle afişler hiç görmedikleri
için helak etmiştim kendimi
okumaya geç kalmıştım ingilizce bilmediğime üzülüyordum
erkeğin çerkez olduğunu düşünüyordum
mersin’den artist çıkmaz diye diretiyordum kendime
siz şimdi göksel arsoy’a ağrılı der misiniz
bu hem kör hem zenci olmak gibi bir şey
fotoğrafların çığlıkları caddede birikmiş
ve sloganları bitmişti
ben şaşılacak kadar ekmek kokuyordum bankacılara
sahtekârdı bankacılar
karılarının elleri bacaklarından güzeldi
paraları gibi sevmiyorlardı çocukları
askere gitsin istiyorlardı
cemselere dayamışlardı sırtlarını
sarıkamışlı fotoğrafın çığlığını tanımıştım
üstünde kar ve orman sessizliği vardı
tam yanında koyu rujlu kadın fırça bıyıklı adamdan
korktuğunu gizliyordu rugan çantasına
bir salı yalnızlığıydı /tütün kutsal nurdu
ışığın gözleri önünde sevişmezsem burnum kanardı
anlıyordum trak diye kaba etlere soyunan
o copların gözetiminde olduğumu
sevişmiyordum
omzumdan öpecek sevgilim yoktu
tütünsüzdüm
fotoğrafların çığlıkları caddede birikmiş
ve sloganları bitmişti
kalın gözlüğünden sırık gibi uzun bakan adam
-ben yozgatlı’yım mevsim değişsin istiyorum
dizimiz dirseğimiz sıyrılacaksa bu hapisten
kaçarken olsun- diyordu
söz cinayet gibi çekiciydi
adamın elinde eşarbına ağzını gizleyen bir gül vardı
memelerini pis adamlara sunan kadınlar önlem alıyorlardı
akşam sofrasında sevişmelerine
onurlu anneler karanfille giriyordu alana
oğulları kayıptı
onların akşam sofralarında bir iskemle hep boştu
beklenen gelmezdi tabağına tuzboran gözyaşı konurdu
tarihçiler gündüz gözüyle korkuyorlardı
it gibi sinmişlerdi
dağlara sakladığımız ağustos’u ihbar ediyorlardı panzerlere
polislerin üç gözleri vardı birinin adı g-3’tü
ve hayatımın gülkanı arkadaşlarım ölüyordu
gün bitiyor şairler öpüyordu
kerime nadir gibi ağlayan kadınları
çini mürekkepli kalemle göğsümü kuşlara imzaya açıyordum
bütün şairler cehenneme gitsin diye
yine de kentli firavunların karşısında
şiire bulaşacak kadar haindim
aklım yolcuydu
seyit rıza’yı geçip babek’e varmıştı
osmanlı’ya kadar siyah ağlamıştım
hiç kimse polis otosunun üstündeki
mavi ışık kadar üzgün değildi
dünyalı bir cilt vardı yüzümde
alnımda pirinç gibi beyaz bir emek
kirletmedim
kirlenmedim
o çocuklardan ölmek üzere ayrıldım
ankara yüzünden intihar ettim
“Çağlar öncesinden kalma, yaşam yeryüzünde filizlenmeye başladığından beri tüm doğumlara, ölümlere, iyiliklere, zulümlere tanık olmuş, her taşında bilgelik yüklü bir köprü dikiliyor tam karşımda. Ve altından bir nehir akıyor bedenime doğru; zamanın başlangıcından beri, tüm pislikleri temizlemek için, sonsuz bir sabırla akan, en saf suya sahip, büyülü bir nehir… Nehrin üstünde hayaller dünyasını bile çoktan terk etmiş, o güleçyüzlü, ilk balıkçının kayığı yumuşak devinimlerle sağa-sola yatıyor. Ve kayığın içinde, her canlıya yaşama şevkini aşılayan, uçlardan uzak o huzurlu ezgiyi ilk günkü heyecanla çalıp duran, yarı tanrı yarı insan bir kemancı oturuyor; üzerine köprünün gölgesi düşmüş… Nehrin iki tarafında, her türlü yaşantıya gebe çayırlar sonsuza doğru uzanıyor… Ve hepsinin üstünü örten sis perdesi… kimi zaman her şeyin sadece birer karaltı olarak görünmesini sağlayacak kadar yoğun, kimi zamansa renklerin geçmesine izin verecek kadar ince bir gizem kaynağı…”
Zamanın ötesinden gelen bir sahne var ruhumun derinliklerinde. Yalnızlığımın köşeleri yüreğimin en hassas bölgelerine batmaya başladığında ya da varoluşun karanlık tarafına bulanmış düşünceler boğazımı sıkarcasına başıma üşüştüğünde, tüm karamsarlıkları uzaklaştıran, tüm pisliklerden arındıran bir güneş gibi usul usul beliriyor göz kapaklarımın ardında; kendimi gönüllü bir teslimiyetle ellerine bıraktığım bir sığınak, bir kurtarıcı oluyor bu düşsel mekân. Kimi zaman da, kendimi yaşantıların o gelip geçici parlaklığına kaptırıp, amaçsız, anlamsız bir et parçası olarak savrulurken haz rüzgârlarında, bir şimşek gibi çakıyor gözlerimin önünde, ve yüzeysellikte boğulan benliğimi hatırlatan, silinmeye yüz tutmuş sınırlarımı gösteren bir haberci oluyor, bu; hissedişlerimin en pürüzsüz fısıltısı…
Varlığımın anlamı orada, derinlerde gizli biliyorum; düşüncelerle, mantık oyunlarıyla sınırlar tayin ederek değil, yoğun bir sezgiyle biliyorum bunu. Ve bu bana bir ‘neden’ sağlıyor; gündelik yaşamın saçmalığı karşısında zihnimin uyuşmasını engelleyen, doğaya ve yaşam döngüsüne çevrilmiş bakışlarımı dirimsellikle dolduran derinliği katıyor hayatıma. Hiçbir zaman sırrını ele geçirme hırsına kapılmayacağım kadar kutsal, beni kendine hapsetmeyecek kadar ağırbaşlı bu içgörüyle aramdaki bağın farkında olduğum zamanlarda, çevremdeki her şey tanrısal bir ışıkla parlamaya, daha bir gerçek gözükmeye başlıyor. Kelebeklerin ebruli kanatlarındaki gözlerinde o hüzünlü sevgiyi, kanat çırpışlarında ölümlülüğü bir armağanmışçasına kabullenişlerini görüyorum. Güneş, köpekleri susturup kuşları davet ederken sahneye, ya da yarasalar ‘alacakaranlıkta sessiz çığlıklar’ isimli şarkıyı söylemeye başladığında, bu ezeli orkestranın bir parçası olduğumu duyumsuyor ve nefesimle, kalp atışlarımla ben de katılıyorum yaşamın çoşkulu senfonisine. O zamanlarda biliyorum ki, eğer birinin dudakları titriyorsa ölümün kapısından geçerken, başka bir yerde de bir bebek doğumunu kutluyor aynı, titreyen dudaklarla.
Ne var ki her şey gibi, iç içelik bilinciyle, birlik hissiyle geçen bu tozpembe günler de sonsuza salınamıyor, sönüp gidiveriyor günün birinde. Ve ben kendimi, birbirlerinin gözüne en rahat nefretle bakabilen, sokakta kendi kendine söylenerek yürüyen, hâlâ o ilk günahın vicdan azabıyla kıvranan insanların ortasında buluveriyorum. Yaşamın kötücül yanları yayılırken içimde, bir kedinin ağzında titreyerek can veren küçük bir kuştaki güzelliği görememeye, avuç içlerimdeki terin uzaklardaki bir çiçeğe can vereceğini unutmaya başlıyorum. Ardından ya kurtarıcımı bulma umuduyla salıyorum ruhumu karanlıklara ya da savuruyorum bedenimi görüntülerin o yapay parlaklığına. Ta ki, her seferinde aynı toylukla düştüğüm bu bataklıktan, o sahnenin yardımıyla kurtulana dek.
“Köprü, ona sabırla bakıp incelediğimde bana her şeyi anlatmak için orada duruyor hep. Nehir, bıkmadan usanmadan içime akıyor ruhumu ferahlatmak adına. Ufka doğru uzanan çayırları seyrederken, kemanın eşliğinde huzur dolu hayallere dalıyorum. Ve kayık, akıntı eşliğinde bana doğru ilerliyor; her kalp atışımla ilk yerine geri dönüyor… Sis… Kayık beni aldığında da orada olacak.”
yine yağmurlar geçiyor çocukların omzundan
yine kuşlar ve kısa baharlar
boz bir grinin yaşını alarak ahşap evlerden
ve kuru topraklardan açlık gibi
yaşımda gün var gözlerini unutan zaman
gecenin sesinde trenler otobüsler
ve ağır kokular sanki yıl geçiyor gözden göze
en az kaç yıl kaç mevsimle büyür ya da küçülür
sözcüklerle dilimiz tavan aralarında
paslı fotoğraflarda dalgın ve uykulu saatler durur
pazarlardan pazara
hangi dağ aldatmış başındaki dumanı
hangi sis unutmuş taşların sesini
hangi kent türkü söylemiş sokaklarına
sokaklar hangi çocuklarla göçmüş kuşların toprağına
zaman dimdik duruyor pencerelerde
yolunu aça aça yoruluyor kapılar
saçlarım uzuyor su oluyor makasların sesine
yaşımda gün var aklımdan geçiyor uzun harfli aylar
nehirler uzun caddeler kısa
demli bir çağda
kalın yazlarla gidip geliyor sesim
duvara yapışan yangınlarla geçerdi kalp en kuru vadisinde yeşil uzanır bir ot
gibi ellerine hep çocuk hem çocukça uzanır içinden içime ama hep ayakta
sözcükler büyür gözlerim küçülür cam diplerinde
dalgın ve uykulu saatler çalar çocuk kapılarımı
rolü olmayan bir pencereden adım çağrılır
geceleri boğazı oyulan nefesime sıfırdan başlarım
harezmi sıfırın günahını taşıyan arsız
tarihe bir figürün saçlarıyla dokunurum
kalın çizgiler ve beyaz tozlarla susan ellerin parmaklarını çizerim tahtalara mavi
ve tükenmez mürekkebin kâğıda düşen gölgesiyle ağırlaşır belleğimde uzak
uzak
uzak sayfaların tozunda tanıdığım renklerle
bir eşikten bir sınıfa geçerim
bir dilden bir odaya çizgili kareli ve sarı defterlere
boşluklarına uzandığım kitaplara dökülürüm
kitaplara ve defterlere
ev uçuyor silgi ve kalem
sıfır nasıl uçar aynada bana göster baba
Uyandı Sadi
Korku düşmüş yüreğini okşadı
Bu en siyah harfin noktasıdır dedi,
Elif, dedi.
Sustu.
Güle öykünürken kan tüküren
Garip bir madendi ağzı
Dedi:
Neye karışacağını bilir
Kanamak için yörünge daraltır
Galibardadır okum, kırmızıdan yapılmıştır
Dedi:
Son bir bakışım var ona hediye
Islanmış şöyle, işte böyle hüzünlü
Alayına isyan. Kalırsa Sadi.
Dedik:
Şimdi güller var ve yasemin hâlâ kokuyor
Opium zamanı henüz gelmedi
Aşk henüz limana çekilmedi
Hâlâ şarap içiyor, hâlâ âşık olabiliyoruz, ne mutlu
Sadi uyudu.
Dedik:
Bahtın açık olsun ey Sadi,
Rüyanın gemisi kıyıya yanaşmasın hiç
Uyu ve o karanlık harfe, o Elif’e git, git hadi.
sesini saklayıp duran insanım
gittikçe acılar bıraktım geride
yağmur altında ıslanan ağaç kaldı
oturduğum balkon anıların
mezarıdır olsa olsa yola bak
kim geçerse geçsin yalnızdır
kim odalara kapansa keder
doluyor içime pencereyi açma
kitaplar öylece kaldı masanın
üstünde yarım bardak su
hep boş yanını gösterip
duruyor gözlerimin içine
bakarak sorular sorma
yaşadığımı sandığım her şey artık anı
solmuş fotoğraf belki kırmızı zambak
yanımda götürdüğüm ne vardı
ben bütün valizleri unuttum geldim
yağmur yağıyordu soğuktu
buralı olmadığım doğru
doğru arkamda bıraktığım
şehirler beni hiç anlamadı
yalnızım sol bacağım
derin sızım sen sürüklen dur
hayat yarın sana gelicem
ölücem kapında sen bunu anlamazsın
ben anlarım yalnızlık böyledir
ömrüm çoktandır dağ başı
ulaşmaya çalıştıkça tökezliyorum
gece gündüz odalar hep sessiz
tek yağmur yağıyor kimse gelmiyor
gelmesin insanın acısını insan çoğaltır
yalnızım söylemeye dilim varmıyor
gözlerimden akan yaş konuştum sayılsın!
27 haziran 2005, cırlavık
Karanlık inmiş bile
Tuhaf bir sessizlik
Cırcır böceği yok
Otlar hışırdamıyor
Bozuk gen saati
Ayağım bir taşa çarpsa, takılsa
Rüzgâr değse yüzüme hafiften
Yalvarsam suçluluk çiçeğime açsa içimde
Korksam biraz uyarısız havadan
Işık yok
Babam yok
Artık bir motor sesi beklemek garip kaçacak
Yalnızlık da hissetmiyorum.
Sonsuzluk demek abartmak olur
Kayboldum belki
Ağlamıyorum.
Ekmek yok
Acıkmadım.
Kaçmak imkânsız.
Belki belki çıkar gelir biri
Babam gelsin. Babam gelsin.
Böyle dümdüz yatıyorum.
(Aylardan Eylül… puslu bir hava… yangın yerinde tavla… zar tutana ceza!)
I
Keskin bir sızı gözlerinde
Ha deldi ha delecek
Göğün ipek örtüsünü…
Kendisine ağlayan zavallı beşer
Tasından taşarken yaşın
Unutma!
Top tüfek altında ölüler
Ah! binlerce kez toprak üstünde ezildiler…
Ömrümden ömür hanginize yeter!..
II
Gamsız bir yakarış sözlerinde
Ha tuttu ha tutacak
Bedduası ezberlenmiş bestelere…
Kazandıkça kaybetmeyi seven kumarbaz
Ahu zârımdır hep dû-şeş
Yine de susma!
Yazılsın adın sahipsiz mısralara
Ki kaybolmasın mezar taşın
III
Ve ruhum
Çıkmadan önce benden
Üç kere lanet et
İçmediğim suya!
Yolumdaki taşa!
Sudaki sahte halkalara!
(oyun bitti, takvimlere geçti kayıtlar… dünyanın tüm yağmurları birleşin! Artık on bir ay var…)
Çapkın bir samyeline bırakıp ilk kıvırcık, simsiyah saç telimi, şu memur kılıklı, sümsük adamın omzuna konduruversem. Biraz daha zorlayıp, yoluk yoluk sağa sola, şu utanmaz kiraz ağacının çırılçıplak dallarına, adaklar adayıp asıversem. Yok, yok. Bir makasa sarılıp, bu işi kökünden mi halletsem? Az evvel şuracıktaydı, nereye kayboldu şimdi burnum. Küçük, sevimli, kalkık burnum. Yok işte, bulamıyorum! Acıkıp girdiğim pidecide sümkürüp durduğum mendille beraber atmış olacağım bir yerlere! Oysa ne kadar güzeldi benim burnum. Tıpkı yolunası, kıvırcık saçlarım gibi. Daha bu sabaha kadar ne de güzel görünürdü gözüme hepsi. Yok, artık hiçbirisini istemem! Yüzümü silsin isterim poyraz. Yüzü olmayan bir kadın olmak isterim! Daha bu sabaha kadar ne de severdim ikisini de! Bu sabah, ta ki neden annemin, sırma düz, sapsarı saçları, deniz mavisi gözlerine rağmen benim bir gece kadar karanlık oluşumu bir tokatta kavrayana değin. Neden çocukluğumdan bu yana, her sabah, bu sarışın kadının, kıvır kıvır saçlarımı kopartacasıya, saatlerce taradığını, üşenmeden taradığını anlayana kadar… Defol! Diye bağırdı. Defol git o kara çıyana. Kalktı, kapıyı çarptı, gitti babam. Gözlerim kalsa da olur. Nerede bu Allah’ın belası makas?
nar çiçeğinden elbise diktim
toprağa düştüğünde
cemrelerinden önceydi baharın
çok zaman geçmişti üstünden - su
yalandı ilk benim yüzdüğüm
kim korkar hain kavak yellerinden
ağrırken iki ciğerimin ortası
derman bulacakmışım ha
efkâr dağıl! su yok sana
içtiğin yalandı
eskici!
bu yürek kaç leğen?
eder miyim üç şişe
nar çiçeğimi toprağa düşürdüm
önce cemre kıskandı
sonra bahar - şişeler döküldü
bir ufak kapıp geçtim karşıma
‘beş para etmezsin’
ya elbisem?
sonbahar irili ufaklı kuşlar kaçırırdı bizim oralarda
çatılar boş kalmasın diye
dumandan kırlangıçlar düşünürdük
hepsi yalandı…
neyiz ama keşke olmasak hiç
diyebilecek cesaret değil
düş bir an yırtıp takvimden sıkıyoruz irinlerini sıkıntının
yine boş içi ama tangırdıyor işte delilik, uyansak
nerede açılmalı başka başka dünyalara göz diye
kesikli beyaz çizgilere ve gerilmiş suratlı yaratıklara emanet can,
ki delinmiyor sıkılırsa ne denli çıkmıyor bir gıdım hayat
aba dokunmuş postundan çağın, yarın başka uzaklarda
delilik damlamış ellerimizde bizim anıların izi var
siktirip gidenlerin esansına gömüyoruz onu da
onu da paylaşıp iyice mülkü yıkıyoruz, yalıyoruz kötücüllüğü
içtiğimiz beş on bira kustuğumuz kaliteli kin
öğrendik bağlayan organizmayı makro kimyaya sövmeyi
şimdi, o kinden yontulmuş ayakta duran’a sunulmalı şükran.
bağışlayıp hep korumasız bırakansınız
sarın saklayın bizi bari bir kere örtün sonsuzluğunuzla yollar!
3 şubat ’06 / görükle
Oturalı beş dakikadan fazla değildi. Yanımda taşıdığım acı limon yeşili çantadan bir sigara çıkarıp, dudaklarıma kıstırdım. Çakmağı aramak için, çantanın ekseri tütün ve bir sürü zamazingo dolu dibini yokladım. Çıkarıp yaktım. Acı limon yeşili çantanın fermuarını çekerken, çevreme bakındım. Şehrin işlek caddelerinden birinin hemen kıyısındaki bir limon ağacının, dibini dört tarafından çevirmiş koyu yeşil boyalı; alışverişten yorulanların, yaşlı adamların, civardaki seyyar bakışlı satıcıların [ekose gömlek giymiş bir şemsiyeci, beyaz göbekli bir sigaracı, ilerdeki büfenin gençten yamağı] ve en mühimi birini bekleyenlerin soluklandığı bank benzeri bir yerde oturuyordum. Ağaç, bank, çanta yeşili kamuflaj üçgeninde kolayca kendimi unutturabileceğimi düşündüğümden olacak, otururken hiç tereddüt etmemiştim. Kulağımda, vapurlar’ın megafonundan duyulan “sen kimsin?” nağmesi, acılı musakka gibi bir alçalıp, bir yükselirken: …ve gemi gidiyor’du. Önümden geçen kalabalık gel-gitli bir nicelik arz ediyor, kaplumbağanın bağası yavaş yavaş kırılıyordu. Kıyısında durduğum, hafif yokuş işlek caddeden arabalar, iş çıkışının gazını egzozlarından dışarı salıyordu. Gelen geçene aralarından birini bekliyormuş gibi bakıyordum. Bekliyordum.
Şehrin bu tarafında oturuyordu. Belki şu an evindeydi ve önümden geçme olasılığı sıfırdı. Fakat belki de, işten yeni çıkmış, birazdan buradan yorgun argın geçecek, beni görünce de yanıma gelecekti. Onu beklediğimi söylemeyecektim. Ne yapıyorsun burada böyle deli, diyecekti; ben de: hiiç duruyorum, diyecektim. Onu beklemem için bir sebep olmadığını düşündüğü için soramayacaktı belki. Belki de onu beklediğim aklına bile gelmeyecekti. Evinde olabilirdi, ama alışverişe çıkması işten bile değildi, o zaman buradan kesin geçerdi. Ya da aşağıdaki birahanelerden birinde içmek için evinden çıkacaktı. Belki onun da canı sıkkındı. Evindeyse neler yapabileceği hususunda uzun bir liste yaptım o sırada: Yemek pişirmesi, yemesi, içmesi, sarması, işemesi, sıçması, banyo yapması [duş alan biri olması olanaksızdı], televizyon seyretmesi, okuması, yazması, otuzbir çekmesi [osbir derdi], evi temizlemesi, camdan bakması, pencereyi açması - kapaması, telefonla konuşması, aval aval durması, hepsi teker teker bitince ne olacaktı? Belki uyurdu, belki de birkaç ahbabı gelir, onlarla laflardı.
Belki bir sevgilisi vardı, ya şimdi o geldiyse, o zaman evinden çıkmazdı bu gece. Ona yemek pişirir, sonra iki başına buğulu kokular arasında yemek yerler, iki kadeh bir şey içip sevişirlerdi. En kötü rutinlerin bile rutin gelmediği zamanlardaydı belki. Bu düşünce canımı yaktı. Belki de evinde sevgilisinin gelmesini bekliyordu hâlâ. Sevgilisi de çarşıdan ona içki ve biraz meyve ya da çok sevdiği tuzlu fıstıktan [ki bence kuruyemişler içinde en karaktersiz olanıydı tuzlu fıstık, neden sevdiğini hiç anlamamıştım ama onun sevmesi hiç de batmamıştı bana; ben bademciydim mesela, gerçi bu da beni ille de sevilecek biri yapmazdı elbet] alıyordu şu anda. Bekleyişim, nesnesini değiştirir gibi olmuştu. Şimdi sayısız gelen-geçen arasından sevgilisini ayırt etmeye çalışıyordum. Şu olabilirdi, ama bu olamazdı, şuradaki tam ona uygundu, belki ilerdeki elinde şemsiye olan kadındı. Kumaş pantolon giyen bir kadından hoşlanabilir miydi acaba? Bakarsın, sigara ağızlığı kullanan bir kadındı sevgilisi. Ne çok kadın vardı, bu kadar kadın arasında ona ulaşmanın imkânsızlığı burnumu sızlattı. Belki de bu gece eve gitmeyecek, sevgilisinde kalacaktı. Bu sevgili düşüncesi kafamdan bir türlü gitmiyordu. Halbuki ilk oturduğumda, onu da benim gibi bekler halde hayal ediyordum. Hem şu sevgili kelimesi de ne kadar eğreti duruyordu. Bu “sevgili”yi, hep orhan gencebay’ın şarkılarından çıkma, şişme-rujlu bir eşek zannediyordum. Sevgili, sadece orhan’ın ağzında güzel bir varoluştu, onun kadar hakkını vererek söyleyeni yoktu. Fakat bana gelesiye çoktan eşek oluyordu bu sevgili işte: Şişme. Rujlu.
Yanımda oturan biri daha vardı. Saatine bakıp duruyordu. Belli ki o da şişme birini bekliyordu. Ama onun beklediği tam bir beklenilendi. Gelmesi kesin olan bir beklenilen. Nitekim birkaç dakika sonra cep telefonunu çıkarıp birini aradı, gözleri dalgalandı. Demek ki, beklediği gelmek üzereydi. Geldi. Kısa boylu, şemsiyesiz bir kadındı gelen. Hemen kalktı yanımda oturan, sarılıp öpüştüler. Kadın: kuzucuğum üşümüş mü beni beklerken, gibi salakça bir giriş cümlesi geveleyerek adamın koluna girdi, beraber uzaklaştılar. Arkalarından bakarken üşüdüm, bir sigara daha yaktım.
Oturalı bir saati geçmişti. Hava enikonu kararmış, işten çıkıp evine gidenler yerlerini gece adamlarına bırakmıştı. İki ayyaş önümden geçerken biri sendeledi, düşecek gibi oldu. Yanındaki ona güldü. Neden bilmiyorum, kalkıp gülen adamı bir güzel pataklama isteğim içimi bulandırdı. Fena halde içmek istedi canım. Ama buradan nasıl kalkacağımı bilmiyordum. Ya kalktığım anda buradan geçerse fikri bacaklarıma hükmediyordu. Geçmesi için olasılıklar azalıyordu. Belki sigarası biterdi de almak için evden çıkardı. Ama neden buraya kadar yürüsündü ki, sokağının bakkalından alıverirdi bir paket. Gerçi zulasında muhakkak fazladan bir paket bulunurdu ya.
Acaba birinin onu böyle beklediğini bilse sevinir miydi? Belki de o, hep beklenilendi ve bu yüzden fark etmezdi. Belki arka sokaklardan dolaşarak evine gidiyordu, ya da hava serin diye bir taksiye binmişti. Taksileri seveceğini hiç sanmıyordum. Araba… acaba arabası var mıydı? Arabası varsa, önümden geçme olasılığı, gittikçe samanlıktaki iğne kadar güdük kalıyordu. Hesaplamaya çalışıyordum: Şehrin bu noktasında onu görme olasılığım binde bir miydi, on binde bir mi? Bunun hesabı nasıl yapılırdı, bilmiyordum. Belki ilerdeki ağacın altında otursam binde birdi de burada oturduğum için on binde birdi. Belki de yüz binde birdi de ben ihtimal vermiyordum. Zaten, on binde birle yüz binde bir arasında bir fark da göremiyordum.
Ekose gömlekli şemsiyeci çoktan tezgâhını toplayıp gitmişti. Göbekli sigaracı da evine yollanmak üzereydi. Belki bir birahaneye girer, iki tek atıp televizyon izlerdi önce. Sonra da sıcak yatağına… Kuzulu sevgililerden sonra üşüyüşüm aklıma geldi. İçimi kara bir hırka tabakası sardı. Daha ne kadar bekleyecektim? Artık önümden geçenleri ikinci defa görüyormuşum gibi geliyordu: Sanki dünyada iki saat içinde her şey yeniden başa dönüyor, eylemsizlik halinde değişiklik oranı gittikçe düşüyordu. Kalkıp gitmeyi istiyordum şimdi, ama otuşurum gibi kolay olmayacağını düşünüyordum bunun. Benden habersiz çevrem, kalkışıma bir kılıf uydurmam için beni zorluyordu. Burada daha beter yorulduğumu düşünürken, önümden geçtiği ve benim onu fark etmediğim fikri beyin sapımı burdu. Birdenbire kalktım, gittiğini düşündüğüm yoldan hızla aşağıya koştum. Ne kolay kalkmıştım yerimden, belki şimdi tam da oradan geçiyordu. Dönüp, ardıma boş boş baktım. Göbekli sigaracı, yolun kenarında şemsiyeli bir kadınla konuşuyordu.
Ay çiçeği kollarımda açmaya başladı
gözlerim
başka dünyalarda yüzen
gümüş bir balıkla buluştu
sarı bir ışık doldu ruhuma
o kendisini korurken
yayıldığı ovaya düştü gün
ay kalpli gece
doğumu beklemeye başladı
inci kuşunun konduğu kristal dallar
dile geldi
dua mumlardan çıktı
sırra yükseldi
bir boyut kapandı
ay çiçek açtı bedenini
her yer büyülenmişti.
gönül borcu’na
güneş kadar sevmiştim onu
her sabah yeniden
her akşam bir daha
ve gerçekten yoktu benim için
bir başkası
hiçbir zaman
olamazdı da
varlığı
yankılanıyordu varlığımda
ve bir denizin dalgaları gibi
çarpıyordu yüreğim
sevdanın kıyısına
artık kesinlikle inanıyordum ki
yaşayamazdım ben
o olmasa
buydu aramızda geçerli olan
tek yasa
oysa her şey ne çabuk değişti
her şey
bir anda
dinelmekten yorulmuş bir yük hayvanının
dinlendirdiği ayağını değiştirmesi gibi bir başkasıyla
o kadar olağan
o kadar rahat
o kadar kolay
bırakılabiliyormuş en katıksız aşklar da
ama asla
ne olursa olsun asla
yüzümün karargâhında topladığım bir manga gözyaşıyla
vicdanını teslim almak için
gitmeyeceğim onun yanına
ve her şeyden sonra
her iki tarafın da yitirdiği bir savaşta
yıkılmış bir yüreği yağmalamaktansa
komutan olurum kendi karanlığıma
sessizliğin surları arkasında
bilmiyorum
daha önce söylemiş miydim
ben onu güneş kadar sevmiştim
dünyanın tüm nöbetçilerine
1.
bir uykunun nöbetini tutuyordu
seyyar ve açılır ve kapanır
geceye doğru
kara mıh kilit alesta!
2.
sırası değildi birdendi “birden”
aklı durdu bir akarsuyun kesik
tek başımıza iki kişiydik
gökyüzünün gözleri kapandı
ayla ayın etrafını sardı
3.
zamanın terzisi
“bir sarkaçtan fazlasıdır zaman” dedi
örgün bir gece değiştiricisi
4.
“sıkıldım bu nöbetten” diyor deniz feneri
yerden göğe kadar haklı
saatlerce tek kişiydim anlıyor musun yani tek
bir korkuluk gibi ayakçı
hiç çekinmeden
ölü gözlü bir generalin karşısında klarnet üflüyordu yaşlı bir sokakçı
ve gerçekten ve gerçekten
“bu durgunluktan kurtulmam gerek” dedi bir duvar yanındakine
her bir dizem için iki saat nöbet tuttum fenerle birlikte
5.
bir taşlığın havalanıp inip yürüyüşünü izliyorduk bir taşlıkta
“dünyada sevinç vardır” diyerek koşturuyordu deniz hemen yanımızda
kara mıh kilit alesta!
3 Mart 2006, İskenderun
yaşına bol gelen bir entari sırtında
yürürken eteğinden dökülür çiçekleri
gül kurusuna çalar ayak izleri
içi buğulu sızar dışına
ince ince işler göğe dönük göğsünü
gün kucağında birikir; büyür mevsimler
mevsimler büyüdükçe küçülür asude
kaçar henüz ten değmemiş zihninden
tırnak içinde aşklara yatak serer uykusunda
sol kolu uzanır çırılçıplak
diğerine, çatısından örtülüdür dantelin namuslusu
solundan dışına baktığında
sağ’ı kıpkırmızı orospu
arada içine bakar kaçamak
kolay yara alır doğasından çıplak olan
bir elinde iğne iplik
bir elinde kör makas
keser-diker boylamasına göğsünü
/kendini yamayan kadınları yiyerek beslenen
dikişi kekeme bir terzidir
tepesinde arsızca sızlanan/
saklanır elleri ceplerinin kuytusuna
terzi yüklenir açığına ağırlığınca
asude: suskunluğu doğuştan solak
değiş tokuş eder kendini kendiyle
içinde çoğalan bir kurtlanıştır kalmak
gördüğü utanır görünen açığından
(göz kapaklarında dikenler…)
sol kolu çürür; düşer omuzundan
rakı eşliğinde.
müzik girer.
akordeon…
aklımdan geçenler. bir yerinden tuttum bu masalın. bırakasım yok. ve imkânsızlık beni o sahile götüren. orada oturacağım. kırmızıyla. masalları anlatacağım ona. sen hiç anlamayacaksın biliyorum. sular kesik. yalnız uyumayı sevmem. hayaletlerden korkarım çok. o dolabın üzerinde durup bana baktıklarını hatırlıyorum. hâlâ o dolabın üzerindeler biliyorum. yataklar değişti. evler değişti. geceler değişti. onlar hep oradalar.
merhaba. karabasanlardan bahsedip kimsenin canını sıkamam. saçlarım fönlü. gözlerimde sürmeler. en neşeli maskem var suratımda. o gelecek.
aslında sevişildiğini düşünmek de içimi acıtıyor bir yandan. o sahile gitmemiz lazımdı. ölümü vereceğim sana. bembeyaz ölümü. simsiyah lekelerin arasından akıtıp kanımı… sen beni okuma!
mum söndü. sen gelmedin hâlâ. oysa bütün büyüleri sana yapmıştım. o kadar açıktım ki. seninle hiçbir şeyin arasına girmedim. açık.
- yapamam.
- yapmalısın. ancak onu yiyip sıçtıktan sonra unutabilirsin. hadi ne olur uslu kız ol. bir kaşık annen için. bir kaşık baban için. ağzını aç. sen büyük bir kahramansın. yaptığın şeyi herkes yapamaz. evet. biliyorsun.
- sen beni niye uyarmadın.
fanny fink. mezarında rahat uyu.
bir kez olsun. son bir kez olsun âşık olmak istedim.
sesler! kulaklarım sağır oluyor!1
aramamam lazım seni. aşkı dağıtmamam lazım. vücutlarımız bir ceset olacak. vücutlarımız bir ceset olacak! ölümü getireceğim sana. bileklerimden kanlar damlarken. en yakın arkadaşıma sarılacağım. bembeyaz tenimle. ölü bedenimi bırakacağım avuçlarına. ölümsüzlüğü bile yaşamış olan bedenimi.
sevişiliyor… beyaz ölüm! sen bunları okuma!
onlar bana bitkiler, zaman zaman da çiçeklerin taç yapraklarıyla dokundular…
önce o gece…
elimden düştü fincan yere. toprağın yedi kat dibine gömdüğüm ölüm, 25 parçaya ayrıldı. kollarım açık. bekliyorum. kafamın içerisinde tasnif ediyorum bildiklerimi-bilmediklerimi: doğum. biliyorum. aşk. biliyorum. gitmek. biliyorum. ellerin. bilmiyorum. sesin. bilmiyorum. çıkış. bilmiyorum. ölüm. biliyorum. gördüm. yıllar önce o fincanın içerisinde gördüm onu. incecik bir yaprak gibi titreyen ölümü gömmüştüm. çıktı yine, geldi buldu beni aşkla. köşeye sıkıştım.
onlar…
beklerler hep bizi… masa altlarında, kapı arkalarında. bütün iyi hisler ve kâbuslar bir arada. zamanını bilemezsin, baktığında bulamazsın, ellerinde tutamazsın. beklerler saklanıp… hobbitler gibi sessiz. bütün iyi ve kötü hayaller… mutlu hayaller kurarken suratlar değişiverir anlayamazsın. çünkü hepsinin geldiği yer aynı.
hepsi aynı deliğe saklandı.
yanlış bütün suratlar.
“Düşünde kendini bir kelebek olarak gören biri bir kez uyandıktan sonra, bir kelebek olmadığından ve artık düşünde, kendini bir insan olarak görmediğinden hiçbir zaman emin olamaz.”2
aşina mekânlardan uzak hüzünlü yazgılar…
ilk saniyeler-dakikalar-saatler: amaçsızca atılan adımlar: kendinizi hiçbir yerde hissettirmeyen, hiçbir şeye uyum sağlayamayan adımlar…
geçmişe yatıştırılamaz bir acıyla bakan, bugüne ve geleceğe buruklukla katılmaya çalışan ve parya olmaktan duyulan korku…
gece götürülen insan güvende değildir…
kimliğiniz alınmış hayatınız başka bir hayata çevrilmiş ve yaşadığınızı iddia ediyorsunuz…
güçlüsünüz ancak haklı değilsiniz…
keşke yalnızca korku olsa!
okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler, dinlediğiniz müzikler, baktığınız fotoğraflar, resimler ve yüzler;
içinizden geçen gürültülerden çok dışarıdan gelen seslerin iniltileriyle ağırlaşan gövdeniz…
aklınız ve bedeniniz işgal altındadır…
(düşsel ve düşünsel gerilimlerinizi her türlü yöne çekebilirsiniz… yay kadar gergin oku kadar hedefsizsiniz…)
yağmur yağar, güneş açar; bayram provaları yapılır; tek bir kare atlamadan yavaş yavaş şimdi’den önceye dönersiniz…
cennetiniz geçmiştedir ve onu bulmaya çabalarsınız… ışıkların oyunlarına katılır, karanlığı çözersiniz…
yaptığınız yolculuklar ve karanlıklar daha da ağırlaştırır yükünüzü; geçtiğiniz/kapattığınız her kapıdan sonra başka olan bir şeylerin içindeymişsiniz gibi gelir…
çıktığınız ve indiğiniz her basamağın sizi hep aynı noktaya getirdiğinin farkına varamazsınız…
yerin neresinde olduğunuz önemli değildir…
“ne düşünebilirim?” sorusuyla boğuşur durursunuz… içinizde savaş yeniden ve yeniden başlar; cehennemden payını alan bir iç savaş tutanaklarına takılır kalırsınız…
nereli olduğunuzun önemi büyüktür; ona göre uyum yeteneği geliştirirler…
dünyanızı yitirmiş hissine kapılır, sessizliğin kişiliğine eklenirsiniz… birden zenginleşme arzusu kaplar içinizi… oyun yeniden başlar; benliğinize yeni uyarlamalar döşersiniz…
ruhunuzu adım adım gezdirirsiniz hücrede…
gözlerinizle sevdiklerinizin resmini yaparsınız duvarlara; gülümsersiniz…
unuttuğunuz “özlemek” başlar; gülümsersiniz…
ülkeler düşlersiniz, avuçlarınızdaki ter serinliğe bırakır… rüzgârı düşlersiniz; uğultularına gülümsersiniz…
hem kazanan hem kaybeden taraf olursunuz; gülümsersiniz…
üzerinize kilitlenen odayı, bir de siz kilitlersiniz içinize; gülümsersiniz…
savaş romanları, polisiye ve bilim-kurgu romanlar gelir aklınıza;
sonu beklersiniz…
uykunuzdaki yumuşak ve sempatik sese karşılık yeni bir ses duyarsınız dışarıdan:
güm gümgümgüm güm
“siz, çocuklar gibi davranmayı bilmezseniz, bilgelik sizi çocukluk evresine geri götürür.” − paskal
sonunda alıştım yeni hayatıma, yeniden yazmaya başladım…
yazmak ve müzik dinlemek; ikisi de aynı şey; önce bir tepeye çıkıyorsun sonra hızla düşüyorsun… heyecan verici tıpkı carl orff’un müziği gibi…
sana bu kez aşktan bahsetmeyeceğim
tecrübe alıntısı içermeyen gezintiler; evler ve odalar, kuytularımızın mekânı… kapıları ılık bir dudak gibi karşılıyor bizi…
acıklı bir efsanedir yanılgı; aranan güvercinler değiliz biz…
sana bu kez müzikten bahsetmeyeceğim
insanların yazarken, müzik dinlerken ve sevişirken güzel olduklarını düşünüyorum…
hangi taraf için bağıracağını biliyor musun?..
sana bu kez şiirden bahsetmeyeceğim
yalnızca yaşlanıyoruz…
büyüdükçe küçüldüğümüz bir hayattan bahsediyorum; çatlak büyüyor, carmina burana dinlemeye devam ediyorum…
sana bu kez acılardan bahsetmeyeceğim
bildiğim gerçeklerin arasındaki boşluklardan yazıyorum; geceleri uykumu kaçıran müziğin peşindeyim…
sana bu kez düşlerden bahsetmeyeceğim
iflas etmiş özgürlükler, ziyan olmuş kaçışlar…
anarşist duygularımın neşeli bir başlangıç yaptığına nedense hep inandım, evet, neşeli bir başlangıç…
sana bu kez öykülerden bahsetmeyeceğim
hayat, maddenin romanı…
şair, yaman çürümelerin kurbanıdır…
kuşkunun tarihi savaşlardan önce başladı…
memelerin sisle karışık bir veda…
sana bu kez yağmurlardan bahsetmeyeceğim
büyümezsek küçülemeyeceğiz…
gülümse… hâlâ yaşıyoruz; kutlanmaya değer bir inat bu…
sana bu kez alkolden bahsetmeyeceğim
sonsuzluk bir kahkaha gibi başka dünyalar yaratıyor çekip gitmelere…
ellerim kirlendikçe burnumda yaralar oluşuyor…
her şeyin yarınla bir ilgisi var…
sana bu kez gitmelerden bahsetmeyeceğim
solucan hızıyla koşuyorum çocukluğuma; küf hastalığına yakalandım…
lenin öldüğünde eski kırk derece soğuk varmış moskova’da…
sana bu kez rakamlardan bahsetmeyeceğim
soru yaratmayan yanıt hükümsüzdür…
bir an unut estetiği: hikâyesini anlatmayan merak tehlikelidir…
babamın eve gelme saatleri değişti anne
sana bu kez yangınlardan bahsetmeyeceğim
her buluşma bir çarpışma;
insan hayatının çıplaklığı ile masaya oturmalı…
evlenme teklifi:
“küçük amadeus, imparatoriçe maria-theresia’nın huzuruna çıkarken kendisine iki prenses eşlik ediyordu. bunlardan biri, ileride fransa kralı ile evlenecek olan maria-antoinette idi. yavaşça yürüdükleri halıdan ayrılarak, ayna gibi parlayan döşemenin üzerine bastı. ama aniden dengesini kaybederek yere yuvarlandı. maria-antoinette hemen küçük yaramazı kucağına alarak, canının acıyıp acımadığını sordu. genç kızın boynuna sarılan amadeus, büyük bir ciddiyetle şunları söyler:
bana karşı çok kibar davrandınız, sizinle evlenmek istiyorum.” − requiem
“kiralık gece:
gecenin aklından şiir eksilirken yaşam aklına takılır şairin. bir yandan anlamı eksiltirken sokaktan üşür. kâğıt güneşten yoksundur ve acısını şaire kiralar.” − vk